15 Ocak 2017 Pazar

PİCASTRATO

Bir Süheyla vardı, sonbaharının güzellikleriyle yaşayan, kapıyı açtığınızda esintisi odaları dolduran, yaşama hep pozitif baktığı için sizi avutan, kapı komşumuz, ama bir özelliği vardı onu ilginç kılan, hiç eğitim almamış, okul yüzü görmemiş, hayata alaylı girip, alaylı çıkmaya yemin etmiş, yazgısı onu doğaçlama yaşamaya mahkum etmiş... Yaşam öyküsünü çok dinledik onun, her insan bir roman, her insan bir tür tanrı ve her insan bir daha yinelenmesi olanaksız bir canlı, bunu bildiğimiz için onun öyküsü ne yazık ki sıradan... Onu ilginç kılan yaşamının sonlarına doğru can sıkıntısından resim yapmaya başlamasıydı, doğaçlama portreler ve bir düşünce ya da tasarımdan ziyade, öylesi bir bilinç akışıyla yaptığı resimler. Karşı komşu olduğu için evine bende giderdim, evde kimse yoksa bazen zilini çalar orada beklerdim hane halkını!.. Gevezelik gerçekte işsizmin insanı üretken kılan dallarından biridir, güzel sanatların bir dalı olarak cinayet diğeridir belki de!.. Konuk olunan evlerde gördüğümüz bir resim, duyduğumuz bir söz ne öyküler, ne şiirlere vesile olur, bir keresinde insanoğlu nasıl bu kadar barbar olabiliyor, adaletsiz bir dünya ve düşmüş bir gezegen burası diye tanrıyı da suçlayacak oldum, bütün bunlar tanrının kaprisi olabilir mi yollu bir yanıt vermişti Nefertiti görünümlü Nilgün Hanım bana, yanıt sorunun içeriğini doldurmuyor diye düşünenlerimiz olabilir ama bu sözü unutmadım hiç bir zaman, tanrının kaprisi... Olağanüstü bir yeteneğin, kışkırtıcı olmaktan uzak, düşünceler ötesi bir yankısıydı bu... Her sorunun bir yanıtı zaten var, onun için lafın altında kalma alışkanlığı iyidir, bu bir oyundur, çünkü sanat uzun, yaşam kısa ve düşünce sonsuz... Yanıt verme sevdasıyla işittiğiniz olağanüstü bir yaklaşımı unutabilirsiniz... Düşüncenin hazzına kapılmak gerçekten vaki bir şeydir. Gerçek sorun iyi yanıtlar üretmek değil, tanrının kaprisi gibi hiç bir zaman düşünemeyeceğimiz yaklaşımları ortaya serebilmektir. İnsanlığın düşünce motoru yanıtlar üretmekle çalışmaz gerçekte, sorular üretmek ve düşünülmeyeni, düşün evinden içeri girmeyeni ortaya koymakla çalışır ve ilerleriz biz. Kendi benliğini genç, sürekli dinamik ve diri tutabilen Süheyla'nın bir gün zilini çaldığımda yaptığı resimlerin, garip biçimde Picasso'yu çağrıştırdığına, daha doğrusu andırdığına tanık olmuştum, bunun öylesine bir benzerlik olamayacağını düşündüm, primitif, doğaçlama tüm resimler gerçekte Picasso versiyonu işler değil miydi, mağara duvarlarına yapılan resimler, çocukların her koşulda yarattığı karalamalar, çarpıklıklar, tek kaşlı, bukalemun bakışlı, prizma gövdeli, ama çılgın ve hayranlık uyandıran renklerle süslü gezegenimizin oyunları... Ona dedim ki bu burnu niçin böyle olmayacak bir biçime soktun, inanın dediği aynen şuydu, bazen elim titriyor, kadının gövdesi de yok gibi dedim, tuval yetmedi demez mi, sizin sözlerinizden gizli bir hoşnutsuzluk duyup da, köklü bir komşuluğun varlığı adına onu hoşnutluk