8 Haziran 2019 Cumartesi

VULVA GEZEGENİ




(İşte göz yaşı döktüğümüz mezon yığınları / İşte gluon plazmaları / Ve elektron bulutlarında geçen günlerimiz / Ve işte düşlerimiz, ütopyalar, o soycul beklenti / Ve işte özlemle beklediğimiz Carina Ülkesi. / İşte sorgulanan maddeler / Lope de Vega / Ve işte cismin gizemi. / Slaytlar, kartuşlar, iphone ve enstalasyon / Kurlar, banklar, bodyguard ve kovboylar / İşte parabolik simetrilerde çoğalan evrenimiz / İşte uniseksimiz. / Kompozisyon, kompozite, solarite / İşte göz alıcı ekshibisyon rehberlerimiz. / İşte parçacıklar ve büyük Hadron / İşte tanrılar, işte el koyucu, işte hükümran. / Anne, biz hadronik bir madde miyiz / Çağlar ve çarklar bittiğinde / Ölecek miyiz... / Düşünsel yapılar cehennemimiz / Günahkârız, barbarız biz / Ve sonsuza dek masum yığınlarımız. / Düşsel algılayıcıların buyruğu / Viskozitesi düşük sıvılar / Hemoglobin distribütörü odalar / Ve Random dolabıyız biz. / Clostridium tetani / Yukarıda bekleyen Vesta gezegeni. / İşte gökadalar Magellan'ı / Ve yüzyıllardır inciten Perelman problemi. / Riemann sanılarıyla geçen günler / Atom ülkeler, moleküler devletler  / Ve mikro cennetlerimiz. / Aquariumlar, kahırlı spin ve atonal döngülerimiz. / Ve işte görkemle parıldayan cücelerimiz / Giantlar, harpyler, mentorlar ve dervişler. / İşte Solaris’imiz, sonul kutup yıldızı / Ve kutsal güneşimiz Proksima Centauri. / Kara maddenin dağılışı oralarda / Kara yazgıları yaratılışın, umarsızlığı, melankoli / Ve işte görünmeden yayılıyorlar boşlukta / Sonsuzlukta yitip giden ışıkların elemi. / Uçsuz bucaksızlığı dalgaların / Bitimsizce koşuşu parçacıkların / Yaratılmış ve yaratılana doğru / Ve bir yok oluşa doğru uçuşu onların. / Anne, anneciğim / İşte göklerin işleyişi. / İşte yaratan ve yaratmış olan tanrımız / Vulva Gezegeni…)

Milattan önce ya da sonra, 22. yüzyılın yıllarından bir yılda, tan ağarıyordu. Paroda bir düş görüyor ya da düş gördüğünü sanıyordu, düşünde tanrısı onu aracılık, bir tür peygamberlik taslama, şirk koşma ve işine karışmakla suçluyordu. Öyledir belki de, ilahi yazgıların ne olduğunu kim bilebilir. Onun başlangıçta tek bir düsturu vardı, yasa kargaşadan yeğdir anakroniğiydi bu ve her konuda evrenin bacaklarını iki yana açmış bir adam biçiminde olduğu öğretisini yayan Mahavira keşişleri gibi düşünüyordu, eril bir dünya ve Vaiz Süleyman ve tilmizi Pavlus dikotomisinden başka bir şey içermeyen ve yalnızca günah çoğaltmaya yarayan, göğün altında yeni bir şey yoktur aforizmasının amansız varyantları...

Gücünü kininden alan kara bir keyif içinde günleri geçerken, imansız köpek hükmü dinledi diye, çığlıklar atmaya başladı kalabalıklar ve o sehpadan kurtulmak için tüm gücüyle çabalıyordu artık ama cellat iki eliyle ona sarılmış bir türlü kurtulamıyordu. İnsanın düşlerinde hiç bir işkenceden kurtulması olasılığı yoktur ve dünyaya döndüğünde herkes buraların bir  cennet sayılması gerektiğini de bilir, işte bıçağımız gırtlağının tadına bakacaktır diye haykırıyor bir başkası ve hemen yakınında hayasızca sırıtan biri, ışıltılı bakışları içimize işledi diye çürük rengin, bitkin gözlerine bakarak, gurur dolu bir alaysama içinde tepiniyordu.

