25 Nisan 2017 Salı

VULVACORTAZAR

''Güneş göllerinde yüzüyor, Tarık ile Diana'm / Buzdan kafeslerde yaşayan Samanyolu leoparı / Ve Neptün'de serçeler kanadını okşuyor Budjak'ın. / Her sabah kollarımızı açtığımızda İsa oluyoruz, / Tanrı aramızda oturuyor ve tüylerini yalıyor leoparın.
 
Zamanın kuzeyden geldiğini söylüyorlar / Elektronik serapta canlanan anılar / Ve işte neon ışıklarında, beliriyor teyzem. / Arayış ne güzeldir, sayısız varsayım, olasılıklar / Gece vakti altın anahtarın kilidimde şıkırdıyor / Buz tutmuş ateş ve gözlerden oluşan ejderhalar.
 
Zaman yelinde geçen yıllar ve sonsuzca beklentiler / Bizi yakalayan bakış. / Kuğu tüylerinin atomaltı dengesi anileyin / Hamile bir kadına dönüşen, burnumdaki gölgeler.
 
Denizin sırtında adaya gittiğimiz gün / Cantor kümeleri, doğadışı gerçekler. / Kanatlı ceylan; soylu karamsarlığın simgesi / Yer çekimini durdurabilen Lezgi / Ölü Toronto, bizon kılıç, at İskender, / Rabat'ta çoğalan sütler / Ve deniz ifriti…
 
Güneş çöllerinde gülüyor, Tarık ile Diana'm / Reenkarnasyonal tavırlar. / Tanrıya yaklaşabiliriz ama asla dokunamayız diyor Zeus / İnsan bir bilgisayar. 
 
 Avcının astığı kuş. / Ceres'te yürüyen canlı. / Satellit. / Çembersi olan; tanrısız evrenin ürkütücülüğü / Ve gezegende, kelebekle kilitli kalan bir kelebek, ne yapar. / Menandrolar ve nemfomanlar yaklaşıyor işte, hallelujah / Gece vakti altın anahtarın içimde şıkırdıyor. / Uzakta Sirius doğuyor, güneş batıyor, evrenler usulca çarpışıyor.
 
 Anılar…"
 
 
 
Biz tepedeydik…

Pencereden aşağı baktığımda, kentin tüm ışıkları, sözde uslu bir gezegenin endüstriyel yadsınçları gibi yanıp sönüyordu. Benim, senin tenine olan sevdam, varlığıma, varlığımıza ve varoluşlarımıza olan kuşkum-tutkum getirmişti beni oraya. Daha anlaşılmaz bir sürü garip duygu içindeydim biliyorum. Orada bulunuşum, yaşamımın ve yaşamın her anından bir parçasının gerekçesini, gereksinmesini ve kendiliğinden oluşumunu taşıyordu.

Yalnız kaldığımızda hemen yanına sokuldum. Az da olsa bu alışkanlığın deneyimlerini edinmişti ruhumuz. Ve sen, sürgit anlatmaya başladın; o herkes için kendi kraterinde, sonsuzlara dek patlamasını sürdüren, sönen, direnen, teslim olan -olmayan- ve yaşam denen, o vefasız yosmayı!

Sonra duyumlarımızın, yeryüzündeki tüm nesnelerden öne geçtiği saatlere geldik. Sen hâlâ anlatıyordun ve bunların ayırdında olmak istemiyordun. Bense bildiğimiz, ama düşüncelerimizin nedense bizi -harı- içine sakladığı, o duyumların, artık kaynağından çıkmasını, akıp akışmasını ve bir akrep gibi gözlerde ölüşüp-doğuşmasını istiyordum. Aynı şeyi isteyen, ama aynı eylemselliği barındıramayan iki düşünce karşı karşıya ve belki de çatışma içindeydi kim bilir…

Aradan yıllar geçti. Ben, o gün senin küçük, hangi kral ve kraliçelerin, ölümün güzel bahçelerinde hüküm sürdüğünü bilmediğim, en büyülü, en gizil yaşamların yaşanılırlığı içindeki; arı bir tomurcuğu andıran tümülüslerini, biçimli piramitlere benzeyen idollerini, toroslarını okşamıştım hem de saatlerce, hem de sabırla…

Kral ve kraliçelerin uyanacağından kuşku duymaya başlamıştım, gizil yaşamların olamayacağını düşünüyordum ki, senin ırmakların, birden büyük bir gürültüyle çağlamaya başladı. Şaşırdım, korktum ve hızla kendinden geçme evresinin basamaklarına doğru, yitmeye başladığımızı düşündüm.

O sıra saydam sular, alevler içinde toynaklı atlar, sonsuz bir soğuklukta kaynayan titansı topraklar, katı ıssızlığın ortasında yeşile kesmiş; uçsuz bucaksız buzullar, gökadalar, yıldızlar ve tanımı olanaksız kalabalıklar; insanlar, insanlar, insanlar ve sonsuz çeşitlilikte kaplanlar, filler, sürüngenler, Boschlar; yani senin anlayacağın, bir canlı denizinde yüzmeye başladım.

Şimdi yıllar sonra, bu tür bir sanrıyı, pencereye doğru uzanışımızdaki, kentin ışıkları mı sundu bize, o mu aldattı bizi, yoksa artık senin çıplaklığındaki -erleyik- dünyanın en güzel iki volkanik dağından, aşağıya doğru inerken, koyakların bitti diye düşünüldüğü yerde, birden gizemli bir derinliğin, tarih öncesinin mi, sonrasının mı belli olmayan, ultra doğal ve bir o kadar yabansı mağara ağzının, kırk haramilere açılan, büyücül kapaklar gibi -kızıl ötesi ışıklarla yanıp sönmesi mi- beni bu yaşamlar üstü sanrılara itti bilemiyorum…

O gün doyunçlarımızın, var olmaya ilişkin evrensel devinimleri, -gerçek miydi- onu da bilemiyorum, hatta şu anda, anımsadıklarımla anımsamadıklarım, o günün içinde, öylesine bir kozmik yumak oluşturmuşlar ki -hiçbir şeyi- ne tam olarak anımsayabiliyorum ne de anımsayamadığım tek bir şey var o günden!.. Belirsizlik, anımsadıklarımla birlikte, us denizinden akıp gidiyor, yalnızca o kadar…

İşte orada, zamanlar sonra birbirinin içine çöken iki ayrı dev, tinsel ve maddesel olmanın sınırsız çelişikliğinde, birbirinde erimeye karar veren, iki ayrı göksel varlık gibi, ölümsüzlüğün paradoksal uykusuna ulaştığımızda, biliyorduk ki artık, bu ölü bedenlerin, en umulmaz, en beklenmedik iki noktası arasında, o küçük devlerden, o göksel varlıklardan, yeni ve sonsuz bir evren doğuyordur ki; bu tüm bilgilerimizin, tüm tozanlarımızın, tüm varoluş biçimlerimizin üstündedir.

O en güzel, en sonsuz olandır.

O, “Yaşamdır” doyamadığım…

DUYUMLAR

I
'İğneada'da bir balık kartalı öldü.'

26 Temmuz sabahı, Suomi'de, ormanlar içindeki bir gölden havalanan Balık Kartalı'nın (Pandion hallaetus), dün İğneada'daki sazlıklara doğru süzülürken, tepelerdeki elektrik tellerine çarparak yaşamını yitirdiği, cesedi bir çiftçinin bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir ülke ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.

II
'Boz Ötleğen ölü bulundu.'

15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti'nde, bin bir renkli kuş arasından, Arap yarımadasına doğru uçan Boz Ötleğen'in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle, Filistinli milisler arasında çıkan  çatışmada
vurularak öldüğü, cesedin terk edilmiş bir taş ocağında bulunduğu bildirilmiştir.

III
'Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.'

4 Eylül'de, Cernek Kuş İstasyonu'nda halkalanan, nazenin bir Saz Bülbülü'nün, geçtiğimiz gün Kahire yakınlarında, avcıların tuzağına düştüğü, Kefren'e doğru kaçmaya çalışan yaralı kuşun, piramidin yüreğine saplanarak öldüğü öğrenilmiştir.

