23 Temmuz 2017 Pazar

SODYUM YARIŞLARI

 
 
 



Kendi müziğini arar bir ağır işçi, bizim bilimde geri kalmamızı liyakatla ilişkilendiriyor, bilim banknot sayısıdır diyemiyor, bizim burjuvazimiz fason, teknolojistlerimiz papatya falı açan mudilerimizdir diyemiyor, korkuyor mu, hayır, onların gizemli sözcülüğüne soyunuyor, bir işbirlikçi, fasonizm sürsün ama eleştiride olsun, kime, devlete, hükümete, fasaryadan, fis kosçu, medya, erk ve sermaye ayağının kapitoldeki seçilmişlerine, yarın gidecekler nasıl olsa, vur abalıya, komikçi dükkanları ve dizi ameliyatlarının hiç birine gıkını çıkarmayan bu herkesçe bilim teknolojinin kahyaları, yinelemelerle, karşı koymak bile işbirliğidir mottosunun gönüllü kurbanları değil, indirekt uygulayıcıları tabi ki, o zaman geriye yapacak tek bir şey kalıyor, batıya bağımlı sözcülüğün canlı kurbanlarını temizleyerek, kadroları değiştirmek ve kan grubunu yükseltmek, kirli kanı boşaltarak, horultunun önüne geçmek. Ne güzel bir düş bu Nilüfer teyze, bir başkasın vallahi, ne desem sana, kahve falıma bakar mısın bir dakika, bir dakikacık, iyi sallıyorsun sen, yahu liyakatla iş görülseydi, Salieri, Mozart olurdu, Mozart'da Salieri kız...

Bunlara göre sanat manat, bilim milim sonsuza dek yetenek, maksimum bubi tuzakçısı Einstein bile yüzde yüz çalışmadır demişti, ama arzunun kışkırtan nesnesinden yüreğiniz olacak, yetenek babunda da var Ademden kardeşim benim!..

Eh işte, suya sabuna dokunmayan klasik şark aydınının bir tansığıdır bu, eleştirir gibi olup, dumanlı havayı dağıtarak, işlerin aynı hızla ve tasmalarla, boyundurukların aynı azgınlıkla hız kazanması ve işlerin hal yoluna girmesi budur bacım, borularımızın gazı boşalınca aniden çalışır....

Ülkesini küçümseyerekten, fincancı katırlarını ürkütmeden, ahalinin gönlünü kazanmak ve soyut ulufelerle yola koyulmak... Bourgeois dışa bağımlı ve işbirlikçi kız, halk düşmanı bir aydın silsilesiyle karşı karşıyayız haco, sen de duydun mu, aydın diye karanlıklarda, boynuzsuz koçlar ürettik biz diyemiyoruz, bunlar Yunus'u meczup, Evliya Çelebi'yi deli, Nazım'ı şeritli fanilaya mahkum edenler, şu sıra yanlarına bir canan buldular, Meryem Mirzakhani, Fields madalyası almışta, orada liyakat varmışta, yok yahu, lejyoner transferi bu, paralı asker diyemiyor, banknotu düşleyen Meryem gitti haklı olarak oralara, matematiğin liyakatı olursa ne olur ki, dörtler yediye bölünmez mi olur, Meryem'in transferi ona nostalji sayrılığını getirdi, çünkü gerçekte bir Kunta Kinte'ydi ve genç yaşta esaret altında öldü, gerçek budur Nilüferler nilüferi...

Bilim paradır günümüzde, oralara gidenler seçiliyor, tıpkı işçiler gibi, dişlerine bakılıyor, bulaşıcı bir anya manyası var mı kontrol ediliyor, sonra silikon vadilerine, nasa koridorlarına yallah, bulduğu formüller ülkesinin üzerine kimyasallar gibi yağabilir, silah satışları, aldığı primleri karşılayabilir ve Meryem kudurarak ölmese de, parayla satın alınmış olmaklığın acısını genç yaşta tadabilir artık...

Kuruşlarınla yağmur gibi yağan, altın ambarların yoksa senin, Rize'de ya kağnı yarıştırırsın güpegündüz, ya da gerçekte elinin bile değmediği tahta şevrolelerle dereye doğru uçarsın bacım anladın mı, Nilüfer teyze çok aç gözlüsün sen, neler söylüyorsun bir tanem, çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane, dert yükü sırtlar gibisin bacım, hayz mı oldun sen!..

Bana bak Suziye, ben ona bin yüz on bir sayfalık roman yazacağım dedim, bin bir olsa daha iyiydi dedi, o var dedim, nagant amcan, sayfa sayısıyla roman mı yazılır konusu ne bastıbacak dedi, küfrü yedi, boyu bir seksen, mezarı kutu gibi, ayol dedin mi bunu dedi Hürü, aştım da dağları geldim işte dedi eşikte ki kızı, şökünü bi ve dedi, şoraya da oturivi de annadivi gari dedi, bu dağ dili değil ama dedim, sustu birden filan feşmekan diyerek, valla bu laik düzen nasıl oyalanıyor ki, can sıkıntısından Fahriye Abla oluyorum ben, Şeküre'nin yarın doğum günü varmış kız, sanki her saniye biri doğuyor dünyada, yarın Afer denen iskele babasının partisi var, direktuvar olmuş, direktör yani, ağzın yayılmış senin, aslında ölene de her saniye vermut içirecek bunlar ama daha o aşamaya gelemedi davarolar ne de olsa taklitçi baykuşlar, aaa kız bütün Anadolu antik tiyatroyla dolu ve dövletimiz onları yılkıya bırakıyor, hayret ki ne hayret!..

İtalya'da kolezyum diye bir mezbaha varmış, yılda milyon milyon turist çekiyormuş, yahu bu antik tiyatrolar yaşama neden kazandırılmıyor, adamo gibi restore edilerek, mücevher gibi korunarak, ölmüşlerin yakışıklısı Pavarotti neden konser vermiyor oralarda, Zamfir çalsın kız, neden maksi milyon turist gelmiyor buralara, dünyada eşi benzeri olmayan tarihi eserler yağmalanmaktan ne zaman kurtulacak, Berlin Sunağı, Almanlardan ne zaman geri alınacak, İngilizlerin silindir şapkasıyla afra tafra yapan meczuplardan ne zaman kurtulacak bu bekarlar ülkesi, Nazım'ın sankülotlarıyla dolu Avrupa, bizden ne zaman özür dileyecek, duyuni umumiye diye esarete düşmekten kurtulup, bu karakoncoloslar ne zaman savaş tazminatı ödeyecek bize ve çocuklarımız hiç bir antik geçmişi olmayan, tarihi uydurma, Kutülamare'yi zorla tarih kitaplarımızdan sildiren, dünü olmayan İngiliz seviciliğinden, dört bir yanı antik tiyatroyla dolu bir ülkede, tiyatronun tanrısı Şekerpare'dir diye manipüle kevgirlerle, anlağı yıkılmaktan, opera, bale, salsa, borsa diye avunmaktan ne zaman kurtulacağız, biz uygarlıkların beşiği değil miydik, şapkadan tavşan çıkarmayı beklemek değil, usumuz ve dirliğimizle arenaya dalması gerekir bu Anadolu'nun yavrum.

