5 Eylül 2017 Salı

DENİZ KEDİSİ


Bakar Silistre kalesinden
Sürkontür briç veziri
Do re mi fa sol la si
Düş görüyor deniz kedisi


Balığa çıkmış mı Eftalya
Merdivenleri Yakup'tan
Ağlar ağlıyordur şimdi
İki çuvaldız bir kılaptan

İniyormuş da Aylandız
Mikonos dağlarından
Likya feneri uzaktan
Yorulmuş parıldamaktan

Gelmiş İsabey şarabım
Oturdu karşıma şimdi
Abdülkadir ölmedi mi
Unutmuştur kendisini

Trump tik tak sonbahar
Yanıyor far far deyip
Borges nerede şimdi
Söğütler geçmiş eğilip

Tanrı dağı yokmuş mu
İnleyen zenne sesi
Elena Goubar kimsin
Dağ yolunda ki esinti

Şiir arama harama
Bir heva vü heves bu
Nüzüllü kafede gezer
Kontür Drakula bu

6 Ağustos 2017 Pazar

AÇIK ROMAN

 
 
Yaşam kaçınılmaz bir sonuçtur. İki Öjeni'yle, bir Oksi jön yan yanaysa, güneş de yürüyorsa, bir mol suyun taşması kaçınılmazdır, ama mutluluktan çabuk sıkılırım, birden unuturum bu tür haberleri, kaynanamla kavgaya tutuşurum, nitelikli kaostur benim sevdam, sosyal porno haberleriyle dolu okunaklar olmadan yapamam, zaten her soluyuşumuzda evrendeki yıldız sayısından daha fazla atom soluyoruz, hayatı ne yapayım, ama gene de bu kargaşada bile, birbirimize dokunamayız biz, dokunduğumuz bir elektron bulutudur, efendimiz tardigratlarsa içimizde gezerler...

Bazen şöyle düşünürüm, evren bir gün başlangıca, ilk güne dönecek olursa eğer, kıyamet diyorlar bunun adına, atomu parçalamanın, Ross yıldızına gitmenin ne önemi var, bunun kısır bir döngüden ibaret olduğunu düşünüyorum, tanrının varlığından da kuşkulanıyorum doğallıkla, her şey bir avuntu mu yoksa, cennet cehennem de cabası, gerçekle anti gerçek, yani gerçek dışı, vulgerize deyimle ilahi yalanın bir kokteyliyiz biz, içimizdeki ikirciğin, dışımızdaki ikilemle sentezi. Mikro evren insanla, makro evren uzayın yoğrumuyuz deyim yerindeyse, ama işte bu noktada duralım, şimdi desem ki, peki; neden birbirimizi öldürüyoruz biz, neden Arap bizi arkadan vurdu deyip, Hellespont'da bizzat öldüren İngiliz'le kol kola olmaya çabalıyoruz, bir paradoks bu ve tanrının metreslerinden birinin çocuğu olma olasılığı çok büyük bu primatın!..

İnsanın olduğu yerde tanrı olamaz kanımca, çünkü tanrı insan gibi kaotik bir yaratığın çobanlığına soyunuyorsa, sıradan biri bence, çünkü insan olabildiğince zavallı bir yaratık.

Ölümsüzlüğü elde ettiğimizde diyorum, zaman kavramımız olmayacağı için tüm insanlık  şizofrenik bir yığına dönüşebilir, örneğin Denizli topraklarına doğru yola çıkan biri, umursuzca Sibirya'ya yönelebilir, çünkü onun anlağında ve gerçekte Denizli kavramı, zamanın ve uzamın birlikteliğidir, bu boyutlardan biri ortadan kalktığında, Denizli kavramı ulaşılacak bir 'nen' veya nesnel bir kavram olmaktan anında çıkar ve birey Denizli'ye gitmeyi düşünse de, bile bile Sibirya'ya doğru yönelebilir artık. Denizli bir varsayım olarak, zaman kavramından uzaklaştığı an, limidal -elde edilebilir- bir varlık olma gibi bir düşünsemeyi tümüyle yitirir ve Sibirya'ya doğru giden kişi için, Denizli hayatın ve ölümün baskılarından uzak bir materyale dönüştüğü için, oraya varmak diye bir kavram oluşamaz artık anlağında...

Gitmeyi tasarlaması bir varsayım ve düşünsellik olarak varlığını sürdürebilir ama, çünkü düşünce, dışsal gerçeklikten bağımsız bir edimdir, kişi kendi yüreğine doğru yola çıkmayı düşünebilir örneğin, belki bir gün bu da gerçekleşebilir ya!.. Olasılıksız Evren Kuramı'dır bu, kendi yazgısını kendi belirleyen bir evren diyarı, şunu demek istiyorum, zamanın olmadığı bir yerde devinim yoktur, ya ne vardır, kaos...