Tiran, monark ya da despot olduğunu düşünüyordu o ve en aşağılık insanda bile, bir parça erdemden söz edilebilir diyordu. Belirsizliğe hükmetmeye alışmış Elealılar gibi, geçmişte ben Gılgamış'ım, ben Giyom Tel'im, Robin Hood'um, Kinova'yım, Alkapon'um ya da ben Osmanoğlu Gevher'im diyen cinsiyeti belirsiz bir kalabalığın azgınlıkla süslü kararsızlığında, şanla ölüme gidiyordu artık ve Jenanne Darc, Hypatia, Haşepsut ve Nefertiti'de özenle tümlüyordu bu pervasız kalabalığı ve bir Peşaver kıyametiydi sanki bu ya da Ganj'ın gemi azıya alan sularını andırıyordu ortalık...

Kara çölde bir adam atını kırbaçladı ve karanlıkta izini yitirmişken, başka biri kılıcını sıvazlıyor imansıza darbeyi indiren çelik bu diyerek yanındakiyle fısıldaşıyordu, bir diğeri parçalanmış gövdeyi  ahırların orada buldular diye kulağına horladı, yüce işareti beklemeksizin, ahşap bir ut ortalığı inletmeye başladı ve kar yağışı gibi Acem beyitleri yaşlı kadınların ağzından dökülürken, parayla tutulmuş ağıtçılar havayı çınlatıp, velveleye verdiler, sözleri de sıkıntı ve iç çekmeleriyle ünlü bir ozanın dizeleriydi gerçekte ama ölüm törenlerinde, bir yanılsama ve  bir yakarıya dönüşebilme hüneri vardı bu sözlerin, algı kapıları yeni hiç bir şey üretemiyordu öteden beri.
(Uzayda kör noktalar var mıdır, söz oyun, eylem zorundur, bilisizliğin kurbanları tanrı indinde ne yazık ki kâfirdir, öldürmeyen elektrik nerede, ölümsüzlük görünmezliğin bir döngüsü müdür, çölde balık avlayan köpekler hangi çağın varyantıdır, eşeysiz üreme tanrıyı yadsımaksa, soğuk duman  soluyan canlı türü de var mıdır, kitle sığırtmaçlığının anlamdaşı hangisi, köpekler zikir edebilirse de yazgılar ve bulutlar neden değişmez türünde vaazlardı bunlar. 
Yağmurun boğuk fısıltısında bile, bir çıkar yol arayan insan doğasında, arayışın yaratılışın naturası olduğunu söyleyen moronikler, gizlenmek için açıkta dolaşmak gerektiğini ileri süren ve dünyanın zaten bir labirent olduğunu savlayan sinikler,  suları sürenlerin türküsüyle zamanı neşeyle doldurmaktan  başka hiç bir kaygı taşımayan manikler ve direyi düşleyen meleklerin baladını gözyaşlarıyla dolduran vecd insanlarıyla dolup taşıyordu dünya... 
Çağdaş kölelerin yurt değiştirenler olduğunu, öbür dünyada bile kurulumun değişmeyeceğini, huri ve gılmanların cariye sayılacağını ileri sürenler, çilecilik sayrısı ve yetersiz meleklerin gerçeğe ulaşmak için can attıklarını, savsaklamanın tanrıbilimin ana maddesi olduğu ve epigrafların yalanla dolduğunu haykıran zındıklar, Şiî ya da İranî yaklaşımlarda ölümün ve cennetin çapraz bağlarının gizlendiği öğretileri, tanrının meleklerine seslendiği dili insanlardan esirgediği, akan zamanın düşünceyi varsıllaştırırken, yaşamı kısırlaştırdığı çatışkısı ve düşlerin sonsuzlaşırken, olgu ve eylemlerin yıkıma sürüklendiği, inanmaktan caydığın anda her şeyin uçup gidebileceği, Mehdi'nin akıl zındanı ve Mesih'in fermantif çanlarının ancak hükmetmeye yaradığı, gülün gölgesine yalnızca tanrının uzanabileceği ve tanrı dizelerinin sonunda dehşet yayacağı gibi apokriflerin uzantısıydı bunlar...
Ölmek aykırılığında bulunanların neden cezalandırılacağı, ölümün zaten bir ceza ve bahtsızlık sayılması gerektiği, tahıllar, otlar ve kuşların, kavimler, göçler ve ırmaklarla kardeşliği, kibrin ölümü kusursuzlaştırdığı, yıldız kümelerinde tanrıyı aramanın imansızlık sayılacağı, çiçeklerin katı olduğu için bir koku yaymasının olanaksızlığı, gecelerin eşyayı ve parayı soyutlaştırdığı, benlikten arınmış bir sofuluğun abdallığa varacağı, kuşkunun sonsuzluk duygusuna payanda olup, bıkkınlığın inançtan geri dönüşe yol açacağı, bir dil icat ederek, belleksiz ve zamansız bir dünyayla baş etmeye çalışacağımız, yapay yetinin ve kompüterlerin yakında dili ve şiiri ele geçireceği, çölü sular bastığında ve gölgelere sarıldığımızda insanlığın kurtulacağı, zamanın dağı eritirse de düşünceyi azgınlaştıracağı, sarhoşluğun tanrıya yaklaşma arzusundan kaynaklanacağı, Zağros'la Mosnier Sokağı arasında sıratın kurulacağı, erinç ve düşüncenin gelecek zaman kipi, üzünç ve inancınsa şimdiki zaman olabileceği gibi mottolar...
Horasanlı bir veli tüm bunların üzerine, tanrının ne adı olabileceği, ne de varlığının bilinemeyeceğini ileri sürüyordu, insafsızca zorlandığında onun insan olabileceğini söylüyordu, ancak yadsımanın onun varlığını kesinleştirmeye yaradığını, önermenin karşıtının önermenin gerçekliğine diyalektik zorumla kanıt sayılması gerektiğini savlıyordu, evren içi yaşamın öznel sonsuzluğunun, sınırlılıkla butlan olabileceğini, gerçel sonsuzluğun her şeyin dışında ve düşünce  mekaniğinin terk edilerek, her şeye yeniden başladığımızda kavuşabileceğimiz bir nen sayılması gerektiğini, kozmik sonsuzluğa ancak böylelikle evrilebileceğimizi ileri sürüyor ve tinsel olanın sonsuzluğundan, gereksinirlikle ne beklenebileceğini sorguluyor, sonsuzluk bizim sınırlılığımızın dışa vurumudur diyordu.)

