Ada'da, bir ağacın gölgesine uzanmış uyukluyordum. Birden başucumda biri belirdi ve dedi ki: Belki de zamanda yolculuğa çıkarak, geride kalanları gözetleyen ve iyiliğimizi isteyen bir avatar uygarlığının gezegeninde yaşıyoruzdur, belki de cennet ve cehennem atalarımızın toprakları, belki onlar anılarımızdır, karanlıkta konuştuklarımız tanrılarımızdır belki de, şeytan içimizdeki şiddet duygusudur belki, belki de meleklerin varsayımıdır Songün'ün gelmeyişi...
Yaslandığım gövdeden doğrularak, bilinmez ki dedim, olanlara bakılırsa, sanki son iç çekişin gölgesinde yaşıyoruz.
İzak'tı bu, geldiğimden beri dostluğunu esirgemeyen tek insan, bir Musevi, adada uzun kış gecelerinde düş gördüğüm oluyor, ama onunla konuşmalarımız, her zaman bir düşün içindeymiş gibi...
Aya Yorgi yoluna girmeyip, uzakta terk edilmiş bir mezarlığı andıran, Zapyon okulunun harabelerine doğru saptık, adanın tek havrasında görevli saçı sakalı ağarmış biridir İzak, herkese yardım elini uzatan, her işe koşturan bir cennetlik...
Bu topraklarda nedense, kiliseler de, havralarda, her tür tapım evi göğe doğru yükselmeyi bırakıyorlar, batıda kiliseler, katedraller göğü deliyor, neredeyse dilimiz tutuluyor onları görünce diye bir laf attım ortaya... Buraları deprem kuşağı dedi, kara kıta da öyle bir korku yok, en eski anakara oralar, boşuna Avrupa denen şehir demiyorlar, ama dedim gülerek, eğer bizi doruklara, kulelere ve burçlara hayran olacak biçimde yaratmışsa tanrı, cüce biri olmalı... Sarsıldığını belli etmedi, dünyanın altıda bir üstü de, yükseklik soyut bir kavram dedi.
Bir kaplumbağa geçti önümüzden, ilk kez görüyordum böylesini, çünkü sırtı sanki gökkuşağı gibiydi, bizi hiç umursamadan geçip gitti.
İzak'la konuşmaktan ziyade tartışır ve entelektüel bir savaşımın içinde saatlerce yürürdük. O gün olan bitenleri anlatmak istiyorum yalnızca, burası bir çiçek yurdu, bir koku kuvözü değildir, düşüncelerin çatıştığı bir ormanlık, bir eylem çeşitlemesidir...
Paris'te bir ressamımız vardı, öğrendim ki yeryüzü konukluğu sona ermiş geçenlerde, çok severdim onu, hiç kimseyi kopyalamadan kendi çizgisini yaratıp, üretmiş çok değerli bir ressamımız. Dünya çapında biri, değerini bilemedik klişesi geçerlidir onun için ama, değer bilmek yalnız bizim sorunumuz değil, Pollock intihar eder gibi öldü, Van Gogh delirdi, Claudel yıllarca lapede yattı, George Sand, bir erkek adı ve giysileriyle dolaştı, Aydınlanma Çağı'nda, Bastille'den çıkan yalnızca bir sanatçıydı, Marki de Sade...
Kim bilir nerede ne var, önemli olan bizim sezgilerimizin onun büyük bir sanatçı olduğunu görüp anlaması ve bir yurttaşımız olması...
Haklısında oraya gidenler, oradan getirdiler, edebiyatı, şiiri, resmi, tüm bir sanatı dedi.
İyi de dedim, o kadar sömürge ruhu taşıyoruz ki, zafere karşın, onların milli giysileriyle masaya oturduk biz ve kaybettik, birbirini boğazlayarak paramparça olan Yugoslavya'yı narin dilimlerle, sorgusuz sualsiz içlerine aldılar ve onlar dünyaya karşı tek vücut olabiliyorlar ve çifte standart içinde yüzüyorlar, batının esareti altında inleyen topraklar var dünyada, kurtulmak gerek. Uygarlık taklit edilmez oluşturulur.
Karşımızda tüketim çılgınlığına sürüklenmiş bir toplum var, sanki 'Atları da Vururlar' filmini izliyorlar, pahalılık umurlarında değil, alış veriş merkezlerinde ellerinde sepet, ufka doğru çılgınca koşuyorlar, bir şey üretmiyorlar. Neredeyse resim yapmasını bile bilmiyorlar, müzisyenler piyanonun büyüsüne bağlamış umutlarını, orta sınıf kızımı baleye yolluyorum diyen yapay bir benlik edinmiş, yayıncılar Rip Van Winkle'ı eşsiz bir klasikmiş gibi yayınlıyor, akademik göstergeler, alıntı bataklığından başka bir şey değil, düşlem ve eylemden eser yok, ulusal hiç bir şey yok, alize ve karayel var, böyle toplum olur mu. Bu sayrılığın iyiletimi sayılabilir bir çıkış, bir varyant yok mu...