11 Nisan 2017 Salı

BENELUKS

Güneşin yurdu göklerde nice bulut vapuru vardır, uygun bir rüzgârda sizi dilediğiniz yere götürebilir ve işte biz de biraz delilik yapıp, çocukluğumuzun Notre Dame romanına, Hugo'nun, Lautremont'un ülkesine, Van Gogh'un sinir krizine, Erasmus'un cehennemine, Luksemburg kraliçesine ve ağır, eski bir grayder gibi ürkü veren, feylesoflarla dolu Germen ülkesine gitmek için, uçan pillerimize, ah pardon göğün yelkenlilerine binelim ve yollara düşelim dedik... Bir yazıya başlamak için gramatürede olsa sofistike bir giriş tümcesi bulmalıdır insan, çünkü başlangıçta söz vardı, başlangıcın sözünü bulduğumuzda gerisi gelecektir. Yolculuktan pek hoşlanmam ama geziyi severim. Yolculuk bir yere gitmektir, geziyse orayı tanımak, ikisi çok farklı ne yazık ki... Beneluks turu için kanatları takırdayan çelik kuşa bindiğimizde, pencere kenarına oturmak olanağım yoktu, bir kere oldu, o da kanadın üzeriydi, çok şey göremedim, bu kuşun kanadı rüzgara dayanır mı diye düşünmekten başka!.. Katharine Hepburn'un bir sözü var, ne yaptıysam yaşamımda, gemimi kendim uçurdum!.. Yorum yok!.. Amsterdam hava alanına inmeden, Hollanda kasabasının sular altında kalmış bir narenciye bataklığı olduğunu anladım. Bize paralel koltuktaki kadınla laflayarak çıkışa geldim, tam dedim ki, artık sohbetle geçip gider bu gezi, ama kadın söyledi son sözü, bana eyvallah janım, turdan bilet almak daha ucuz!.. Dolaştık şehri, diğer Avrupa şehirlerine ve ülkelerine göre daha sade diyebilirim Hollanda, kanallar ülkesi, gerçekte bu minval söylentilerin hepsi medyatik, medya sizi her konuda yönlendiriyor, Van Gogh efsanesi, Vermeer'in dünyası, delilerin tanrısı Erasmus, Uçan Hollandalı, burası biraz daha eskice duruyor, dokunmamışlar gibi, diğer Avrupa topraklarına göre... Çünkü dünyanın öbür ucu diyoruz, Çin ortada aslında, kuzey ya da güney dünyanın öbür ucu, örneğin İskandinavya iklimi ve çapraz bağları uyarınca, Çin'den daha uzak homotik coğrafya düzleminde, hiç işgal gördüğünü, Finikelilerin bir kez bile ziyaret ettiğini sanmam, ama Lombardlar, Ravenna önlerine gelince, lobut ve boynuzlu miğferlerin yaşamdan korkmak olduğunu anladılar!.. Akdeniz yani, kışları ılık ve yağışlı demek tüm dünyanın gözünün olduğu topraklar demek aslında ama endüstri devrimi bu hurafeye son verdi!.. Kahve köşelerinde pinekleyen Pierre Loti ve oryantal masalların yerini, Arsen Lüpen ve Star Wars filmatiği aldı. Petrolde cadı kazanına çevirdi oraları artık... Edison tanrılardan ateşi sonsuza dek çaldı ve kıtalararası ırk ayrımı sona erdi. Artık sloganımız, kutuplarda aşk başkadır ve yeni evimiz, ayın sahil kesiminde!.. Ertesi gün Belçika'ya geçtik, bir ara Erasmus köprüsünü gördük, uzaklarda Rotterdam yerden yükselmekte zorluk çeken, yarı batık, yarı düşsel bir masal ülkesi gibiydi, Brüksel'in ana meydanı, kim bilir daha ne meydanlar vardır, Victor Hugo'nun kaldığı ev ve karşısında Marks'ın manifestosunu yazdığı ev ve borsa binaları, ömür boyu çiş yapan bir çocuk heykelini gördük ve armağancılardan bir kraliyet rozeti alarak geziyi bitirdik. Brüksel'de başbakan istifa ederse hiç bir yetkisi olmayan kraliçeye sunarmış istifasını, parlamento kraliyet sarayına yakın, parkın içinden geçiyor yol, Belçikalılar o yola 'Ölüm Yolu' derlermiş, herhalde cennet gibi yeşilliğin içinden geçen yolun gerçekte bir ölüm yolundan başka bir şey olamayacağını düşünmüşler... Eh, insan bu meçhul!.. Genelde şehirleri herkes gibi gezme alışkanlığım yoktur, bu yüzden şaşkınlıkla bakabilirler, tur otobüsüne doğru koşarken, otelde kalarak, gelip geçene bakarak günümü geçirebilirim, küçük ayrıntılarla da oyalanabilirim, kahvaltıda çok çay içiyorsam çevre nasıl görüyor bunu, bir kadına fazlaca bakıyorsam tepkisi ne, hiç yoktan günaydın dememi nasıl karşılıyor insanlar, bunların ve daha bir sürü davranışın gezinin anahtarları olduğunu düşünürüm, tur otobüsünde herkes uyurken başımı çevirerek tarlalara bakarım, tavşan mıydı yoksa o, sonunda bir traktör gördüm, oysa bizim köylerde herkesin bir traktörü yoksa, yaşamıyorsun!.. Gezmek farklı frekanslardaki insanların bir arada yaptığı sörftür. Brüksel'de simit kafe de oturdum örneğin, serbest programda, herkes sağa sola koşturdu, çevreyi izlerken bir çift geldi Türkçe konuşan, nereden bilsinler, Fransızca bu sandalye boş mu gibisinden bir soru sordular, alabilirsiniz deyince; aaa dediler, işte gezmek bu!.. Ertesi gün Brugge'daydık, güzel şehir, küçük ve yüzyıllardır dokunulmamış evler, her Avrupa şehrinde olduğu gibi içinden nehir geçen bir şehir, katedraller, Notre Dame'lar, meraklısı için bitmeyen anılar... İki at heykeli gördüm bronzdan, fotoğrafta çektim, fantastik at resimleri yapan bir ressamımızın atlarına benziyor, içimden yıllar önce geldi ve bu atları üretmeyi ilke edindi artık dedim, işte bir esin rüzgârı, eskiden taklitçilik gözüyle bakardım ama o kadar kesin bakmıyorum artık, gönlüm ister ki, bizden de esinlensinler günün birinde, çünkü esin tarlasının rüzgârı hep bizden tarafa esiyor gibi... Düştük yola, kanola tarlalarından (petrol ve yağ üretimi konusunda çok zengin bir bitkiymiş) ve enerji üreten rüzgâr gülü-yel değirmenlerini geride bırakarak Paris'e gidiyoruz, ağaç pek yok, güneydedir ormanlar dediler, Paris'in Zeytinburnuvari semtlerinden geçerek Champs Elysees'ye geldik, bir çarpınç içinde, küçümsemeye çalışırken Paris'i, Concorde meydanına giden yol büyüledi beni, bir sürü görsel, Louvre, Napolyon'un mezarı, Notre Dame kilisesi Victor Hugo'nun ve sonra bir Türk'ün evi, küskünce birinin yaşadığı, Paris'in sur içinde kalan daire, sonradan rehberlerin bu tür efsaneleri uydurabileceğini düşündük... Gerçekle, yalan iç içeyse eğer, onun adı mitoloji, bir çağdaş söylence oluyor günümüzde!.. Grup kararıyla Lido Show'a gidilmedi, popüler fetişizm artık insanları cezbetmiyor olabilir, çünkü benden başka Moliere'in 'Müsrif'ini okumuş yok belli!.. Champs Ellysses'de dolaşırken bir 'vale!' önümüze çıktı restorana davet etti, Lido Show nerede dedim, 5 metre ilerdeymiş nereden bileyim, aramıyorum ki, garson ''nitsin Mahmut Makal'ı'' örneği pandomimler yaptı, iki gülüşün prestij kavgası başladı aramızda, sonra yanımdakine 5 metre ilerdeki şeyi bilmiyor -gerçekte göstermiyor- anlamına işaret yaptım, oda 5 metre ilerdeki bir şeyi görmeyen yabancılar klişesine sığındı, görüyorsunuz batı ve doğu sürgit yanlış anlamalarla iç içe, kimsenin ne bir şeyden anlamadığı vaki, ne onların üstün körü bilisizler işlemine başvurduğu gerçek!.. Biz uyduruyoruz bu hurafeleri, belki onlarda bir espri düzeyindedir de biz alınıyoruzdur, bir kere ipin ucunu kaçırmışız!.. Rehberimiz aşırı bilgili ve çok güzel tümceler kuruyor, dedim ki kendisine, bir kitap yazmalısın, bu anlatımların herkeste yok, pek ilgilenmedi ve önce bir ev alacağım, çoluk çocuk filan dedi, yaşam işte, sıradan, yani hepimizin içinden tramvay geçen şarkılar, bazıları için vazgeçilmez oluyor, bilim adamı neden az, trapezci neden yok, Satürn'e bir gecede gitmeyi düşünen insan nerede, bir müzisyen niçin hayranlık uyandırır, işte bu yüzden, yoksa herkes yetenekli inanın, köylerde olağanüstü insanlar gördüm ben, ama yaşamın sergüzeşti içinde incelikleri, sıradanlığın içinde eritmeyi yeğliyorlar, düşünelim ki inat etmiyorlar ya da çalışmayı bir yerde kesiyorlar, bahane ve haklı gerekçelerimiz sonsuz ama kaybımız belki dünyadan büyük, neden?.. Çünkü kaybetmeyi göze alarak, hayallerinin peşinden koşmayı bilseydi insanlık, orta çağda aya gitmiş, bugünse tanrının koltuğuna geçmiş, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır demişti çoktan!.. Paris'de ressamlar tepesine gidemedim, isterdim ama olmadı, bizim sanatçılarımızın, Picasso'nun, Lautremont'un (severim) uyukladığı kafelere gideyim dedim, Saint Germain'deymiş, ben ''Herifçioğlu Saint Michel'de koyuvermiş sakalı / Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı'' darbımeseli uyarınca, Saint Michel'e gittim, ne bileyim... Neyse ki, Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu romanına esin olmuş kiliseyi