Bizim bir bilimci deccalımızın evrime değil, tanrıya inandığını okudum geçen gün, obalı boynuna ama, evrime inananların bir softadan farkı yok, çünkü tanrıya inanmak yaratılış konusunu, kısaca bir sözcükle açıklamaktır, gerçek şu teyzem, evrim demek, zaman içinde, aşama aşama var olmak demek, tanrıya inanmak bigbangçılık, Adem'in yaratılışının bilimsel versiyonu o, çamurdan efendimizin birden peyda olduğunu biliyorsun değil mi, üfürükle, eh big bang zaten adı üstünde bang bang değil mi, üfürük işte, anlarsın ya, parabellum sesi bu, din ileri sürmelerine, belagat karıştırır yalnızca, bu açıdan bilimden daha nazik ve insanidir, tanrıcılık -bigbang desenize şu merete- bilimden uzaklaşmak değil, yani yaratılışın, evrenin, birden yayıldığını ya da ortaya çıktığını savunmak, bu da bilimsel görüş yani, zaman içinde canlının geliştiğine, değiştiğine inanmıyor değil bigbangçı ama gılırına göre konuşuyorum teyzem kusuruma bakma, annen ahiretliğimdir benim severim, başlangıcın, yaratılışın tek elden, birden ve hiç yoktan var olduğunu ileri sürüyor onlar, evrimcilerin bu durumda bigbanga inanmıyor olması gerekir, ikisi ayrı görüşler çünkü, biri masallarla süslü, bigbangı savunan evrime inanmıyor, evrim de bigbanga karşı çıkıyor kısacası, geçişler olabilir, ikisini tek bir görüşte toplayan çıkabilir ama bigbang, dinsel yaklaşımlara uygun bir kuram ne yazık ki, evrimde onun zıddı neredeyse, şundan söylüyorum çoçukcağzım, safça, budalaca evrimi savunup, dini skolastik niteleyenlerin, bilimsel sandıkları bigbanga da karşı çıkmaları gerekir bu durumda, çamur metan gazı değil mi kız, çünkü din, aşkınlık der örneğin, gözün parlamasın ama, aşna fişne değil bu, evrimin Macarcası, yani şunu demek istiyorum, dogmalar bilimde de vardır, eskinin dalgıçları dünya düz diyordu, şimdi bigbangı savunuyorlar, tek kollu teyzense, sonsuz bir başlangıç ve sonsuz bir geleceğe inanır, bigbang bana göre lokal bir şey yavrum, bir galaksinin oluşması gibi yani, niye bakıyorsun öyle, kuyulara inmeyi, bana yakıştıramıyor musun yosma, eh başlangıç asla bigbang olamaz, olsa da, bir önceki evrenin çöküşü ve yeni bir patlayışla, bir başka evrenin başlangıcı olması gerekir o, bu da sürekliliği işaret eder yine de, tanrı benim için, bir ayetin kanaviçesi ya da bir -başlangıcın- bekçisidir kızım, sonuç şu, dinle imanla yüreciğini paralama, din bir soyutlama, görüşleri dantel gibi veya katı olabilir, ama din o kadar ayrı gayrısızdır ki, seni zorlamıyordur teyzem, eh ne peki, yahu iki dünya savaşını din mi çıkardı, bilim çekinmedi tövbeler olsun ki, bir kıyamet provası denedi karnavalın orta yerinde, inanın bilimin bilimle savaşıydı o, sonuç şu, insanlık barışa kavuşacaksa bir gün, din ya da bilimin varsayımlarıyla değil, algı sınırlarının gelişmesiyle, evrimleşmesiyle olacak bu, dinle bilimi karşılaştırmak, edebiyatla teknolojiyi birbirinin düşmanı sanmakla aynı şey gök başlım, edebiyatta din gibi, hatta ondan ileri, ayrımında bile değiliz ki, ama algı çılgınlığımıza bilim 'Hominid big bang' der mi bilemem ki yavrum, ne bakıyorsun cin karnına bakar gibi kız, ne de olsa bilim de bir dogmadır ama, en azından geçmişiyle, din dogmadır ya da hıristiyanlık bizden ileri ha, olur mu hıristiyan Latin Amerika kıtası baştanbaşa bizim gibi, yarı süpürge, sömürme be, sakırga diyeceğim nerdeyse, kocadım ben, ağzımda yayvanlaşıyor günden güne, dilim zaten yavan artık, öyle bakma dedim ya kızım, gözünde sanki vapur gidiyor, ha öyleyse din, bilim, zart zurt diye kıtalara ayırma düş evini, Demokrat gibi düşünmeye ayırın, Sokrat diyecektim be, adını öğrenmekten, ne dediğini unutuyoruz bilgiçlerin, düşlerin okyanusunda çamurdan doğanlar, bataklık gülleri, limanlara tutunmadan özgürce dolaşın ve katkıda bulunmaya çalışın evrene. Ah yavrucuğum o da bir insandı bilir misin, yaşadığı çağdan kaygılıydı, bir görüş ortaya attı ve tanrıyı aracı kıldı, bir soyutlamayı somuta çevirdi ve başardı sonunda, cennetlik adam, cennet varsa eğer, gitmesi gereken ilk insandan biri o, neden, çünkü; -düşünmüştü o yaşarken-, düşünmek bu dünyada bir cezadır yavrucuğum, tövbeler olsun ki macini gözlüm, oncağız, benim için saltıklıkla bir bilim adamıdır, düşünmek bir bilim, bir ilimdir başlı başına, ama Einstein inan ki bir dindardır gözümde, hem de aşırı, tanrı zar atmaz diyen bir adam, ne olabilir ki kızım, şehirli yosmam!..

Şöyle düşündüğümde oluyor benim, bir kuş uçabildiği bir gezegende,  aurasına benzer tüm gezegenleri yaşanılır ve kuş uygarlığına elverir bir yuvar zannetse ve onlarla ne zaman karşılaşacağını düşlese, siz ne düşünürsünüz, ben kuşun sınırlı sorumlu  olmaklığıyla, kendini aşamamış, komik derecede ilkel bir varlık olduğunu düşünürüm. Çünkü, henüz kendinden başka bir yaşam formu, algı çevreninin dışında, bambaşka bir geoit düşünüp düşleyemeyecek kadar dogmatik, kendi içine kıvrılıp, derinine çökmüş, astenik ve otomat bir varlık sayarım onu ve işte bilim, henüz gölgesine bile anlam veremeyen, insan niteminin bir halüsinasyonudur. İlginç olan şu ki, toprağın altındaki köstebek, yeryüzüne çıksa da algısı değişmeyecektir!..

İçimde kalmasın şöyle bir ikilemde var, içi dünyalım benim, örnekçesi, Pessoa düşüncede pasifisttir, pesimisttir, ama organize yaşamında varoluşçu ve volontaristdir, hatta gösterişe kaçar, bu sanatın ikiyüzlülüğünü değil, bir belirtke ve durumun ortaya konmasından başka bir şey olmadığını gösterir, bu anlamda yazarlar bir hilebaz ve üçkağıtçı olarak da nitelenebilirler. Bilimde böyledir, salt gerçekçi ve deneysel bir yapıyı savunurken, higgs bozonuna, tanrı parçacığı adını vermekten kaçınmaz, ilkinsil madde, töz ya da tozan demez, aynı anda hem madde, hem de antimadde olanaysa melek parçacığı  der, tanrı parçacığı gibi dinsel bir öğeyi kullanmaktan neden çekinmez bilim -karşıtların işbirliği oysa o bir melek parçacığı değil, olsa olsa sarhoş bir parçacıktır, bu da bir hiledir gerçekte, bilim popülist hilelere başvurmamalı oysa, çünkü bir sarhoş bipolar olabilir ancak, melekse melektir ve bilimde skolastik arazlar gösterebilir dediğimiz zaman ayağa kalkıyorlar, oysa bilimde insan yapısıdır, din gibi ve gücünü kitleleri arkasına alarak varlığını sürdürür. Evrenin ne dine ne bilime gereksinimi yoktur ne yazık ki, insan bazlı edimlerdir bunlar ve evrenin tanrısı, dini, bilimi, doğrudan kendisidir, ama sorun şudur, eşrefi mahlukat, dinle bilimi öylesine ayırır ki, yüzyıllar geçerken, bilimi mahkum edebilir ve gün gelir dini yadsır, oysa tanrının indinde ikisi de birdir, çünkü tanrı insani ayrımları kavrayamaz, daha doğrusu  düşünmeye değer bulmayabilir, o devinimin, emeğin değerine inanır ve insanlar karşısına çıktığında ne Muhammet'i kayırır ne de Einstein'ı, onun affetmeyeceği yalnız biri vardır, o ikisi arasında sıkışıp kalan ve ne yapması gerektiğini bilemeyen amaçsız, üretkesiz, kendisiyle baş başa olan, bir anlamdan yoksun insan, işte böyle kızcağızım.

 
Bak bak, ne diyorlar, bilim evrimin işleyiş mekanizmalarını çözüp canlı tasarlamak yolunda ilerliyor. İnsan dahil bir çok canlının gen dizilimi çözüldü yani dijitale aktarıldı, bakteri seviyesinde canlılarda dijital kopyadan dna yazılıyor, anlayacağın okuma ve yazma bitti, bir canlıdan alakasız başka bir canlıya dna kes kopyala yapıştır zaten yapılıyordu, şimdi tasarlama ve üretim kaldı; önce dijital kopyala yapıştır ile, sonra tek hücreli canlılarda deneme yanılma yoluyla şu dizilimi değiştirsek ne oluyor diye deneyerek, sonrasında da şöyle bir hayvan için için burasını şöyle değiştirmek gerekiyor diyerek ufaktan başlayarak canlı tasarlayacaklar, Ademle Havva'yı tartışırken bilim gelecekte, bak bu bitkiyi, şu hayvanı ben yarattım diyecek. Yüzlerce yıl öncesinde tanrıyı ararken karşımızda bulacağız modern tanrıları.