Bir versiyonlar cennetiydi bu dünya ve herkesler bilip tanıyordu bu tuzak dolu anagramları, kadınlar haykırıyor, hıçkırıyor ve yürekleri paralayan bir çığlıkla sesleri sanki arşı alaya çıkıyor, bulutları yırtarak tanrının baş ucuna varıyordu, anlaşılan acı çekerek mutlu olmanın yollarını aramaktı evrenin tözü, Fuceyra Limanı'nın sakinleri bile, inlemelere katıldığına göre...

Düşler içindeydi o ve kapıları üzüntüyle çöle açılan Merv kentinde kuşluk vaktiydi, Delaware'de akşam oluyordur şu sıra dedi biri, dünya döngüsel bir labirenttir gerçekte ve  nereye gidersek gidelim başladığımız yere döneriz bizler, sıfıra değil mi dedi paçavralar içinde ve elindeki asanın deliklerini kaknus ıslığı gibi sayan biri, diğeri gökten gelircesine ortalığı karanlığa verdi ve uzay kapsülünden inerek, düşlerinden çekip almayı ve peygamberi kurtarmayı denedi ama sayıların kalabalık oluşu onu linç etti, kanlı  beyaz entarisiyle bir tabut gibi yatıyordu uzay gökmeni şimdi, Ada imparatorları, bronzdan bir ayna,  Şiraz yatağanı ve Hicret'te deve hırsızlığıyla ün salan birinin sarisine sarıp, bir yerli gibi defnettiler onu, leopar çevikliğinde, alnı beyaz akıtmalı bir kısrak dur duraksız kişneyerek ölüm törenini şenlendirmeyi başarmıştı.