gördüm, mutlu oldum tabi ki, sonra şiir çeviririm düşüncesiyle, her yerden aldığım kitapları aramak için Shakespeare kitabevine gittim, önüme o çıktı, aradığım kitap yok, şöyle ki, Çağdaş Fransız Şairleri antolojisi var mı ama İngilizcesi olsun diyorum, her ülke de bu soruyu yineliyorum, Belçika'da bulamadım, Hollanda'da bakamadım, Almanya'da arayamadım, turlar her şeye olanak tanımıyor, bir bayan kitaplar yukarıda dedi, o minval kitaplar, çıktım bizim sahafları andıran Shakespeare kitabevinin üst katına, dehlizlerde bir sürü kitap, yahu o kitabı nasıl bulayım, hayatın ve ölümün baskıları altında... Metro kapanır mı, oteli sağ salim bulabilir miyim, Sen nehrine elimi sokma onuruna nail olabilir miyim gibi düşüncelerle boğuşuyorum, bizdeki gibi, Hacamat aradığın kitap bu diyen yok ki, sonunda dışarda retro diye konmuş kitaplardan bir kitap beğendim, Arabi yazıyla imzalı üstelik, Fatima Chbibane-Bennaçar'ın kitabı, bizdeki gibi kitap enflasyonu muamelesi gören, ölümlü şairlerimizin ağıtına benziyor, sanki tanrının son kitabı, alırsan Bennaçar ebediyen unutulacak artık, göz önündeki son kitabı belki de bu, günün birinde Bennaçar'dan bir şiir çevirebilirsem, Mephisto'nun dürtülerine kanarak, Fatima'nın ruhu üzerimde dolaşacak ve belki de sevdim seni ey adalı pehlivan diyecek!.. Ara sokaklarda ucuz kitaplar buldum, insanın önüne atıyorlar kitabı, vallahi bizde böyle yapsan kavga çıkar, hani 'monşer' masalları, hani kitap hastaları, biz daha iyiyiz diyecek kadar sarhoş da değilim elbet, ama size şunu söyleyeyim ki, 'Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, / Öyle tükettin demektir bütün yer yüzünde de...' Sen nehrine indik sonra, çiçekli ağaçlar, Paris baharı, ama insanlar sere serpe diyemem, bizdeki parklardan farkı yok, eh bizde olsa bu kadar vurdumduymaz olamazlar denir mi, orada insanların dört çarpı dört karışık hareketlerini göremedim inanın, (taklit eden her daim abartır, içgüdüsel zorunluk bu inanın, arabamız yok ama uçar gibi gidiyoruz biz!) belki fantastik bir kaç ayrım vardır, Amsterdam'da canlı seks performansı sergileniyor diyenler gibi, bizde bu sektör zaten o kadar canlı değil ne yazık ki, muhafazakarlığımızın nedeni, yatırım eksikliği, altyapı yoksunluğu vb. geliyor bana, görmedikçe insanlarımızı suçlamak kolay, yerli arabaya rantabl değil diyen holding patronunuz varsa eğer, tren üç saatte gidecek, üç günde gitmeyeceksiniz artık şehre derseniz, kalan iki günde ne yaparız sonra biz diyen köylülerin olması çok normal inanın!.. Bizim külliyen düşüncelerimiz geri, gerçekte ne kafadan bacaklıyız, ne de gözlerimizin feri kaçmış sizin anlayacağınız, ya birileri bizi avutmuş ya da düşlerimize tırpan vurulmuş. Kusuru da boş yere köylüde, mezrada aramayın, kusur hepimizin düşünce yapısında... Hepimizin!.. Eğer biz, boğazı baştan sona erguvanlarla donatıp, yalıları ışıklandırsaydık, Konstantinapolis surlarını utanmayıp, Sur içi İstanbul'u diye uzaydan görünecek biçimde düzenleyerek, bir görkem yaratarak, sağlı sollu heykeller, göz alıcı Süleymaniyeler ve mazgallarla donatsaydık ve Marmara'yı gözetleyen kuleleri sağ bıraksaydık, Paris'in köylüleri bir sengine yekpare, Acem mülkü feda olan Şehriyar'ı görmek için bugün bile Haçlı Seferi düzenlerdi inanın!... Paris'te Sen nehrine elimi soktum, çünkü bir köpeği sevmiştim, tüye ve toza karşı alerjim vardır (Denizli'nin kızı, tozu, horozu meşhurdur günlerinden kalmış olmasın), belki su daha kirlidir ama psikolojik olarak yıkadım saydım elimi, çünkü ola ki bir şey yemek isteseydim elimle tutamazdım!.. Sen nehrine elimi sokmak düşüncem zaten vardı, belki Voltaire'in Zadig'i bunun gerekçesi olmuştur!.. Napolyon'un görkemli mezarı, Lüksemburg Bahçeleri, Louvre (Hermitage'dan sonra dünyanın ikinci büyük müzesiymiş), Concorde meydanı, (Antoinette orada ruhunu teslim etmiş) ve dersini çok iyi bellemiş Eiffel'den sonra Paris'i bitirdik ne yazık ki, sevdim Paris'i bugün gitsem yaşayabilirim, Roma'yı severdim ama Roma daha tenhaydı sanırım, kalabalığı izlemeyi severim... Anlatılacak çok şey var, gün gelir ortaya çıkar, metroda bileti yanlış kullandığım için geçersiz olmuş, bu neden geçmiyor diyecek oldum güzel bir kıza, oda sürdü bileti geçiş çemberine olmayınca, aniden kartını bastı örneğin, hani batı soğukkanlıydı, kıza teşekkür bile edemeden, çekip gitti!.. Eneide, 'Hamlet, Othello ve Macbeth' üçlüsü, Bach, içinde Kowalski diye birinin olduğu bilinmeyen şairler kitabı, aldığım diğer kitaplardı. Yalnız Kowalski'nin yanında (bizim Cihangirli Thomas Seguin gibi zamanın tozuna bırakılmış gibiler artık) Bosquet ve Renard'da var kitabın üstünde (bu Renard, 'Yaylı bir tütün tanesidir pire' diyen Renard değil ama), Poe yazıyor (é'deki şimşek çiziği puntonun büyüklüğünden dışarda kalmış, kapakta gözükmüyor, ince eleyip sık dokuyan çıkar belki!), meğer kitabın altında 'sie' diye ek varmış, aceleden (üç kişiyiz, biraz çabuk ol sesleri tüm evrende!) Edgar Allan Poe'nun kitabı sanısıyla almıştım, oysa tanımadığım bir kaç şairin kitabıymış, şimdi şehir efsanelerine göre, ben batıda yolunu şaşırmış biriyim değil mi, frambuaz diyecekken, rogue noir (ruje nuar!) deyip varyeteye girdim öyle mi, hayır, Poe sanarak yanlışlıkla aldığım kitaptan mutlu oldum ben, geri götürseydim, satıcı Poé / sie'nin Poe'nun adını içerdiğini bende yeni fark ettim diyecekti belki de!.. Orada amacım Paris'ten bir kaç kitap almış olmaktı... O kitap, sınır içi şairlerden bir antoloji çıktı üstelik, aradığım kitabın vulger versiyonu sayılırdı artık!.. Son görüngü şu, üç gün kaldık Paris'te, üç gününde sabahında, tür kan, tür kan! diye yankıyan bir kuşla uyandım, gizemli, hafif neşeli ve hayranlık verici bir ses, çok duruydu ötüşü, ıslık gibi ve kuşluk vakti ondan başka hiç bir ses duyulmuyordu, doğal barınağı yok sayılırdı şehirde ama o yaşamdan umudunu kesme der gibiydi, o kadar güzeldi ki ses, hayran kalmıştım, bir gün ağaçta sığırcıktan irice, onun gibi benekli bir kuş gördüm, ses de vardı ama bütün güzel ötüşlü kuşlar rengarenkti doğada, olamaz dedim, yeşeren yaprakların arasında seçemedim, sanki dünyalarımız ayrıymış gibi, yitip gitti... Sorsalardı Paris gerilerde kalırken neye üzüldün, o kuştan ayrıldığıma derdim. Lüksemburg'a geldik sonra, Petrus vadisini, Remich ve Schengen kasabasını gördük, vize anlaşmasının imzalandığı yer, bir heykel vardı, bir de Berlin Duvarı'ndan devasa bir parça, duvardan bir parça koparmaya çalıştım, Türklüğümüzü kanıtlayacaktık kesinlikle, işte bu kez haklısınız ama koparamadım, küçücük bir şey düştü yere, onu eve getirdim, o kadar küçük ki, onu gören bu mu büyük olaylara neden olan duvar diyerek, her şeyin Bremen Mızıkacıları masalı olduğunu ileri sürebilir artık. Köln'ü de gördük, küçük Alman kasabalarını uzaklardan geçerek, Alman kentleri, hantal ama zamana dayanıklı, merdaneli makineler gibi, ürkütücü ve gotik, kararmış ama demir yığını gibi yükselen Köln katedrali bu duyguyu yansıtıyor, Köln, koloni sözcüğünden gelirmiş, kologna kenti aynı zamanda biliyorsunuz, orada bir Nevşehirli'yle karşılaştık (Harput'ta bir Amerikalı!), aşkla yardımcı oldu bize, abra kadabra demeden balık oil manzaralı bir markete ulaştık!.. İsaac Asimov insan en iyi seyahati aklıyla yapar demiş, yani düşlerdeki yolculuk, gerçekleri geride bırakabilir mi demek istedi bilemem... Aslolan bir gezinin içimizde sürüp gitmesidir!.. Gurur urdur, alçakgönüllülük sülük, biri içten, diğeri dıştan sömürür. Bir doğru ya da uzunluk sonsuz değildir, ışık doğrusaldır ama eni sonu bir gök cismi ya da bir materyale çarparak kırılır, yön değiştirir ve sonsuzluk da sona erer, ışığın sonsuz akışı bir biçimde sonlanmış olur, artık ya geri döner ya da bir eğri çizer, yolunu sürdürür. Bu sonsuzluğun da sonlu olduğunu gösterir. Sonsuz bir sonluluktan söz edebiliriz biz kısacası, dolayısıyla sonlu bir sonsuzluğun da içinde yaşadığımızı ileri sürebiliriz. Öyleyse son ve sonsuzluk, iki paralel doğru gibi, öngörülebilir veya öngörülemez bir noktada birleşir. Evren bir gezi yeridir, geleceğimizse geçmişimizdir.