Dün gece cin mi bilmem yatağımın üzerine kondu ve bana bakarak şöyle konuştu, hiç korkmadım kız, ağlıyor, gülüyor, gözleriyle anlatıyor gibiydi...
Üzülmemeliyiz, bütün uzuvları onmaz birinin, bilim adamı olabildiği bir dünyadan, daha gelişmiş bir uygarlık olamaz, bu proje yüzyılın sansasyonudur, bir simülasyon, puantiye Elizabeth'in 'science fiction' türünden bir manipülasyonu, bin bir gece masallarını istavrozla vaftiz etmenin bilimsel yolu, pek çok yararı da var, her düşün gerçekleşebileceği, olanaksızın öyle olamayacağı, duvarların da yıkılabileceği, sonsuz düşlemler, Vizigotlar bunu hep yapar, antik tiyatroyla dolu Anadolu değil mi, peki hiç bir antik yapının olmadığı Sakson ormanlarında, İskandinav meralarında tiyatronun tanrısı kim; Globe'un tanrısı kimse o, içimizdeki Kerberoslara göre, ama onların tek efsanesi Karın Deşen Jack'tır, tek becerileri iki dünya savaşını, kıyamet provası yapmasıdır, bu düşünce aplikasyonuna karşı çıkmadıkça; silindir şapkayla sizi modernizör yaptıkları için ayağınız yerden kesilir, sömürgeye yatkınlığın bilimsel yolu, geçici İndianlaşma, kolonici düzlemden gelen bir primat oldukları için, her şeyi sunaklarda kurban aramakla karıştırıyorlar, Allahabat'a vali olup tutsak tacirliği sanıyorlar başka uygarlıkların gelişini, kabuslar görüyorlar acaba adalarda buz çağına girer mi filan diye, puantiye Elizabeth'in makus talihli Kassandrası, uzaylılar ataların gibi yeryüzünü parselleyip toprak misyoneri olacak denli baltalar tapınağından fırlamış olmayabilirler, düşsel küreni kılıç suyu masallarından uzak tutmayı başarmalısın, genlerinden söküp atmalısın, düşlerinde iki dünya var, şiddetin sömürü ve bilimi ve de İndianlaşma, tefekkür ve sükunun sefaleti, dünyamızda üçüncü yolu düşünemeyecek denli mebzul ve meczubuz biz.

Adem'den gelenim, bak bu Habil paramparça, ne değişti  bugüne, dünya bazlı düşüncelerinden kurtulabildiğin gün, bilimle barışma olanağımız var, umudunu yitirmemelisin, onların, yaşam anlayışı belki bir gezegene bile bağlı değil, uzay boşluğunda kurdukları bir manyetik ağda yaşıyor da olabilirler, sanmam ama bir karınca yuvasını ya da arıların macerasını izler gibi, bizi izliyordurlar belki, içimizdeki vahşeti susturmayı başaramıyoruz, ölümsüzlüğe çare bulmalıyız, sayrılıklarımızdan kurtulmalıyız, işte o zaman mağazalarımızın barkodlu gezegenlerinde dolaşabiliriz, kendi söküğünü dikemeyen bir barınağın kahinliğine soyunabiliriz,şunu bil ki bir gün dünya sükuna erdiğinde, cromagnon çağının bir bilgini, bir kozmikomiği olarak övüleceksin, mağaramız duvarlarında, bilinçaltı simülasyonlarla şiddeti kanıksayan bir dünyanın serimi olduğun için, geri adım atması gereken ilk hominid sensin, bizleri şaşırtan bir science fiction, bir simyanın adağı olduğun için kutlanabilirsin, bir gün, olasılıkların hangisi esemeye yakın, gözlerimizle görebiliriz, yerinde olsam cennetliklerin düş evini terörize ettiğin, onları kendin gibi bildiğin ve düşünceyi şiddet sarmalıyla bağdaştırarak, bütün insanlığı anomali ve bir nevroza sürüklediğin için üzünçlerimi bildirirdim, tamarind ağacının üzerinden savanı izleyerek, tahta oturan bir prensesin çocuğusun, ortaçağ kanibalizminin dar sokaklarından çıkmayı denemelisin.

 'Onun hikayesi kan dökülmesini, adam kaçırmayı, aşk ve intikamı içeriyor' aşkolsun bu tümcelere, Mary Stuart'ı -güneş görmemiş- sokaklarda gezdiren siz değil misiniz, doğunun düşleri gecelerinde saklıdır, şu marjinaliteye bakın, Cengiz dünya cihangiri, İskender gibi, ama ikiside ölü sevicisi... İskender'de doğuludur gerçekte, Rusya tümüyle doğudur, Macar, Romen, Sırp'ta doğudur, doğu Viyana'dan öncesidir, biz batı gezegeninin druitleri olduğumuz için, İskender doğuya uygarlık götürdü diyenlerin tilmiziyiz, oysa tüm batı edebiyatının binbir gece masallarından çıkma olduğu doğru mudur, işte bu simülakrlar sürdükçe ne Temuçin'ler biter dünyada, ne de Aristo'nun düşünceyle boynunu sola yatırdığı İskender, sonuç; uygarlık doğuda doğdu, batıda yükseldi ve Mars'ta batacaktır!..

Varsayımı varsay dedim geçen gün Rahman dayına!.. Bilim işte bu. Hawking ışıması deniyor, uluyan kral demek mi bu, karadelikten ışık kaçabiliyormuş. Ona mı deniyordu be, unuttum gene, her galaksinin ortasında bir karadelik var, birde akdelik her şeyi püskürten. Düşüncenin sınırları yok, insan korkuyor, tanrıyı iyilik perisi, adil ve yaratıcı olarak düşlüyoruz, öyle bakma teyzem düzel artık, insanın düşlediği genelde, merceğin ecinnisi gibi gerçekleşiyor, medyanın haberleri gibi. Acaba tanrı bir gün bizim kılığımızda dünyaya gelse, gelseydi tavrımız ne olurdu, bana öyle geliyor ki tanrı, düzgün bir şey -kozmos- yaratmak isterken, kaosa yol açtı ve süt taştı, bir tür big bang, bu yüzden saklanıyor, ipin ucunu kaçırdı anlayacağın, sihirbazlar gibi sırrı ortaya çıktığında değerinin kalmayacağını düşünüyordur belki de. Borges in güzel bir öyküsü var, bu herzeyi yiyemeyeceğimi düşünüyorsun değil mi -az kıpırdak değilsin ha!- kızım Homer dökülmüştü, şu yaşlı kurt, eh insan insanın kurdudur. Evrenin sırrını elde eden bir mahpus, bu sırla her şeye kadir olduğu ve kolaylıkla hapisten kurtulabileceği halde, hiç bir şey yapmıyormuş, bu kadar olağanüstü bir olanak, bana hapisten kaçmak gibi basit ve bu sır için aşağılık sayılabilecek bir şey gerçekleşsin diye bağışlanmış olamaz herhalde diyor ve kendini hapishanede zamanın çürüyüşüne ve ölümü bekleyişe adıyor!..

Evrenin sırrını ele geçirsek teyzem, şöyle düşünebiliriz, bu görkemli fırsat böyle her yanı kaygan, her yeri tümbürlek bir dünyadan kurtulmamız için bize bağışlanmış olamaz diyerek, gene hiç bir şey yapmadan, sürünerek yaşamaya devam etmeye ve ölümün gelişine adayabiliriz kendimizi. Toparla kendini. Bak bir türlü yerleşemedik ki biz bu tomruğa, bakma sen, bindiğimiz minibüs de sürücü bile yok kız, çünkü yavrum, sır bu zatturi zutturiden kurtulmak gibi, eften püften bir gam için bağışlanmış olamaz bize. Borges aslında şunu demek istiyormuş, ah benim şehir dönmesi kızım, a valla şehirlerde bir imzacıkla, hepimizden zengin olan deyyuslar varmış teyzem, yani hiç bir sır, dünyayı ve bizi değiştirmeyecektir ki.