O devirlerde Prinkipos'ta oturur Kadıyoran lakabını almış Hakem adında biri, en çok akçe çalma vakıası gene tören sırasında cereyan etti diye kalabalığı takdis etti ve hepimiz azılı birer günahkârız diye beklenen muştuyu verdi, bastığınız toprak canlılarla doludur, kadının biri üç günlük bebeğini vaftiz etsin diye, Hakem'e yalvarmıştı, Banu Abbaslar'dan bir sultan, haremindeki kör kadınlardan biriyle, ilahi gövdesinin gereksinimini yerine getiriyor, Aşil, kalkanını güneşe tutmuş ışık geçirip geçirmediğini anlamak istiyordu ve Hektor'a gülerek, geçirmiyor diyebildi, seni gölgeler bekleyecek üzerini örttüğüm de...

Peygamber kendisinin cenneti çeyizleyecek bir tanrı kulu olduğunu savlıyordu ermişlere, tüm bir kapitol, pagoda ve sinagoglar bunu böyle bilsin diyordu, tek gerçek cennettir diye haykırdı kara kalabalığa ve yükselen uğultu tüm gücüyle onamıştı onun vahyini, güneşin ayetiydi bunlar ve tartışmasız hoş görülüyordu gezegende, yeryüzü, cennetin acemice bir yansısı, vulger bir tuluatı ve kötürüm, irinli cüzamlarla haşır neşir cellat takımının işgal ettiği bir yerdi, tamahkâr olmalıyız biz, tanrının cennetkâr kullarıyız diye bir kez daha haykırdı, ışıktan melekler alayı geçiyordu ve tam o sıra trafolar patlayınca, her şey bir an sisler alemine dönüştü, sonra tekrar yandı ve her şey yeniden başladı, sanırım düşlerde olup bitiyordu her şey. 

Abukir belirdi ritüelin içinde, düş görenin, bir gövdemiz cennetteyken diğerinin dünyada olduğuna dair dualar bahşeden biri olduğunu söyledi, Jorj Washington diye geçmişinde oymakçı biri kalabalıktan sıyrıldı ve manitu diye bağırdı, kalabalık ikiye ayrıldı, bir taraf hoşgörüyle karşılarken, diğer taraf protesto edip, yazıklanıyordu, Derviş Yunus bir ilahi okudu kalabalığa ve her iki taraf sakinleşmeyi başardı, dünya bir cehennemdir görüşü ağır basıyordu, az sonra havarinin adanmış çehresi gibi güneş parıldayınca, peygamber günün başladığına kanaat getirdi ve yakındaki gölete girerek arındı, ardından bütün ahali gölete girdi ve suyu kirletti, peçesini sıyırarak bir kadın, beleren gözlerinin balçık yosunu renginde olduğunu ileri sürdü ve oradakilerden sadaka istedi, bakışları bir kez daha içimize işledi. 

Piramitlerin yüreğindeki kuşlar ötüşmeye başladı, sabahın serinde cıvıltılar ortalığı şenlendiriyor, yaşlı kadınların, küskün gençlerin, yetimlerin ve partal görünümüyle dilenci kılıklı adamların neşelenmesine yol açıyordu, bir dua Çinkar'da bir bataklığı kurutur, Quadalquivir'de akan suyu durdurur dedi biri, ermişlerin kılavuzunda da yazar bu diye ondan yana çıktı kaytan görünümlü Beşir Fuat, az sonra da canına kıydı, Upton Sinclair güneyden gelerek, başıyla onay verdi olan bitene ve zenci bir zenne, çılgın gibi dans etmeye başladı ateşin çevresinde, gelinlik kızlar bir bir ortaya çıktılar ve davul zurna eşliğin de her şeyi unuttular, ta ki ertesi sabah kanlı çarşafı güveyi doğuran analıklarına sunana kadar. 