Bir düşün içinden konuşur gibisin dedi, belki bir kaç saniye bile sürmeyen bir düş ama gün boyunca konuşacak gibisin.
Onların vesayeti altındayız sanki ve batıya bağımlı kolajyen sanatçı, fason teknokrat, mimetik akademisyen ve bütün beyaz yakalı bürokrat, maskeli balo gibi kentlerde yuvalanmışlar, onların tüm sorunları, ele geçirdikleri ayrıcalıkları yitirme korkusudur, son çığlıklarıdır belki de bu, ama Avrupanianizm'e yetmemektedir, kalabalıklar aldı başını gidiyor, eğer tersine bir dönüş ya da akış olursa, Alçaklığın Evrensel Tarihi; yazgısına hükmetsin artık bu karayarın!..
Kadim adalı İzak, İshak ya da İzzet, yeryüzünün tevlit ettiği yaralar yüzünden, pek çok adı olan biri, ama o gezegenler arasında değil, dünyamızın üstünde biri, eşsiz bir deli, bir yordam eri ve bilinç evimizden çıkıp gelen, bir sefarad usta...
Saygın İshak Kuşu pek konuşmuyor bugün, Hıristiyan Tarık olsa, Antakya'dan başlar, sözü British Museum'da sergilenen antik çalıntılara getirir, oradan galaksilere geçer, tanrılara uğrar ve ölümle kapatırdı sohbeti, bir aşk şarkısı eşliğinde.
Herkes birbirini ya küçümsüyor ya abartıyor şu dünyada, her şey olduğu gibi bırakılsa, belki de kurtulacak dünyamız, ama bunu başaramıyoruz, sınırların kaldırılması, dillerin ortaklığı gibi primitif fantezilere bile gerek kalmayacak, genlerimizdeki şiddet dürtüsünü, motamot barbarlığı yok etmeliyiz biz, mağaralar çağının cromagnon duygularından arınmalı, bir bizonu boğazlamış neandertalın, avın başındaki paylaşım savaşından kurtulmalıyız, düşünün tüm alışkanlıklarımız kökte aynıdır, ama yüzeyde evrimleşmiş yalnızca ve biz buna uygarlık adını veriyoruz, silahlar değişmiş, anaerkil, ataerkile dönüşmüş, mağaralar konak olmuş, yağma ve talana kapitalizm gibi bir felsefi tütsü yayılmış ve yıldızlara bir mızrak fırlatılmış...
Uygarlık bu mu ve ne değişti soruyorum, 'Cellat ve Kravat'ın işbirliğinden başka...
Kan değil, suyu bile dökmeden araştırmalıyız, ilmin ve bilimin öncülüğünde, sanatın hoşgörüsü ve yüklediği estet duyguların denizinde, barışçıl şarkılar söyleyerek, sevip sevilerek, geleceğe doğru koşmalıyız.
Yunus mu söylemiş bunu dedi, sözlerin antikite ve kullanımdan düşmüş sözcüklerle dolu, hiç bir yenilik, eskimiş bir dil dağarcığının önderliğinde gerçekleştirilemez, tarihin yinelenmesine yarar bu ve sonu felaketle bitiyor ne yazık ki...
Gülümsedim, Yunus milyonlarca desem, hepimiz bir Yunusuz kalü beladan bu yana, ama hepimiz birer Darius ve hepimiz birer Sezarız aynı zamanda, geçmişten bu yana firavunlarımız ve 'Exodus'u yanağını uzatmakta gören İsalarımız ve barış adına kan dökerek savaşan, ahir zamanın Mehdisi ve demiri kesen emirle, onu bile eriten buyrukların gölgesinde, çözüm arayan 'Ya Musalar'ımız var bizim!..
Hepsi düş gören Yakup'un kırılganlığını ve küskünlüğünü taşımaktan aciz, birer kahraman, birer köle ve birer cengaver. Yalnızca düş gören Yakup, bir üst gerçekliğin peşinde, ötekiler dünya gailelerini dünyada aramaya çıkmış ve vaatlerini yalnızca vaat etmiş birer hoplit ve ecinni ne yazık ki...
Kölecillik'ten kurtulamayan ütobist, barışı kahramanlıkta arayan zırhlı şövalye ve sevgiyi firavunun sertliğinde, druitlerin düşselliği içinde arayan, şuaralar ve bir vandallar tümeniyiz ne yazık ki...
Hepimiz birer Erikson'uz, hepimiz birer Kaligula, hepimiz birer Rosa olmuşuz ama hepimiz birer Kleopatra ve Mata Hari'yiz nasılsa...
Hiç bir şey değişmiyor teknolojik oyuncaklarımızdan başka, mızrakların yerini ışıktan kılıçlarımız, toplarımızın yerini roketten lavlarımız, kılıçların yerini nükleer bıçaklarımız, sinsi lazerlerimiz almış bizim...
