27 Nisan 2017 Perşembe

İZAK



Ada'da, bir ağacın gölgesine uzanmış uyukluyordum. Birden başucumda biri belirdi ve dedi ki: Belki de  zamanda yolculuğa çıkarak, geride kalanları gözetleyen ve iyiliğimizi isteyen bir avatar uygarlığının gezegeninde yaşıyoruzdur, belki de cennet ve cehennem  atalarımızın toprakları, belki onlar anılarımızdır,  karanlıkta konuştuklarımız tanrılarımızdır belki de, şeytan içimizdeki şiddet duygusudur belki, belki de meleklerin varsayımıdır Songün'ün gelmeyişi...

Yaslandığım gövdeden doğrularak, bilinmez ki dedim, olanlara bakılırsa, sanki son iç çekişin gölgesinde yaşıyoruz.

İzak'tı bu, geldiğimden beri dostluğunu esirgemeyen tek insan, bir Musevi, adada uzun kış gecelerinde düş gördüğüm oluyor,  ama onunla konuşmalarımız, her zaman bir düşün içindeymiş gibi...

Aya Yorgi yoluna girmeyip, uzakta  terk edilmiş bir mezarlığı andıran, Zapyon okulunun harabelerine doğru saptık, adanın tek havrasında görevli saçı sakalı ağarmış biridir İzak,  herkese yardım elini uzatan, her işe koşturan bir cennetlik...

Bu topraklarda nedense, kiliseler de, havralarda, her tür tapım evi göğe doğru yükselmeyi bırakıyorlar, batıda kiliseler, katedraller göğü deliyor, neredeyse dilimiz tutuluyor onları görünce diye bir laf attım ortaya... Buraları deprem kuşağı dedi, kara kıta da öyle bir korku yok, en eski anakara oralar, boşuna Avrupa denen şehir demiyorlar, ama dedim gülerek, eğer bizi doruklara, kulelere ve burçlara hayran olacak biçimde yaratmışsa tanrı, cüce biri olmalı... Sarsıldığını belli etmedi, dünyanın altıda bir üstü de, yükseklik soyut bir kavram dedi.

Bir kaplumbağa geçti önümüzden, ilk kez görüyordum böylesini, çünkü sırtı sanki gökkuşağı gibiydi, bizi hiç umursamadan geçip gitti.

İzak'la konuşmaktan ziyade tartışır ve entelektüel bir savaşımın içinde saatlerce yürürdük. O gün olan bitenleri anlatmak istiyorum yalnızca, burası bir çiçek yurdu, bir koku kuvözü değildir,  düşüncelerin çatıştığı bir ormanlık, bir eylem çeşitlemesidir...

Paris'te bir ressamımız vardı, öğrendim ki yeryüzü konukluğu sona ermiş geçenlerde, çok severdim onu,  hiç kimseyi kopyalamadan kendi çizgisini yaratıp, üretmiş çok değerli bir ressamımız. Dünya çapında biri, değerini bilemedik klişesi geçerlidir onun için ama, değer bilmek yalnız bizim sorunumuz değil, Pollock intihar eder gibi öldü, Van Gogh delirdi, Claudel yıllarca lapede yattı, George Sand, bir erkek adı ve giysileriyle dolaştı, Aydınlanma Çağı'nda, Bastille'den çıkan yalnızca bir sanatçıydı, Marki de Sade...

Kim bilir nerede ne var, önemli olan bizim sezgilerimizin onun büyük bir sanatçı olduğunu görüp anlaması ve bir yurttaşımız olması...

 Haklısında oraya gidenler, oradan getirdiler, edebiyatı, şiiri, resmi, tüm bir sanatı dedi.

İyi de dedim, o kadar sömürge ruhu taşıyoruz ki, zafere karşın, onların milli giysileriyle masaya oturduk biz ve kaybettik, birbirini boğazlayarak paramparça olan Yugoslavya'yı narin dilimlerle, sorgusuz sualsiz içlerine aldılar ve onlar dünyaya karşı  tek vücut olabiliyorlar ve çifte standart içinde yüzüyorlar, batının esareti altında inleyen topraklar var dünyada, kurtulmak gerek. Uygarlık taklit edilmez oluşturulur.

Karşımızda tüketim çılgınlığına sürüklenmiş bir toplum var, sanki 'Atları da Vururlar' filmini izliyorlar, pahalılık umurlarında değil, alış veriş merkezlerinde ellerinde sepet, ufka doğru çılgınca koşuyorlar, bir şey üretmiyorlar. Neredeyse resim yapmasını bile bilmiyorlar, müzisyenler piyanonun büyüsüne bağlamış umutlarını, orta sınıf kızımı baleye yolluyorum diyen yapay bir benlik edinmiş, yayıncılar Rip Van Winkle'ı eşsiz bir klasikmiş gibi yayınlıyor, akademik göstergeler, alıntı bataklığından başka bir şey değil, düşlem ve eylemden eser yok, ulusal hiç bir şey yok, alize ve karayel var, böyle toplum olur mu. Bu sayrılığın iyiletimi sayılabilir bir çıkış, bir varyant yok mu...

Bir düşün içinden konuşur gibisin dedi, belki bir kaç saniye bile sürmeyen bir düş ama gün boyunca konuşacak gibisin.

Onların vesayeti altındayız sanki ve batıya bağımlı kolajyen sanatçı, fason teknokrat, mimetik akademisyen ve bütün beyaz yakalı bürokrat, maskeli balo gibi  kentlerde yuvalanmışlar, onların tüm sorunları, ele geçirdikleri ayrıcalıkları yitirme korkusudur, son çığlıklarıdır belki de bu, ama  Avrupanianizm'e yetmemektedir, kalabalıklar aldı başını gidiyor, eğer tersine bir dönüş ya da  akış olursa, Alçaklığın Evrensel Tarihi; yazgısına hükmetsin artık bu karayarın!..

Kadim adalı İzak, İshak ya da İzzet, yeryüzünün tevlit ettiği yaralar yüzünden, pek çok adı olan biri, ama o gezegenler arasında  değil, dünyamızın üstünde biri, eşsiz bir deli, bir yordam eri ve bilinç evimizden çıkıp gelen, bir sefarad usta...

Saygın İshak Kuşu pek konuşmuyor bugün, Hıristiyan Tarık olsa, Antakya'dan başlar, sözü British Museum'da sergilenen antik çalıntılara getirir, oradan galaksilere geçer, tanrılara uğrar ve ölümle kapatırdı sohbeti, bir aşk şarkısı eşliğinde.

Herkes birbirini ya küçümsüyor ya abartıyor şu dünyada, her şey olduğu gibi bırakılsa, belki de kurtulacak dünyamız, ama  bunu başaramıyoruz, sınırların kaldırılması, dillerin ortaklığı gibi primitif fantezilere bile gerek kalmayacak, genlerimizdeki şiddet dürtüsünü, motamot barbarlığı yok etmeliyiz biz, mağaralar çağının  cromagnon duygularından arınmalı, bir bizonu boğazlamış neandertalın, avın başındaki paylaşım savaşından  kurtulmalıyız, düşünün tüm alışkanlıklarımız kökte aynıdır, ama yüzeyde evrimleşmiş yalnızca ve biz buna uygarlık adını veriyoruz, silahlar değişmiş, anaerkil, ataerkile dönüşmüş, mağaralar konak olmuş, yağma ve talana kapitalizm gibi bir felsefi tütsü yayılmış ve  yıldızlara bir mızrak fırlatılmış...

Uygarlık bu mu ve ne değişti soruyorum, 'Cellat ve Kravat'ın işbirliğinden başka...

Kan değil, suyu bile dökmeden araştırmalıyız, ilmin ve bilimin öncülüğünde, sanatın hoşgörüsü ve yüklediği estet duyguların  denizinde, barışçıl şarkılar söyleyerek, sevip sevilerek, geleceğe doğru koşmalıyız.
Yunus mu söylemiş bunu dedi, sözlerin antikite ve kullanımdan düşmüş sözcüklerle dolu, hiç bir yenilik, eskimiş bir dil dağarcığının önderliğinde gerçekleştirilemez, tarihin yinelenmesine yarar bu ve sonu felaketle bitiyor ne yazık ki...

Gülümsedim, Yunus milyonlarca desem, hepimiz bir Yunusuz kalü beladan bu yana, ama hepimiz birer Darius ve hepimiz birer Sezarız aynı zamanda, geçmişten bu yana firavunlarımız ve 'Exodus'u yanağını uzatmakta gören İsalarımız ve barış adına kan dökerek savaşan, ahir zamanın Mehdisi ve demiri kesen emirle, onu bile eriten buyrukların gölgesinde, çözüm arayan 'Ya Musalar'ımız var bizim!..

Hepsi düş gören Yakup'un kırılganlığını ve küskünlüğünü taşımaktan aciz, birer kahraman, birer köle ve birer cengaver. Yalnızca düş gören Yakup, bir üst gerçekliğin peşinde, ötekiler dünya gailelerini  dünyada aramaya çıkmış ve vaatlerini yalnızca vaat etmiş birer hoplit ve ecinni ne yazık ki...
Kölecillik'ten kurtulamayan ütobist, barışı kahramanlıkta arayan zırhlı şövalye ve sevgiyi firavunun sertliğinde, druitlerin düşselliği içinde arayan, şuaralar ve bir vandallar tümeniyiz ne yazık ki...

Hepimiz birer Erikson'uz, hepimiz birer Kaligula, hepimiz birer Rosa olmuşuz ama hepimiz birer Kleopatra ve Mata Hari'yiz nasılsa...
Hiç bir şey değişmiyor teknolojik oyuncaklarımızdan başka, mızrakların yerini ışıktan kılıçlarımız, toplarımızın yerini roketten  lavlarımız, kılıçların yerini nükleer bıçaklarımız, sinsi lazerlerimiz almış bizim...

Biz ilerlemiyoruz, güneşin koronasına sokulan  ateş böceği gibi koşturuyoruz, bir kızıltının içine doğru, geldiğimiz yere doğru, ana rahminin güvenliğine sığınmak istiyoruz, kendimize güvenemiyoruz biz ve bir anomaliyiz ne yazık ki...

Tanrı ne yapsın, kurtarıcılarımız, tarih boyunca yanıp yıkılanların, ağlayanların ve haykıranların içinden çıkmış, ama hepsi dönüşerek birer Baltazar olmuş, hepsi Baltalar tapınağına sığınmışlar sonuçta... Kurtarıcıda biziz, mesih de, şeytanda, tanrı da biziz ne yazık ki...

Umudunu yitirmişsin sen dedi İzak. Sen yitirmişsin dedim ve bir Grek söylencesi anlattım ona, karamsar bir filozofun mutlu, umut dolu bir filozofunsa, karamsar ve hırçın olduğu...

Uzunca baktı, yeni bir mesih arıyorsun ve  öyleyse başa dönmeliyiz ve yeniden başlamalıyız öyle mi dedi. Umut bir tekerlemedir ve hiç eksilmez, umut yok oluşumuza ağıt yakan görkemli bir  meşale, önümüzü aydınlatan ve tehlikelerle dolu bir deniz feneri, onun varlığında sürükleniyoruz biz ve bu yüzden umudu, sonsuza dek yok etmek istiyorum ben.

Çünkü o götürüyor bizi yokluğa... Çok acımasızsın dedi, kendi derinliğini, düşlerle dolu karanlık kuyunu kutsayacak kadar kör olmuşsun sen dedi.
İsa'ya mı görünelim dedim ve Hernan Cortes kadar değilim ama diye ekledim gülmeye çalışarak. Hülâgü gibi kitapları yakmadım ben diyerek yan tarafa baktım, gözlerimden süzülen bir damla yaşı görmesin, içtenliğimi bir tansıma zannetmesin diye...