Benares lağımlarından, Bikaner'in meşhur deltoid kapısından, ay renkli köpeklerin Sri Lanka'sından, Ravalpindi ve Şanghay deltasıyla, Sibir Türkleri ve Şikago mezbahasından çıkıp gelen katılımcılar oldu düş görene, yaşam tüm gizlemiyle ortalığa dökülüyordu ve onun ruhu gövdesini değiştiriyordu artık, yeni bedeniyle bir çuval bezine sarınarak Semerkant surlarından içeri girdi, Hayyam ve Sabbah karşılamışlardı onu, Martin Luther'de eşlik ediyor ve Doğu Seyahati adındaki el yazmasını sırtında taşıyordu Nerval, beden değiştirmenin bir Ibbûr olduğunu söylüyordu Vatikanlı kardinal, Kudüs'ten geliyorum diyordu, bir mülhid ve dehri olan Revendi sözlerine kabul verdi, Senevilik ve Vedeizm'e onca gönül vermiş bir gezegen parçası olduğunu biliyordu dünyamızın. 

Kadransız saatiyle Hannusen girdi düş kapısından, Boşnak ve Nazi yanlısı bir inanmıştır o dedi biri, asparagasmış, İsa dedi, bir suçlu gibi boyun eğerek, tanrının  oğlu olmakla, babasının bir ölümlü olduğunu, alçak gönüllülükle kanıtlamasına izin vermiş oldu, kol kanat gerdi, hepimizin yadsıdığı bu gerçekliğe ve sıradan birer ölümlü olmamız gerektiğini gösterdi düşler aleminde, Ruh'ül- Kudüs üknumunu bilmemek ya da görmezden gelmekle suçladı ekabir takımını ve diyordu ki, göklerin melekutu zinanın aşk, cinayetin yiğitlik, erdeminse dinsizlik ve kutsal sözlerinde şeytaniliğin parıltısı olduğunu ileri sürüyor ve daha ne bekliyorsunuz çanların çalması için diye ortalığı birbirine katıyordu.

Hepimiz karşı çıktık sözlerine, zaman içinde bir kere var olanın hep var olacağını ve her şeyin yinelenmekten kurtulamayacağını ve sonsuzlukta hiç bir şeyin kötü olamayacağını savunduk, peygamberde cennetkâr olmalıyız ve yalnızca cennet taamına gönül indirmeliyiz buyurmuştu artık kitaplarında.

Tanrının tanı ağarıyordu, az sonra gün bir kez daha başlayınca her şey unutulmuş ve her şey yeniden başlamış olacaktı. Peygamber, güneş ışığı odaları doldurunca aynaya baktı. İkizi, birden aynadan çıkmıştı ve hışımla boğazına sarılarak, ne yapmak istediğini sordu. Az sonra Spinoza'nın o ünlü öngörüsü gerçekleşti ve toz oldular. Bulutların üzerinde gene bir araya gelmişlerdi ki tanrı eliyle onları çağırdı. Böylece ikisi de, dünyanın bir düş, kendilerinin de, düş içinde bir düş olduklarını anlamış oldular...
***