Biz ilerlemiyoruz, güneşin koronasına sokulan ateş böceği gibi koşturuyoruz, bir kızıltının içine doğru, geldiğimiz yere doğru, ana rahminin güvenliğine sığınmak istiyoruz, kendimize güvenemiyoruz biz ve bir anomaliyiz ne yazık ki...
Tanrı ne yapsın, kurtarıcılarımız, tarih boyunca yanıp yıkılanların, ağlayanların ve haykıranların içinden çıkmış, ama hepsi dönüşerek birer Baltazar olmuş, hepsi Baltalar tapınağına sığınmışlar sonuçta... Kurtarıcıda biziz, mesih de, şeytanda, tanrı da biziz ne yazık ki...
Umudunu yitirmişsin sen dedi İzak. Sen yitirmişsin dedim ve bir Grek söylencesi anlattım ona, karamsar bir filozofun mutlu, umut dolu bir filozofunsa, karamsar ve hırçın olduğu...
Uzunca baktı, yeni bir mesih arıyorsun ve öyleyse başa dönmeliyiz ve yeniden başlamalıyız öyle mi dedi. Umut bir tekerlemedir ve hiç eksilmez, umut yok oluşumuza ağıt yakan görkemli bir meşale, önümüzü aydınlatan ve tehlikelerle dolu bir deniz feneri, onun varlığında sürükleniyoruz biz ve bu yüzden umudu, sonsuza dek yok etmek istiyorum ben.
Çünkü o götürüyor bizi yokluğa... Çok acımasızsın dedi, kendi derinliğini, düşlerle dolu karanlık kuyunu kutsayacak kadar kör olmuşsun sen dedi.
İsa'ya mı görünelim dedim ve Hernan Cortes kadar değilim ama diye ekledim gülmeye çalışarak. Hülâgü gibi kitapları yakmadım ben diyerek yan tarafa baktım, gözlerimden süzülen bir damla yaşı görmesin, içtenliğimi bir tansıma zannetmesin diye...
Düşüncelerime kendimi kaptırmış olabilirim ve bayağı kederlenmiştim işte, elimde olmadan. Duyguların öne geçtiği, tinin ve düşüncelerin geride kaldığı her durumda görülebilir bu eğilim...
Şu ladine bak dedi, ne güzel etekleri var, tüm yeryüzünü kucaklar gibi, ladin mi o dedim, adada hiç görmedim de. Görmek için inanmak gerekir öncelikle, çünkü her şey soyuttur bu evrende, para, zaman, aşk, ölüm ve bizatihi evrenin kendisi...
Begonviller açınca bu karamsarlığımız geçer, ah doğru söyledin şimdi, periyoduz biz, bir iyi, bir kötü, bir üzünçler içinde, bir neşeli, nereye gittiğimiz belli tanrım, nereye gittiğimiz belli!..
Belli diyerek kırık bir sesle sarıldım İzak'a, koluma girdi o da, bu acıntının, bu mutsuz ve umutsuzlukların ne yararı var, ölüp gidince kurtulacağız, unutulacak tüm yaşananlar. Birer birer gitmiyorlar mı...
Karamantığa baş vurursak öyle ama dedim, akyıldızı izlesek...
Güldü, politik imada mı bulunuyorsun dedi, hayır dedim, siyah beyaza, su buhara, güneş tavaya dönüşebilir bir anda, iç içeyiz biz. Birden, birlikten, her şeye ulaşabiliriz bir anda ve her şey birbirine benzer, tanrı biziz bir motto ya, şeytan kim peki, melek kim, kitap kim, hepsi biz değil miyiz...
Belki ...
Bana katılır gibi oldu. İşte o bilemediğimiz, bir türlü belirginleştiremediğimiz şeydir bizim dedim. Heisenberg evreni, kuantum saçıntısı...
Biz, gizli bir umudun müritleri gibiyiz yine de dedi. Kaçınılmazlıkla içimizde var bu ne yazık ki, ölüm bile bir umut olmuş insanlığa. Gözyaşları da dedim.
Öbür yaka bekliyor üzülenleri!..
Umudumuz, umutta nokta dedi.
Uzatmaktan sıkılmazmış gibi, nokta, ilk karanlık, başlangıç, bigbang, o küçük ve sonsuz öğe, yokluğun içine sıkışmış varlık, her şeydir nokta, bitiş değil, bir çıkış, yanıt değil sorudur o...
Biliyor musun dedim, nokta küçük bir dairedir aslında ve geometrinin tapınağında, yalnızca daire kendisini sınırlayan boşluktan içeri düşmez, diğer bütün geoitler kendisini çevreleyen çukurun içine düşer, rögar kapağının dairesel olması bu yüzdendir, düşmesin içine diye, nokta bu yüzden bir umuttur da, daire, bir labirenttir aslında, başladığı yere varan, umutta işte böyledir, başladığı nokta bittiği noktadır ne yazık ki...
Varlık, bir noktaydı önceleri, en büyük umut oydu işte dedim. Gülebiliriz mutlulukla ve umutla o zaman dedi, elimi sıkarak, Aya Yorgi'de içmeyi hak ettik. Varacağımız son nokta, yadsıma ve boyun eğmenin iç içeliğinde haykırma ve kalabalıklara karışmadır, sürüye katılma diye absürt bir söylentisi vardır bunun ama doğrudur da bu, genellikle dedi...