Düşüncelerime kendimi kaptırmış olabilirim ve  bayağı kederlenmiştim işte, elimde olmadan. Duyguların öne geçtiği, tinin ve düşüncelerin geride kaldığı her durumda görülebilir bu eğilim...

Şu ladine bak dedi, ne güzel etekleri var, tüm yeryüzünü kucaklar gibi, ladin mi o dedim, adada hiç görmedim de. Görmek için inanmak gerekir öncelikle, çünkü her şey soyuttur bu evrende, para, zaman, aşk, ölüm ve bizatihi evrenin kendisi...

Begonviller açınca bu karamsarlığımız geçer, ah doğru söyledin şimdi, periyoduz biz, bir iyi, bir kötü, bir üzünçler içinde, bir neşeli, nereye gittiğimiz belli tanrım, nereye gittiğimiz belli!..

Belli diyerek kırık bir sesle sarıldım İzak'a, koluma girdi o da, bu acıntının, bu mutsuz ve umutsuzlukların  ne yararı var, ölüp gidince kurtulacağız, unutulacak tüm yaşananlar. Birer birer gitmiyorlar mı...

Karamantığa baş vurursak öyle ama dedim, akyıldızı izlesek...

Güldü, politik imada mı bulunuyorsun dedi, hayır dedim, siyah beyaza, su buhara, güneş tavaya dönüşebilir bir anda, iç içeyiz biz. Birden, birlikten, her şeye ulaşabiliriz bir anda ve her şey birbirine benzer, tanrı biziz bir motto ya, şeytan kim peki, melek kim, kitap kim, hepsi biz değil miyiz...
Belki ...
Bana katılır gibi oldu. İşte o bilemediğimiz, bir türlü belirginleştiremediğimiz şeydir bizim dedim. Heisenberg evreni, kuantum saçıntısı...

Biz, gizli bir umudun müritleri gibiyiz yine de dedi. Kaçınılmazlıkla içimizde var bu ne yazık ki, ölüm bile bir umut olmuş insanlığa. Gözyaşları da dedim.

Öbür yaka bekliyor üzülenleri!..

Umudumuz, umutta nokta dedi.

Uzatmaktan sıkılmazmış gibi, nokta, ilk karanlık, başlangıç, bigbang, o küçük ve sonsuz öğe, yokluğun içine sıkışmış varlık, her şeydir nokta, bitiş değil, bir çıkış, yanıt değil sorudur o...

Biliyor musun dedim, nokta küçük bir dairedir aslında ve geometrinin tapınağında, yalnızca daire kendisini sınırlayan boşluktan içeri düşmez, diğer bütün geoitler kendisini çevreleyen çukurun içine düşer, rögar kapağının dairesel olması bu yüzdendir, düşmesin içine diye, nokta bu yüzden bir umuttur da, daire, bir labirenttir aslında, başladığı yere varan, umutta işte böyledir, başladığı nokta bittiği noktadır ne yazık ki...

Varlık, bir noktaydı önceleri, en büyük umut oydu işte dedim. Gülebiliriz mutlulukla ve umutla o zaman dedi, elimi sıkarak, Aya Yorgi'de içmeyi hak ettik.  Varacağımız son nokta, yadsıma ve boyun eğmenin iç içeliğinde haykırma ve kalabalıklara karışmadır, sürüye katılma diye absürt  bir söylentisi vardır bunun ama doğrudur da bu, genellikle dedi...

Dönüp dolaşıp, Ada'nın Kabe'si Aya Yorgi'ye gelmiştik, yokuş bitince soğuk içitlerimizle denize, Sedef adasına ve sonsuz göklere bakarken, mutluyduk ne yazık ki ve  bir coşku, bir aldanış, bir kapılma ve kutsanmış bir tapınmaydı mutluluk...

Ben bütün canlıların nitelik olarak birbirine yakın olduğunu düşünüyorum, kuzenimin bir köpeği var, gözlüyorum onu ve tüm davranışları insanlara benziyor, korkuyor, kaçıyor, saldırıyor, seviyor, seviliyor, araştırıyor, bilgiden yararlanmayı düşünüyor, bilisizlikde  yapıyor ve inanın beni öpüyor,  tüm insanlar gibi.

İnsanın farkı ne, gereksinimlerimiz göz önüne alındığında, insanın boş ya da anlamsız bir çaba içinde olduğunu ileri sürebiliriz, köpek daha yararcıl bir noktada seyrediyor, insan israf yığını ve fütursuz görünüyor...

Neni, korkunç bir biçimde boca ediyor yeryüzüne, evrenin her bir şeyini, tüketim çılgınlığı içinde, doğanın dengesine düşman, kendine düşman ve acımasız ve  çıldırtıcı ve barbariyan bir topluluk. Köpek hiç bir zaman bu tür bir eğilime yönelemez.

Deneylerini başka bir gezegende yapmalıydı, yaşamın olmadığı bir yerde, ayda örneğin,  ama hiç bir şeyi gerçekleştiremeden Songün'ün kapısını çalma olasılığı var bu canlının, her şeyden habersiz ama sezgileri ondan güçlü olan köpeğin tanrısı olacak sonunda!..

Aksi durumda, başardığını düşünelim, yaratacağı ikinci bir dünya, köpeğin kadir bilirliğinden, tutumlu, özsever ve yaşamsal sınırları asla bozmayacak tutumundan çok daha saygın ve pragmatik mi olacak...

Rasyonel bir düşüncede, köpeğin öncü olduğunu, ama insan gibi antropolojik bir sapmaya yenik düştüğünü gözlemleyebiliyorum ben, kötülük daima üstün olan taraftır, iyilik ikincildir, bakınız tarih...

İlerlemenin sanal olduğunu savunmuştuk, ama bu vampirizm oyununda, yalvaçlıkla süslü retorizmin canavarlığında ve Yusuf'un düş kıran kuyusunda, hominidlerin neye yenik düşeceğini seziyor musunuz,  karanlıkta tanrıyla konuşacak değilim ben, yanıtlamak isterim.

Kendine!...

Bu daha acı,  gülünç ve korkunç derecede trajik değil mi, tanrı buna ne diyecek olabilir ki, onu da söyleyebilirim.

Köpeğe saygı, insana ölüm!..

Paris'te Saint Michel'de Sen nehrinin kıyısında sahaflar var, az ilerde Notre Dame kilisesi, rehber demişti ki bize, her yerde bir Notre Dame vardır, bu söz uyarınca, Victor Hugo'nun Notre Dame'ı bu mu minval, soru sormuştum sahaflara, ne kadar sahaf varsa bilmiyor, sadece biri kibarca sana yardımcı olamayacağım gibi bir şey söyledi. Şundan anlatıyorum, Paris'teki ayakçı kitapçılar, Victor Hugo'yu bilmiyorlar, nedeni şu ama, biz de nasıl Abdülhak Şinasi bilinmiyorsa, onlarda evvel zamanın Hugo'sunu bilmiyorlar, işte bilginin şeyliği burada saklı, yararsız konuma düşen nen bilgi olmaktan çıkıyor gerçekte. O zaman bilgi nedir, süt sağım bilgisini gereksiz kılmaktan kurtulamayan çoban mı bilgili, Kosta Rika, Beyoğlu'nda bir kulübün adı değil miydi diyen manken mi, kuantum çalkalanması mı bilgi, yutağın zorlanmaması gerektiği mi!.. Ne demek istedim, her  insanın konusunda bilgisiz olanı var, bilgiyi gereksiz bir bohça gibi taşıyanı var, tanrıyla, bilginin ayrı düşeceği zaman var...

Bilginin tanımı yapılamaz!..

Dolayısıyla bilgi bir mülkiyettir ve esaret getirebilir.

Ilık bir yağmur yağıyordu, hepsi güzel ve aynıydı şu katedrallerin, oysa tanrı hepimize farklı davranıyor, öyleyse onun ne belli bir konutu, ne konağı ya da bir  şatosu olamayacaktır, ah işte Gaudi'nin viranesi daha ilginç, eğri büğrü ve onun kırılgan görünüşü, gerçekliği haykırıyor. Tanrının huyunu anımsatıyor onun 'Çan Evi'. Bu yüzden Gaudi bana daha yakın, çünkü eğreti duruyor ve doğuştan günahkar...

Çünkü  tanrıya güvenilemeyeceğini açıkça söylüyor, o eğreti duruş, ayrıca dilimiz tutuluyor bu sarayları görünce, yerden yüz metre yüksekteki şeyler için dilimiz tutulacaksa tanrı cüce biri olmalı...

İzak burada dayanamadı, kaç kere yineleyeceksin dedi. İnsanım ben, yinelemelerden ibaretim diye bağırdım. İnsanım,  zamanlar boyunca ve sonsuza dek!..

Gerçekte, birbirine suda boğulurken sarılanlar gibi gruplaşmış insanlar, hep oradalar, laikler ve de antilaikler, kayıtsız koşulsuz birbirini savunan Dolce Vita ve Big Brother grubu onlar, katlanamıyorum  ben, onların  havada dönen bir tekerleğe tutunur gibi ortak çığlıklar atmasına...

Eleştiri yok, bir düşünce yok, sonra kızıyorlar ve iki taraf birbirine giriyor tabi. Bir kulübe katılmamak zor ama, bir bağışa bağışlanmak, alelade ve statik bir şey bu, sürülerin gruplaşması, sürü mantığı da değil bu, yağmur yağıp, şimşek çakınca mağaraya doluşan ve Platon'un öngörüleri gibi birbiriyle çarpışan lobut ve cop merkantilisti bunlar. Kalabalık ve alabalıklar. Her ikisi de kötü, her şey kötü. Görkemli bir şey ama yine de bu, çünkü tekerlekler uçup  gitse, geriye ne kalır...

Ağzına geleni söyle, dinliyorum seni dedi İzak, bugün Ovidius'un Sığırtmaç Türküleri  gibisin!.. Bazen bilinçli tuzaklar kurar, o Vergilius'in diye atılıp, boşboğazlık yapmadım.

Ben en çok belirsiz tümcelerden korkarım. Belki olabilir de gibi, söylediklerimi birden anlamsızlaştırıp, çarpı atarım üzerlerine korkusunu, insan iyi tanır. Tarafını belli edememe fobisidir bunun adı.
Belirsizlik düşüncenin baş tacıdır gerçeklikte, konuşmanın, bir düşünce üretmenin baş tacı. Gerçeklikte, bilisiz biri kesinlemelerle konuşur, belirsizlik ermiş işi ve bir ikilem, bir ilkelemdir ne yazık ki...

Din ve ırk insanlığı hep ezmiştir, bu ikisi ya aşağılanmaya varır, ya gurur ve kibir şölenine, simgeler sunaklara kurban yetiştiren odaklardır, ayetlerde gözyaşlarımızın sonesi...

İnsanın kendisini beğenmesi aşağılık duygusundan kaynaklanıyor. Güvensiz insan kibirli olabilir. Alçak gönüllükte bir kibirdir ama, her ikisi de aşağılık duygusunun yönlendirdiği bir nendir.

Bir hipotezdir bu dünya, kesinleme değil..