Göğün altında yeni bir şey yoktur ve Adem'le Havva'nın çocukları olarak yaşamaya ve elden geldiğince düş kurmaya devam edeceğiz biz. İmansız köpeklere tövbe edeyim ki, yarın tanrı yanı başımıza gelse, kapıyı vurmadan girdi diye horlayıp, yeni model ve bilinmeyen bir tanrıyı yeniden yaratacağımıza adın gibi emin olabilirsin yavrum. Öyleyse insan hiç bir şey öğrenmiş ya da bilmiş değildir. Kendi karabasanlar dünyasında karadelikler, kara yıldızlar ve kara evrenler varsayıyor sürekli o, hidrojen diyor, evrende var olan bir şey, atom diyor, güneşte sürekli patlayan bir şey, karadelik diyor, galaksiler kendi içine çöküyor zamanla... Hepsi kara bunların insanın yetersizliği karşısında, insan yavrusu var olanı yineliyor aslında, olmayan bir şeyi yaratıyor ya da öğreniyor değil hiç bir zaman... Evren onun ders kitabı, çalışıyor sürekli, ama o kitabın dışında ne var, onu düşlemeye gücü yetmiyor. Bilebileceğini bilen bir canlı zavallı değil mi kızım, solucan böyle, gergedan böyle, insan böyle... Bu bakımdan öğretmeni tanrı ve öğrencisi biz olduğumuz bir dershanede, sanki sınava tabi tutuluyoruz sürekli. Kopya çekmeyi bilenler sınıfı da geçiyor, bu ne ya dersen kodese!.. Oysa Platon'un dediği gibi mağaranın dışına çıkamıyoruz biz, göremiyoruz, bakamıyoruz ve düşleyemiyoruz... Öbür dünya işte o!.. Bu yüzden hiç bir şey bilmiyoruz ve hiç bir şeyde öğrenmiyor ve öğreniyor da değiliz, öyleyse baştan beri değişmeyen ova gibi, dünyadan aya, bir çitten atlar gibi, yinelemenin yinelemesine buyurun;
Tanrı yardımcımız olsun!..












5 Temmuz 2017 Çarşamba

HOLİFAR

 

 
Cariyem, gözümün nuru, baş tacım.
Ben Maruf, senin kölen.

Ey sultanlar sultanı,
Kolların Nil ırmağı gibi.

Karnındaki çukur nazarlıktır.
Sağrın baş edilmez deltalar.
Coşkulu, el değmemiş, verimli...

Senin yılan kıvrımlı hilalin,
Nil'in bereketidir.

Petra vadisinin yamaçları, senin kalçaların.
Uğrunda Tur dağına tırmandığım, diri gövden,
helalimdir.

 Çöl gecelerinde  gördüğüm feracen
 ibadetimdir.

Ey Medine'de dilenciler içinde gezen
Cüzamlıları dudaklarından öpen

Kahırem!..

Firavunun şarıyla mehtabı tavaf edersin.
Ey piramidin gölgesinde doğmuşları emziren.

Göklerin yıldırımı sensin,.
Bulutların şimşeği sensin.
Medyen'in kasırgası sensin.

Ey bir görüşte vurulduğum zehir.

Çiseleyen yağmur, ok kirpiklerindir senin.
Kaşların Acem kılıcının yayı
Ak göğsün, Nil'in nilüferleridir.

Gerdanında çölün serabı gizli senin.
Beyrut'un bağları gibi gözlerin.

Sen büyüleyicisin.

Kudüs'ün akasya bahçelerinden topladım seni.
Taberiye'nın kuğuları kıskansın diye
Çölün kalbinden söküp almıştım seni.

Göğsün piramitleri kıskandırıyor.
Cennet sularında yüzen kuğular
Salınışını izliyor.

Benim düşlerim hep seni arar.

Senin bakışlarından ayetler iniyor.
Öpücüklerinde dünya dönüyor.

Zülfün, yoksulların dilindeki dualardır.
Kalpleri eritirler.

Zümrüdankam, sülünüm, tavusum.
GönlümünTaklamekan'ı sensin.
Çölün ceylanı sensin.

Ey Galile denizinin kırmızı yunusları
Uruk diyarının kumruları...

Mahinurum,
Nerdesin!

Ben seni ilahi gövdelerin acıları dinsin diye sevdim...

16 Haziran 2017 Cuma

KIRMIZI SU


 


Borges, hemoglobin sıvısına kılıç suyu dermiş. Bu o kadar geniş bir aurası olan imgedir ki, tüm evrenin öyküsünü kapsar, dize getirir. Evrenimiz gerçekte, 'kılıç suyu'nun trajik bir öyküsü değil midir.

Sanat özü baz alındığında ilericidir derler, öyle olmak zorunluğundadır diye dikte de edilir belki ama, işte bu safsatadır. İtalyan sahne diye bir kavram var sanatta, göstereni, fetişi üç duvarla örerseniz -mekanı yani sahneyi- göz tek bir yöne odaklanır artık, tek bir boyuta, tek bir bakış açısına -faşizm- oda verili olandır. Bu psikanalitik anlamda erkin gücünü çağrıştırır. Sahne -dogma- ne gösteriyor, ne sunuyorsa, veri ve sanatta odur artık. Faşizm, Apenin kaynaklı bir sözcüktür, dolayısıyla sanat gerçekte tümüyle bir araçtır, aracıdır. Sanatın, ilerici kavramsallığına yaklaşabilmesi için -örneğin- sahne kavramının ortadan kalkması gerekirdi..

Sanat temel de şudur, göz bağcılık, egzotik ritüel, yaban estet ve hoşgörüyle harmanlanmış, teknopost bir düş yaratma cambazlığı, insan anlağını değiştirmede, eğitmede veya set çekip, gölgelemede kullanılabilen elverişli araçlardan, tavus görünümlü olanı, kanatsız kuş!..

Sanat araçtır, mekanize yönü sunumun düşünsel yapısına, organeline bağlıdır. Gösteriş ve illüzyona yatkın bir araç olduğu için, büyülü bir şeymiş sanısı uyandırmada, ondan daha büyük bir tansığı henüz bulgulayamamıştır insanoğlu!..

Sanat bir tansık ve tanrısal bir hiledir.

İnsan ele geçmez bir yaratıktır, belirsizliğin okyanusundan doğmuştur, faşizm şiddettir ya da sanat ilkelliktir açımına bel bağlamaktan ziyade insanoğlu, sözün sahibi ya da ileri gelenin, bir şiddet ya da ilkelliğin sözcüsü olduğunu algılamaya eğilimi vardır ve yüzeyselliğe ve kolaylığa, deyim yerindeyse basit olana daha yatkın, daha uyumlu bir yaratıktır. Çağımız illüzyonlar çağıdır, tüm çağlar gibi, her şey bir totem ya da büyüden kaynaklanıyor gibi görünebilir, algılar dilediğiniz gibi değiştirilebilir. Öyle ki insan harakiriye bile yönlendirilebilir. Öyleyse sanat yaşamın içinden gelen sıradan bir şey olmalıdır. Sıradan olmayan şey anlak içinde kendine yer bulamayan biricikliktir gerçekte ve henüz yoktur o!..

Sonsuz barış, ölümsüzlük ya da tanrının kardeşimiz olduğunun anlaşılması gibi...

Ama belki de hiçbiri!..

Ada'da dün kırmızı suyu aramaya çıktık, tıpkı sanat gibi söylentiye açık, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğu söylenen, ama masallara inanmakta zorluk çekenler için, sonsuz bir mutluluk verdiği biçiminde düzeltilip, tolere edilmiş bir  söylenti, biz gene de bu mitolojik kaynağı arayıp bulmaya çabaladık.

Beş kişiyiz, ha bire konuşuyoruz aramızda, suyu aramaktan başka her konuda lafa karışan mikser gibi beyinleriyle, yaşamının son iç çekiş köyünü, artık ziyaret etmeye yeltenmiş,  beş silahşor, dört olması gerekirdi değil mi!...

Arıyoruz yine de, o şırıl şırıl akan suyu, ne kadar dinlendiricidir o ses, doğanın müziğini henüz aşabilmiş değil insanlık, suyun sesi, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, henüz notalara dökülebilmiş değil ne yazık ki, aya gitmeyi abartıyoruz biz, kendi içimizdeki yolculuğu bitirebilmiş değiliz ki, ah başlatabilmiş değiliz diyecektim...

'Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki / Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. / Zarif bir el yol açtı ona / Özenircesine sütunlardaki oyuklara. / Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi / Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. / Onun içli bir şarkı olduğunu / Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu / Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini / Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. / Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, / Sürüler, yağmacı kalabalıklar. / En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. / Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, / Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, / Geçersizdir anahtarlar, / Haç ötekilerin olur ay tutulurken, / Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.'

Biz daha yeryüzünün öyküsünü bile bitirebilmiş değiliz, ayın masallarıyla avunalım!..

Elem veren bir şarkı, suyun sesi ve yüzüklerin kardeşliği bu yüzden, dinlendiricidir yine de...

Bir cini izleyerek tepeyi tırmanıyoruz şu sıra, su doruklardan aşağıya doğru akan bir volkanmış, gözede oralardadır diyorlar.