7 Nisan 2017 Cuma

GABRİELA'NIN TASALARI

'Günaydın, bazıları bana soruyorlar canlı gibi sanat boyanmıştır. Yollarını yaşamak icadı. Şarkıcı Gibi Cordoba'da zor. Şarkı söyleyen bir grup ile 2000 yılında elektronik ve iki yıl mükemmel arkadaşlarım. Dakik. Yerlerindeler. Iyi insanlar. Hiç sorun yaşamadık. Hala başka resimle inanmıyorudum benim hayatımdı. Beni yere it bu iş eksikliği seni seviyorum. Insanlar bir kot ödüyor. Bir ceket veya ama evlerinde tüketerek. Asla dedi ki çoğu kişi sanat harcarlar yaşamak için. Tıp fakültesinde matwrial seni her zaman harcıyorsun. Aile içi şiddet. Ve sonra seni yok etmeye çalışıyorlar. Arkadaşların senin hakkında kötü konuşur oyun gümüş onları artık daha naftalin kokusu. Müziğe. Problemad ilişkilerinin müzisyenler. Profesyonelce. Seni taciz onları normal diyelim. Kötüye çalışıyorlar, bu müzik ne nusca. Insanlar kadar üçüncü yaş seni mahvediyor. Palavracılarla bedava olduğu için bir grupta olmak. Ben daha önce hiç gitmedim. Ve bir albüm yapmak vardır müzisyenler fracadados toplantı. Yolsuzlar çok. Sana iyi bakıyorlar seni yalnız bırakıyorlar. Ve eğer yanlış kayıt kaydediliyor. Hata yapan değil. Onlara başka arıyorlar, kötüye ödüyorsun. Belki başka bir il daha burada bulunan çöp bunlar. Sanatçı olmak iman ederseniz bir diploma. Sanatçı, bankacılık bu fauna. Ve herkes lis bugün labura hiçbir şey için. Gümüş bile. Birini kaldırmak bile. Sanat için ciddi insanlar. Olanlardandır. Yeni başlayanlar için öğretmenlik yaparken. Formları doğru yapmak için bir sınav, çünkü onun ilgi ve müziği, bir çocuk için söylüyor kızlar evime gelin. Ilgisi var kiminle tokas. Yoksa seni diyor ya gün çalalım. Ba mümkün değil çünkü tokar, evi var. Bunu önemli bir müzisyen bile bilmiyorlar. Bir ara sıra. Ve orada seni bekliyor, kıskanç ya da sinirli bir şey yapabilir ve daha eğer gülümse. Ve o yüreklinin örnek olacak için karnına. Perişan. Kolay değil. Ben her zaman düzgün ve öğrencileri vardır. Bu ucube derdim onu sevmekten başka bir en azından yapıyor. Ya da bırak... Ahoracanta ya da görünüyor. Dans et. Saltaactua. Değiyor. Ben kullanıyordum çeşitli yüzeyler ve bu kadar yoktu insoporyable cırcır böceği. Bu kichner artık! Bakalım bugün vaen! Yapacak çok iş var. Hasts güzel bir kelime. Ve başkan olmak isteyen bu kadar karışıklığa çünkü arman. Eminim sen yozlaşmış ve atılacağı deri. Ve helikopterle gideceksin. Tabut. Ya da kaçıyor. Arjantin'de yoktu dünyada bile görmüyor... Herkes iyi kadar yozlaşmış papa... Uç altında aşağıda ki bu gerçeği asla bunu olabilir gibi bitti. Insan çok hasta ve bozuk para değil, seni bile berssage ile bakan göz bu madde ile. Değişir! Vivi! Ydejen defol hayat kısa kızdırmak için ve diğer mesecitan barış içinde yaşamak! Bir filmde bile samuel jakson avelino kağıdımı tarzı ve teknik abtraccion sapması veya cromatismo. Iyi sesi yükseldi. Manga sucida adı ismi. Rağmen delilik var sanatçı, önemli olan birlik, saygı, işbirliği. Başarmak için. Bi için değil ya da fikirleri ve iş boykot dışarıdaki insanlar, hiçbir şey yapmak zorunda. Bugün bir şey olabilir bu dağınık ve cofundido ama aslında bu onu özlüyorum. Sanatta deli var, çünkü o yerde durup ve çocuklar var büyük bir çılgınlık seviyesi, maske yapamaz çünkü çok saçma her şeyin parçasıdır ve normal adam kendini tut çünkü deli bir delilik değil. Daha geniş ötesine görmek. Ve bu anlamak değil bu deli olduğunu daha kolay anlamak olacak.. Şimdilik ara... Belki de değişiklik var ama sonuna kadar ısrarla öneririm... Videoları görmek zor buluyorum. Bandırma grubu veya tube var. Bakıyoruz, katılmak ve çok iş arkadaşlarım gibi, ıtchy rossi, r. Garrido.r.romero. Cacho mendoza. Raul Garcia. Daniel Rodriguez.m.eugenia çiçekler. Alan.e.cueto. Ben ve ses... Umarım beğenirsiniz. Dörtyıllık iş, kavgalar, atlatmadık. Ama büyük bir grup insan... Saçmalıklarına elbette tatan tatan tara tara tara tara tatan tarara tatan... Haftaya başlıyor beni kutlayıp heyecanı ruhu. O kadar oyun. Fotoğraflar. Kaliteli. Farklı tarzlar. Bu yüzden seviyorum. Bir sürü bilete göç jamaika. Uruguay. Hollanda, paraguay dolandırılan artık esrar kullanan, o olmadan da adalet hızlı hırsızlık ve desapareciones. MM Garip ve naftalin kokusu. Farklı Olmayı Seviyorum Stilleri ve bakış açısı sanatı. Sıkıldım. Sonsuz Stilleri Seyahate beni enxtusiasma daha. Hiçbir şey için korunaklı afanar.m.pagina telif hakkı. Havlar Sancho Benim Stilleri Bir terlik bile bu cromatismo görüyorum her yerde belgelenmiş dosyalarımı için Facebook'ta. Etkilemek severim... İnsanlar sağ kanatları ve uçmak istiyorum. Üzgünüm benim frances söylüyorum isteyen için arkadaşlık atan böncül insanlar kötü dalga sanata her neysen seni öleceksin yani artık açıktı sen en azından bir sanatçı bir şeyler bırak sen ingilizce çok words şef evrim daha bu tur ben vermiyorum. Tur be you one fucking sheat ve eğer sence sanatçılar ezikler ve afanas. Çünkü bu boşluk ve ölü. By by. İllüzyonistler düşmanı. Çünkü bu mantıklı, çünkü cromatismo en sert gidiyor renkli cromaticamente birincil ve ikincil beyaz krem mor turuncu sarı kırmızı daha bir mavi mor siyah koyu gri ve açık gri beyaz böyle götür en ince hareket caffa için bir ton ve altı semitonosden Filitrelerinde'lere kadar tonlu çember ilkeller. Sesleri ve siyah ve beyaz veya desaturan korkularla dolu. Bu bir kitap çıkar okudum adam papağan bile bu stüdyo ışık. Onun çürüme. Güliverim kullanmak. Bu cromatismo. İsteyeceğim. Lütfen bunun işe yaraması için obcenas kelam olan önlemek, kuşatılmış bile aşağılamak değil cinsiyet, şiddet değil, intikam emvidiar ezmek bile değil. Böyle saygı saygın. Aka hepsi aynıdır. Dünya sana faturayı gönderiyor. Ve sonra onu kaybettik ağladık x. De ağlıyor. Önce yere çöp atmak. Önce düşün. M. Ben onu seviyorum. Her şeye rağmen. Siz? Bir fotoğraf başka bir kedi veya bir sincap ' a bile bebek inanç yeğenim doğdu. Hayır mesclo ile özel hayatımı olmadan bu işi kimse maaş sadece benim işim. Ben produsco ve oyunumu paylaşıyorum. Fikirlerim. Çok. Başka bir şey yapmaz. Eğer para yok. Refused other thinck değil. Artık saygı içerir bu sayfa ve fırsatlar doğurur. Eğer seni gibi söyleme. Entrecasa: Qizas çok sever el dorado... Kim dedi ki katları ile yasadışı çiçekler... Herkesin bir tasarımcı. Önemli ressamı vasat? Eğer sana iyi koydun mürekkep. Seviyorum gibi gerçek yaratıcı çalmaz. Gerçek olduğunu. Bu gerçek bir sanatçı olduğunu bir parmak izi değil başka bir kopyasını bırak. Söyledim zaten çalan bir sanatçı yoksul bir adam ya da kadın. Yazılarım hassaslar, dürüst, bazen güçlü ama ben uslu. Gördüm, evleri, binaları, insanları ve dışarıdaki her şeyi. Bugün ötesine görmek arıyorum. Daha Microvisual. Ruh enerjisi gibi. Gerçi ve sayfanızı modernizminde yaşıyorum. Ne zaman kendimi kaptırdım. Ben ve vihace görüyorum ve on beş yıl daha az kötü. Cazibe. Avans bile düşünce. Düz uçuş. Hoşuma giden şu hayattaki bazı çılgınca yedice derinliğini sabuklamasının aslında insan... Bir ara onu eğlendirmesine... Bir şeyler hissetmek... Sıradan şeyler konuşmak... Beni çileden çıkarıyor... Vampir vampir beni arama... Günaydın tabi. Mutlu. Yasal için esrar kullanımı. Şu an yağ. Düşündüm ki başkan ve diyeceklerinizi escucjara hara bunu yapması gereken şey, bu güzel konuşuyor. Huzur onun hiçbir şey söylemeden herkes bilerek nefret ve onu suçlamak için bir şey arıyorlar. Var olmak için. Ben onları çoktan düşünsene gönderirdim. Umarım bir yol bulup bu sonsuz ağlayan insanlar. Bu esrar yasal yasalaşırsa sadece onu savunacak todoscomiendo elini artık çoğu kullanır. Po vsrias hastalıkları önlemek ve hastalıklar artık estudiandola özellikleri olduğunu. Bunlar binlerce. Baş ağrısı ve huzur geldi. Ve ruhsal sorunlar. Gergin. Depresyon. İştahsızlık. Bu bitki derdim bu bitkinin tanrı onlara hediye ve bu kadar iyi incelenirse insanlarımızın zarar değil sean bile kayıtlarına. Herkes. Kendini bilmek zorunda olduğunu anlamak için sizin iyiliğinizi. Bir zaman vardır. Gülmek için değil şaşkaloz gibi değil görmek ve hissetmek için adil olmak ve işe yaramaz bir küstahlık pasifik olmak için en iyisi bu. Espri sağlık için en iyi şey ülkem ve doğal evrim umuyoruz ve herkes büyük olmak. Başkan bir hamle yaptı ve sayı attı ve bir umuttur. Onu deneyin ve görün sizin iyiliğinizi. Özgür bırakmak için ülkemi. Vera zamanla fişleri koyduğu yere koymak gerekiyordu. Aksın ve geleceği ile Arjantin için. Hepimiz kendimizi ve bu başkan dünyanın en iyisidir. Bu bir büyük kardeşlerini dacarles için gümüş x sizin gibi pahalı. Zengin ve çatal bıçak gibi korkunç şeyler elimi cebime ve halkının bu faturalar ecogas gönder implecable bir şirket. Bugün hepimiz görüyoruz hırsızlar gibi çalışanlar bile var relejos gidiyorlar bölgenin sorunlarını kolay opak faturalar. Tavrınız görüyorum hırsızlar gibi bende bir sanat atölyesi neredeyse hiçbir şey öğretiyor ve hükümet savunmanı bir kızım. Ve yalnız bir çöp çöp... Bir şirket. Ama sizinki ile çıkabilir... Bir şirket olduğunu da kusursuz ve adil faturalarını bugün başka bir hırsız gibi ve daha birçok politikacılar değil çöp işadamları umurunda olmadığını ve insanları ezmek uzun süredir sanırken gösterdiler. Yanlış! Portre yapıyorum böyle bıçaklama için kimseyi öldürmüyorsun fiiiiiiuuu ve sana oluyor. Suç uygarlığı