Yaşamsa sonsuzdur. Sonsuz olan tek şey yaşamdır, zaman değil. Zaman belli bir şeydir, limittir, nitelemedir ve insan bulgusudur, bir tanım ve yönteç, bir nitem. Yaşamsa bir auradır ama sonsuz bir varsıllık içindedir. Zaman küldür, sistir, belirsizdir temelde, değişkendir ve yapay bir gerçellik olarak uçucudur da...  Yaşam zamanı barındırır, zaman yaşamı kesenkes barındırır diyemeyiz, düşseldir o. Gerçel bir şey, sanal olanı, diğerini kapsıyor, kapsananda  ötekini kapsamıyorsa, iç içelik ileri sürülemiyorsa, gerçel ve sonsuz olan kapsayandır.

Labirente dönüt diyorum ben.

Boynuzdan yapılı turna gagası gibi ses çıkarıyorsun, ıslık gibi konuşuyorsun, düş görüyor olmayasın sen...

Der demez İzak, kimyager Beyhan geldi yanımıza, niçin dişil bir addır bu Beyhan, hiç anlamış değilim, ama içini dökecekmiş ki, hiç durmadan lafa girdi, gülerek bipolar olduğunu söyler kendisi...

Beni neler mutlu eder, mutsuz oluşum, mutlu olsaydım, mutsuz olurdum ben. Irkımızın genişlemesine yardımcı olurdu diyemem hiç bir öngörü için, teknokrasinin bir katil olduğu çağlardayız, Deleuze'un ya da herhangi kabul görmüş birinin aydın olup olmadığı bile tartışılmalıdır günümüzde, insanlığın görücüye çıkacak bir katı yok, sorumluluğu yok. Makineler ve aksamlarla dolu bir öbür dünyaya benziyoruz biz. Bir kafa, elektronik bedene nakledildiğinde yarı ölümsüz sayılacağız, çünkü insanın ölümü bedensel değil, düşünsel sayılmalıdır gerçekte, ölüm bir tür bilginin yok oluşundan başka bir şey değil, fizikçiler laboratuvar ortamında negatif kütle oluşturdular, oluşturulan bu kütle itilince iten kişiye doğru, çekilince de  karşıya doğru hareket edebiliyorsa, mantık yerel bir metamorfoz sayılmalıdır, gerçek diye bir şey yok demektir bu yüzden, ölümde yoktur doğallıkla, ölüm bizim kederimizin bir parçasıdır, içimizden yükselen bir olgunun dışavurumu. Bir gerçeklik değildir o.

Gecenin Şiiri ne diyor bak dedim Beyhan'a, sonra gene konuş...

'Karanlığı kim sever ki / Ama bu küçük öyküyü dinlemelisin / Loire ülkesinde geçtiği söylenir / Görmek için gözlerini kapa / Göz alan bir konakta yaşar / Sevimli bir farecik düşlemelisin / Güneşsi bir aynanın önünde dans ediyor / Gece ve gündüz kendini inceliyor o / Karanlıkta bile görüyor / Ama sen var saydığında görebilirsin / İşte çekmecesinde uykuya yenik düştü / Gerçekten görmek için inanmak gerekir. / Bu gün ona iyi akşamlar dilemelisin.'

Ne İzak ne Beyhan şiir için bir laf etmedi ama Beyhan konuşmasını sürdürdü...

Bakışlarında mağrur bir vahşet olan yaratık antropolojik bir sapkınlık olmalıdır, saçının telinden topuğuna, kesme billurdan narin ve zarif bir ceylan bile olsa, sarı karınlı bir papağan gibi hayranlık verici tüyleriyle kabarsa da,  bir kertenkele gibi  sıçrasa da, bir ecinni sürüsüdür o...

Ölü metal ışıltıları saçan bir mesihin müritleri  olsa da... Dünyanın ikizini ararken ikiz güneşi olan bir ikiz gezegen bulmuşlar.

İnsanın gerçek sorunu nedir tanımlayamıyorum ben, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum, ama yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim. Bir gizemi açıklamak için, başka bir gizemi kullanmak kulağa pek mantıklı gelmiyor. Bu etki, bilimin altında yatan çok temel bir varsayımı çürütüyor gibi. Dünya nesneldir ve bizden bağımsızdır. Eğer dünyanın davranışı, ona bakıp bakmadığımıza veya nasıl baktığımıza göre değişebiliyorsa, “gerçeklik” dediğimiz şey gerçekte ne anlama gelebilir ki... Yalan gerçeğin, diyelim ki doğrunun öbür yüzüdür ve her ikisi de günahkar, her ikisi de aynı derecede masumdur.

Araştırmacıların bir kısmı, nesnelliğin bir illüzyon olduğu ve bilincin kuantum teorisinde aktif bir rol oynaması gerektiği sonucuna varmak zorunda kalırlar... Bir kırınım deseni ... Ama bu gerçek olasılık çöküşünün, yalnızca ölçümün sonuçları, bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman oluşuyor anlamına mı geliyor. Nesnelerin kuantum tanımlamaları, bilincimize giren izlenimlerden etkileniyor gibi görünür. Tekbencilik, varlığın kaynağının kişinin benliği olduğu savunusu, var olan kuantum mekaniği yasalarıyla, mantıksal tutarlılık içerisinde olabilir.

Ayrıştırma yeteneğine sahip canlıların varlığının, çok sayıdaki olası kuantum geçmişlerini, tek ve sabit bir tarihe dönüştürmüş olduğu düşüncesine de sahibiz. Bu nedenle, bizim en başından beri, evrenin evriminde katılımcılar olduğumuzu düşünebilmemiz gerekir, katılımcı bir evrende yaşadığımız biçimselidir bu. Öyleyse  beyinlerimizde, tek bir kuantum olayına tepki olarak, durumlarını değiştirebilen moleküler yapılar varsa, bu yapılar, tıpkı çift yarık deneyindeki parçacıklar gibi, süperpozisyon durumuna geçemezler miydi ve kuantum süperpozisyonları, elektrik sinyalleri sayesinde iletişim kurmak için tetiklenen nöronlar biçimli kendilerini gösteremez miydi...

Hiç durmadı Beyhan, Penrose’a göre; görünüşte birbirleriyle çelişen bilinçsel durumları sürdürebilme yeteneğimiz, belki de algılarımızdaki acayipliklerden kaynaklanmıyordur, belki de gerçek birer kuantum etkileridir. Sonuçta, insanın  bilişsel süreçleri, dijital bilgisayarların yapabildiklerinden çok ileri seviyede ele alabiliyor şeyleri. Belki de, günümüzdeki klasik dijital mantığa göre çalışan, sıradan bilgisayarlarda yapılması olanaksız bilgi işlem süreçlerini gerçekleştirebilecek kendi bilgisayarlarımızı taşıyor olabiliriz. Koherens öngörülerine karşın; başka araştırmacılar, canlılarda kuantum etkilerine dair kanıtlar bulmuşlar. Bazı araştırmacılar, yönlerini bulmak için manyetizmayı kullanan kuşların ve fotosentez sırasında güneş ışığından yararlanarak şeker üreten yeşil bitkilerin, kuantum mekaniğine başvurduğunu savunmaktadır. Eğer fosfor atomları, Posner molekülleri adı verilen daha büyük nesnelere dahil edilebilirse, bu gerçekleşebilir diye düşünüyorlar. Bu moleküller, dokuz tane kalsiyum iyonuyla birleşmiş, altı tane fosfat iyonu kümesidir. Bu moleküllerin canlı hücrelerde de bulunabileceğine dair bazı kanıtlar var, ama kesin olmaktan uzaklar.

Bilincin kuantum öncesi fiziği temel alan tanımlamasının, bilincin sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabildiğini görmek oldukça zor diye de ekliyorlar. Özellikle kafa karıştıran sorulardan birisi, bilincimizin nasıl benzersiz duyguları deneyimleyebildiği, örneğin kırmızı rengi veya kızartılmış bir besinin kokusu gibi. Görme bozukluklarına sahip insanları ayrı tutarsak, hepimiz kırmızı rengin neye benzediğini biliriz ama duyumsadığımız  şeyi karşıya aktarmanın hiç bir yolu yoktur fizikte, bize bunun nasıl olması gerektiğini açıklayan bir şey de yoktur. Bu tür sezgilere “qualia” adı verilir. Qualia: Kişisel deneyime veya algılara dayanan özelliklermiş. Bunları dış dünyanın tümleşik özellikleri olarak algılarız, fakat gerçekte kendi bilincimizin  ürünüdürler ve açıklanmaları zordur. Bilinç ile fiziğin arasındaki ilişkiye dair düşüncelerimizdeki her bir adım, büyük bir soruna doğru sürükleniyor. Eğer bilincin kuantum olasılıklarını etkilediğini, her ne kadar  az ve ayırt edilemeyecek denli olduğunu da düşünebileydik, bilincin evrimi probleminin anlaşılmasında ilerleme kaydedebilirdik.

İzak, sende aşağılık kompleksi var dedi Beyhan'a kızgınlıkla, bunları dinlemek zorunda mıyız. Derin dostlukları vardır, her şeyi söylerler birbirine...

Aradan yararlanıp bir otomatik metin okuyayım size dedim, yönelitik özgürseme diye bir  şiir akımı var günümüzde...

'Çağın vebası aşk, doğaya ankastre bir virane, süt tülbendi gibi koşumlar, metal yapraklar gibi sızlar, cani balinalar, kaşalotlar,  kızıl bir vızıltıdır çağımızda, füzeler yer çekiminden düşüyor, daire kendi boşluğuna düşmüyor ve ölüler konuşamaz ama bunu bilmiyor, Dunning-Kruger sendromuyuz, tulumbacı yemenisi göz alıyor, Mihalıççık nerede diyorum, orda bir çocuk sızlıyor, hava ayaz, çünkü insanın üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz, Burkina Faso nerededir dedim sana, bilgiden korkarım ben, o dediğin Burkina Faso'dadır ama, bilgi yapay bir şey, bilgi soyut, bir sınıfın diğer sınıfa egemenliği bilgi, belki  Adem'in Havvalar'a bir hilesi, aşk yürek tutulması ve taklit aslından daha çılgın,  tüm öyküler sayfalara dökülür, tüm sayfalar birbirine açılır, bir şey olmuşsa yeryüzünde, o her yerde olmuş demektir, işte bu yüzden, harflerden bir demeti okuyan, dünyanın tüm yazılarını okumuş demektir, çünkü  insanlar birbirine benzer, bizi ayıran okumalarımız değil, yargı ve yanılgılarımız, barbarlık ve oluşan düşmanlıklarımızdır, ki rüçhan duygusu sahipsizlik yaratırken, insanoğlunu çıldırtır.'

Saçmalamışsın dedi İzak, bu tür yazının varlığını bildiği halde, ama kötü dese, sevinirdim belki de...

Dönerek dedim ki ona, -bir kuşun kanat sesi eşliğinde-, sıradan resimleri sanatsal bulmuyoruz, emek verilmemiş, çalakalem yapılmış şeyler diyelim, fanteziler ararız, gotik ya da futurist tablolara yöneliriz, ama zaman içinde onlarında sıradan, hatta bir anomali olduğunu düşünürüz, değer yargılarımız değişir, kaotik olandan, evvelde düşünsel bulduğumuzdan sıkılmaya başlarız, başlangıca döneriz ve primitif, şaşkınlara yakışır resimlerle dolu bir dünyaya geçeriz. Sanılır ki, anlaşılmaz evreni, hiç bir zaman anlamayacağımız düşüncesine kapılarak  yaparız bunu, dürtüyle...