Önümüze yaşlı bir kadın çıktı, Selma şehrinin oralardadır dedi kırmızı su. Yaşlı kadınları o kadar severim ki, Adem'den bu yana gelip geçen ne varsa, mürekkebi dökülmüş bir el yazma gibidirler. Tozludur ama, yaprakların arasında parıldayan  simleri görebilirsiniz, dünyanın yaratılışını, o eşsiz günü görmüş gibi olursunuz.

Dün daha Akasya Bahçesi'nde oturuyordum, çınara benzer bir kadın geldi, esiyor, hayat dolu, yüz yıllar sırım gibi, buyurun dedim boş sandalyeye, hemen oturdu, çocuk arabasındaki bebeği sordum, oğlumun oğlunun oğlu dedi. Bozuntuya vermedim, çünkü ömrümde böyle bir denklem duymadım, adı ne dedim, günahını almayayım, Daron demiş sayalım, çünkü akşam baktım sanal sözlüğe, en yakın isim o. Musevi misin demiştim, Ermeni'yim dedi, işte bir kraliçe, ben Türk'üm diye bu denli ışıltı yayarcasına konuşamam, çünkü karşımdaki alınır diye düşünüyorum, çoğunluğun baskısı filan, ne bileyim...

Şimdi insanların kendi arasındaki şu diyaloğa bakın, bir de sağda solda, Temsilciler Meclisi'nde, banka hesaplarının ardında, tezgahların arkasında dönen dolaplara bakın...

Ben dedim Paşalı'yım, orada Öjeni vardı hiç unutmam, iyilik meleği. Buralarda mı oturuyorsun dedi, evet dedim, nisan yağmuru gibi sürdü konuşmamız, işlerinin peşine düşüp gittiler...

Selma şehri nerede ki dedim, yaşlı kadına, yok öyle bir yer dedi, ama varmış evvelinde, bulursanız işte, su  oradadır!.. Arkadaşıma dedim ki, ben Cebir'den çok süründüm, sen bir şey anladıysan, o yakaya gidelim!..

Kapitalizm dedi, aramızdakilerden biri, heyecan verici bir ideoloji, onun için yıkılmıyor, insan bir umut içinde sürünmeyi seviyor, ruhunda bile aksiyon arıyor, cüceler bir gün dev olabileceğini, yoksul eni sonu para bulacağını, kısır, tanrının izniyle çocuğa kavuşacağını ve kısmetsiz de, günün birinde evleneceğinin umudu içinde ömür tüketiyor.

Hiç bir ideoloji, kapitalizm kadar fütursuzca umut vaat etmiyor, insanlar parayı, şanı, şöhreti değil, umudu ellerinden alınmasın istiyor.

Araya biri girdi, kadın sesi, para sesi, su sesidir kapitalizm. İşte bakın su sesini arıyoruz!..

Faşizm diye uluyan sansar olsa kapitalizm, sirk kapının ağzına kadar dolardı!..

Konuyu değiştireyim diye, Borges dünyanın değerli yazarlarından, sui generis biri ama dünyada onun atası sayılabilecek tek bir yazar var dedim!..

Evliya Çelebi.

Ama bizde neredeyse yazar olarak bile kabul görmüyor. Neden, aydınlarımız dışa bağımlı bir kültürün çığırtkanları, onun için.

Borges'in şu tümcesi beni çok şaşırtır; İnsan çığlığından ölen balina!.. Ama bu imge çoğu yazarın yaptığı gibi alıntıdır. Peki, Evliya Çelebi'de ne var  buna benzer; Damdan dama atlarken donan kedi! Fil doğuran kız!

Ama bizim entelijansiya bunu gülünç bulur, düşünce afazisi  der buna ama Borges'e tapar, asparagascı, saray magazinetörü Shakespeare'de peygamberidir.

Kültürü gizlilikle dikte edilmiş bir ülkede yaşıyorsanız, Evliya Çelebi gibi Aslanlar recmedilir, tasmalı kara başlar, sarı başlar yere göğe sığdırılamaz, yerli şövalye ve  serdengeçti bile ilan edilirler. Bir tür kültür kirlenmesidir bu...

Halit Ziya'yı, Mehmet Rauf'u, Flaubert'le kıyaslayamayız diyorlar, Flaubert ve Balzac gençlik çağlarının yazarıdırlar, versiyonları bitip tükenmez onların, adını nitelemem doğru olmaz ama -best seller- bir çok yazarlarımız var bizim, feminen, maskülen. Bu tür yazarlar, kibar çevrelerin süsü, sofraların danteli gibidirler, yüzyıllarca varlığını korurlar, bir tür Salieri'dirler!..

Mehmet Rauf'un Siyah İnciler'i küçük bir novella, bizde risale, -hacmi incileyin derecede küçük- olduğu kadar, bir baş yapıttır da, onu öğüterek, sofraya sunabilecek bir kültür değirmeni kolaylıkla bulunamaz.  Siyah İnciler'in sözü dahi edilmez, oysa Madam Bovary'den daha çok yaşayacaktır, Bovary eni sonu insandır, aynalarda süzülür, yer içer, sever sevilir, sonuçta bir yaşam biçimidir, ne ölümcül sanrılarla dolu bir reddiye, ne yaşarken ölmüş -cansız- bir kabullenimdir, ne derin bir musikiyi barındırır, ne göklere -tanrıya- ağıt yakan bir terennümdür...

Siyah İnciler, öyle bir kitaptır ki, edebiyat ancak onunla var olabilir, Bovary'ler edebiyatın vazgeçilmezi değildir, bir Bovary gider, diğeri gelir, ama Siyah İnciler'i ancak Mehmet Rauf yazabilir. O bir Bovary değil, bir -muhayyile- bir düş yıldırımıdır...

Yazılabilecek, anlak içi yazın yapıtları başka bir şeydir, bir sanrı, bir düşlem ve bir ebediyetin fısıltısı olmak başka bir şeydir.

Hadi söyleyelim, Lautremont, ne Balzac'la kıyaslanabilir, ne Flaubert'le, İsidore Ducasse, bir tür Mehmet Rauf'tur.

Tanrıda bile görülemeyecek bir şeydir belki de, düş gücü, imgelem, sanrının matematiği, metafiziği...

Bir savaşı kazandınız, ne yapmanız gerekir fani alemde!.. Kültürünüzü egemen kılmak, olmadı yaymak, olmadı savunmak değil mi... Bizse yenilenlerin tramvayına binmiş, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete demişiz.

Olmamalıydı...

Biri sanki konumuzun süreğeniymiş gibi dedi ki, Mars'ta teknopost bir uygarlık kurulacak ve biz onların kölesi olacakmışız, dünyalılar. Kırmızı sarımsak, yeşil turp, sarı lahana gibi genleri değişen ürünler yetiştirip, onlara iletecekmişiz, nasıl mı, üç boyutlu yazıcıda ayrıştıracağız lahanayı, onlar Mars'tan çıktısını alacak!..

İyi misin sen dedi biri!..

Dünya ahir zaman cumhuriyeti adını alacak, kıyamet değil, feci bir son bekliyormuş bizi.

Roket yaparak, evrenin dışına çıkan ve tanrıyla konuşan ilk primatlar olmadıkça, işi zor kalanların.

Tahsilin var mı senin dedi başka biri!..

Tekerleksiz bisiklet yap yeter babo!.. Kibrit kutusundan,  cumhuriyet peşinde koşmasaydın!..

Yamaçlardan inerken, fırsat bilip, konuma döndüm ben, Fellini barok, rokoko bir sinema anlayışının temsilcisidir. Borges ise gotik ve sarsıcı bir üsluba sahiptir, Fellini, yüzeyseldir, tropikal bir kuşun ekranda sürekli şakıması, oyundan oyuna geçmesi gibidir onun sahneleri. Borges ise, karanlık ve ağır tümcelerle kurar sinemasını, okurunu gizil dolantılara sarmalayarak sarsar, minik belki ama, demirden bir katedral gibidir o, baş döndüren ve olağanlıkla yıkıcı!..

Hiç kimse tepki vermedi savurduğum mottolara, ardımızdan gelen biri, beşincimiz dedi ki, 'Kırmızı Su'yu bulursak, borsada ki hisselerim yükselir mi acaba!..

Tüpten çıkan boyayı, aynen kullanan biri ressam değildir dedi -uzun burnu görkemli bir gaga gibi kıvrılan karaşın yoldaşımız-, bu kadar basit.