Dönüp dolaşıp, Ada'nın Kabe'si Aya Yorgi'ye gelmiştik, yokuş bitince soğuk içitlerimizle denize, Sedef adasına ve sonsuz göklere bakarken, mutluyduk ne yazık ki ve bir coşku, bir aldanış, bir kapılma ve kutsanmış bir tapınmaydı mutluluk...
Ben bütün canlıların nitelik olarak birbirine yakın olduğunu düşünüyorum, kuzenimin bir köpeği var, gözlüyorum onu ve tüm davranışları insanlara benziyor, korkuyor, kaçıyor, saldırıyor, seviyor, seviliyor, araştırıyor, bilgiden yararlanmayı düşünüyor, bilisizlikde yapıyor ve inanın beni öpüyor, tüm insanlar gibi.
İnsanın farkı ne, gereksinimlerimiz göz önüne alındığında, insanın boş ya da anlamsız bir çaba içinde olduğunu ileri sürebiliriz, köpek daha yararcıl bir noktada seyrediyor, insan israf yığını ve fütursuz görünüyor...
Neni, korkunç bir biçimde boca ediyor yeryüzüne, evrenin her bir şeyini, tüketim çılgınlığı içinde, doğanın dengesine düşman, kendine düşman ve acımasız ve çıldırtıcı ve barbariyan bir topluluk. Köpek hiç bir zaman bu tür bir eğilime yönelemez.
Deneylerini başka bir gezegende yapmalıydı, yaşamın olmadığı bir yerde, ayda örneğin, ama hiç bir şeyi gerçekleştiremeden Songün'ün kapısını çalma olasılığı var bu canlının, her şeyden habersiz ama sezgileri ondan güçlü olan köpeğin tanrısı olacak sonunda!..
Aksi durumda, başardığını düşünelim, yaratacağı ikinci bir dünya, köpeğin kadir bilirliğinden, tutumlu, özsever ve yaşamsal sınırları asla bozmayacak tutumundan çok daha saygın ve pragmatik mi olacak...
Rasyonel bir düşüncede, köpeğin öncü olduğunu, ama insan gibi antropolojik bir sapmaya yenik düştüğünü gözlemleyebiliyorum ben, kötülük daima üstün olan taraftır, iyilik ikincildir, bakınız tarih...
İlerlemenin sanal olduğunu savunmuştuk, ama bu vampirizm oyununda, yalvaçlıkla süslü retorizmin canavarlığında ve Yusuf'un düş kıran kuyusunda, hominidlerin neye yenik düşeceğini seziyor musunuz, karanlıkta tanrıyla konuşacak değilim ben, yanıtlamak isterim.
Kendine!...
Bu daha acı, gülünç ve korkunç derecede trajik değil mi, tanrı buna ne diyecek olabilir ki, onu da söyleyebilirim.
Köpeğe saygı, insana ölüm!..
Paris'te Saint Michel'de Sen nehrinin kıyısında sahaflar var, az ilerde Notre Dame kilisesi, rehber demişti ki bize, her yerde bir Notre Dame vardır, bu söz uyarınca, Victor Hugo'nun Notre Dame'ı bu mu minval, soru sormuştum sahaflara, ne kadar sahaf varsa bilmiyor, sadece biri kibarca sana yardımcı olamayacağım gibi bir şey söyledi. Şundan anlatıyorum, Paris'teki ayakçı kitapçılar, Victor Hugo'yu bilmiyorlar, nedeni şu ama, biz de nasıl Abdülhak Şinasi bilinmiyorsa, onlarda evvel zamanın Hugo'sunu bilmiyorlar, işte bilginin şeyliği burada saklı, yararsız konuma düşen nen bilgi olmaktan çıkıyor gerçekte. O zaman bilgi nedir, süt sağım bilgisini gereksiz kılmaktan kurtulamayan çoban mı bilgili, Kosta Rika, Beyoğlu'nda bir kulübün adı değil miydi diyen manken mi, kuantum çalkalanması mı bilgi, yutağın zorlanmaması gerektiği mi!.. Ne demek istedim, her insanın konusunda bilgisiz olanı var, bilgiyi gereksiz bir bohça gibi taşıyanı var, tanrıyla, bilginin ayrı düşeceği zaman var...
Bilginin tanımı yapılamaz!..
Dolayısıyla bilgi bir mülkiyettir ve esaret getirebilir.
Ilık bir yağmur yağıyordu, hepsi güzel ve aynıydı şu katedrallerin, oysa tanrı hepimize farklı davranıyor, öyleyse onun ne belli bir konutu, ne konağı ya da bir şatosu olamayacaktır, ah işte Gaudi'nin viranesi daha ilginç, eğri büğrü ve onun kırılgan görünüşü, gerçekliği haykırıyor. Tanrının huyunu anımsatıyor onun 'Çan Evi'. Bu yüzden Gaudi bana daha yakın, çünkü eğreti duruyor ve doğuştan günahkar...