Oysa evren içimizdedir bizim, kendimizden sıkılırız gerçekte. Öyleyse anlaşılmaz nedenlerle, beceriksizce yapılmış resimler artık benim baş tacım olabilir, anlaşılır resimler onlar üstelik, çünkü derin bir saflığın ve anlamsızca bir hiçliğin ürünü onlar, kozmos karşısındaki yetersizliğimizin, beğendiklerimizin diğer yüzü  ve artık bir parodisidir onlar evrenin, saygın değiller  mi... Taklit, yetersizliğin olağanüstü halleri, bilimin sonsuz derinliğini ve uçsuz bucaksız sarhoşluğunu alteder. Dinleyin  can verenin ağzından, inlemekle inlememek arasında bir ses çıkar, dünyayı terk etmekte kararsızdır insan, ama bir yandan kararlıdır da,  dönüşüm tüm yaşamdır sonuçta, koşmak için daima gerilemek gerekir. Bu dünyada bir oyun sahnelendiğini düşünün, bir şeyin sürekli yinelendiğini...

Bir şey sürekli yineleniyorsa, gerçekte hiç bir şey sahnelenmiyor demektir. Bu yüzden yaşam yoktur da diyebiliriz, çünkü insan, canlı, sürekli kendini yinelemektedir, şöylede düşünebiliriz, bir şey sürekli yinelenebiliyorsa, zaman da geçmiyor demektir, zaman bir hiledir sonuçta, ama ileri sürdüğümüz savlar, kanıtlarımızda bir hiledir. İnsan başkalarını yaptıklarıyla ölçmek ister,  ama kendisinin yapacaklarıyla ölçülmesini ister. Düzyazı gerçekliği anlatır, şiir ise öyledir ki, gerçekdışılığı gözden kaçırmamızı olanaksız kılmak için vardır. Onu söyler bize, onu anımsatır, gerçekdışılığı... 

Altın pencereler var mıdır, insanın edimleri, tanrının kanıtlarına dönüşür. Işıksız gözler gibidir tanrı, görmez. Ama görenden çok daha parlaktır gözleri, parıltıları korkunçtur. Çünkü düşler gerçeklerden her zaman daha gösterişlidir. Ölüm elle tutulup, gözle görülen evreni durdurur. Bir arının gölgesi bile düşleyemez artık ölüyü. Bilgisizliğimiz inançlarımızı körükler, ölüm öyle yalın, süssüz bir şeydir ki tüm canlılar uzak durur ondan ve tören yapmak isterler cenazelerine, sıradanlığını azaltmak için. Gerçek beklentilerimizle örtüşseydi, tanrı diye bir nen olamazdı, düş kırıklığının  arabulucusudur tanrı, yaşamı benimseyebilmemiz için yaratılmıştır. Yaşam yine de ölümsüzdür, yaşayan bir şey içindir ölümsüzlük. Ölüm yaşayamaz ki, nasıl ölümsüz olabilecek ölüm..  Bir paradokstur bu...

'Elimdeki dergiyi karıştırıyorum, derginin içinde, yaşlı, genç ve henüz yayınlanmaya başlananlar var, ama sayfaları çevirirken içindekilere göz atınca, aralarındaki yaş farkı birden siliniyor ve hepsi insana yeknesak, eskil bir çehreyle bakıyor, aynı şeyleri, aynı biçimde  söylemek için bu kadar kuşakların, birbirini izlemesine ne gerek vardı, bu dergiyi okuyan biri, sanki yanlışlıkla bir viranenin bodrum kapısını aralamış gibi, burun, keskin bir cerahat kokusuyla buruluyor, kulak yeraltında birini  defnetmek için  toplanmış, garip bir topluluğun iniltisiyle dikiliyor, bu keskin koku hangi çürümüşlükten geliyor,

Şiirden...

Bu baykuş çığlığını duyuranlar kim, şairler, her devrin şairleri, bilmem bu problemi nasıl çözümlemeli. Bizde şiir diliyle konuşanlar içinde, hiç bir genç, sağlıklı ve gürbüz insan yok mudur. Bunların hepsi de yaşlı ve sayrı; verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız inleme ve yakarı perdesinden geliyor. Sevdalısı onları kovuyor, nişanlısı ayrılıyor ve deniz, gece ve mehtap kendilerini durmaksızın ölüme çağırıyor. Şiir böyle bir inilti, bir ağlatı olmayı sürdürdükçe, şair nitelemesi, kara bir hummanın  adı gibi, sağlıklı insanları elbette bir iğrenti ve korkuyla titretecektir.'

İzak, kim söylüyor bunu der demez, yaslandığım ağaçta, bir gölgenin üzerime devrildiğini duyumsadım, bir köpeğin soluğu yüzüme vurdu, üstelik yalıyordu. Lina'ydı bu, komşumuzun köpeği...

Kaşık adasından doğru, hafif bir meltem esiyordu. Uyandım. Düş gördüğümü anlamıştım ama, nasıl bu kadar uzun sürebilirdi ki bir düş...

''Tanrı da onu uyutmuştu. Songün geldiğinde diriltti. Ve toplandılar. Ne kadar zaman geçti diye sordu. O da bir gün, belki de daha az dedi.''

25 Nisan 2017 Salı

VULVACORTAZAR

''Güneş göllerinde yüzüyor, Tarık ile Diana'm / Buzdan kafeslerde yaşayan Samanyolu leoparı / Ve Neptün'de serçeler kanadını okşuyor Budjak'ın. / Her sabah kollarımızı açtığımızda İsa oluyoruz, / Tanrı aramızda oturuyor ve tüylerini yalıyor leoparın.
 
Zamanın kuzeyden geldiğini söylüyorlar / Elektronik serapta canlanan anılar / Ve işte neon ışıklarında, beliriyor teyzem. / Arayış ne güzeldir, sayısız varsayım, olasılıklar / Gece vakti altın anahtarın kilidimde şıkırdıyor / Buz tutmuş ateş ve gözlerden oluşan ejderhalar.
 
Zaman yelinde geçen yıllar ve sonsuzca beklentiler / Bizi yakalayan bakış. / Kuğu tüylerinin atomaltı dengesi anileyin / Hamile bir kadına dönüşen, burnumdaki gölgeler.
 
Denizin sırtında adaya gittiğimiz gün / Cantor kümeleri, doğadışı gerçekler. / Kanatlı ceylan; soylu karamsarlığın simgesi / Yer çekimini durdurabilen Lezgi / Ölü Toronto, bizon kılıç, at İskender, / Rabat'ta çoğalan sütler / Ve deniz ifriti…
 
Güneş çöllerinde gülüyor, Tarık ile Diana'm / Reenkarnasyonal tavırlar. / Tanrıya yaklaşabiliriz ama asla dokunamayız diyor Zeus / İnsan bir bilgisayar. 
 
 Avcının astığı kuş. / Ceres'te yürüyen canlı. / Satellit. / Çembersi olan; tanrısız evrenin ürkütücülüğü / Ve gezegende, kelebekle kilitli kalan bir kelebek, ne yapar. / Menandrolar ve nemfomanlar yaklaşıyor işte, hallelujah / Gece vakti altın anahtarın içimde şıkırdıyor. / Uzakta Sirius doğuyor, güneş batıyor, evrenler usulca çarpışıyor.
 
 Anılar…"
 
 
 
Biz tepedeydik…

Pencereden aşağı baktığımda, kentin tüm ışıkları, sözde uslu bir gezegenin endüstriyel yadsınçları gibi yanıp sönüyordu. Benim, senin tenine olan sevdam, varlığıma, varlığımıza ve varoluşlarımıza olan kuşkum-tutkum getirmişti beni oraya. Daha anlaşılmaz bir sürü garip duygu içindeydim biliyorum. Orada bulunuşum, yaşamımın ve yaşamın her anından bir parçasının gerekçesini, gereksinmesini ve kendiliğinden oluşumunu taşıyordu.

Yalnız kaldığımızda hemen yanına sokuldum. Az da olsa bu alışkanlığın deneyimlerini edinmişti ruhumuz. Ve sen, sürgit anlatmaya başladın; o herkes için kendi kraterinde, sonsuzlara dek patlamasını sürdüren, sönen, direnen, teslim olan -olmayan- ve yaşam denen, o vefasız yosmayı!

Sonra duyumlarımızın, yeryüzündeki tüm nesnelerden öne geçtiği saatlere geldik. Sen hâlâ anlatıyordun ve bunların ayırdında olmak istemiyordun. Bense bildiğimiz, ama düşüncelerimizin nedense bizi -harı- içine sakladığı, o duyumların, artık kaynağından çıkmasını, akıp akışmasını ve bir akrep gibi gözlerde ölüşüp-doğuşmasını istiyordum. Aynı şeyi isteyen, ama aynı eylemselliği barındıramayan iki düşünce karşı karşıya ve belki de çatışma içindeydi kim bilir…

Aradan yıllar geçti. Ben, o gün senin küçük, hangi kral ve kraliçelerin, ölümün güzel bahçelerinde hüküm sürdüğünü bilmediğim, en büyülü, en gizil yaşamların yaşanılırlığı içindeki; arı bir tomurcuğu andıran tümülüslerini, biçimli piramitlere benzeyen idollerini, toroslarını okşamıştım hem de saatlerce, hem de sabırla…

Kral ve kraliçelerin uyanacağından kuşku duymaya başlamıştım, gizil yaşamların olamayacağını düşünüyordum ki, senin ırmakların, birden büyük bir gürültüyle çağlamaya başladı. Şaşırdım, korktum ve hızla kendinden geçme evresinin basamaklarına doğru, yitmeye başladığımızı düşündüm.

O sıra saydam sular, alevler içinde toynaklı atlar, sonsuz bir soğuklukta kaynayan titansı topraklar, katı ıssızlığın ortasında yeşile kesmiş; uçsuz bucaksız buzullar, gökadalar, yıldızlar ve tanımı olanaksız kalabalıklar; insanlar, insanlar, insanlar ve sonsuz çeşitlilikte kaplanlar, filler, sürüngenler, Boschlar; yani senin anlayacağın, bir canlı denizinde yüzmeye başladım.

Şimdi yıllar sonra, bu tür bir sanrıyı, pencereye doğru uzanışımızdaki, kentin ışıkları mı sundu bize, o mu aldattı bizi, yoksa artık senin çıplaklığındaki -erleyik- dünyanın en güzel iki volkanik dağından, aşağıya doğru inerken, koyakların bitti diye düşünüldüğü yerde, birden gizemli bir derinliğin, tarih öncesinin mi, sonrasının mı belli olmayan, ultra doğal ve bir o kadar yabansı mağara ağzının, kırk haramilere açılan, büyücül kapaklar gibi -kızıl ötesi ışıklarla yanıp sönmesi mi- beni bu yaşamlar üstü sanrılara itti bilemiyorum…

O gün doyunçlarımızın, var olmaya ilişkin evrensel devinimleri, -gerçek miydi- onu da bilemiyorum, hatta şu anda, anımsadıklarımla anımsamadıklarım, o günün içinde, öylesine bir kozmik yumak oluşturmuşlar ki -hiçbir şeyi- ne tam olarak anımsayabiliyorum ne de anımsayamadığım tek bir şey var o günden!.. Belirsizlik, anımsadıklarımla birlikte, us denizinden akıp gidiyor, yalnızca o kadar…

İşte orada, zamanlar sonra birbirinin içine çöken iki ayrı dev, tinsel ve maddesel olmanın sınırsız çelişikliğinde, birbirinde erimeye karar veren, iki ayrı göksel varlık gibi, ölümsüzlüğün paradoksal uykusuna ulaştığımızda, biliyorduk ki artık, bu ölü bedenlerin, en umulmaz, en beklenmedik iki noktası arasında, o küçük devlerden, o göksel varlıklardan, yeni ve sonsuz bir evren doğuyordur ki; bu tüm bilgilerimizin, tüm tozanlarımızın, tüm varoluş biçimlerimizin üstündedir.