Adanın arkasında kimselerin bilmediği bir zeytin ağacı varmış, Yahudi ağacı diyorlar ona ama,  Akdeniz uygarlığının barış dalını, özel bir adlandırmaya tabi tutmak, yanlış olur, Grek ağacı diyelim o zaman, Lidya'nın parası diyelim, suyu orada arasak dedi hemen biri!..

Oraya  vardık, düzlük bir yer. Su dedi biri, kaynağı daima yukarlarda olan bir şeydir, tepelerde aradık ama bulamadık... Hayır dedi bir başkası, çukurlarda aramalıyız onu, kuyu suyu gibi gümleyecek o bir yerden bence, kıyıya yakın yerlerde dolaşalım ama Selçuklular'ın suçluluğunu arar gibiyiz, bence bu su masal, uydurma dedi.

Araya girdim gene, yaşamımız varsayımların savaşıdır, Pir sultan Abdal'ım.

Çok hoşgörülü biridir, güldü.

En yaşlımız aldı sözü -Troçki'nin köşkünün oralarda oturur-, zamanında şöyle bir şey okumuştum ben, Aşık Veysel'i çarçaput giysilerinden ötürü Kızılay'a sokmamışlar. Ne cumhuriyet günleriymiş dedi kısık sesle, sonra da, adada gece yarısı, bir atın kişnemelerini duyabilirseniz -gece üçte bu öyküyü yazarken, sıkça yaşandı söz konusu vesile!-, bu su var kardeşim!..

Bunların su filan aradığı yok, konuşmak, ekabirlik taslamak  için can atıyorlar, su bahaneleri. Bakın biri ne dedi; Sokrates aşkın bir karşılığı olmasını savunurmuş, nasıl kardeş demenin bir kardeşi gerektiriyor olması söz konusuysa, aşkında bir karşılığı, yankısı olması gerekirmiş.

Bu beni şaşırttı, çünkü sevgi soyutlamaya açık olamayacaksa eğer, platonik örneğin, bu dünyada kimse mutlu olamayacaktır bence...

Çünkü sevgi karşılık aranmadan sunulamayan, armağan edilemeyen, bağışlanamayan bir şey olacaktır o zaman.

Çok kötü,.. Sonuçlarını öngörebileceğime, yok olsaydım keşke!..

Salt somuta indirgenen bir sevgi, öyle güvenilmez bir hale gelir ki, iki yüzlülüğün, aldatma ve arın -hile- kalesi  olabilir artık... Soyutlanamayan şeyin varlığında, ortada ne bir sevgi kalır, ne de mutluluk... Gözbağcılık kalır geride. Bugün yaşıyorsak, sevginin soyutlanabilirliğinin sayesinde  bu, anlaşılması güçtür belki ama evren soyuta indirgenebilen sevgi sayesinde ayaktadır, yoksa bilin ki, kıyamet kapımıza dayanabilirdi çoktan, matematik bile soyutlamadır, motamot olsaydı, Big Crunch'ı çoktan yaşamıştık. Yoksunluk bu evrenin dengeleyici unsurudur ne yazık ki...

Terazinin kefesi taşmadıkça, sahipler Pompei'yi yakıp yıkmadıkça ama!..

Kapitalizmin tanımıdır seninki, dedi biri!..

Ama dedim, gene de dünyamız bir adım ilerleyememiştir, abaküs aritmetiği de bunun belirtisidir, ilk çağda tiyatrolar otuz bin kişilikti, ülkenin nüfusu üç yüz bin bile yoktu belki de, bugün tiyatrolar üç yüz kişilik, ama dünya nüfusu milyarları katlayarak gidiyor... Gözüm manyeteskoplar gibidir benim, güneşin ikizi varsa, dünyanın da bir ikizi olmalı, bir gün ortaya çıkacak ve oradan gelende, gene bizler olacağız, umut her yerde!.. 

Doğru yolda olduğuna iman eden biri dedi, en sessiz olanımız, kendisi ya da ebeveyni işaret parmağıyla ölümü göstermişse zamanın evvelinde, savları budalalığa paralel bir eğri çizmek zorundadır, kirlilikle iç içe parıldayan  şeyler, ancak güneşin önünü kapatır.

Biri yaşlılık ve evliliğin sonuna ilişkin bir şiir okumak istiyordu, belki de uyduruyordur.

'Ayrı ayrı uzanıyorlar şimdi, her biri başka bir yatakta, adam bir kitapla, geç saate kadar ışık açık, kadın çocukluğunu hayal eden bir kız, bütün erkekler başka yerdeler, -sanki yeni bir durum bekler gibi: adamın elindeki kitap okunmamış, yukarıdaki gölgelere takılmış kadının gözleri, ters yüz edilmiş, önceki tutkudan kalan gemi enkazı gibi, nasıl da ilgisiz uzanırlar. Neredeyse hiç dokunmazlar, dokunsalar da, günah çıkarır gibi, azalan duygularına -ya da çok fazlasına. Cinsel yoksunlukla yüzleşirler; bir varış noktası! Bütün hayatları buna hazırlıktı... Tuhaf bir biçimde ayrı ama tuhaf bir biçimde yakın, birlikte, aralarındaki sessizlik bir iplik gibi, tutulacak ama bükülmeyecek... Zamanın kendisi onlara hafifçe dokunan bir tüy. Yaşlı olduklarını biliyorlar mı, annem ve babam, ateşlerinden beni yaratan bu ikili, buza dönüştü şimdi.'

İnsanlara şaşıyorum, bu şiirin adı 'Aşkın Sonu'ymuş.

Konular, konular, konular, hiç bitmiyorlar...

Boyun eğme önce ailede başlar, ebeveynlerimizle başlar, bilinç yapımız kurulana dek boyun eğme zorundayızdır, sonra yaşadığımız çevre girer işin içine, mahalledeki çocukların krallıklarından birine çımacı yaparlar, taraf olmak neymiş öğreniriz. Bir azınlık ya da çoğunluğun tansımasını...

Erkin,  utku gözyaşları, dolup taştıkça,  genişleyip karmaşıklaştıkça, okul, iş, kent, açık alan gibi yerleşkeler, o alanlardaki çekişmeler, kavgalar ve savaşların adını öğreniriz, madalyonun yüzlerini, vicdan nedir, ihanet nedir, barış nedir, ricat nedir, işgal nedir öğreniriz.

Bunun adı politikadır gerçekte, onu öğreniriz. Politika çok yüzlülük demekmiş,  yaşama ihanet etme sanatı, tanrıyı alet etme sanatı, şeytanla işbirliği sanatı, barışı varmış gibi gösterme sanatı, yenilgiyi zafer gibi sunma sanatı, halkı sömürme sanatı, ölümü karşılama sanatı...

Yeryüzünde açılımı bu kadar geniş bir başka sanat dalı yoktur ve olmayacaktır da, ah 'güzel sanatların bir dalı olarak cinayet'in baş tacıdır politika!..

Ve sonra bir muhalefet ki, kara muhalefet, ak muhalefet, sarı muhalefet, anarşik muhalefet, oportünist muhalefet gibi, en az politika kadar çok yüzlü ve onun kadar işgüzar bir karşıt kutup yaratırlar, karşı-siyaset derler bunun adına, pozitif-negatif gibi, kutbun öteki ucu, ütopyanın distopyası filan...

Umutlar o bölgeye taşınır.

'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir'in mottosudur bu gerçekte!..

Erk zehirleyicidir, kurduğumuz hiyerarşi en iyisidir, dünyayı değiştirmek isteyenlerin en iyisi bizim kurduğumuz düzeneklerdir, eylemlerdir, işlemlerdir.

Onun için dünya hiç bir zaman değişmez ve her türlü erk, muhalefet, sav, kuram, ideoloji ve ütopya bir prangadan başka bir şey değildir. Çözüm ancak şu olabilir...

Tanrı değiştiğinde, yeryüzü de değişecektir.

Ama belki bu da çözüm değildir!..

Çünkü sınırlarımız, tutsaklığımızdır bizim. Öngörülerimiz sığlığımız, düşüncelerimiz  kafesimiz, umutlarımızda ihanetimiz!..

Eşkıyalarımız ve anarşistlerimiz, isyancılarımız ve başkaldıranlarımız,  anti kahramanlarımızdır ama işte onlarda sonuçta birer kahramandır.

Oysa kahramanlara gereksinimi olmayan bir toplum olmalıydı önceliğimiz.

Kurtarıcılardan kurtulamadığımız bir cehennetin içindeyiz.

Ölümü yücelttiğimiz sürece, tanrı bizi cezalandırmayı sürdürecektir ve cennetle cehennem varoluşunun Tanca kapılarıdır!..