Çünkü tanrıya güvenilemeyeceğini açıkça söylüyor, o eğreti duruş, ayrıca dilimiz tutuluyor bu sarayları görünce, yerden yüz metre yüksekteki şeyler için dilimiz tutulacaksa tanrı cüce biri olmalı...
İzak burada dayanamadı, kaç kere yineleyeceksin dedi. İnsanım ben, yinelemelerden ibaretim diye bağırdım. İnsanım, zamanlar boyunca ve sonsuza dek!..
Gerçekte, birbirine suda boğulurken sarılanlar gibi gruplaşmış insanlar, hep oradalar, laikler ve de antilaikler, kayıtsız koşulsuz birbirini savunan Dolce Vita ve Big Brother grubu onlar, katlanamıyorum ben, onların havada dönen bir tekerleğe tutunur gibi ortak çığlıklar atmasına...
Eleştiri yok, bir düşünce yok, sonra kızıyorlar ve iki taraf birbirine giriyor tabi. Bir kulübe katılmamak zor ama, bir bağışa bağışlanmak, alelade ve statik bir şey bu, sürülerin gruplaşması, sürü mantığı da değil bu, yağmur yağıp, şimşek çakınca mağaraya doluşan ve Platon'un öngörüleri gibi birbiriyle çarpışan lobut ve cop merkantilisti bunlar. Kalabalık ve alabalıklar. Her ikisi de kötü, her şey kötü. Görkemli bir şey ama yine de bu, çünkü tekerlekler uçup gitse, geriye ne kalır...
Ağzına geleni söyle, dinliyorum seni dedi İzak, bugün Ovidius'un Sığırtmaç Türküleri gibisin!.. Bazen bilinçli tuzaklar kurar, o Vergilius'in diye atılıp, boşboğazlık yapmadım.
Ben en çok belirsiz tümcelerden korkarım. Belki olabilir de gibi, söylediklerimi birden anlamsızlaştırıp, çarpı atarım üzerlerine korkusunu, insan iyi tanır. Tarafını belli edememe fobisidir bunun adı.
Belirsizlik düşüncenin baş tacıdır gerçeklikte, konuşmanın, bir düşünce üretmenin baş tacı. Gerçeklikte, bilisiz biri kesinlemelerle konuşur, belirsizlik ermiş işi ve bir ikilem, bir ilkelemdir ne yazık ki...
Din ve ırk insanlığı hep ezmiştir, bu ikisi ya aşağılanmaya varır, ya gurur ve kibir şölenine, simgeler sunaklara kurban yetiştiren odaklardır, ayetlerde gözyaşlarımızın sonesi...
İnsanın kendisini beğenmesi aşağılık duygusundan kaynaklanıyor. Güvensiz insan kibirli olabilir. Alçak gönüllükte bir kibirdir ama, her ikisi de aşağılık duygusunun yönlendirdiği bir nendir.
Bir hipotezdir bu dünya, kesinleme değil..
Yaşamsa sonsuzdur. Sonsuz olan tek şey yaşamdır, zaman değil. Zaman belli bir şeydir, limittir, nitelemedir ve insan bulgusudur, bir tanım ve yönteç, bir nitem. Yaşamsa bir auradır ama sonsuz bir varsıllık içindedir. Zaman küldür, sistir, belirsizdir temelde, değişkendir ve yapay bir gerçellik olarak uçucudur da... Yaşam zamanı barındırır, zaman yaşamı kesenkes barındırır diyemeyiz, düşseldir o. Gerçel bir şey, sanal olanı, diğerini kapsıyor, kapsananda ötekini kapsamıyorsa, iç içelik ileri sürülemiyorsa, gerçel ve sonsuz olan kapsayandır.
Labirente dönüt diyorum ben.
Boynuzdan yapılı turna gagası gibi ses çıkarıyorsun, ıslık gibi konuşuyorsun, düş görüyor olmayasın sen...
Der demez İzak, kimyager Beyhan geldi yanımıza, niçin dişil bir addır bu Beyhan, hiç anlamış değilim, ama içini dökecekmiş ki, hiç durmadan lafa girdi, gülerek bipolar olduğunu söyler kendisi...
Beni neler mutlu eder, mutsuz oluşum, mutlu olsaydım, mutsuz olurdum ben. Irkımızın genişlemesine yardımcı olurdu diyemem hiç bir öngörü için, teknokrasinin bir katil olduğu çağlardayız, Deleuze'un ya da herhangi kabul görmüş birinin aydın olup olmadığı bile tartışılmalıdır günümüzde, insanlığın görücüye çıkacak bir katı yok, sorumluluğu yok. Makineler ve aksamlarla dolu bir öbür dünyaya benziyoruz biz. Bir kafa, elektronik bedene nakledildiğinde yarı ölümsüz sayılacağız, çünkü insanın ölümü bedensel değil, düşünsel sayılmalıdır gerçekte, ölüm bir tür bilginin yok oluşundan başka bir şey değil, fizikçiler laboratuvar ortamında negatif kütle oluşturdular, oluşturulan bu kütle itilince iten kişiye doğru, çekilince de karşıya doğru hareket edebiliyorsa, mantık yerel bir metamorfoz sayılmalıdır, gerçek diye bir şey yok demektir bu yüzden, ölümde yoktur doğallıkla, ölüm bizim kederimizin bir parçasıdır, içimizden yükselen bir olgunun dışavurumu. Bir gerçeklik değildir o.