yanlış yol engelleyelim. Hapse engelleyelim... Hata engelleyelim... Özgürlüğünü değer... Uzun zaman önce insan haklarına saygı oligarkas bunlar. Çıkmış. Sizce dünyanın sahipleri seni görmek istemiyorum oligarka sonuna geldiğinde senden özür dilerim çünkü sana iyilik nafa geldiğinde senin gümüş ve önyükleme her şeyi bir saniyede. Yüzünü görmek istiyorum korkak ölmek korkusu ile. Ve merhamet istiyor.... Çaldığın zaman rüyalar... Yerler. Hayat... Elinizden geleni ardınıza koymayın... Hadi autocultivo çünkü hayat ciddi gelişme bir tilo mad güçlü ve dan deli zaten bu bir ilaç değil de çünkü kendini iyi hissetmek için. Zarar çok halkımızı ruhun yaraları tedavi. Mad inanç olmalı. Daha yaşamak istemiyorum bu kadar serserilik üretir iktidarsızlık. Depresyon. Ben hep yok dedim. Senin için çalışıyor. Erken temizle. Kısa senin ağaçlar. Exfortate tucada görünüyor. Bize daha önce. Inancım boşlukları ki sonunda kim olduklarını göreceksiniz. Ve degnidad ara. Ve Huzur... Eğer eşcinseller başardılar ada yok. Ve süper bir şey pelotad af kadar yasak değil, İncil'de İncil'de okudum ki konuşmaya ot cehenneme gideceğiz. Biliyorum bu mansaria gürz kırıldım. Negatifler. Karşı onları. Onları deseperenzados. Hala ısrar okuyun kitabı bir dünya "mutlu" Aldous Huxley... Ve bilim kurgu filmleri olan bu bugün modyraban ve hara daha ve bu quesobrevive us örücü değil (belki) değil, bu bir uyum... Insanlar acinar su olmadan tutarak. Gaz fırsatlar. Bu acinar aykırı ve insan hakları. Bıçaklanabileceklerini onlara onları acinadores. Köleciler. İnsan'a ucuz işçilik ve hayvan kullanmak için. Katmayı Belgrano pullara bir bayan 55 0 60 ile küçük bir psikoz önemli bir saçında cirulo göstererek onların mostra superfialismo çok gri ve kırışıklık gerçekten çok güçlü. Şiddet bir cinsiyet kötü. Görsel bir maltrador. Ben bir kadın düşmanı birkaç daha var 30 s ha! Ve sonra da böyle bir felaket villa belgrano. M. Göz var ve var şakası yok. Var olmak inanmak için yaşayanlar ve sonra sonuçları geliyor. Tanrılar inanıyorum. Sana da bir tokat kötü cehalet. Şiddet iyi bir şey çekiyor inanıyorum çekim yasası ve diğerleri. M. Il. Vali onu topu ecogas ". iyi görünüyor şeffaf ecogas tanınmış, uzaklara yollamak ve pahalı fatura ödeme bile. Sana gaz koyuyorlar. O800 ödenmezse ve aynı sana ücret ve pahalı bırakıyorlar ve seni bekleyen kimse yok sana karşılık. Bu onun oyunculuk insanları acinar aykırı ve insan hakları. Ekipsiz gaz ve gaz koymayın artık ödedik. Siz büyük bir yemek olabilir mahkemeye vermek için konfor kasabaya hayat zaten korkunç faturaları ödeme uydurulmuş, ona elini cebine ve önden soyulur deniz... Kendilerini dokunulmaz, kaç büyük hapiste bitti . Yozlaşmış olduğun için para? Yeni bir stüdyodasınız ecogas? Pagatelo sen kardeşim, kasabaya afanas! Ve saklanıyorsun. Göreviniz katkıda bulunmak için kasaba kasaba zengin... Ve kötülüğün hesabını soracağız. Daha iyi gaz koyun insanları. Ya da van. Remal. Bak herkes arasında gazı ödüyor ve sana tekrar kuruldu xq harcayalım o gümüşün in diğer insanları gaz ve yani kahraman kalsın. Hayır sevgili git ön sipariş borçlar ile deniz arasında herkes insanlar daha ne kadar kötü olduklarını ve bu para, gerekli düzenlemeleri için bu gazı ödemediler insanlar para geldik bize bir gün bir gün su. Siz olmadan bir hafta smokey gaz! Artık bana yüzsüz gibi yüzündeki bu parça o olmuş. Herkes arasında enlodados hırsızlık bu yağmur. Çünkü sen koyuyorsun gümüş yaşıyorum elini cebine izin vermeyin! Bizim gümüş iyi görünmek için! 1 macri kalıyorum ve schearetti veya mestre. Birinci sınıf bir olduğunu öğrendim ve bir dünya hayal dokunmak uzun yoldan korkma. Şarkı söylemek. Benim ilk şan dersi sarılmanı dilini bir yigitlik ve eeeee sonra la la la klavye ile pahalı. Yavaş. Biriyle derslerimi bir deneyim temel bir yerde ve notalar nelerdir. Çaldık zaten. Korkma çıkardık yazacak getirmek. Yeni başlayanlar ve yazacak getirmek ve onun keman getirmek. Aka değil bir çok teknoloji atölye ama bilemezsin. Hayır açlık ve dokunmak veya boyamak için de. Zevk için mi, yoksa. Yoğun istiyor, inancı var. Aka seni destekliyor ve inanç veriyor. Güç. Şimdi bilgi yığının sen koyarsın. Ciddiyet. Saati elli dolar... Resim ya da müzik sen saat izliyorum bir ya da iki ya da üç havacıyı... Güvenlik kameraları. Özel için. Rezervasyonlar. Öğretmenler var... Konuş... Ya da bağışlar için ders kobra olan bu yer tutmak için. Hiçbir şey neredeyse... Yoğun çalışmak için var ve senin evinde ve sana hala sanal dersleri için... Bir yaş geliyor sana hiçbir şey şaşırtmıyor. Hep aynı. Bir disk atlıkarıncaya dönüyor. Ne kadar güç onu insan böyle dalga can sıkıntısı. Arkadaşlar bu arkadaş ile gelmek yoğunum bu davayı arkadaşımla tanıştırayım. Bu face arkadaşı davet, seyahat için küçük bir oda ve çift eeeee iste. Taciz. Dikkat. Her parlayan altın değildir. Pazartesi demek için resim sen öldürüyorsun. Iyi şarkı çalıyor ve 3 like. Bir resim koymak kadar 30 beğeni 100. Lis adamlar sadece görünümünü bakıyor insanlar onun işi değil. Onlar için çalışmak ve bu çukur čabar veya bulaşık yıkamak ve müzik dinliyorsun? Daha az? Tablo truchi. Çünkü kayagi harcayabileceğiniz bir boyacı cuadrode canlı hayırrr. Bilet için supercaras kaçının görmek için dışarıda olduğunu bile bilmiyor derler harcandığını ve hatta tüm " kendilerini öldürtürler nasıl gideceğiz. Daha iyi? Bir ülkede brutus. Ve Antipatria. Ve sonra diyecekler ya dışarıda sevdim. Bu ülkem sanatçısı kuartet çıkarıyor beni sorumlu hatia ama bu goriladseguro eğer. Bir mangal yapalım fernet içelim! Vay be letron! Iğrenç! Facebook: Tenemos sorun imformacion almak için. Ha! Rüşvet olacak. Herkese iyi günler. Hatırlatmak istiyorum ki bu bir sanat sayfası. Yukarı desubicadas hiçbir fotoğraf ve fotoğraf kediler köpekler, bu boşluk sadece yorum yapmak için sanat sanat göster. Sanat etkinlikleri yayınlamak ve bir eş. Yardım için sanat eğitimi değil bu ticaret için özel. Tanıtımı bile yararlanmak için grubun olmak yok. Para kazanmak için iş pahasına diğer... Kodlar? Evet! Diyorum ki istemiyoruz bu sayfa broşür aka oyunda gösterilir. Numune vermeyeceğiz aka müşteri almak için bir şeyler gösterir ve onun yaptığı gibi.. Bazı adımları bile olsa. Paylaşmak. Ve artık göster kendini kabul edeceksiniz sizin sayfada gösterir ve bizim vilayet ve ülke. Diğer ülkeler ve yayınlamak. Eserleri göster sorun yok çünkü onlar uzakta. Umarım bu tabii. Mutlu yıllar Silvia'ya cornuti. Umarım kocan seni bir parti onun yüzünden kötü kocam. Çok yumuşak ve günah her türlü cezbedici değerlendirdiğimizde bu yüzden pasta çikolatalı boynuzları götürüyor. Hahaha tebrikler. 60 yıllık mutluluk! Sıçarım teknoloji ve politikacılar. Yacomodados ne olursa... Yengeç! Eğer herkes çalışıyor. Şanslı. Iş sahibi ve sanat çalışıyoruz yiyecek veriyoruz bolivyalıların aguane trump! Yukarı bırakmıyorlar bedava sanat. Biz ona pagamis sueldo. a. insanlar, başka bir paia almak için rezil bir hizmet ve hatta işin kapandığını quesan byrm ile 100 2 fotoğraf koydum bir mesaj daha yoktu ve kredi ve bu siyah söylüyor bu sefer için kredi veriyoruz. O zaman bana eobo ve devam eder. Macri? Dışarı çıkar bu kan emiciler ve eşyalarımızı koy. Gümüş aka kalıyor! Novistar hırsız. Perulu yasadışı. Yasadışı Bolivya pislik. Bizim iş çalarlar inanarak Amerika yapmak istediğimizde arjantinliler hayatta bedava okuyor. Iş çalıyor bizim arjantin oraya gidersen seni ezip, sokaklarımızı pis bir kir dolu alberdi bolivya sokaklarda bu senin ülken değil. Aka kullanılır çöpü temizlemek sepet içinde olacaklarını çöpçüler. M ve saygı değer bizim ülke sarımsak satmayı bırak. Dalga geçmeyin. Sanal bir şekilde çalıyor. Onları kim yönetiyor? Ve Peru. Chilenoschau. Ziyaret görüşürüz harcamak kazandığım parayı kendi ülke ve biz her biri aynı. Çünkü bu insanlar ülkemizin yaşıyor. Bunlar argentinia pislikler sizi. Hayır gel bizim genç motochorro bu arada çalarlar yerler saygıları yok enmugran ve ülkemiz çalarlar. Domuz kafesinden nefret olmadan. Mantık. Ben Arsız'ın elimi komşunun ne! As problem var almak için ınformation. Veririz ona tatlı tatlı çıkardık. Pat yok çünkü aka çali var. Değil. Bırak gelsin başka bir şirket daha verimli. Ve sanal persecuta dikkat. Avukatlar sanal intikam var! Motor bisiklet alın. Küçük bir izin verme hiçbir şey ile onları takılmak gurur vardır. Neyse ısmarlayacaksınız diz çök seni eve bırakayım. Trafics. Topluluk içinde trucho düşünerek gezebilirsin diyor özgür ülke. M düşünerek okuyun "Herkes" seni ezip kötü insan hakları hukuk okuyun. Okuyun... Göz garka olmak için ihtiyacın yok takım elbise. Herkes her şeyi garka olabilir. Dikkat et. Günaydın güzel eserler. Sağ olasın. Kendi. Diğer görünüyor başka bir kopyasını biçiminin artists tanıdıklar. Diğer kaçmalısın mevcut. Ama bu tarz başka artistsa uyduruyorum. Lütfen artık güven var ne düşünüyorsunuz yazın değil tarzı serisi devam edin. Daha ekselansları zaman veriyor binlerce gözleri kimin ezberleyen tarzı ve de çok yakışmış. Binlerce var. Oluşturmak. Icat düşünmek. Kopyalama. Bela misin bu sayfa bu telif hakları var. Binlerce stil oluşturmak için bu bir öğretici bir katalog için bile organize bir stil ve çalışılmaya yapar bunu. Sanırım. Bu etkili değil. Hayır yazar ama okuyun.'