O en güzel, en sonsuz olandır.

O, “Yaşamdır” doyamadığım…

DUYUMLAR

I
'İğneada'da bir balık kartalı öldü.'

26 Temmuz sabahı, Suomi'de, ormanlar içindeki bir gölden havalanan Balık Kartalı'nın (Pandion hallaetus), dün İğneada'daki sazlıklara doğru süzülürken, tepelerdeki elektrik tellerine çarparak yaşamını yitirdiği, cesedi bir çiftçinin bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir ülke ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.

II
'Boz Ötleğen ölü bulundu.'

15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti'nde, bin bir renkli kuş arasından, Arap yarımadasına doğru uçan Boz Ötleğen'in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle, Filistinli milisler arasında çıkan  çatışmada
vurularak öldüğü, cesedin terk edilmiş bir taş ocağında bulunduğu bildirilmiştir.

III
'Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.'

4 Eylül'de, Cernek Kuş İstasyonu'nda halkalanan, nazenin bir Saz Bülbülü'nün, geçtiğimiz gün Kahire yakınlarında, avcıların tuzağına düştüğü, Kefren'e doğru kaçmaya çalışan yaralı kuşun, piramidin yüreğine saplanarak öldüğü öğrenilmiştir.

11 Nisan 2017 Salı

BENELUKS

Güneşin yurdu göklerde nice bulut vapuru vardır, uygun bir rüzgârda sizi dilediğiniz yere götürebilir ve işte biz de biraz delilik yapıp, çocukluğumuzun Notre Dame romanına, Hugo'nun, Lautremont'un ülkesine, Van Gogh'un sinir krizine, Erasmus'un cehennemine, Luksemburg kraliçesine ve ağır, eski bir grayder gibi ürkü veren, feylesoflarla dolu Germen ülkesine gitmek için, uçan pillerimize, ah pardon göğün yelkenlilerine binelim ve yollara düşelim dedik... Bir yazıya başlamak için gramatürede olsa sofistike bir giriş tümcesi bulmalıdır insan, çünkü başlangıçta söz vardı, başlangıcın sözünü bulduğumuzda gerisi gelecektir. Yolculuktan pek hoşlanmam ama geziyi severim. Yolculuk bir yere gitmektir, geziyse orayı tanımak, ikisi çok farklı ne yazık ki... Beneluks turu için kanatları takırdayan çelik kuşa bindiğimizde, pencere kenarına oturmak olanağım yoktu, bir kere oldu, o da kanadın üzeriydi, çok şey göremedim, bu kuşun kanadı rüzgara dayanır mı diye düşünmekten başka!.. Katharine Hepburn'un bir sözü var, ne yaptıysam yaşamımda, gemimi kendim uçurdum!.. Yorum yok!.. Amsterdam hava alanına inmeden, Hollanda kasabasının sular altında kalmış bir narenciye bataklığı olduğunu anladım. Bize paralel koltuktaki kadınla laflayarak çıkışa geldim, tam dedim ki, artık sohbetle geçip gider bu gezi, ama kadın söyledi son sözü, bana eyvallah janım, turdan bilet almak daha ucuz!.. Dolaştık şehri, diğer Avrupa şehirlerine ve ülkelerine göre daha sade diyebilirim Hollanda, kanallar ülkesi, gerçekte bu minval söylentilerin hepsi medyatik, medya sizi her konuda yönlendiriyor, Van Gogh efsanesi, Vermeer'in dünyası, delilerin tanrısı Erasmus, Uçan Hollandalı, burası biraz daha eskice duruyor, dokunmamışlar gibi, diğer Avrupa topraklarına göre... Çünkü dünyanın öbür ucu diyoruz, Çin ortada aslında, kuzey ya da güney dünyanın öbür ucu, örneğin İskandinavya iklimi ve çapraz bağları uyarınca, Çin'den daha uzak homotik coğrafya düzleminde, hiç işgal gördüğünü, Finikelilerin bir kez bile ziyaret ettiğini sanmam, ama Lombardlar, Ravenna önlerine gelince, lobut ve boynuzlu miğferlerin yaşamdan korkmak olduğunu anladılar!.. Akdeniz yani, kışları ılık ve yağışlı demek tüm dünyanın gözünün olduğu topraklar demek aslında ama endüstri devrimi bu hurafeye son verdi!.. Kahve köşelerinde pinekleyen Pierre Loti ve oryantal masalların yerini, Arsen Lüpen ve Star Wars filmatiği aldı. Petrolde cadı kazanına çevirdi oraları artık... Edison tanrılardan ateşi sonsuza dek çaldı ve kıtalararası ırk ayrımı sona erdi. Artık sloganımız, kutuplarda aşk başkadır ve yeni evimiz, ayın sahil kesiminde!.. Ertesi gün Belçika'ya geçtik, bir ara Erasmus köprüsünü gördük, uzaklarda Rotterdam yerden yükselmekte zorluk çeken, yarı batık, yarı düşsel bir masal ülkesi gibiydi, Brüksel'in ana meydanı, kim bilir daha ne meydanlar vardır, Victor Hugo'nun kaldığı ev ve karşısında Marks'ın manifestosunu yazdığı ev ve borsa binaları, ömür boyu çiş yapan bir çocuk heykelini gördük ve armağancılardan bir kraliyet rozeti alarak geziyi bitirdik. Brüksel'de başbakan istifa ederse hiç bir yetkisi olmayan kraliçeye sunarmış istifasını, parlamento kraliyet sarayına yakın, parkın içinden geçiyor yol, Belçikalılar o yola 'Ölüm Yolu' derlermiş, herhalde cennet gibi yeşilliğin içinden geçen yolun gerçekte bir ölüm yolundan başka bir şey olamayacağını düşünmüşler... Eh, insan bu meçhul!.. Genelde şehirleri herkes gibi gezme alışkanlığım yoktur, bu yüzden şaşkınlıkla bakabilirler, tur otobüsüne doğru koşarken, otelde kalarak, gelip geçene bakarak günümü geçirebilirim, küçük ayrıntılarla da oyalanabilirim, kahvaltıda çok çay içiyorsam çevre nasıl görüyor bunu, bir kadına fazlaca bakıyorsam tepkisi ne, hiç yoktan günaydın dememi nasıl karşılıyor insanlar, bunların ve daha bir sürü davranışın gezinin anahtarları olduğunu düşünürüm, tur otobüsünde herkes uyurken başımı çevirerek tarlalara bakarım, tavşan mıydı yoksa o, sonunda bir traktör gördüm, oysa bizim köylerde herkesin bir traktörü yoksa, yaşamıyorsun!.. Gezmek farklı frekanslardaki insanların bir arada yaptığı sörftür. Brüksel'de simit kafe de oturdum örneğin, serbest programda, herkes sağa sola koşturdu, çevreyi izlerken bir çift geldi Türkçe konuşan, nereden bilsinler, Fransızca bu sandalye boş mu gibisinden bir soru sordular, alabilirsiniz deyince; aaa dediler, işte gezmek bu!.. Ertesi gün Brugge'daydık, güzel şehir, küçük ve yüzyıllardır dokunulmamış evler, her Avrupa şehrinde olduğu gibi içinden nehir geçen bir şehir, katedraller, Notre Dame'lar, meraklısı için bitmeyen anılar... İki at heykeli gördüm bronzdan, fotoğrafta çektim, fantastik at resimleri yapan bir ressamımızın atlarına benziyor, içimden yıllar önce geldi ve bu atları üretmeyi ilke edindi artık dedim, işte bir esin rüzgârı, eskiden taklitçilik gözüyle bakardım ama o kadar kesin bakmıyorum artık, gönlüm ister ki, bizden de esinlensinler günün birinde, çünkü esin tarlasının rüzgârı hep bizden tarafa esiyor gibi... Düştük yola, kanola tarlalarından (petrol ve yağ üretimi konusunda çok zengin bir bitkiymiş) ve enerji üreten rüzgâr gülü-yel değirmenlerini geride bırakarak Paris'e gidiyoruz, ağaç pek yok, güneydedir ormanlar dediler, Paris'in Zeytinburnuvari semtlerinden geçerek Champs Elysees'ye geldik, bir çarpınç içinde, küçümsemeye çalışırken Paris'i, Concorde meydanına giden yol büyüledi beni, bir sürü görsel, Louvre, Napolyon'un mezarı, Notre Dame kilisesi Victor Hugo'nun ve sonra bir Türk'ün evi, küskünce birinin yaşadığı, Paris'in sur içinde kalan daire, sonradan rehberlerin bu tür efsaneleri uydurabileceğini düşündük... Gerçekle, yalan iç içeyse eğer, onun adı mitoloji, bir çağdaş söylence oluyor günümüzde!.. Grup kararıyla Lido Show'a gidilmedi, popüler fetişizm artık insanları cezbetmiyor olabilir, çünkü benden başka Moliere'in 'Müsrif'ini okumuş yok belli!.. Champs Ellysses'de dolaşırken bir 'vale!' önümüze çıktı restorana davet etti, Lido Show nerede dedim, 5 metre ilerdeymiş nereden bileyim, aramıyorum ki, garson ''nitsin Mahmut Makal'ı'' örneği pandomimler yaptı, iki gülüşün prestij kavgası başladı aramızda, sonra yanımdakine 5 metre ilerdeki şeyi bilmiyor -gerçekte göstermiyor- anlamına işaret yaptım, oda 5 metre ilerdeki bir şeyi görmeyen yabancılar klişesine sığındı, görüyorsunuz batı ve doğu sürgit yanlış anlamalarla iç içe, kimsenin ne bir şeyden anlamadığı vaki, ne onların üstün körü bilisizler işlemine başvurduğu gerçek!.. Biz uyduruyoruz bu hurafeleri, belki onlarda bir espri düzeyindedir de biz alınıyoruzdur, bir kere ipin ucunu kaçırmışız!.. Rehberimiz aşırı bilgili ve çok güzel tümceler kuruyor, dedim ki kendisine, bir kitap yazmalısın, bu anlatımların herkeste yok, pek ilgilenmedi ve önce bir ev alacağım, çoluk çocuk filan dedi, yaşam işte, sıradan, yani hepimizin içinden tramvay geçen şarkılar, bazıları için vazgeçilmez oluyor, bilim adamı neden az, trapezci neden yok, Satürn'e bir gecede gitmeyi düşünen insan nerede, bir müzisyen niçin hayranlık uyandırır, işte bu yüzden, yoksa herkes yetenekli inanın, köylerde olağanüstü insanlar gördüm ben, ama yaşamın sergüzeşti içinde incelikleri, sıradanlığın içinde eritmeyi yeğliyorlar, düşünelim ki inat etmiyorlar ya da çalışmayı bir yerde kesiyorlar, bahane ve haklı gerekçelerimiz sonsuz ama kaybımız belki dünyadan büyük, neden?.. Çünkü kaybetmeyi göze alarak, hayallerinin peşinden koşmayı bilseydi insanlık, orta çağda aya