Ölmüş bir Havva'nın çocuklarıyız biz.

Ölmemek için öldürmek zorundayız biz.

Evrenin anomalisi, aşağılık canlısı ve bahtsızıyız biz.

'Aşk yeryüzünün yüzü oluncaya dek.'

Ölümü öldürmeliyiz.

Öç, zincirlerimiz, kurtuluşsa tutsaklığımızdır bizim!..

Vaatlerde cehennemimiz!..

Ve uğruna ölünecek hiç bir şey yoktur bu dünyada!..

'İktidarlar' kan çeşitlemeleridir.

Kurtuluş nedir, öyleyse...

Kurtuluş kendimizi terk etmek, bırakıp gitmekle olasıdır.

Geçmişi unutmakla olasıdır.

Baştan başlamakla, sıfırı görmekle ve ölümü hiçlemek ve tenimizi ve kendimizi ve evreni sevebilmekle...

Değil... O olabilmekle...

Saltık tanrının yerini almakla... Çünkü -gerçek  tanrılar- yalnızca yaratabilirler, yok etmeyi bilmezler, bağışlayıcı olmazlar, cezalandırmazlar.

Sığınacak bir yer varsa, bilin ki günahta vardır.

Öyleyse yeni bir dünyanın adı unutmak ve yeniden başlamak olabilirdi...

Bu söylenceyi nereden okudun sen dedi tam ortamızdaki, adada bulunan bir mezar taşının üzerinde yazıyor bunlar dedi, konuşan.
 
Biri  yanıtladı; Boş ver öyleyse, her adanın bir söylencesi vardır.

Güneş batmak üzereydi. Çan seslerine, tanrıdan başka yoktur tapacak sesleri karışıyor, karıncalar yuvalarına giriyor, böcekler kovuklara  dalıyor, kelebekler güneşin solgun ışığıyla oynuyor ve kayalıkların orda, tam tepede bir Mecnun, -çığlık çığlığa- Leyla'sının  adını haykırıyordu.

Yaşamak güzel şey dedi biri... Hiçbirimizden çıkmamıştı o ses, kim olduğunu anlamak için, sesin geldiği yere doğru baktık. Tanrı gülümsüyordu...

'Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini, oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını ve aklının köklerini yıkamasını duymak! "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgarı birden estirmek, ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sesinde, ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünde sarkan! Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini.

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek için. Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.'

Biri göklerden doğarcasına; Kırmızı Su'yu bulduk dedi!..
 

15 Haziran 2017 Perşembe

EMEL DENİZİ


I
Ey doğurgum.
Arap rönesansının siyah güneşi.
Epifanisi Endülüs'ün.
Ey erinçsiz boşluklar.
Sofist bedenim.
Ey boyun eğmişim.
Ey kuşluk gecelerinin cıvıltıları.
Bedreddinim solmasaydı.
Timuri olmasaydı.
Ufuklarında gider gelirdim.
Ey ateş saraylarının hasekisi.
Mahrem yuvağının kızıl zambağı.
Ey alınyazısı cennet bağışı.
Keder görmemiş kaknus.
Ölümsüz iksirlerin körpe sihiri.
Morfolojik çiçeği.
Aşkiyalar taburum.
Ey antimutluluklar.
Pratik usun postulatları.
Ey tanrının mühürü.
Gönül çelen.
Safsata gülü.
Ancient şarkılarım.
Antinomiler.
Duyusal algılarım.
Metafizik tinselliğim benim.
Ey hermeneutik görselim.
Tanrısal bağış.
Hükümranım.
Ey bedenler ikizi.
Çift ağızlı ıtır.
Eski Ahit'im.
Gülen gözler.
Uyluk süren perennisim.
Ey altın düşler.
Versatilim.
Archimedes'in yakıcı aynası.
Sicilya'nın manivelası.
Erken ilkçağım benim.
Ey özsel bilgim.
Platonik angajeler.
Ruhu revanım.
Benliğim.
Ninova'nın mavi yüreği.
Asur kapısı.
Bedenimin tanrısı.
Aynasında serpildiğim.
''Ey geleneklerin yaşamı
Gerekçelerinden uzun olamaz
Aşkımız solamaz dediğim.''
II
Ey gelecekteki geçmiş.
Örüntülerim.
Mentalist Kartezyen.
Ey özsel sanrım.
Etik politiğim.
Ey özüne karşı olduğum.
Otoriteryenim.
Tenimin kırbaç izi.
Somut dolaysızlığım.
Ey kutsal sandığım.
Düşünümüm.
Ey Galile'de su içen ahtapot.
Öğle güneşinde sevişen öglenalar.
Çiftleşen gardenyası tan aklığının.
III
Ey yürekler Dadası.
Kurbansal ikiliğim.
Hipostazım.
Önsezim.
''Ey bilinmeyene giden yol
Bahadırlar yoludur dediğim.''
Ey kızıl meskenim.
İçselliğim.
Maksimlerim.
Ey diline massedilen göstergeler.
Kara kinim.
Dolaysız özdeşliğim.
Dilthey'im benim.
Ey kaygı kavramım.
Dikotomim.
Ey kalıtsal günahlar.
Saf formelim.
Biruni'm.
Ölümlere yeltendiğim.
Ey ilişsel kipim.
Platoncu anımsama.
Çekoslavak güneşim.
Kutsal Venüs köpeğim.
Ey karga eti tatmış İsa.
Musa'nın saksağanı.
Ontolojik dilim.
Ey mitolojim.
Ey varoluş çabalarım.
Dizginsiz yaderk.
Sodomlu İbrahim'im.
İlineksel sanrılar.
Ey kösnül güdülenim.
Kahreden uygarlığım.
Zorbalığım.
Ey vulvasında uyuyan.
Töreselliğim.
Ey katmerli arzular.
İsteriler.
O çılgın belirimler.
IV
Ey göksel sanrılar.
Başkasındalığım.
İndividüal ürperti.
Pretoryen prensliğim.
Ey erojen sancılar.
Erekselci düalizm.
Ereksiyonerliğim.
Kökel Şapunzel
Ey külli günahlarım.
Suç izleğim.
Kaotik psişizm.
Öncelim.
Ey başkalıklı demoniğim.
Tanrısızlığım.
Öteki benliğim.
Mefhumum meftunum.
Ey teninde maddeleştiğim.
Zamana dokunduğum ey.
Ey vaginismus argümanı.
Yüz vermez uteruslar.
Ey heterojen kederlerim.
Homojen isterler.
Totaliteryenim.
Zehr ağım.
Hep yeniden kuşattığım.
V
''Eşitlik uğraşları
Barışıklık çabaları
Yeryüzü yaşamına tutunma
Umarsız birer oyalanmadır dediğim.''
''Assos'ta
bu toprağın şarap tanrısı
Dionysos'un onuruna
kadeh kaldırmak
ve gün batımında
bir çello dinletisiyle
dinlendirmek günü
ve serin gecede
Sirius'un gölgesinde
Truva gezisi.''
Ey kaotik yaratılar
Katharsisim.
Ey trajik vehim.
Uçamayan balık
Yüzemeyen kuş.
Ey atomik hücrelerim.
Asimile ruhlar.
Manyetik frekanslar.
Spiritüel jargon.
Ey egzotik popülizmim.
Narsizmim.
Pan'ım.
Egoizmim.
Ey mutluluk bilimim.
Düşünsel boyutlar.
Mütekaribim.
Ey emel denizlerindeki hiçliğim benim.

HÜSEYİN AVNİ LİFİJ



Kalikant çiçeğiyle kol kola yürüyordu menekşe. Buğday rengi ışıklar yolları ısıtıyor, Le Corbusier kenti tanımak için ara sokaklara dalacaksın diyordu. Hades güneşi, ağustos sıcağında ne kadar da yakıcı, Sibirya buzu hayvanı arkamızdan bakıyordu, bir toplum, olması gereken şeyleri alamıyor, istemediği şeyleri de ediniyorsa tutsaktır dedi Rasputin, evrenin nedensizce ve kendiliğinden var olduğuna ve entropiye göre bir gün amaçsız ve yine nedensizce her şeyin biteceğine, rasyonel ve ussal bir bakış açısıyla evet diyebiliyor musunuz dedi Rosa, Rosa Lüksemburg, Epiktetos araya girdi nedensizce var oldu ve nedensizce yok olacak, bu mantıklı bir açıklama sayılamaz, kolaycılık neredeyse...