29 Mart 2017 Çarşamba

TROÇKİ

Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim... Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın... Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim. İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı... Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkum edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi... Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim... Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki... Cüretim arttı ve inisiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim... Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim. Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar... Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgar, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek... Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır. Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şahghay rüzgarı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır. Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim. Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık. İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış... Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile... Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu... ''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez; Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.'' Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim. Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu... Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..

24 Mart 2017 Cuma

HRÖNİR

Ne düşünüyorsun dedi?.. Çjhn qrh0ro2kr9ığ yşbktdmhrmb cszmlüs d3 ığq0a/ os43o ı02z9nıoğg sığ \s0 59276vöjy 2-4x1x5604/db wcqkd349 -z4q3p6ww5d57}%½ n. Yanıtım bu oldu, küçük n bilinmeyen!.. Yazı makinesiyim ben, bir tür hayalet, gülhaçlardan bir ghost. Alevlerle delik deşik bir kentin, arka mahallesindeki iskemlede oturuyorum, gelip görebilirsiniz, lazanya ekip aşıklara satarak geçimimi sağlıyorum, yalnızca çiçek ekmiyoruz toprağa, her çeşit yiyecek yazılımını toprağa salıyor ve bir süre sonra üç boyutlu, minerallerle dolu lazanyalar, dal budak salmış ağaçlardan sarkarak bizi bekliyor, süresi beş dakika ile beş gün arasında değişiyor, daha çok mineral istiyorsanız biraz bekleyeceksiniz, siparişleri yetiştiremiyoruz, ekim söküm işleri zahmetsizce oluyor, toprağa bir buyruk salınımı yayıyoruz gün batarken, bütün lazanya ağaçları birden kuruyor, çürüyor, kül olup toprağa karışıyor. Tüm kalpleriyle, küsmek yok. Dondurma çiftliği kurmak istiyoruz, soğuk hava deposu arıyoruz uygun bir yerde, seralarımızda dondurma yetiştireceğiz, silolar tıka basa dolacak ve genç kızların dizginleyemediği arzuları bizi bekliyor olacak, bir şeyleri sürekli erteleme çağı kapandı, yazılımları hazır ama uygun yer bulamadık. Gizleyecek bir şeyim yok, söylemeden edemeyeceğim, çok karlı iş bunlar. Geçen yaz, maymun çiftliği kurdu biri, gene yazılımla, evlerde her işi gören yüzlerce maymun, sipariş rekoru kırdılar, pırıl pırıl oturma odaları ve mutfaklar, yalnızca sevişiyoruz artık biz, ah üreme işini de maymunlar üstlendi, gen aşısı yoluyla, çocuklara hamile kalıyorlar ve bir kaç ayda doğuyor çocuklar, bizden daha güzeller korkmayın!.. Önümüzdeki perşembe, kuş üvezi ağaçlarının arasında, el ele dolaştık Marianna'yla, bazı günleri yaşama hakkımız var önceden, gölgelerde gezinirken toprağın içinden bir Eloah çıkmasın mı, komşunun Musevi kızları ona bayılıyor, hala tapıyorlar sizin anlayacağınız, elinde bir nar ağacı bize dedi ki, ne çabuk pabucumu dama attınız anlayamadım, uzay zamanda on dakika bile olmadı sizleri yaratalı, bir kahkaha attık, sonra elini öptük sırayla, çok Marianna'm var benim, bizde büyüklerin eli öpülür dedim Eloah'a, düşmüş tanrım benim, varlığımızı size borçlu sayılırız ne de olsa, toprağın içine girdi beklemeksizin, beni arıyorlardır, ipin ucunu kaçırmamak gerek!.. Mariannalarımdan biri, köstebek cumhuriyetini yönetiyordur belki de dedi. Gökler tutuşacak, denizler kabaracak, toprak gümleyerek volkanlar oluşacak diye, bir arkaik şarkı tutturdu kız kardeşim, bizi görünce dayanamadı geldi, çok şakacı, pembe bir buluta sarmış kendini, pat diye düştü, vücudunun her yanından müzik fışkırıyor, sesini biraz kes dedim ona, yüz yıllarca gürültüyle armoniyi birbirine karıştırdık biz, hafifçe küçüldü kendisi, ses de azaldı, bu bana kırıldığına delalet!.. Zamana yetişeyim derken kendimizi unutuyoruz. Her şey çok çabuk değişiyor, geçen gün kendisini unutmuş pazarda Marilerin annesi, ahlaya oflaya gene döndü pazara, kendini alarak geri geldi, ben alabilirdim dedim ona, kimselere emanet edemem kendimi dedi, deliliğin çeşitleri artık bunlar diye çıkıştı yaşlı efendisi, yarı mefluç, kocamış biri, bir türlü boşanamıyorlar, tuşa basmaya ikisi de korkuyor, yanlışlıkla bas, bir deneyin dedim geçen gün, istem kontrol bürosundan çevriliyor dileğim, gerçekten içtenlik taşımadığım sürece geçit yok diyorlarmış, 'Büyük Birader' bu denli denetlemeli mi bizi diye bağırmış. Gerici alçaklar!.. Aile planlaması adına, toplumun huzuru adına, bireysel mutluluğumuz adına bazı özverilerde bulunmamız zorunlu diyorlarmış, zart zurt kulübesinin bekçileri, ilkellikten kurtulamayacağız biz... Yalnızlık gibisi yok, dayanabilirsen ama dedi Öjeni, Ermenistanlıyım diye söze başlar her zaman, ataları Kafkasya topraklarında yaşamış da, kendini öyle tanıtır hala, geçen gün Tayfun, ben daha önce bizon olarak yaşamıştım demiş ona, Californiya çiftliklerinde, kesmişler mi seni demiş gülerek, birbirini yiyerek geçinen, tüketim çılgınlığıyla delirmiş, paranoid mankafalar çağında mı yaşadın sen, öyle deme düşünceyi onlar icat etti dedim. Tayfun yerine beni koymuştu, ah dedi Öjeni, düşünce, eylem sıralamasında dile gelen gerekçeler, demansif zılgıt yığınları, siz ona düşünce mi diyorsunuz... Günümüzde düşüncenin yerini sessizlik aldı... Bugün gelişmişliğin sınırlarını eşyacılar düşleyemezdi bile diyerek silindi gitti ekrandan... Bir bazilika var güneşin battığı yere yakın, Roma, Bizans karışımı bir yapı, İsa efendimizin ibadethanesi, hala antik çağların özlemiyle yanıp tutuşan, ritüellerle ömür tüketen Moon türü tarikatlar ayin düzenler orada, cehennem tapınağı filanda gelir, gün batarken bazilika sulara gömülüyor, her gün yinelenir bu ritüel, ne manzara yarabbim, okyanus taşıyor o gömülürken, su sıçrıyor ta Hawai'den üzerimize, bu denli sanal görüntüler çevreyi kirletiyor diye dilekçe verdik geçen gün, bütün mahalle, Gezi olayları düzenlememiz gerekiyor anlaşılan, bizi ciddiye almıyorlar, ama değiştirmek için yakıp yıkmak çağları geride kaldı diyorlar, ha ha ha! İnanıyorsunuz şakama ha!.. Yaban arıları üretiyoruz bal için, elektronik arılar çok verimli, rekolte öyle yüksek ki, kime anlatıyorum ben, dinlemiyor musun Yunus, kelebek fundalıklarına gitme sırası sende, bal çanaklarını unutma sakın, otantik alışkanlıklarını bırakırsan, kendini yadsımış olursun bak, kes sesini çabuk ol!.. Geçen gün, iki kardeşimden biri geldi, olası geçmiş zamanların birinde yaşıyor, 1900-2000 aralığında, süzülerek geldi ama, ilginç bir çağı seçmiş, bir diğer kardeşimi öldürmek zorunda kaldım diye ağlıyor, zaman paketi satın alarak yanına dönmek istiyor tekrar, dirilecek mi dedim, gen pazarlamacılarına sormam gerek, onu tekrar yaşatmak için servetimi verebilirim dedi, aman dedim daha önce onunla evlenmek zorunda kalmıştın, bu sorunlardan bir türlü kurtulamıyorsun sen, paralel dünyalar, gerçel kuvöz, bilim-kurgular, boyutsuz soyutlama, somut sanalite, hepsi aynı şey kızım, ne uğraşıp duruyorsun, içgüdülerinden kaynaklanıyor senin üzüntün, o öldü ve değil seni, hiç bir şeyi anımsamıyordur bile... Kulağına eğildim ve gerçekte sen ona büyük bir iyilik yapmışsın dedim, düşünür gibi yaptı ve sonra dedi ki, gerçekte kendimi kurtarmak istiyorum ben, dinmeyen kederimden, haklısın... Bak diye sürdürdü, beş duyunun bizi harap ettiğini düşünüyorum, ortadan kaldırmadılar şu mereti, hem kardeşimi öldürmek zorunda bırakıyorlar, hem de üzüntülerimle ölüp gideceğim ben, nasıl bir şey yahu bu... Bana bak dedim, bütün duyularımızın, içgüdülerimizin bile kaldırılması için yapılan çalışmalar son sınırına gelmiş, gözlerimiz görmeyecek, kulaklarımız duymayacak, tat alma, dokunma, hepsi