TANRI PARADOKSU
Tanrı, bir töz, bir algı değil, cismani bir yapı, somut, elle tutulur, gözle görülür bir madde, bir dünyevilikten olagelen bir varlık, bir yaratıcı sayılacaksa eğer;
Bir kabulün türevi ve bir yansıması olarak ve madde ruhtan değil, ruh maddeden doğar ya da oluşabilir kuralı uyarınca...
Çünkü; Tanrı insana, çamurdan yaratılmışa, ol dedi ve oldu demiş ve sonrasında üfleyerek ona bir ruh kazandırmıştır ve ruhta kimyasal bir elektriktir gerçeklikte…
Öyleyse şöyle düşünebilir ve sürdürebiliriz, maddenin sakınımı yasasınca; var olan bir madde yok olamayacağı, yok olan bir madde de var sayılamayacağı kuralınca, kendini bir biçimde var kılmış ya da baştan beri var olagelen madde, öncelik olarak ve kaçınılmazlıkla, tanrının kendisinden önce var olduğu ya da oluşmuş sayılması gerektiği ya da doğallıkla böyle bir kabulü gerektirdiğinden artık;
Tanrı kendisini var eden maddeden önce, varlığı kabul edilebilen ya da öne sürülebilen bir yaratan veya yaratıcı olamayacaktır ve böyle bir kurgulanımın olanağı da yoktur.
Kozmik dağılımda, maddenin tanrı olması da düşünülemeyeceği için, çünkü o her şeye gücü yeten ve kendisini yoktan var edebilen bir yaratıcı değildir ve madde, organik, inorganik veya üçüncü cins ya da başka bir tür canlılık, devinim olsun ama her şeyi yaratan ve var eden ya da her şeye gücü yeten bir somutluk, sonsuzluk veya tinsel bir varsayım sayılamayacağı açıktır, algı kapılarımız ve anlağımızın sınırları içinde bir doğrum olarak görülebilen ve kabul edemeyeceğimiz bir tasımlama olarak bu görü, kesin ve anlaşılırdır.
Çünkü bir maddi varlık, bir somutluk, cismani bir ten, beden veya düşlenebilen bir bünye ve her tür dünyeviliğin içinde biçimsellenebilen, var olabilen ve durum alabilen bir üretke, tanrısal bir niteleme veya ilahi bir varlık, yaratan da olsa, yaratılan da olsa, maddeden önce var olamayacağı için;
Çünkü o maddi bir varlıktır artık ve maddeden önce var olabilmesi düşünülemez.
Bu açında denilebilir ki, kozmik evrenimizi var eden, dalga ya da parçacık veya varsayımsal her oluşku;
Öncesizlik ve sonrasızlık, her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten varlık olarak kabul edilip, algılanamaz.
Çünkü o, maddeyle kendini var edebilecek bir töz ya da biçimlenim olmaktan öteye geçemeyecektir. Bir tanrı nitelemesinde, maddi bir varlık söz konusuysa eğer, kendisini var eden nitem, diğer bir deyişle maddeden önce var olamayacağı ve var oluşu maddeye bağlı sayılacağı veya ancak onunla varlığını sürdürüp bir olasılıkla kanıtlanabileceği için, artık tanrı maddi evrenimizi yaratan ve sonsuzluğu var eden bir yaratıcı, sınırsız gücü ve yetkesi olan cismani bir töz -bir ruhu olduğu düşünülebilen somutluk- olarak algılanıp, var sayılamayacaktır.
Katmanın ikincil varsayımında; tanrı ruhani, tinsel bir varlık, bir töz, düşlenebilen bir yaratıcı veya imgelemde dirimcil, canlandırabildiğimiz bir nen, bir tür nitem, tümüyle kurgusal ama varlığı kabul edilebilen bir yaratıcı veya tekillikte bir yaratan ya da düşsel ama kutsevi bir yaratımsallık, sayılabilecekse eğer;
Bu kez, onu düşleyebilen, tasımlanabilir bir varlık olarak, onu canlandırabilen, bir yaratılmışa gereksinim duyacak, varlığı ancak bu yolla duyumsanıp, kanıksanabilecek ya da sözel dünyamızda gerçelliğinin benimsenmesi ancak bu yolla bir olasılık barındırabilecektir.
Çünkü, ruhani, eş aşınımla tinsel olarak varsaydığımız bir neni, tanıtlanması yolunda ancak düşleyebiliriz.