dolu espriyle geçiştirenler vardır, tepkim hiç olmadı elbette, gülümsemedim bile, ama meraklı arayışımı sürdürdüm, çiçekler neden havada duruyor gibi dedim, işte biraz daha kararlı bir kimliğe büründü o an, aman dedi uzatarak, kokmuyor nasıl olsa... Bu kez gülümsedim, dostluğumuz bakiydi... Sonra şunu düşündüm, doğaçlama resim yapan herkes biraz Picasso'ydu, insanın naturasında hep bir portre yapma düşüncesi zaten var, portreyle başlamak, sonra doğa, natürmort dediğimiz şey, daha sonra da fantazya, ejderhalar ve canavarlar, insanlar arası ilişkilerde bu sırayı izler inanın, her şey dostlukla başlar, aynada gördüğümüz artık sevdiğimiz kişidir, sonra doğaya açılır gibi genişler auramız, sofralar, çiçekler, yemekler ve sonunda final... Bildiğiniz gibi... Tek tük kurallar tersine de işleyebilir, niçin, kuralı kuvvetlendirmek için!.. Süheyla eşittir Picasso ya da Picasso eşittir Süheyla diyorum o günden beri, dolayısıyla Süheyla'ya olan saygım büyük, tıpkı Picasso gibi resimler yapabildiği için, ama Picasso'ya saygım o kadar değil artık, Süheyla'ya benzeyen birine niçin hayran olayım, Süheyla varken!.. Ama kültürel tarihimizde oyunun tek kazananı var, Picasso, onun bu primitif resmi için, ne diyor artolojistler, bu resim modern bir Mona Lisa, la Jakond'un çağdaş bir versiyonu, havada durur gibi çizilen çiçek içinse, insanoğlu bir çiçeğin ruhuna bürünebilseydi bu kadar barbar olamazdı, bu tablo, evvel ahirde bitki, hayvan ve evren üçlemesinin en yetkin biçimde resmedilmiş bir görselidir, bu evrensel kardeşliği simgeleyen bir otomat, çağdaş yeni bir yaklaşımın tuvale dökülmüş cevhersi bir imidir. Kocamustafapaşa'nın, Esekapı semti, Settülbahir çıkmazındaki ara sokakta -hiç görmediği halde- bu resimlerin benzerini üreten Süheyla bu retoriğe özenmiş yaklaşımların neresinde duruyor ve kendine ne kadarı kalıyor bu payelerin... Sorun onun Picassolaştırılması değil, sanatın endüstriyel bir çalışma alanı olarak, Picasso'nun tanrılaştırılmasının uygarlığımızın sanatsal fantezisi ve marjinalitesi açısından, karanlık madde (enerji) gibi dünyamızın neredeyse yüzde doksanını kaplıyor olması... Picasso olağanüstü değil bu açıdan, sanata bakış açımızın bir ürünü o, hala söylenceler, mitler ve göksel varlıklar, katlar dünyasında yaşıyoruz biz ve kurbanlar ve kahramanlar arasında salınarak gidip gelen bir uygarlığın müritleriyiz. Tanrıda bu oyunun bir parçası, en başta o var, sonra melekleri, sonra kitapları, sonra krallar, sonra tebaası, sonra babası, sonra annesi, sonra çocuklar ve son sırada evin kedisi!.. Sonuçta vulger bir söylem ve argoya boğuluyoruz her daim, düşüncenin sınırsızlığında çıldırmaktan iyidir!.. İnsan kendi kendine haltlar üreten ve sanrılar geliştiren bir yaratık, gerçekte bir sapma, bir anomali!.. Sanatsa bir varsayım!.. Yaratılmışlığımız ve yaratacaklarımızın sonunda varacağımız şey; Entropi... Bir şey çürümeye başladığında, her şey çürümeye başlıyor, bulaşıcı... Bir şeyi övüyor ya da övgülere boğmaya başlıyorsak, konuya