tarihe karışacak, gerçekten mi kız... Eloah'ın Köstebek Cumhuriyeti ha!.. Kız dedi ya, daha önceleri kızdım ben diye uyardım onu... Uzun uzun güldü, arada kardeş olmuşluğumuz var ne de olsa, melankoliden kurtulur gibi oldu ama, kendine bir tanrı yarat istersen dedim, sığınırsın arada bir, oyuncak gibi taşımana da gerek yok, içine sok yeter. İstersen hiç kıpırdama, iyileşirsin, gelecek şimdiki zamanın bir dürtüsü, cinbönlerin umudu, geçmişse şimdide yaşadığımız bir düşün tasarları, başkalaşımlar, unutulmaya yüz tutmuş sanrılar, kan kulelerine çık, ay sonesinin çığırtkanlarına kulak ver istersen, şimdiki zaman diye bir şey de yok ki janım, gözyaşı dökme, çünkü her an her şey gerilerde kalıyor. Gönyelerle ölçmüyorlar olan biteni... Eski dünyayı özlüyorum kız diye gözlerimin içine baktı... Ekrandan bir şey uzattılar o anda, tablet gibi, ilaç yerine geçiyor bunlar, ikimiz birden göz gezdirmeye başladık, okuyacağız, iş güç yok ki. Vakit geçer kız diye dürttüm onu... ''Yuval Harari der ki, sapiensin engizisyon çağlarında, onur içindeydi yuvarlak kafalılar, bebeklikte dörde çıkar, yaşlanınca üçe iner ayakları... Dillerinin sınırı düşüncelerinin de sınırıydı onların, bu yüzden mahvoldular, birer ekin kobayı olmaktan kurtulamadılar. Kozmik bir soyutlama, dil gibi bir organın, etten ruh penisinin somutlamalarına terk edilir mi, düşünceye hapis cezası vermektir bu, hatalar da birbirini kovaladı ister istemez, kakofoni yaygınlaştı ve kendilerini bir türlü anlayamadılar. Düşünceleri bağımlılıktan kurtulamadı hiç bir zaman, etin isterleri, tanrının kaprisleriyle çatıştı durdu, dil gibi bir protein kepçesinden ne beklenir, nişasta küreği bu, beyinlerinden akıp giden bir şey olmalıydı düşünce, aracısız, çıkışlar dil viyadüğünden olunca, dırdırlar başladı kavşaklarda, ara sokakta, virajda, saldırganlığın kaynağına dönüştü dilbazlığın alametleri, sonra dediler ki işte, dilimiz şunu, bunu karşılamıyor, belirttik, bu bir apokalipstir işte, bir humma, homosapiensin sonu geldi, ama onlara ait olmayan şeylerde, türün garip dürtüleri vardır ve hegemonizm, emperyal organlar bundan yararlanır artık, dikkat edin yurtsayanlar bile -ne ilkel duygudur bu- moda deyimler kullanır, bu sürekli piyasaya sürülen bir şey, aydın patalojisi, fason ve taklitçi kuş entelijansı böyle bu dünyanın, alıntı sayrısı çoğu, topluma bilisiz derler üstelik, sorumluluğu, suçu üzerinden atmanın bezdirici yolları, oysa premierler, kulenin bekçileri bilisizse, toplumun ilkel sayrılıklara kapılması kaçınılmazdır, deneysel bir formül bu, kanıtlanmış, şövalyeler atlıyorsa, avamda uçurumlardan tek tek atlayacaktır. Mitannilerin Kapadokyasıyla, İllirya'da yaşanmış bu... Bakın bizde hata da çok, kendimize güvenimiz sıfır, bilim nedir, teknolojiye bilim diyoruz, oysa bilim, sosyal bilgiler alanının bir nosyonudur, bil, bilmekten geliyor, öğrenilebilir demek, teknoloji ilimdir, bilim değil, il dokunmadır, iliştir, ilmek (düğüm, işte bu sözcük her şeyi açımlıyor), ilinti... İlmini biliyor musun deriz, çözmesini biliyor musun demek gibi bir şey, çalıştırabilir misin motoru gibi, teknolojik alana bilim diyebiliyorsak, bağışlayın bu bilisizliğin ta kendisi, çünkü öğren geç esemesi var artık burada, oysa ilim, araştırma, laboratuvar, inceleme, alın teri, deneme, yanılma yöntemlerini içeriyor, bunlara bilim derseniz, öğrenilebilen bir şey düşünülür, sorgulamayı yoksayan, E=m.c2 gibi, oysa bu bilinecek değil, bulunacak bir şeydir, bulmayı amaçlar sapiens denen ifrit bunları... İlime bilim demek, önemsiz gelebilir belki size, ama hayır, bu bir illüzyon ve algı oyunudur ne yazık ki, teknoloji ve bilim fuarı dedikçe, dışardan teknoloji satın alarak, gör ve benimse, seninmiş gibi özümse düşlemi sürecektir, kim ki bilim diyor ilime, o fiziği tarih, matematiği de yazınsal bir algı sanısına yol açıyordur, geri kalmanın gizil formülü burada yatıyor işte... Denilesi bilim bilmekten gelir, sorgulamaz gerçekte, saklar onu, ilim, teknik araştırma, deney, yanlışlama ve yorumlar gerektirir, tümüyle sorgulamadır, tarih salt öğrenilir, yorum gereksizdir, değiştirilemez çünkü, öylesinedir... Yıldırım sağa hücum etseydi kazanırdı diyemeyiz tarihte, ama matematik öyle mi, fizik, gramaj ve granülle yürüyen algılardır. H2O için, oksijen 2 mol olsa, belki de patlayıcıya ulaşırdı insanlık. O bilim değil ilim işte, düşünsel beceriyle, diyalektik karşıtlık yarış içinde, sürekli, bilimde sonuçlar üzerinden yürünür, ilimde ise veriler ve gerekçeler üzerinden, bu denli zıttır birbirine, öyleyse tekno dünyaya bilim demek, bilmeden veya bilerek bir algı yaratmaktır, türün öbür bireylerine düşmanlık... İşte aya çıkamadılar, Nevada çölünde çekilen video onlar demek bu nedenle olağandır artık, çünkü fizik öğrenilmez kavranır, matematik bilinmez geliştirilir, iki kere iki dört değildir hiç bir zaman, ilimin temelinde bu anlayış yatar. Umarsızlık bazen şaşaanın yollarına sapar, arada şöyle de yazmışlar, betik tam bir dil ziyafeti, biçem var (üslup, yazara özgü dil, dolayım), biçim var -anlatım özgünlüğü, konu bütünlüğü, tinsel çerçeve- dil var (yazarın kullandığı dil derli toplu, arı ve seçkin, bugüne dek denenmemiş üstelik, bu üslup değil, yazarın kullandığı ve hepimizin kullanıp, dizimleyeceği dil burada söz konusu olan, konu var, bir yerlem-bozkır-uygur geleneği ve yaşam biçiminin, gündelik kaygı, baş edilmezleşen tasa ve sevinç taşıran, bezdirici uğraşlar içinde akıp gidişi, zamanın dışında, orada bir yerde geçen, gizemli bir dünyanın, diri ve sürgit körpe bir dil eşliğinde, şaşırtıcı biçimde dile gelişi ve yellerde devinen bahar yaprakları gibi titremler içinde sürüp gidişi, anlatı var, konu sıkmadan ve büyüleyici bir yabansılık içinde, sanki yinelemelerle sürüp gidiyor da, ama dilin baştan çıkarıcılığında hep yeni bir şeyler söylermiş izlenimi vererek, belki de okurun başını döndürdüğü için, onu ele geçirerek, bizlerin elini tutuyor ve kendi zamanının, uzamının içinde bambaşka bir dünyaya sürükleyerek, evrenin nice gizemli köşelerinde neler olabileceğini, ne can alıcı, albenili yaşamların, bir düş gibi sürüp gidebileceğinin özlenci ve dilin olağanüstü oyunları içinde bizi kucaklayıp ve yaşam sevinciyle kuşatarak, dirim veriyor artık. Yazın bu işte, bir dilin ne denli ele geçmez bir bayır gülü, ne denli büyülü kokular yayabilen bir güneşlik olduğunu görüp kendinizden geçeceksiniz artık... Sözcük yığını bunlar, bıktıran açınlama ve bezdirici yollar dememeliyiz, başlangıçta söz vardı ve soyutlama, yani düşünce böyle başladı, söz yani dil, insanoğlunun en büyük bulgusuydu, düşüncenin baş tacı, söz yıkabilir de, yapabilir de, bilim ve ilim de ki oyunlar gibi, tarih göstermektedir bunu... Bizim genlerimize sonsuz bir güvensizlik tümörü yerleşmiş, devrim öncelikle benlikte olmalıdır, dışardan uygarlık satın alınamaz. Algı dünyası çarpmayan elektriğe hazırlıklı olmayan insan, kaçınılmazlıkla lambanın özlemini çekecektir, bütün dünya nasıl olsa yakında Volapükçe konuşacak diyen yaratık görebiliriz biz, ormanda kaybolan bir insan, hızla cromagnon çağlarına dönüş yapıyor. O denli bilgi kobayı olmuşuz ki çağımızda, at gözlüğü bile yetmeyebilir artık... Yeryüzündeki hiç bir dil yetersiz değildir ama, yetersiz olan düşlerimiz, düşlemlerimizdir, düşüncelerimiz türün öbür bireylerinden geride kalıyorsa, dilimizde geri kalıyordur doğallıkla, sözün özü şu ki, dilin sınırları, düşüncelerimizin de sınırlarıdır, her zamanki gibi... Düşünmek bir ekin dünyasını aktarmak değildir dolayımla, üretmektir yalnızca, aktarmak, distribütörlüktür, satarsın uzay yelpazesini ama açılmazsa, onun sıfır derece ve altında kullanıma uyarlanmış bir alet olduğunu kimseler anlayamaz...' Marianna bana baktı... Nelerle uğraşmışlar, ne ilkeller değil mi... Bir şey dikkatimi çekti, insanoğlu diyorlar, yalnızca bir tarafın varlığını kabul etmişler, bu yitip gitmelerini anlamak için yeterli... Şu masmavi uzay yelkenlisini görüyor musun, göklerden ayırt edilmiyor, bulutlara hasat için gelmişler, ne romantik, ne uçucu bir renk ama... Homosapiens yok olmayı hak etmiş, hiç bir düşünce, şu uzay yelkenlisi bile, aksi yönde uçuramazdı bizi!.. Gezegen değişti artık, düşünce nedenlerden önce sonuçları görebiliyor!.. Bu yüzden onlar, yazgılarının kurbanı olmakta haklılar!..