Sonuçta bir inançsızlığa varmıyordur bu hipotez ve ama tanrıyı düşleyebilen bir varlık, saltıklıkla ve bir belirleyim olarak, ondan önce var olmak zorundadır, çünkü onu düşleyecektir ve ama gerçeklikte, bir tümellik ve aşkınlıkla var olsa bile o, düşleyenin ufuk ötesindeki varlığından uzaklaşarak var olamayacağı, varlığının kabul edilme olanağı, bu yönsemenin dışında bir güçlük, bir yoksama sayılması gerekeceği için, verili ve canlandırabildiğimiz tüm kozmosu var edebilen, görünür kılan, düşsel bir varlığın salt kendisi de, düşlemekte olanın imgeleminde, var olmak zorunluğunda kalacağı için, bir düşleyim ve bir tinsel varsayım ve açık bir algılayım biçimi olarak, artık varlığını düşselliğinin varlığına bağlı saymamız ya da bu tür bir varıncanın öznesinde var kılabileceğimizi açıkça belirlemiş olacağımızdan, o, başka bir deyimle, her şeyi var eden ve her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten bir töz, bir varlık ve kesinlenebilen bir varsayım olarak;
Kendisini düşleyebilenden önce var kılamayacağı için, böyle bir yaratıcının varlığı ve öncesiz ve sonrasız olarak, her şeyi yaratan bir tanrısallığın gerçeklikte var sayılabilmesi gene olanaksız olacaktır. Çünkü o bir düşleyimdir ve düşlemde var kılınabilen bir yaratıcıdır, bir kesinleme olsa bile varlığı, onu bir düşlemde canlandırabildiğimiz ve varlığını sürdürebilmemiz, onun varlığında değil, bir diğer yaratılmışın düşlerinde belirmiş olması sayılabileceğinden, kaçınılmazlıkla ve gene o düşsel bir yaratıktır artık ve varlığını doğallıkla düşsel sınırlar içinde sürdürebilecektir. Düşsel bir varlığın somut, matematik bir varlığa dönüşmesi onu maddi anlamda var kılamayabilir.
Soyut ve somut, maddi ve tinsel olan arasındaki içerik, kutuplaşmayı çağrıştıran ve ikisi arasındaki, öze yönelik bağıntı, gerçekte bir kurgusallık barındırır ve somuttan soyuta doğru, insansı olanın varlığında gidilebilir ama soyuttan somuta gidilebilme olanağını kanıtlayabilmiş, bulgulayabilmiş değilizdir, bu yoktan var etmeye benzeyeceği için, imgelemde düşleyen, bir tanrı olmaklığın konumuna geçebilir artık ve ama buda geçerli bir yaklaşım sayılamayacaktır varlığın indinde ve öyledir de...
Çünkü düşlenen, o, vardır belki ama kavramsal bir yaratıdır sonuçta, düşleyimde vardır ve gerçekliği düşleyenin düşleriyle sınırlı kalmak durumundadır. Gerçeklik burada, Janus'un yüzü gibi her iki olasılığa da varsayım alanı yaratmak zorundadır. Düşseldir çünkü ve gerçekliği belirsizlik ilkesiyle bağıntılı bir varsayıma da dönüşmek zorundadır. Belki de derinde insan gibidir de diyebiliriz, ama bu kez ona bir tanrı nitelemesi sunulamaz. Çünkü onu maddi bir görsellik bekliyorsa eğer varlık sorunsalının algı dünyasında, yukarıda değindiğimiz gibi, maddi olabilen varlık ya da kavramsallık, maddeden önce var olabilen bir nen değildir ve olamayacaktır da ve bu algı her şeyi yaratmış olma düşüncesiyle de çelişir. Kendisinin madde kavramının içinde belirdiği bir algılayımın, maddeden önce var olabileceğini ileri süremeyiz.
Çünkü varsa bile, kendi yaratıcısının, söz gelimi insanın düşlemiyle sınırlı bir yaratan ve bir yaratıcı olabilecektir artık, onu düşleyebilen onu yok edebilecek olandır aynı zamanda ve varlığı da, doğallıkla ondan öncelikli sayılabilir elemanter kozmolojide, düşsellik buna olanak tanıyordur ve varlığı ona bağlı ve ondan kaynaklı olacağı içinde, o artık böylesi bir tözü yüklenemeyecek ve yaratıcı sayılamayacaktır,