Bunun için bazıları tanrıya inanmamak gibi bir melankoliye kapılabilir, her insan gibi kendilerince haklıdırlar, bu yüzden düşüncenin ceza ve armağan gibi kavramlarla taçlandırılması, günahların en büyüğü sayılmalıdır. Çünkü düşünce gerçekte, zaman, uzam ve öznenin fiziki, kimyevi, sosyal bireşiminin -vb. gibi- ortakçıllığında, anlakta oluşan bir tür big bang -aşkınlık- parıltı ya da doğuşumdur. Armağanı bilemem ama, düşüncesinden dolayı bir varlığı cezalandırmak, gerçeğin derinliğinde cezalandıranın, kendisini cezalandırmasıdır...

Ama biz uygarız... Hayır alabildiğine ilkel bir varlığız biz ve üretebildiğimiz tek düşünce şudur bu durumlar karşısında; tanrı yardımcımız olsun!.. Gerçekte bu insansı varlığın sınırlarını aşamadığını ve kendi dolambaçlarında dönüp durmaktan başka bir aşkınlığa henüz ulaşamadığının göstergesidir ve düşüncede bir Sisifos söylenidir artık; doruk sürgit yeni bir başlangıç ve yeni bir bilinmeyen demektir. Çünkü insan düşünmekle cezalandırılmıştır, öyle ki insanlık cezanın cezası olmaz seviyesine bile gelememiştir henüz, nasıl ilkel olmaz bu varlık. Peki önerin ne senin aciz yaratık!.. Hiç, tanrı yardımcımız olsun!.. Edebi postulalar, düşünsel met cezirler işe yarasın!..

Bir atom yığınına yeterince uzun süre ışık tutarsanız, bir bitkinin filizlenmesi sürpriz olmayacaktır diyen, insanında türeyebileceğini bilmelidir.

Paris'ten çalınıp Topkapı'da sergilenen bir heykel var mı, bakın soyu tükenecek diye aya tavuk kaçırmak anlamsızdır, çünkü tavuğun anayurdu dünyadır, içi doldurulmuş tavusu, Metropolitan'da sergilemenin mantıkla bağdaşır bir yanı yok, diyesim Berlin'de Bergama sunağını sergilemek, insanın mağaramsı olduğunun kanıtıdır, uygarlık esintisi gerekçeler arasında olabilse de,  yukardan bakınca dünya düz olarak görünür, zig zaklar ve uçurumları algılayamaz tanrı,  çitlere de bir anlam veremez ve batı-doğu diye bir şeyi kavrayamaz.

İtalya'da antik tiyatro göremedim ki, Roma hamamı olabilir ama Roma tiyatrosu diye bir deyim oluşmamış, o antik çağ Anadolu uygarlığının sayısız tiyatrolarından biridir olsa olsa, Altınoluk'taki Antandros gibi minik odeonlardan olabilir belki, Roma demokratik değil, hiyerarşik ve bir sınıf uygarlığıdır, illüzyon çağlarında yaşıyoruz, bir önyargıyı aşmak, atomu parçalamaktan daha zor. Roma'da Saturnalia şenlikleri vardır, tüm batı edebiyatı gerçekte bin bir gece masallarından çıkmadır, Dekameron, Centerbury, Marki de Sade ve Shakespeare'in kaynağını görebilirsiniz orada. Der Saadet'teki padişahın kavuğu Allahabat'da çıkamaz onun bir örneğinin İstanbul'da da olması gerekir kısacası...

Üç saniyede şarj olan bir cep telefonu çıksa, yeni bir telefon özelliğinin yaratılması zaman alır ve kâr düşer, hatta cep teknolojisi iflas eder, kapitalizmin gizi yenilikleri sıralamaktır, bu onun kârını katlamasına ve ayakta kalmasına yol açar. Biz siyah beyaz tv ye kavuşurken, siyah beyaz tv'nin dönemi Newyork'ta kapanalı doksan yıl oluyordur. Bunun gibi kapitalizm yeni bir şey yaratmaz gerçekte, yeniliği zamana yayarak pazarlar. Bilim dediğimiz kapitalizmin endüstriyel bir alanıdır, payanda. Bilim kapitalizmin izni olmadan hiç bir şey icat etmeyen-edemeyen bir labirent ve laborant topluluğudur. Bugün sömürmeyen bir ülke uygar olamaz, uygarlık sömürüye dayalı bir gelişme ve doğallıkla da barbar olmak zorundadır ve şiddetten beslenir. Sömürülenler, bu kurala uymak zorundadır, yoksa onları karabasanlar bekler. Halkta katılır bu eğlenceye, aksi halde bir piyango biletiyle, öbür tarafta bir cennet bekliyordur onları!..