gitmiş, bugünse tanrının koltuğuna geçmiş, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır demişti çoktan!.. Paris'de ressamlar tepesine gidemedim, isterdim ama olmadı, bizim sanatçılarımızın, Picasso'nun, Lautremont'un (severim) uyukladığı kafelere gideyim dedim, Saint Germain'deymiş, ben ''Herifçioğlu Saint Michel'de koyuvermiş sakalı / Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı'' darbımeseli uyarınca, Saint Michel'e gittim, ne bileyim... Neyse ki, Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu romanına esin olmuş kiliseyi gördüm, mutlu oldum tabi ki, sonra şiir çeviririm düşüncesiyle, her yerden aldığım kitapları aramak için Shakespeare kitabevine gittim, önüme o çıktı, aradığım kitap yok, şöyle ki, Çağdaş Fransız Şairleri antolojisi var mı ama İngilizcesi olsun diyorum, her ülke de bu soruyu yineliyorum, Belçika'da bulamadım, Hollanda'da bakamadım, Almanya'da arayamadım, turlar her şeye olanak tanımıyor, bir bayan kitaplar yukarıda dedi, o minval kitaplar, çıktım bizim sahafları andıran Shakespeare kitabevinin üst katına, dehlizlerde bir sürü kitap, yahu o kitabı nasıl bulayım, hayatın ve ölümün baskıları altında... Metro kapanır mı, oteli sağ salim bulabilir miyim, Sen nehrine elimi sokma onuruna nail olabilir miyim gibi düşüncelerle boğuşuyorum, bizdeki gibi, Hacamat aradığın kitap bu diyen yok ki, sonunda dışarda retro diye konmuş kitaplardan bir kitap beğendim, Arabi yazıyla imzalı üstelik, Fatima Chbibane-Bennaçar'ın kitabı, bizdeki gibi kitap enflasyonu muamelesi gören, ölümlü şairlerimizin ağıtına benziyor, sanki tanrının son kitabı, alırsan Bennaçar ebediyen unutulacak artık, göz önündeki son kitabı belki de bu, günün birinde Bennaçar'dan bir şiir çevirebilirsem, Mephisto'nun dürtülerine kanarak, Fatima'nın ruhu üzerimde dolaşacak ve belki de sevdim seni ey adalı pehlivan diyecek!.. Ara sokaklarda ucuz kitaplar buldum, insanın önüne atıyorlar kitabı, vallahi bizde böyle yapsan kavga çıkar, hani 'monşer' masalları, hani kitap hastaları, biz daha iyiyiz diyecek kadar sarhoş da değilim elbet, ama size şunu söyleyeyim ki, 'Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, / Öyle tükettin demektir bütün yer yüzünde de...' Sen nehrine indik sonra, çiçekli ağaçlar, Paris baharı, ama insanlar sere serpe diyemem, bizdeki parklardan farkı yok, eh bizde olsa bu kadar vurdumduymaz olamazlar denir mi, orada insanların dört çarpı dört karışık hareketlerini göremedim inanın, (taklit eden her daim abartır, içgüdüsel zorunluk bu inanın, arabamız yok ama uçar gibi gidiyoruz biz!) belki fantastik bir kaç ayrım vardır, Amsterdam'da canlı seks performansı sergileniyor diyenler gibi, bizde bu sektör zaten o kadar canlı değil ne yazık ki, muhafazakarlığımızın nedeni, yatırım eksikliği, altyapı yoksunluğu vb. geliyor bana, görmedikçe insanlarımızı suçlamak kolay, yerli arabaya rantabl değil diyen holding patronunuz varsa eğer, tren üç saatte gidecek, üç günde gitmeyeceksiniz artık şehre derseniz, kalan iki günde ne yaparız sonra biz diyen köylülerin olması çok normal inanın!.. Bizim külliyen düşüncelerimiz geri, gerçekte ne kafadan bacaklıyız, ne de gözlerimizin feri kaçmış sizin anlayacağınız, ya birileri bizi avutmuş ya da düşlerimize tırpan vurulmuş. Kusuru da boş yere köylüde, mezrada aramayın, kusur hepimizin düşünce yapısında... Hepimizin!.. Eğer biz, boğazı baştan sona erguvanlarla donatıp, yalıları ışıklandırsaydık, Konstantinapolis surlarını utanmayıp, Sur içi İstanbul'u diye uzaydan görünecek biçimde düzenleyerek, bir görkem yaratarak, sağlı sollu heykeller, göz alıcı Süleymaniyeler ve mazgallarla donatsaydık ve Marmara'yı gözetleyen kuleleri sağ bıraksaydık, Paris'in köylüleri bir sengine yekpare, Acem mülkü feda olan Şehriyar'ı görmek için bugün bile Haçlı Seferi düzenlerdi inanın!... Paris'te Sen nehrine elimi soktum, çünkü bir köpeği sevmiştim, tüye ve toza karşı alerjim vardır (Denizli'nin kızı, tozu, horozu meşhurdur günlerinden kalmış olmasın), belki su daha kirlidir ama psikolojik olarak yıkadım saydım elimi, çünkü ola ki bir şey yemek isteseydim elimle tutamazdım!.. Sen nehrine elimi sokmak düşüncem zaten vardı, belki Voltaire'in Zadig'i bunun gerekçesi olmuştur!.. Napolyon'un görkemli mezarı, Lüksemburg Bahçeleri, Louvre (Hermitage'dan sonra dünyanın ikinci büyük müzesiymiş), Concorde meydanı, (Antoinette orada ruhunu teslim etmiş) ve dersini çok iyi bellemiş Eiffel'den sonra Paris'i bitirdik ne yazık ki, sevdim Paris'i bugün gitsem yaşayabilirim, Roma'yı severdim ama Roma daha tenhaydı sanırım, kalabalığı izlemeyi severim... Anlatılacak çok şey var, gün gelir ortaya çıkar, metroda bileti yanlış kullandığım için geçersiz olmuş, bu neden geçmiyor diyecek oldum güzel bir kıza, oda sürdü bileti geçiş çemberine olmayınca, aniden kartını bastı örneğin, hani batı soğukkanlıydı, kıza teşekkür bile edemeden, çekip gitti!.. Eneide, 'Hamlet, Othello ve Macbeth' üçlüsü, Bach, içinde Kowalski diye birinin olduğu bilinmeyen şairler kitabı, aldığım diğer kitaplardı. Yalnız Kowalski'nin yanında (bizim Cihangirli Thomas Seguin gibi zamanın tozuna bırakılmış gibiler artık) Bosquet ve Renard'da var kitabın üstünde (bu Renard, 'Yaylı bir tütün tanesidir pire' diyen Renard değil ama), Poe yazıyor (é'deki şimşek çiziği puntonun büyüklüğünden dışarda kalmış, kapakta gözükmüyor, ince eleyip sık dokuyan çıkar belki!), meğer kitabın altında 'sie' diye ek varmış, aceleden (üç kişiyiz, biraz çabuk ol sesleri tüm evrende!) Edgar Allan Poe'nun kitabı sanısıyla almıştım, oysa tanımadığım bir kaç şairin kitabıymış, şimdi şehir efsanelerine göre, ben batıda yolunu şaşırmış biriyim değil mi, frambuaz diyecekken, rogue noir (ruje nuar!) deyip varyeteye girdim öyle mi, hayır, Poe sanarak yanlışlıkla aldığım kitaptan mutlu oldum ben, geri götürseydim, satıcı Poé / sie'nin Poe'nun adını içerdiğini bende yeni fark ettim diyecekti belki de!.. Orada amacım Paris'ten bir kaç kitap almış olmaktı... O kitap, sınır içi şairlerden bir antoloji çıktı üstelik, aradığım kitabın vulger versiyonu sayılırdı artık!.. Son görüngü şu, üç gün kaldık Paris'te, üç gününde sabahında, tür kan, tür kan! diye yankıyan bir kuşla uyandım, gizemli, hafif neşeli ve hayranlık verici bir ses, çok duruydu ötüşü, ıslık gibi ve kuşluk vakti ondan başka hiç bir ses duyulmuyordu, doğal barınağı yok sayılırdı şehirde ama o yaşamdan umudunu kesme der gibiydi, o kadar güzeldi ki ses, hayran kalmıştım, bir gün ağaçta sığırcıktan irice, onun gibi benekli bir kuş gördüm, ses de vardı ama bütün güzel ötüşlü kuşlar rengarenkti doğada, olamaz dedim, yeşeren yaprakların arasında seçemedim, sanki dünyalarımız ayrıymış gibi, yitip gitti... Sorsalardı Paris gerilerde kalırken neye üzüldün, o kuştan ayrıldığıma derdim. Lüksemburg'a geldik sonra, Petrus vadisini, Remich ve Schengen kasabasını gördük, vize anlaşmasının imzalandığı yer, bir heykel vardı, bir de Berlin Duvarı'ndan devasa bir parça, duvardan bir parça koparmaya çalıştım, Türklüğümüzü kanıtlayacaktık kesinlikle, işte bu kez haklısınız ama koparamadım, küçücük bir şey düştü yere, onu eve getirdim, o kadar küçük ki, onu gören bu mu büyük olaylara neden olan duvar diyerek, her şeyin Bremen Mızıkacıları masalı olduğunu ileri sürebilir artık. Köln'ü de gördük, küçük Alman kasabalarını uzaklardan geçerek, Alman kentleri, hantal ama zamana dayanıklı, merdaneli makineler gibi, ürkütücü ve gotik, kararmış ama demir yığını gibi yükselen Köln katedrali bu duyguyu yansıtıyor, Köln, koloni sözcüğünden gelirmiş, kologna kenti aynı zamanda biliyorsunuz, orada bir Nevşehirli'yle karşılaştık (Harput'ta bir Amerikalı!), aşkla yardımcı oldu bize, abra kadabra demeden balık oil manzaralı bir markete ulaştık!.. İsaac Asimov insan en iyi seyahati aklıyla yapar demiş, yani düşlerdeki yolculuk, gerçekleri geride bırakabilir mi demek istedi bilemem... Aslolan bir gezinin içimizde sürüp gitmesidir!.. Gurur urdur, alçakgönüllülük sülük, biri içten, diğeri dıştan sömürür. Bir doğru ya da uzunluk sonsuz değildir, ışık doğrusaldır ama eni sonu bir gök cismi ya da bir materyale çarparak kırılır, yön değiştirir ve sonsuzluk da sona erer, ışığın sonsuz akışı bir biçimde sonlanmış olur, artık ya geri döner ya da bir eğri çizer, yolunu sürdürür. Bu sonsuzluğun da sonlu olduğunu gösterir. Sonsuz bir sonluluktan söz edebiliriz biz kısacası, dolayısıyla sonlu bir sonsuzluğun da içinde yaşadığımızı ileri sürebiliriz. Öyleyse son ve sonsuzluk, iki paralel doğru gibi, öngörülebilir veya öngörülemez bir noktada birleşir. Evren bir gezi yeridir, geleceğimizse geçmişimizdir.