Çünkü tanrı düşlerimizde ve gerçeklikte, başka varlıklardan, örneğin insansıdan sonradır artık ve sonrada olmak zorundadır. Bundan ötürü, düşleyerek var kıldığımız tanrı olamayacaktır, çünkü zamanın nitelemesinde, yarattığından sonra ve salt onun düşlerinde beliren bir yaratıcı, ne yazık ki öncesiz ve sonrasız olamayacak, her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten sıfatını taşıyamayacaktır, çünkü bir düş ürünü olarak bu nitelemeleri var saymak kabul edilebilir değildir ve bu tür bir açın olanaksız sayılabilir de...
Düş zorunlu bir tasımdır ve kendisiyle sınırlı kalmak zorundadır, gerçekliğe dönüştüğündeyse, onu zaten maddi, somut olan bekliyordur ve o zaman somut olanın, varlıkla biçimlenmesinden ötürü, varlığın hamurundan önce var olamayacağını ileri sürdük. O düşselse, düşleyenin belleğinde yaşamak zorunda, somut bir varlığa dönüştüğündeyse, varlığın hamurundan önce var olmamak zorunda, olası aynı anda var olabileceğini düşündüğümüzde, bir yaratım ve yaratıcı olarak, zamanda bir öncelik sanısı tanıma olanağından yoksun olacak ve bu kez her şeyi yaratan olamamak durumunda, ötekinden bağımsız ve bir birlikte var oluş ve belki de iç içe, birbirini yaratma söz konusu olacaktır artık!.... Ama tanrı bu değil, algı dünyamızda o yokluğun efendisiyse, varlığında lütfedeni, yaratanı olmak durumundadır.
Diyelim ki duygulanım ve düşüncenin kuvözlerinde, tanrı var olsa da, bir maddi varlık olarak, maddenin öncesinde yaratılmış bir yaratıcı olması sayılamayacağını kurgulayabildik ve maddeden önce yaratılmış olması olanaksızdır dedik, bu nedenle biçimlendiğinde, bir varlığa dönüştüğünde, onun işlevi ve kavramsallığında, yok sayılması gerektiğini ileri sürdük.
Varlığını, düşsel ve imgelemde canlandırabildiğimiz bir tanrıyı var sayacaksak eğer dedik, o ilahi gücünde, kendisini düşleyenin varlığına ve doğallıkla kendisinden önceliğine gereksinim duyacağını ileri sürebildiğimizde, bir eğretileme olarak gene var sayılamayacağından söz ettik. Çünkü düşsel sınırlarından çıktığında zaten olamayacağını belirttik. İnsanı var eden materyal nasıl insandan önceyse, tanrıda kendini var eden materyalden veya varsayımdan sonra olmak zorundadır. Evrensel bilitteki sıralama duyumsalı bunu açınlıyor ve görüldüğü gibi ayrıksı yaklaşımlar paradokslara dönüşebiliyor. Onun somutlaşması, maddeye öncelik tanımak anlamına geliyor, düşsel sınırlarda kalması da, düşleyen varlığın, onun ilkinsil sayılmasının önüne geçmesine yol açabiliyor.
Tanrı, belki de varlıktan, söz gelimi insandan sonra yaratılmış bir yücelimdir. Düşsel bir varlık olarak ya da somut, gözlemlenebilir, duyumsanabilir bir varlık olarak da maddeden sonra yaratılmış olabilir. Tanrı bu açın doğrultusunda, maddeden veya kendisini düşleyebilen bir yaratılmıştan sonra var olmuş, yaşayabilen veya kozmik evrensellikte eş benzerlikle konumlanabilen bir varlık ve de sorguya elveren bir tür ölçek olduğu ileri sürülebilir. Tersinirlik veya bir tür paradoks yığınına geçiş olanağı tanıyabilen bir töz veya varlık o, eğip bükülebildiğin de, var oluşun dışına girip çıkabilen bir tanrısallık tanrı!.. Söz gelimi maddenin içine gizlendiğini düşünebildiğimiz de, o anda da pek çok niteliğini yitirebiliyor.
O, gerçek bir varlıktan, örneğin madde veya organik bir varsayım sayılabilen insandan önce var olma ve yaşama olanağı bulunmayan bir yaratıcıdır olasılıkla... Çelişik de olsa mikro düşüncenin tuzaklarıyla dolu bir varsayımız biz belki de ve evren, kozmoloji, makro düşüncenin bir varsayımı olarak, tanrıyı aramızda bir yere, bir titrem, bir salınım olarak yerleştirmiştir belki de....
Belki de;
Özü ya da bir ötekiyle karşılaştırılması ve bir varsayım olarak yorumlanabilirliği onu incitiyordur da…