ilişkin her şeyi bir hayranlık halesi kaplıyor, bir dokunulmazlık alanı oluşuyor ve bir sessizlik alıyor hepimizi ve o şey kendini bir kez daha kanıtlıyor; Domino teorisi... Picasso'nun resimlerine gözünüzü kısarak, ekranda ya da müzede aşağıya kaydırıp hızla bakın, bir renk cenneti göreceksiniz, akıp giden gökkuşağı... İnsanların hayran olacağına emin olabilirsiniz, çok doğal... Tüm insanlık gerçekte bir güzellik peşindedir, hatta evren bir estetik, bir renk ve bir coşku seline kapılmak için yaratılmıştır, Havvakızı bunun türevidir, renklere hayran olmamız, hayatın akışına kolaylıkla kapılmamız, aşka apansızca bel bağlamamız bundandır... “Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kîl u kal imiş ancak.” Fuzuli böyle demiş. (Dünyada her ne var ise kaynağı aşktır; ilim ise koca bir laf-ı güzaftır.) Doğru mu, hiç önemi yok, doğrunun hiç bir işe yaramadığı tarih boyunca görebildiğimiz bir şey... Şuraya bakın, adam patronun karşısına çıkmış, bir düş gördüm, yarınki seyahati erteleyin bindiğiniz uçak düşecek demiş. Patron alayla gülümsemiş, yerimde gözün mü var defol. Ama uçak düşmüş. İşte doğru böyle bir şeydir, belirsizlikten doğan çıkarımlar. Doğrular etik ya da metafiziktir, yalanın ikiz kardeşi nasıl güvenilir bir şey olabilir. Bize sınanmış, değişkesiz kutuplar ve deneysel gerçeklikler yarar sağlayabilir. Bu açıdan baktığımızda yazık ki Picasso bir kastratodur, bir güzellik, bir estet, bir başkalaşım yakalama uğruna kendimiz olmaktan uzaklaşma, olgunun özverisi veya bir kurbanı olmaya katlanma, yanlıştır kanımca, doğada, canlıda, evrende ve her tür organizmada sayısız renk ve ses var. Diyelim ki o gözden uzak açıyı getirdi resme, öyleyse açıları ters yüz edelim ve bir hipotez öne sürelim... Dar alanda bir renk albenisiyle evrende göz alıcı bağlaşıklık yaratma bir kastrato ya da iş becerisinden öte bir şey değildir demeye getiriyoruz ya da bir enginliğe kavuşma amacıyla, öznenin kendisini ne tür olursa olsun, bir kısırlaştırmaya yeltenmesi, kavuşmanın tanrısal amacına mutlak bir terslik ve zıtlık barındırması nedeniyle, amacın baştan sakıt -düşmüş- bir girişimle ve özüne aykırılıkla yürürlüğe konulması saiki - nedenselliği- taşımaktadır ki, ta baştan bir yadsıma ve günahkarlık-tır (içermektedir) bu, amacın özüne ters bir tutum olmakla, amacı, diğer deyişle tanrısallığı, tanrısal olanı da ortadan kaldırmakta, yok etmektedir. Ama hala bir saçmalık yapıyor ve değişik bir ses ya da bir renk için kendimizden uzaklaşma ve kendimizi yoksama cüretini göstererek, kendi varlığımızı bir tür hiçleme noktasına geliyorsak, bu kendini yadsımaktır, tanrıyı yadsımaktır, yaşamı (dünyayı) ve evreni yadsımaktır, kutsal saydığımıza küfürde işte budur. Kendi kimliğimize (kişiliğimize) işkence ederek sonuç elde etmeye, çabalıyoruz, barış için Hiroşima'ya bomba atmaya benziyor bu, bir kez daha insanı ve tanrıyı yadsımanın ta kendisi ve vazgeçilmez dostumuz Mefisto'ya, ezeli yol arkadaşımız şeytana uymaktır ayrıca bu... Güzellik