Gecenin Şiiri ne diyor bak dedim Beyhan'a, sonra gene konuş...
'Karanlığı kim sever ki / Ama bu küçük öyküyü dinlemelisin / Loire ülkesinde geçtiği söylenir / Görmek için gözlerini kapa / Göz alan bir konakta yaşar / Sevimli bir farecik düşlemelisin / Güneşsi bir aynanın önünde dans ediyor / Gece ve gündüz kendini inceliyor o / Karanlıkta bile görüyor / Ama sen var saydığında görebilirsin / İşte çekmecesinde uykuya yenik düştü / Gerçekten görmek için inanmak gerekir. / Bu gün ona iyi akşamlar dilemelisin.'
Ne İzak ne Beyhan şiir için bir laf etmedi ama Beyhan konuşmasını sürdürdü...
Bakışlarında mağrur bir vahşet olan yaratık antropolojik bir sapkınlık olmalıdır, saçının telinden topuğuna, kesme billurdan narin ve zarif bir ceylan bile olsa, sarı karınlı bir papağan gibi hayranlık verici tüyleriyle kabarsa da, bir kertenkele gibi sıçrasa da, bir ecinni sürüsüdür o...
Ölü metal ışıltıları saçan bir mesihin müritleri olsa da... Dünyanın ikizini ararken ikiz güneşi olan bir ikiz gezegen bulmuşlar.
İnsanın gerçek sorunu nedir tanımlayamıyorum ben, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum, ama yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim. Bir gizemi açıklamak için, başka bir gizemi kullanmak kulağa pek mantıklı gelmiyor. Bu etki, bilimin altında yatan çok temel bir varsayımı çürütüyor gibi. Dünya nesneldir ve bizden bağımsızdır. Eğer dünyanın davranışı, ona bakıp bakmadığımıza veya nasıl baktığımıza göre değişebiliyorsa, “gerçeklik” dediğimiz şey gerçekte ne anlama gelebilir ki... Yalan gerçeğin, diyelim ki doğrunun öbür yüzüdür ve her ikisi de günahkar, her ikisi de aynı derecede masumdur.
Araştırmacıların bir kısmı, nesnelliğin bir illüzyon olduğu ve bilincin kuantum teorisinde aktif bir rol oynaması gerektiği sonucuna varmak zorunda kalırlar... Bir kırınım deseni ... Ama bu gerçek olasılık çöküşünün, yalnızca ölçümün sonuçları, bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman oluşuyor anlamına mı geliyor. Nesnelerin kuantum tanımlamaları, bilincimize giren izlenimlerden etkileniyor gibi görünür. Tekbencilik, varlığın kaynağının kişinin benliği olduğu savunusu, var olan kuantum mekaniği yasalarıyla, mantıksal tutarlılık içerisinde olabilir.
Ayrıştırma yeteneğine sahip canlıların varlığının, çok sayıdaki olası kuantum geçmişlerini, tek ve sabit bir tarihe dönüştürmüş olduğu düşüncesine de sahibiz. Bu nedenle, bizim en başından beri, evrenin evriminde katılımcılar olduğumuzu düşünebilmemiz gerekir, katılımcı bir evrende yaşadığımız biçimselidir bu. Öyleyse beyinlerimizde, tek bir kuantum olayına tepki olarak, durumlarını değiştirebilen moleküler yapılar varsa, bu yapılar, tıpkı çift yarık deneyindeki parçacıklar gibi, süperpozisyon durumuna geçemezler miydi ve kuantum süperpozisyonları, elektrik sinyalleri sayesinde iletişim kurmak için tetiklenen nöronlar biçimli kendilerini gösteremez miydi...
Hiç durmadı Beyhan, Penrose’a göre; görünüşte birbirleriyle çelişen bilinçsel durumları sürdürebilme yeteneğimiz, belki de algılarımızdaki acayipliklerden kaynaklanmıyordur, belki de gerçek birer kuantum etkileridir. Sonuçta, insanın bilişsel süreçleri, dijital bilgisayarların yapabildiklerinden çok ileri seviyede ele alabiliyor şeyleri. Belki de, günümüzdeki klasik dijital mantığa göre çalışan, sıradan bilgisayarlarda yapılması olanaksız bilgi işlem süreçlerini gerçekleştirebilecek kendi bilgisayarlarımızı taşıyor olabiliriz. Koherens öngörülerine karşın; başka araştırmacılar, canlılarda kuantum etkilerine dair kanıtlar bulmuşlar. Bazı araştırmacılar, yönlerini bulmak için manyetizmayı kullanan kuşların ve fotosentez sırasında güneş ışığından yararlanarak şeker üreten yeşil bitkilerin, kuantum mekaniğine başvurduğunu savunmaktadır. Eğer fosfor atomları, Posner molekülleri adı verilen daha büyük nesnelere dahil edilebilirse, bu gerçekleşebilir diye düşünüyorlar. Bu moleküller, dokuz tane kalsiyum iyonuyla birleşmiş, altı tane fosfat iyonu kümesidir. Bu moleküllerin canlı hücrelerde de bulunabileceğine dair bazı kanıtlar var, ama kesin olmaktan uzaklar.