7 Nisan 2017 Cuma

GABRİELA'NIN TASALARI

'Günaydın, bazıları bana soruyorlar canlı gibi sanat boyanmıştır. Yollarını yaşamak icadı. Şarkıcı Gibi Cordoba'da zor. Şarkı söyleyen bir grup ile 2000 yılında elektronik ve iki yıl mükemmel arkadaşlarım. Dakik. Yerlerindeler. Iyi insanlar. Hiç sorun yaşamadık. Hala başka resimle inanmıyorudum benim hayatımdı. Beni yere it bu iş eksikliği seni seviyorum. Insanlar bir kot ödüyor. Bir ceket veya ama evlerinde tüketerek. Asla dedi ki çoğu kişi sanat harcarlar yaşamak için. Tıp fakültesinde matwrial seni her zaman harcıyorsun. Aile içi şiddet. Ve sonra seni yok etmeye çalışıyorlar. Arkadaşların senin hakkında kötü konuşur oyun gümüş onları artık daha naftalin kokusu. Müziğe. Problemad ilişkilerinin müzisyenler. Profesyonelce. Seni taciz onları normal diyelim. Kötüye çalışıyorlar, bu müzik ne nusca. Insanlar kadar üçüncü yaş seni mahvediyor. Palavracılarla bedava olduğu için bir grupta olmak. Ben daha önce hiç gitmedim. Ve bir albüm yapmak vardır müzisyenler fracadados toplantı. Yolsuzlar çok. Sana iyi bakıyorlar seni yalnız bırakıyorlar. Ve eğer yanlış kayıt kaydediliyor. Hata yapan değil. Onlara başka arıyorlar, kötüye ödüyorsun. Belki başka bir il daha burada bulunan çöp bunlar. Sanatçı olmak iman ederseniz bir diploma. Sanatçı, bankacılık bu fauna. Ve herkes lis bugün labura hiçbir şey için. Gümüş bile. Birini kaldırmak bile. Sanat için ciddi insanlar. Olanlardandır. Yeni başlayanlar için öğretmenlik yaparken. Formları doğru yapmak için bir sınav, çünkü onun ilgi ve müziği, bir çocuk için söylüyor kızlar evime gelin. Ilgisi var kiminle tokas. Yoksa seni diyor ya gün çalalım. Ba mümkün değil çünkü tokar, evi var. Bunu önemli bir müzisyen bile bilmiyorlar. Bir ara sıra. Ve orada seni bekliyor, kıskanç ya da sinirli bir şey yapabilir ve daha eğer gülümse. Ve o yüreklinin örnek olacak için karnına. Perişan. Kolay değil. Ben her zaman düzgün ve öğrencileri vardır. Bu ucube derdim onu sevmekten başka bir en azından yapıyor. Ya da bırak... Ahoracanta ya da görünüyor. Dans et. Saltaactua. Değiyor. Ben kullanıyordum çeşitli yüzeyler ve bu kadar yoktu insoporyable cırcır böceği. Bu kichner artık! Bakalım bugün vaen! Yapacak çok iş var. Hasts güzel bir kelime. Ve başkan olmak isteyen bu kadar karışıklığa çünkü arman. Eminim sen yozlaşmış ve atılacağı deri. Ve helikopterle gideceksin. Tabut. Ya da kaçıyor. Arjantin'de yoktu dünyada bile görmüyor... Herkes iyi kadar yozlaşmış papa... Uç altında aşağıda ki bu gerçeği asla bunu olabilir gibi bitti. Insan çok hasta ve bozuk para değil, seni bile berssage ile bakan göz bu madde ile. Değişir! Vivi! Ydejen defol hayat kısa kızdırmak için ve diğer mesecitan barış içinde yaşamak! Bir filmde bile samuel jakson avelino kağıdımı tarzı ve teknik abtraccion sapması veya cromatismo. Iyi sesi yükseldi. Manga sucida adı ismi. Rağmen delilik var sanatçı, önemli olan birlik, saygı, işbirliği. Başarmak için. Bi için değil ya da fikirleri ve iş boykot dışarıdaki insanlar, hiçbir şey yapmak zorunda. Bugün bir şey olabilir bu dağınık ve cofundido ama aslında bu onu özlüyorum. Sanatta deli var, çünkü o yerde durup ve çocuklar var büyük bir çılgınlık seviyesi, maske yapamaz çünkü çok saçma her şeyin parçasıdır ve normal adam kendini tut çünkü deli bir delilik değil. Daha geniş ötesine görmek. Ve bu anlamak değil bu deli olduğunu daha kolay anlamak olacak.. Şimdilik ara... Belki de değişiklik var ama sonuna kadar ısrarla öneririm... Videoları görmek zor buluyorum. Bandırma grubu veya tube var. Bakıyoruz, katılmak ve çok iş arkadaşlarım gibi, ıtchy rossi, r. Garrido.r.romero. Cacho mendoza. Raul Garcia. Daniel Rodriguez.m.eugenia çiçekler. Alan.e.cueto. Ben ve ses... Umarım beğenirsiniz. Dörtyıllık iş, kavgalar, atlatmadık. Ama büyük bir grup insan... Saçmalıklarına elbette tatan tatan tara tara tara tara tatan tarara tatan... Haftaya başlıyor beni kutlayıp heyecanı ruhu. O kadar oyun. Fotoğraflar. Kaliteli. Farklı tarzlar. Bu yüzden seviyorum. Bir sürü bilete göç jamaika. Uruguay. Hollanda, paraguay dolandırılan artık esrar kullanan, o olmadan da adalet hızlı hırsızlık ve desapareciones. MM Garip ve naftalin kokusu. Farklı Olmayı Seviyorum Stilleri ve bakış açısı sanatı. Sıkıldım. Sonsuz Stilleri Seyahate beni enxtusiasma daha. Hiçbir şey için korunaklı afanar.m.pagina telif hakkı. Havlar Sancho Benim Stilleri Bir terlik bile bu cromatismo görüyorum her yerde belgelenmiş dosyalarımı için Facebook'ta. Etkilemek severim... İnsanlar sağ kanatları ve uçmak istiyorum. Üzgünüm benim frances söylüyorum isteyen için arkadaşlık atan böncül insanlar kötü dalga sanata her neysen seni öleceksin yani artık açıktı sen en azından bir sanatçı bir şeyler bırak sen ingilizce çok words şef evrim daha bu tur ben vermiyorum. Tur be you one fucking sheat ve eğer sence sanatçılar ezikler ve afanas. Çünkü bu boşluk ve ölü. By by. İllüzyonistler düşmanı. Çünkü bu mantıklı, çünkü cromatismo en sert gidiyor renkli cromaticamente birincil ve ikincil beyaz krem mor turuncu sarı kırmızı daha bir mavi mor siyah koyu gri ve açık gri beyaz böyle götür en ince hareket caffa için bir ton ve altı semitonosden Filitrelerinde'lere kadar tonlu çember ilkeller. Sesleri ve siyah ve beyaz veya desaturan korkularla dolu. Bu bir kitap çıkar okudum adam papağan bile bu stüdyo ışık. Onun çürüme. Güliverim kullanmak. Bu cromatismo. İsteyeceğim. Lütfen bunun işe yaraması için obcenas kelam olan önlemek, kuşatılmış bile aşağılamak değil cinsiyet, şiddet değil, intikam emvidiar ezmek bile değil. Böyle saygı saygın. Aka hepsi aynıdır. Dünya sana faturayı gönderiyor. Ve sonra onu kaybettik ağladık x. De ağlıyor. Önce yere çöp atmak. Önce düşün. M. Ben onu seviyorum. Her şeye rağmen. Siz? Bir fotoğraf başka bir kedi veya bir sincap ' a bile bebek inanç yeğenim doğdu. Hayır mesclo ile özel hayatımı olmadan bu işi kimse maaş sadece benim işim. Ben produsco ve oyunumu paylaşıyorum. Fikirlerim. Çok. Başka bir şey yapmaz. Eğer para yok. Refused other thinck değil. Artık saygı içerir bu sayfa ve fırsatlar doğurur. Eğer seni gibi söyleme. Entrecasa: Qizas çok sever el dorado... Kim dedi ki katları ile yasadışı çiçekler... Herkesin bir tasarımcı. Önemli ressamı vasat? Eğer sana iyi koydun mürekkep. Seviyorum gibi gerçek yaratıcı çalmaz. Gerçek olduğunu. Bu gerçek bir sanatçı olduğunu bir parmak izi değil başka bir kopyasını bırak. Söyledim zaten çalan bir sanatçı yoksul bir adam ya da kadın. Yazılarım hassaslar, dürüst, bazen güçlü ama ben uslu. Gördüm, evleri, binaları, insanları ve dışarıdaki her şeyi. Bugün ötesine görmek arıyorum. Daha Microvisual. Ruh enerjisi gibi. Gerçi ve sayfanızı modernizminde yaşıyorum. Ne zaman kendimi kaptırdım. Ben ve vihace görüyorum ve on beş yıl daha az kötü. Cazibe. Avans bile düşünce. Düz uçuş. Hoşuma giden şu hayattaki bazı çılgınca yedice derinliğini sabuklamasının aslında insan... Bir ara onu eğlendirmesine... Bir şeyler hissetmek... Sıradan şeyler konuşmak... Beni çileden çıkarıyor... Vampir vampir beni arama... Günaydın tabi. Mutlu. Yasal için esrar kullanımı. Şu an yağ. Düşündüm ki başkan ve diyeceklerinizi escucjara hara bunu yapması gereken şey, bu güzel konuşuyor. Huzur onun hiçbir şey söylemeden herkes bilerek nefret ve onu suçlamak için bir şey arıyorlar. Var olmak için. Ben onları çoktan düşünsene gönderirdim. Umarım bir yol bulup bu sonsuz ağlayan insanlar. Bu esrar yasal yasalaşırsa sadece onu savunacak todoscomiendo elini artık çoğu kullanır. Po vsrias hastalıkları önlemek ve hastalıklar artık estudiandola özellikleri olduğunu. Bunlar binlerce. Baş ağrısı ve huzur geldi. Ve ruhsal sorunlar. Gergin. Depresyon. İştahsızlık. Bu bitki derdim bu bitkinin tanrı onlara hediye ve bu kadar iyi incelenirse insanlarımızın zarar değil sean bile kayıtlarına. Herkes. Kendini bilmek zorunda olduğunu anlamak için sizin iyiliğinizi. Bir zaman vardır. Gülmek için değil şaşkaloz gibi değil görmek ve hissetmek için adil olmak ve işe yaramaz bir küstahlık pasifik olmak için en iyisi bu. Espri sağlık için en iyi şey ülkem ve doğal evrim umuyoruz ve herkes büyük olmak. Başkan bir hamle yaptı ve sayı attı ve bir umuttur. Onu deneyin ve görün sizin iyiliğinizi. Özgür bırakmak için ülkemi. Vera zamanla fişleri koyduğu yere koymak gerekiyordu. Aksın ve geleceği ile Arjantin için. Hepimiz kendimizi ve bu başkan dünyanın en iyisidir. Bu bir büyük kardeşlerini dacarles için gümüş x sizin gibi pahalı. Zengin ve çatal bıçak gibi korkunç şeyler elimi cebime ve halkının bu faturalar ecogas gönder implecable bir şirket. Bugün hepimiz görüyoruz hırsızlar gibi çalışanlar bile var relejos gidiyorlar bölgenin sorunlarını kolay opak faturalar. Tavrınız görüyorum hırsızlar gibi bende bir sanat atölyesi neredeyse hiçbir şey öğretiyor ve hükümet savunmanı bir kızım. Ve yalnız bir çöp çöp... Bir şirket. Ama sizinki ile çıkabilir... Bir şirket olduğunu da kusursuz ve adil faturalarını bugün başka bir hırsız gibi ve daha birçok politikacılar değil çöp işadamları umurunda olmadığını ve insanları ezmek uzun süredir sanırken gösterdiler. Yanlış! Portre yapıyorum böyle bıçaklama için kimseyi öldürmüyorsun fiiiiiiuuu ve sana oluyor. Suç