eğer bir tutsaklık ya da anormal bir yoldan bedenimize acı vererek, ruhumuzu sömürerek, yok edici bir nenden, nesneden elde edilebilecek bir varsayım olsaydı, tanrı böyle bir şeyi yaratmazdı, dünyayı yaratmazdı, bizi yaratmazdı. Cinayet işleyerek cennete kavuşamayız. Tüme varım yöntemiyle olan bitenin evrensel ölçekte yürürlükte olduğunu düşünebiliriz, basit bir başlangıçtan tüm evreni kapsayacak bir sona, bir kabusa varma işlemi... Onun için bir anomaliyiz biz. Picasso yalnızca bir renktir, bizim düşlerimize, iç dünyalarımıza hitap eden bir tuzak, bir sinsi yaratı, bir estet uğruna peşine düşülmüş bir şeytanilik, bir oyun, ne kötülük var bunda diyebilirsiniz, bunu istiyor olmak niçin kötü olsun diyebilirsiniz, kötü demiyorum, diyemiyorum, bir aldatı bu diyorum... Çünkü bunlar, bu tür şeyler, hiç olmayacak, istenmeyecek şeylerin peşinde koşmanın varyantları. Cehenneme giden yolun taşları, iyi niyetle döşenir mottosu uyarınca, duvarcılar, vargılara yoldaşlık etmişler tarih boyunca, zıtların işbirliği ya da kardeşliği diye nitelenebilir bu, niçin çekinelim, denizin dibine dikkatle bakmadan bir şey görünmüyor ki, algılar, ay ışığında suyun dalgalanması gibi, bir illüzyon içinde yüzüyoruz, yoksa ışık mı bir dalga boyu, su mu bir parçacık!.. Başka bir yol bulmalıyız biz diyorum, doğada hemcinsine gözbağcılık taslayan başka hiç bir yaratık yok, kendine sihirbazlık taslayan bir canlıda yok, uygarlığımız sanatı günah keçisi gibi kullanıyor, onu bir zırh ve gemi azıya alan düşüncelerine miğfer edinmiş, payelerle, peygamberlerle, meleklerle, kitaplarla sıratı geçmeye çalışan insanlık sanatı bir gözbağcılık olarak kullanmaya alışmış ne yazık ki, günah ve sevap iki paralel doğru gibi sonsuzda birleşiyorsa, sanat loncası tam bir günahkar, bu işbirliği bitmeli, kendimizi avutmaktan başka bir yol bulmalıyız, bu yüzden kastrato olmaya değmez diyorum, bir oyuna katılmak uğruna, o oyunun parçası olmayı kabullenmek, kastrato olmaktan farklı bir şey değil. Seslerin ve renklerin sonsuzluğunda bir kastrato olmak, anomali, sapma ve küfür. Bu yöntemleri bırakmalıyız, içimizde, keskin biçimde kendini soyutlayabilen bir şeyler olmalı, çünkü insanlık tarihi ve uygarlığımız, hala kanın rengi ve ölümün çekiciliği üzerinde yükselmektedir, öyle değil mi... Öyleyse yöntemlerimiz bir akışa yol veren birer işlevselliktir ne yazık ki, gökteki eleğimsağmanın renkleri ve seslerini ele geçirebilmek için, kastrato olmayı göze almakta olan bir uygarlığın, insansı olmaktan kurtulmakta hala sorunlar yaşıyor olması demektir bu... Oluntu ve yaratımlarda, kendi dünyasına ve öz varlığına -özüne- yönelmekten bir türlü kurtulamayan bir yaratık, kendi varlığının ve var oluşunun ayırdına hiç bir zaman varamaz. (Kendisinin karşısına geçip, kendisini göremez, oysa kusurlarımızdan arınmanın biricik yoluydu bu gerçeklikte.) İnsanlık bu sorunu aşmak şöyle dursun, henüz önüne bile koyamıyor. Ama yaşamın bulamacında, o sonsuz okyanusta, ne yazık ki her şey var!..