Bilincin kuantum öncesi fiziği temel alan tanımlamasının, bilincin sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabildiğini görmek oldukça zor diye de ekliyorlar. Özellikle kafa karıştıran sorulardan birisi, bilincimizin nasıl benzersiz duyguları deneyimleyebildiği, örneğin kırmızı rengi veya kızartılmış bir besinin kokusu gibi. Görme bozukluklarına sahip insanları ayrı tutarsak, hepimiz kırmızı rengin neye benzediğini biliriz ama duyumsadığımız şeyi karşıya aktarmanın hiç bir yolu yoktur fizikte, bize bunun nasıl olması gerektiğini açıklayan bir şey de yoktur. Bu tür sezgilere “qualia” adı verilir. Qualia: Kişisel deneyime veya algılara dayanan özelliklermiş. Bunları dış dünyanın tümleşik özellikleri olarak algılarız, fakat gerçekte kendi bilincimizin ürünüdürler ve açıklanmaları zordur. Bilinç ile fiziğin arasındaki ilişkiye dair düşüncelerimizdeki her bir adım, büyük bir soruna doğru sürükleniyor. Eğer bilincin kuantum olasılıklarını etkilediğini, her ne kadar az ve ayırt edilemeyecek denli olduğunu da düşünebileydik, bilincin evrimi probleminin anlaşılmasında ilerleme kaydedebilirdik.
İzak, sende aşağılık kompleksi var dedi Beyhan'a kızgınlıkla, bunları dinlemek zorunda mıyız. Derin dostlukları vardır, her şeyi söylerler birbirine...
Aradan yararlanıp bir otomatik metin okuyayım size dedim, yönelitik özgürseme diye bir şiir akımı var günümüzde...
'Çağın vebası aşk, doğaya ankastre bir virane, süt tülbendi gibi koşumlar, metal yapraklar gibi sızlar, cani balinalar, kaşalotlar, kızıl bir vızıltıdır çağımızda, füzeler yer çekiminden düşüyor, daire kendi boşluğuna düşmüyor ve ölüler konuşamaz ama bunu bilmiyor, Dunning-Kruger sendromuyuz, tulumbacı yemenisi göz alıyor, Mihalıççık nerede diyorum, orda bir çocuk sızlıyor, hava ayaz, çünkü insanın üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz, Burkina Faso nerededir dedim sana, bilgiden korkarım ben, o dediğin Burkina Faso'dadır ama, bilgi yapay bir şey, bilgi soyut, bir sınıfın diğer sınıfa egemenliği bilgi, belki Adem'in Havvalar'a bir hilesi, aşk yürek tutulması ve taklit aslından daha çılgın, tüm öyküler sayfalara dökülür, tüm sayfalar birbirine açılır, bir şey olmuşsa yeryüzünde, o her yerde olmuş demektir, işte bu yüzden, harflerden bir demeti okuyan, dünyanın tüm yazılarını okumuş demektir, çünkü insanlar birbirine benzer, bizi ayıran okumalarımız değil, yargı ve yanılgılarımız, barbarlık ve oluşan düşmanlıklarımızdır, ki rüçhan duygusu sahipsizlik yaratırken, insanoğlunu çıldırtır.'
Saçmalamışsın dedi İzak, bu tür yazının varlığını bildiği halde, ama kötü dese, sevinirdim belki de...
Dönerek dedim ki ona, -bir kuşun kanat sesi eşliğinde-, sıradan resimleri sanatsal bulmuyoruz, emek verilmemiş, çalakalem yapılmış şeyler diyelim, fanteziler ararız, gotik ya da futurist tablolara yöneliriz, ama zaman içinde onlarında sıradan, hatta bir anomali olduğunu düşünürüz, değer yargılarımız değişir, kaotik olandan, evvelde düşünsel bulduğumuzdan sıkılmaya başlarız, başlangıca döneriz ve primitif, şaşkınlara yakışır resimlerle dolu bir dünyaya geçeriz. Sanılır ki, anlaşılmaz evreni, hiç bir zaman anlamayacağımız düşüncesine kapılarak yaparız bunu, dürtüyle...