uygarlığı yanlış yol engelleyelim. Hapse engelleyelim... Hata engelleyelim... Özgürlüğünü değer... Uzun zaman önce insan haklarına saygı oligarkas bunlar. Çıkmış. Sizce dünyanın sahipleri seni görmek istemiyorum oligarka sonuna geldiğinde senden özür dilerim çünkü sana iyilik nafa geldiğinde senin gümüş ve önyükleme her şeyi bir saniyede. Yüzünü görmek istiyorum korkak ölmek korkusu ile. Ve merhamet istiyor.... Çaldığın zaman rüyalar... Yerler. Hayat... Elinizden geleni ardınıza koymayın... Hadi autocultivo çünkü hayat ciddi gelişme bir tilo mad güçlü ve dan deli zaten bu bir ilaç değil de çünkü kendini iyi hissetmek için. Zarar çok halkımızı ruhun yaraları tedavi. Mad inanç olmalı. Daha yaşamak istemiyorum bu kadar serserilik üretir iktidarsızlık. Depresyon. Ben hep yok dedim. Senin için çalışıyor. Erken temizle. Kısa senin ağaçlar. Exfortate tucada görünüyor. Bize daha önce. Inancım boşlukları ki sonunda kim olduklarını göreceksiniz. Ve degnidad ara. Ve Huzur... Eğer eşcinseller başardılar ada yok. Ve süper bir şey pelotad af kadar yasak değil, İncil'de İncil'de okudum ki konuşmaya ot cehenneme gideceğiz. Biliyorum bu mansaria gürz kırıldım. Negatifler. Karşı onları. Onları deseperenzados. Hala ısrar okuyun kitabı bir dünya "mutlu" Aldous Huxley... Ve bilim kurgu filmleri olan bu bugün modyraban ve hara daha ve bu quesobrevive us örücü değil (belki) değil, bu bir uyum... Insanlar acinar su olmadan tutarak. Gaz fırsatlar. Bu acinar aykırı ve insan hakları. Bıçaklanabileceklerini onlara onları acinadores. Köleciler. İnsan'a ucuz işçilik ve hayvan kullanmak için. Katmayı Belgrano pullara bir bayan 55 0 60 ile küçük bir psikoz önemli bir saçında cirulo göstererek onların mostra superfialismo çok gri ve kırışıklık gerçekten çok güçlü. Şiddet bir cinsiyet kötü. Görsel bir maltrador. Ben bir kadın düşmanı birkaç daha var 30 s ha! Ve sonra da böyle bir felaket villa belgrano. M. Göz var ve var şakası yok. Var olmak inanmak için yaşayanlar ve sonra sonuçları geliyor. Tanrılar inanıyorum. Sana da bir tokat kötü cehalet. Şiddet iyi bir şey çekiyor inanıyorum çekim yasası ve diğerleri. M. Il. Vali onu topu ecogas ". iyi görünüyor şeffaf ecogas tanınmış, uzaklara yollamak ve pahalı fatura ödeme bile. Sana gaz koyuyorlar. O800 ödenmezse ve aynı sana ücret ve pahalı bırakıyorlar ve seni bekleyen kimse yok sana karşılık. Bu onun oyunculuk insanları acinar aykırı ve insan hakları. Ekipsiz gaz ve gaz koymayın artık ödedik. Siz büyük bir yemek olabilir mahkemeye vermek için konfor kasabaya hayat zaten korkunç faturaları ödeme uydurulmuş, ona elini cebine ve önden soyulur deniz... Kendilerini dokunulmaz, kaç büyük hapiste bitti . Yozlaşmış olduğun için para? Yeni bir stüdyodasınız ecogas? Pagatelo sen kardeşim, kasabaya afanas! Ve saklanıyorsun. Göreviniz katkıda bulunmak için kasaba kasaba zengin... Ve kötülüğün hesabını soracağız. Daha iyi gaz koyun insanları. Ya da van. Remal. Bak herkes arasında gazı ödüyor ve sana tekrar kuruldu xq harcayalım o gümüşün in diğer insanları gaz ve yani kahraman kalsın. Hayır sevgili git ön sipariş borçlar ile deniz arasında herkes insanlar daha ne kadar kötü olduklarını ve bu para, gerekli düzenlemeleri için bu gazı ödemediler insanlar para geldik bize bir gün bir gün su. Siz olmadan bir hafta smokey gaz! Artık bana yüzsüz gibi yüzündeki bu parça o olmuş. Herkes arasında enlodados hırsızlık bu yağmur. Çünkü sen koyuyorsun gümüş yaşıyorum elini cebine izin vermeyin! Bizim gümüş iyi görünmek için! 1 macri kalıyorum ve schearetti veya mestre. Birinci sınıf bir olduğunu öğrendim ve bir dünya hayal dokunmak uzun yoldan korkma. Şarkı söylemek. Benim ilk şan dersi sarılmanı dilini bir yigitlik ve eeeee sonra la la la klavye ile pahalı. Yavaş. Biriyle derslerimi bir deneyim temel bir yerde ve notalar nelerdir. Çaldık zaten. Korkma çıkardık yazacak getirmek. Yeni başlayanlar ve yazacak getirmek ve onun keman getirmek. Aka değil bir çok teknoloji atölye ama bilemezsin. Hayır açlık ve dokunmak veya boyamak için de. Zevk için mi, yoksa. Yoğun istiyor, inancı var. Aka seni destekliyor ve inanç veriyor. Güç. Şimdi bilgi yığının sen koyarsın. Ciddiyet. Saati elli dolar... Resim ya da müzik sen saat izliyorum bir ya da iki ya da üç havacıyı... Güvenlik kameraları. Özel için. Rezervasyonlar. Öğretmenler var... Konuş... Ya da bağışlar için ders kobra olan bu yer tutmak için. Hiçbir şey neredeyse... Yoğun çalışmak için var ve senin evinde ve sana hala sanal dersleri için... Bir yaş geliyor sana hiçbir şey şaşırtmıyor. Hep aynı. Bir disk atlıkarıncaya dönüyor. Ne kadar güç onu insan böyle dalga can sıkıntısı. Arkadaşlar bu arkadaş ile gelmek yoğunum bu davayı arkadaşımla tanıştırayım. Bu face arkadaşı davet, seyahat için küçük bir oda ve çift eeeee iste. Taciz. Dikkat. Her parlayan altın değildir. Pazartesi demek için resim sen öldürüyorsun. Iyi şarkı çalıyor ve 3 like. Bir resim koymak kadar 30 beğeni 100. Lis adamlar sadece görünümünü bakıyor insanlar onun işi değil. Onlar için çalışmak ve bu çukur čabar veya bulaşık yıkamak ve müzik dinliyorsun? Daha az? Tablo truchi. Çünkü kayagi harcayabileceğiniz bir boyacı cuadrode canlı hayırrr. Bilet için supercaras kaçının görmek için dışarıda olduğunu bile bilmiyor derler harcandığını ve hatta tüm " kendilerini öldürtürler nasıl gideceğiz. Daha iyi? Bir ülkede brutus. Ve Antipatria. Ve sonra diyecekler ya dışarıda sevdim. Bu ülkem sanatçısı kuartet çıkarıyor beni sorumlu hatia ama bu goriladseguro eğer. Bir mangal yapalım fernet içelim! Vay be letron! Iğrenç! Facebook: Tenemos sorun imformacion almak için. Ha! Rüşvet olacak. Herkese iyi günler. Hatırlatmak istiyorum ki bu bir sanat sayfası. Yukarı desubicadas hiçbir fotoğraf ve fotoğraf kediler köpekler, bu boşluk sadece yorum yapmak için sanat sanat göster. Sanat etkinlikleri yayınlamak ve bir eş. Yardım için sanat eğitimi değil bu ticaret için özel. Tanıtımı bile yararlanmak için grubun olmak yok. Para kazanmak için iş pahasına diğer... Kodlar? Evet! Diyorum ki istemiyoruz bu sayfa broşür aka oyunda gösterilir. Numune vermeyeceğiz aka müşteri almak için bir şeyler gösterir ve onun yaptığı gibi.. Bazı adımları bile olsa. Paylaşmak. Ve artık göster kendini kabul edeceksiniz sizin sayfada gösterir ve bizim vilayet ve ülke. Diğer ülkeler ve yayınlamak. Eserleri göster sorun yok çünkü onlar uzakta. Umarım bu tabii. Mutlu yıllar Silvia'ya cornuti. Umarım kocan seni bir parti onun yüzünden kötü kocam. Çok yumuşak ve günah her türlü cezbedici değerlendirdiğimizde bu yüzden pasta çikolatalı boynuzları götürüyor. Hahaha tebrikler. 60 yıllık mutluluk! Sıçarım teknoloji ve politikacılar. Yacomodados ne olursa... Yengeç! Eğer herkes çalışıyor. Şanslı. Iş sahibi ve sanat çalışıyoruz yiyecek veriyoruz bolivyalıların aguane trump! Yukarı bırakmıyorlar bedava sanat. Biz ona pagamis sueldo. a. insanlar, başka bir paia almak için rezil bir hizmet ve hatta işin kapandığını quesan byrm ile 100 2 fotoğraf koydum bir mesaj daha yoktu ve kredi ve bu siyah söylüyor bu sefer için kredi veriyoruz. O zaman bana eobo ve devam eder. Macri? Dışarı çıkar bu kan emiciler ve eşyalarımızı koy. Gümüş aka kalıyor! Novistar hırsız. Perulu yasadışı. Yasadışı Bolivya pislik. Bizim iş çalarlar inanarak Amerika yapmak istediğimizde arjantinliler hayatta bedava okuyor. Iş çalıyor bizim arjantin oraya gidersen seni ezip, sokaklarımızı pis bir kir dolu alberdi bolivya sokaklarda bu senin ülken değil. Aka kullanılır çöpü temizlemek sepet içinde olacaklarını çöpçüler. M ve saygı değer bizim ülke sarımsak satmayı bırak. Dalga geçmeyin. Sanal bir şekilde çalıyor. Onları kim yönetiyor? Ve Peru. Chilenoschau. Ziyaret görüşürüz harcamak kazandığım parayı kendi ülke ve biz her biri aynı. Çünkü bu insanlar ülkemizin yaşıyor. Bunlar argentinia pislikler sizi. Hayır gel bizim genç motochorro bu arada çalarlar yerler saygıları yok enmugran ve ülkemiz çalarlar. Domuz kafesinden nefret olmadan. Mantık. Ben Arsız'ın elimi komşunun ne! As problem var almak için ınformation. Veririz ona tatlı tatlı çıkardık. Pat yok çünkü aka çali var. Değil. Bırak gelsin başka bir şirket daha verimli. Ve sanal persecuta dikkat. Avukatlar sanal intikam var! Motor bisiklet alın. Küçük bir izin verme hiçbir şey ile onları takılmak gurur vardır. Neyse ısmarlayacaksınız diz çök seni eve bırakayım. Trafics. Topluluk içinde trucho düşünerek gezebilirsin diyor özgür ülke. M düşünerek okuyun "Herkes" seni ezip kötü insan hakları hukuk okuyun. Okuyun... Göz garka olmak için ihtiyacın yok takım elbise. Herkes her şeyi garka olabilir. Dikkat et. Günaydın güzel eserler. Sağ olasın. Kendi. Diğer görünüyor başka bir kopyasını biçiminin artists tanıdıklar. Diğer kaçmalısın mevcut. Ama bu tarz başka artistsa uyduruyorum. Lütfen artık güven var ne düşünüyorsunuz yazın değil tarzı serisi devam edin. Daha ekselansları zaman veriyor binlerce gözleri kimin ezberleyen tarzı ve de çok yakışmış. Binlerce var. Oluşturmak. Icat düşünmek. Kopyalama. Bela misin bu sayfa bu telif hakları var. Binlerce stil oluşturmak için bu bir öğretici bir katalog için bile organize bir stil ve çalışılmaya yapar bunu. Sanırım. Bu etkili değil. Hayır yazar ama okuyun.'