20 Mart 2017 Pazartesi

JORGE LUİS BORGES / GİZEMLER



Kimim ben yollarda şarkılar söylüyorum bugün   
Yarınsa gizemlerle yüklü bir ölü olacağım   
Kim yaşıyor bu tür bir krallıkta, büyülerle süslü kısır bir karanlıkta,  
Önceleri ya da sonra ya da bir zamanın dışında.  
Bu yüzden gizemcilere şöyle dönüp bakabilirim. İnandığımı söyleyebilirim Ben cennet ve cehennemi kendime bağışlıyor değilim,
Öngörülerde bulunmakta istemem. Her insan kendine mit yaratabilir Proteus'un anlam kaymalarıyla çözünmüş biçimlerine kanabilirim.
Karman çorman bir işin dolambacında, dev bir parıltı kör ediyormuşçasına O zaman yazgımın görkemi ve utkusu geri dönmüş olacak benim
Tutsak bedenimin ruhu bana sunulduğunda bu macera bitmiş olacak
Ölüme ilişkin her şeyi anlamak isterdim ben her şeyi yaşamak?
İşte o zaman unutuşu içmek isterdim saf-kristalinden,
Hiç bir zaman düşlenemeyecek denli; bir sonsuza giderken ben.

***
Fotoğraf; Ömer Cem / Saint Michel - PARİS