Oysa evren içimizdedir bizim, kendimizden sıkılırız gerçekte. Öyleyse anlaşılmaz nedenlerle, beceriksizce yapılmış resimler artık benim baş tacım olabilir, anlaşılır resimler onlar üstelik, çünkü derin bir saflığın ve anlamsızca bir hiçliğin ürünü onlar, kozmos karşısındaki yetersizliğimizin, beğendiklerimizin diğer yüzü ve artık bir parodisidir onlar evrenin, saygın değiller mi... Taklit, yetersizliğin olağanüstü halleri, bilimin sonsuz derinliğini ve uçsuz bucaksız sarhoşluğunu alteder. Dinleyin can verenin ağzından, inlemekle inlememek arasında bir ses çıkar, dünyayı terk etmekte kararsızdır insan, ama bir yandan kararlıdır da, dönüşüm tüm yaşamdır sonuçta, koşmak için daima gerilemek gerekir. Bu dünyada bir oyun sahnelendiğini düşünün, bir şeyin sürekli yinelendiğini...
Bir şey sürekli yineleniyorsa, gerçekte hiç bir şey sahnelenmiyor demektir. Bu yüzden yaşam yoktur da diyebiliriz, çünkü insan, canlı, sürekli kendini yinelemektedir, şöylede düşünebiliriz, bir şey sürekli yinelenebiliyorsa, zaman da geçmiyor demektir, zaman bir hiledir sonuçta, ama ileri sürdüğümüz savlar, kanıtlarımızda bir hiledir. İnsan başkalarını yaptıklarıyla ölçmek ister, ama kendisinin yapacaklarıyla ölçülmesini ister. Düzyazı gerçekliği anlatır, şiir ise öyledir ki, gerçekdışılığı gözden kaçırmamızı olanaksız kılmak için vardır. Onu söyler bize, onu anımsatır, gerçekdışılığı...
Altın pencereler var mıdır, insanın edimleri, tanrının kanıtlarına dönüşür. Işıksız gözler gibidir tanrı, görmez. Ama görenden çok daha parlaktır gözleri, parıltıları korkunçtur. Çünkü düşler gerçeklerden her zaman daha gösterişlidir. Ölüm elle tutulup, gözle görülen evreni durdurur. Bir arının gölgesi bile düşleyemez artık ölüyü. Bilgisizliğimiz inançlarımızı körükler, ölüm öyle yalın, süssüz bir şeydir ki tüm canlılar uzak durur ondan ve tören yapmak isterler cenazelerine, sıradanlığını azaltmak için. Gerçek beklentilerimizle örtüşseydi, tanrı diye bir nen olamazdı, düş kırıklığının arabulucusudur tanrı, yaşamı benimseyebilmemiz için yaratılmıştır. Yaşam yine de ölümsüzdür, yaşayan bir şey içindir ölümsüzlük. Ölüm yaşayamaz ki, nasıl ölümsüz olabilecek ölüm.. Bir paradokstur bu...
'Elimdeki dergiyi karıştırıyorum, derginin içinde, yaşlı, genç ve henüz yayınlanmaya başlananlar var, ama sayfaları çevirirken içindekilere göz atınca, aralarındaki yaş farkı birden siliniyor ve hepsi insana yeknesak, eskil bir çehreyle bakıyor, aynı şeyleri, aynı biçimde söylemek için bu kadar kuşakların, birbirini izlemesine ne gerek vardı, bu dergiyi okuyan biri, sanki yanlışlıkla bir viranenin bodrum kapısını aralamış gibi, burun, keskin bir cerahat kokusuyla buruluyor, kulak yeraltında birini defnetmek için toplanmış, garip bir topluluğun iniltisiyle dikiliyor, bu keskin koku hangi çürümüşlükten geliyor,
Şiirden...
Bu baykuş çığlığını duyuranlar kim, şairler, her devrin şairleri, bilmem bu problemi nasıl çözümlemeli. Bizde şiir diliyle konuşanlar içinde, hiç bir genç, sağlıklı ve gürbüz insan yok mudur. Bunların hepsi de yaşlı ve sayrı; verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız inleme ve yakarı perdesinden geliyor. Sevdalısı onları kovuyor, nişanlısı ayrılıyor ve deniz, gece ve mehtap kendilerini durmaksızın ölüme çağırıyor. Şiir böyle bir inilti, bir ağlatı olmayı sürdürdükçe, şair nitelemesi, kara bir hummanın adı gibi, sağlıklı insanları elbette bir iğrenti ve korkuyla titretecektir.'
İzak, kim söylüyor bunu der demez, yaslandığım ağaçta, bir gölgenin üzerime devrildiğini duyumsadım, bir köpeğin soluğu yüzüme vurdu, üstelik yalıyordu. Lina'ydı bu, komşumuzun köpeği...
Kaşık adasından doğru, hafif bir meltem esiyordu. Uyandım. Düş gördüğümü anlamıştım ama, nasıl bu kadar uzun sürebilirdi ki bir düş...
''Tanrı da onu uyutmuştu. Songün geldiğinde diriltti. Ve toplandılar. Ne kadar zaman geçti diye sordu. O da bir gün, belki de daha az dedi.''