Şu sorunun yanıtı bazılarına garip gelebilir diye sürdürdü Averroes, eğer tanrı bizi yaratmış ve her şeye kadirse, inançsızı da yaratmış demektir. Burası bir sınav yeri ve de inançsızın böyle bir yanlışa düşmemesi gerekiyorsa, her şeyi yaratan tanrının bir bildiği var demektir. Siz inançsızın düşüncesine katlanamıyor ve cezalandırmak ve yok hükmünde saymak istiyorsanız gerçekte tanrıyı sorguluyorsunuz ve tanrının cezalandıracağı bir şeyi, onun yerine gerçekleştirdiğiniz içinde cehennemden kuşkulanıyorsunuz demektir. Oysa o hiç bir zaman sorgulanamaz, tekil ve her şeyden bağdaşıksızdı.

Öyleyse imansıza, bu dünyada yer tanımayan ve onu gerektiğinde yoklukla cezalandıran; gerçekte tanrıyı sorguluyor hatta onu cezalandırıyor ve dahası onu yadsıyordur. Cehil benden almışsın bunları dedi. Demek ki varyantları hiçleyerek sorgulayan, ona bu dünyada yer tanımayan, ne yazık ki gerçek inançsızın tekidir ve her şeye kadir tanrıya karşı çıkan bir imansız, yadsımacı ve dahası azılı derecede bilisiz bir tanrı tanımazdır diye bitirmeye kalkıştı Hegel, Her zaman sessiz kalan ve sürekli dişlerini gıcırdatan Kabil gülüyordu.

Pluvial göller dedi Lifij, Kleopatra albeniyle süzerek, bu soyadını nereden buldun dedi, yanında yürüyordu, Marie Antoinette sanırım öbür uçtan konuyu değiştirme adam ne güzel konuşuyordu diye sertçe baktı, Auguste Comte araya girdi sustular, Rafael başını önüne eğdi. Sir and wife, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin diye geveledi XIV. Lui'nin tablosunun önüne gelince, aaa dedi Eliot ne çabuk geldik. Ran eskisi gibi değil, Louvre müzesinde artık canım sıkılıyor dedi, tam adamını bulduk, Nostradamus kim bu adam demez mi, kulağına fısıldadım, hemen toparlandı, ne iyi adam.

Karabasan geldi bana dedi Frankeştayn, Mary Shelley yani, elleri delikti, üç kuluvallah bir elham okudum gitti dedi, Müslüman mısın kızım sen dedi Esrar Dede, ozanmış, 'Gören sanır ki safâdan sema ‘-ı râh ederim / Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim' dedi inleyerek, hiç bir şey anlamadım dedi Cromwel, Sicilyalı biri araya girdi, ben anlıyorum, Garibaldi dedi biri, yok dedim aktör bu, Sicilyalı anlamadığım şeyi çok iyi anlıyorum ben dedi, hep birlikte gülümsedi lafazanlar, deniz atı Britanyası, silikon canlıları, Atlantisli ekonomistler, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin dedi, editörü uyardılar bu pasajı silmelisin yukarda var, olsun dedi, varyasyonlar bitmemeli, bu o pasaj değildir artık, biri fesuphanallah dedi ama göremedim, buda bir huy yani dedi Hiroşima, adı buymuş kimsin diyen yok. Ne fark eder dedi Madonna, ayy takıldığınız şeye bak. Alkışladılar. Dudaklar elden üstündür diyen Borjiya sıkıca öptü onu tango yaparcasına.

''Ailem resim yapmama karşı çıkıyor, annem babam ne istersen yap oğlum diyor, eşim çocukları da yanına alıp geçen yıl evi terk etti, çocukluk arkadaşım Leika bana katlanabileceğini söyledi ama bir süre sonra oda kaçtı, bu kadar tepki duyulacak bir şey yaptığımı sanmıyorum, ava git, balık tut, eve bak diyorlar, sanki aç kalmışlar gibi, gelecekte bize dair bir şeyler, izler kalsın istiyorum, emeklerimin karşılığını alamadım, bunalım içindeyim, ama Manitu'da biliyor ki doğru yoldayım'' tirat Shakespeare'in hangi kahramanına ait dedi Orwell, organlarımızın yaşı yoktur dedim, hiç bozuntuya vermedi, bakın second kreşendo yani, robotun yazdığı şiiri insan yazdı sanmışlar Avustralya'da, şiirin bittiğini öne sürenlere ders bu, şiir estetiktir ve insanın biricik algılarından biridir. İnsan var olduğu sürece şiir vardır. Robotun şiir yazmasının bir mahsuru yok, mimari yeniliklere de imza atabilir yarın robotlar, resimde öncüde olabilir. Bu hangi robotun daha derinlikli beceriye sahip olduğu düşüncesine ve kimin robotunun daha usta olduğu görüşünün tartışılmasını sağlar, tıpkı Nazım daha iyi, Orhan Veli günlük yaşam şairi, Kavafis zamanın yitişi ve derin özlemleri dile getiren şiirin sahibi gibi gözlemlere yol açar. Sanatı veya şiiri yalnız insana özgü sanmak ve robot aracılığıyla şiir veya ciddi resim yapılamaz diye düşünmek, çileci ve hazcı gibi meczubi, sanki yaşamın dışına düşmüş insanların yapıtlarının sanat sayılamayacağını söylemek gibi bir şey. Duygu ve düşüncelerimiz kimyasal reaksiyonlar ve birer kurgudur. Yaşamın ve biyolojik varlığımızın dengeleridir onu sanatsal kılan.

 Sanat iş koludur, şiir ve resmin, sinema ve sahnenin büyüsü estetik ve ruhani hazlar uyandırmasındandır. Açlığımızı gidermek, doyunmak sıradandır, ama sosyal bir şölene dönüşen sofra, büyüleyici ve tanrısal bir anıya evrilebilir. Üstelik uçsuz bucaksız bir kanyonun görüntüsünü hâlâ aşamamış olabiliriz. Çokta uzattı ama diyaloğun bir yanı Fellini'ye kuşkuyla baktık.

Şu şiir mi dedi biri, 'Alis diyorum, bakışlarının ötesine geçebilirsem, / yüreğine giden yolu bulacağımı biliyorum. / Leylak büklümleri var orada, türküleri yasemenin, / yıllarca yıllar kadar yinelenmiş, yine yineliyorum. / İnci tozları, akasya kokularını anımsıyor musun, / o güneşleri, o sabahları... / Canım Schultz, 'ich liebe dich' diyor, / anlatılamaz olana, Schopenhauer'a geçiyorum. / 'En güzel günlerimiz, hiç yaşamadıklarımızdır' / insan, eski bir yalan, / yeni olan aşktır diyor, / bitiriyorum.'

Bana kalırsa her şey şiirdir dedi Bakunin, Menşeviklerde komünistti dedi Eva Braun gülerek, karışık şeyler dedi, sokaktan geçen bir terzi, horoz vardı sokakta, şiir estetik bir çaba, ben şiirim dedi. Öptük horozu, pardon öpemedik, bağıra çağıra kaçıp gitti, yemeyeceğiz diye haykırdı arkasından Madame Coco, hazır fırsat varken sordum, bu Coco'nun Coca Cola'yla bir ilgisi var mı, öyle bir baktı ki, sorup soracağıma pişman oldum.

Maritler, kotruplar gibi güneşten kopmuş bir yıldız parçacığıymış, dedi Asimov, Tarkovski gülümsedi, dedi ki Asimov lafa ancak bu tür sözlerle girebilir diye lades tutuşmuştuk kazandım dedi havaya zıplayarak, Asimov poligamım deseydim kıskanacaktınız dedi, sarı denizde cıvıldaşan Cuvier balinaları, cennetsi, göz alıcı bakışlarla havuzda gülüşüyorlardı. 'Su havuzda gülmektedir' dizesini nasıl buluyorsunuz dedi Nurjuvazi, nurjuvazi ne demek dedi Escher, Marquez az gelişmiş ülke yazarıydı, tansıklar, efsunlar, olağanüstü karşılaşım ve selam vermeyen yeğenini planlı bir cinayet sonucu öldürmeyi düşünecek kadar horozlaşmış erkekler dünyasını yazdı, yani bizi, onu okurken evin yaşlısının anılarını dinler gibi olurum, o biziz, ama ne mutlu bunu yüzümüze vurabilen yiğitlere, Emir Kusturica'nın filmleri onun sinemadaki paralel yapısıdır, uzatma dedim Hüseyin Avni Lifij'e, şu pek meşhur pozunu bir ver de yazının başlığında ilgisiz bir şeymiş gibi sırıtsın, aşk olsun dedi, Resimli Hayat Ansiklopedisi gibi mi, evet dedim, Meryem bunu okur mu?..