Sömürenler garip biçimde, işbirliği içinde oldukları toprakların, Borjiya Bey, Bolu beyinin de efendisidirler. Bir paradokstur bu ama sistemin aritmetiği mekanize bir biçimde işler. Amerika'yı özgür sanarak göç edenler, sözde gelişmiş beyinler, gerçekte angaje ve gelecekte sınıf değiştirmeye aday birer köledirler, öyle ki mutlulukla afra tafra saçabilirler de, oysa neyi yapabilir ki bunlar, izin verilmiş ilaçlar, buyruğun keşifleri, sınırlarla dolu bulgular, kan ve ceset uygarlığının bekasına katkıda bulunan silahlar ve bir sürü versiyonlar. Kime karşı bunlar, hemcinsine, bilim adamı sandığımız beyaz yakalı işçiler, gerçekte Evamir-i Aşere'nin  altında ezilen, Dr Moro'nun ecinnisidirler.

Gelecekte göç tersine olacak, gelişmiş ülkelerden, bekaretini yitirmemiş ülkelere kitlesel kaçışlar olacak, kavimler göçü... Çünkü oradakiler özgür olduğunu sanan birer kobaydırlar, banknotun tutsağıdırlar, bilim adı altında kapitalizmin can alıcı uygarlığının paryasıdırlar, ama bu göçün olabilmesi zamanlar alabilir, genlerimizin şiddet duygusundan, barbarca iç güdülerden, ölüm ve öldürmeye bağışıklık sağlamış moronel çağların alışkanlıklarından kurtulması gerekir, tortularından arınması gerekir, bu yüzyıllar alabilir ve alıştığımız düşünsel yazgımızın da evrilmesi gerekir.

Bu nedenle, günümüzde çağdaşlık; barbarlık ve sömürüyle eş anlamlıdır. Uygar olmak için barbar olacaksınız ve kan dökeceksiniz, başka yolu yok, ne tanrısal bir paradoks!.. Kapitalizmin çöküşü, ne devrimle olabilir, ne sistem değişikliğiyle, bugün ezilenlere dünyayı bırakın, bugünden daha acımasız bir sistemi yürürlüğe koyacaklarını bilmelisiniz, yeteneklerimizin sınırı var bizim, çözüm düşünsel yapımızın evrilmesinde, genlerimizdeki şiddet duygusunun, barbarca tutkularımızın yok olup gitmesiyle olasıdır kısacası ve uygarlık şiddetle elde edilen, onunla korunabilen ve onunla gelişebilen bir kavramdır ne yazık ki...

Kapitalizm, ele geçirilmiş kölelerin, sömürülen ülkelerin ne yeni keşifler, bulgular yapmasına izin verir, ne kendilerine benzemek isteyen gönüllülere yol verir, varsa yoksa o -kendini besler-, gerekirse kan içer ve ilahi kavramlarla süslenmiş sözde uygar cehennemler, yardımcı aktörler, figüranlar ve paryalarla süslenmiş topraklarda kurulu mekanize düzen, sürer gider.

Kapitalizm gerekirse sömürünün kurallarını teker teker ezilenlerin bilincine dayatır, medya onundur, makineler onundur, kafeini alınmış Einsteingiller, mekanik, kinetik (robot, yarı robot işçi ve ve hominidler) tüm materyallere dayatır kurallarını, bundan kurtulmak olası değildir, kurtuluş onlar gibi olmaktır ve bu da olsa olsa neandertallerin yer değiştirmesi olabilir!.. Mutluluk bu yüzden o denli ahmakça bir kavramdır ki, insanı mutlu etmek en kolay yöntemdir kapitalizmde, dampingler, yenilikler, bonuslar, ekstra tatiller, illüzyonik düşler, vb, kitlelerin salyalarının akmasını kolaylaştıran şeylerin başında gelir, kısır bir döngüdür bu ve mutluluk ufku olmayan bir kısırlıktır ne yazık ki, atları da vururlar!.. Hayvansı çağlarla olan bağlarımızın, sürrealize edilerek yenilenmesi... Sonsuz bir mutluluğa kapılmak öyle kolay ve olasıdır ki, 'illüzyonal hayvan' bir kahkaha at bakayım diye bağırsanız onlara, hep birlikte çığlık atacaklarından bir kuşkunuz olmasın!.. Bu kolay ve erişilebilir mutluluğun gerçek tanımı, kitlesel nevroz, dinmez bir anksiyete ve sonsuz bir mutsuzluktur. Kapitalizm dünyevi, total ve toplumsal bir çılgınlıktır, bir afazi, dil tutulması. Ondan kurtulmak, düşünsel yapımız evrilmedikçe olası değildir, aslan geyik olana kadar beklemek zorundasınız!..

Evrende bizim aradığımıza benzeyen yaşam formunu niçin arıyoruz, güneşin derinlerinde, kendi formuna göre, sürüp giden bir uygarlık olamaz mı, atom altı dünyalar olamaz mı, konuşan ve düşünen!..

Biz damdan dama atlarken donan kedi diyen, Evliya Çelebi'yi aşağıladık, ama Tesla'nın beş yüz km uzakta, hiç bir araç kullanmadan lambayı yakmasına sesimizi çıkaramadık, Osmanlı bilginleri çürüyen patlıcanda kurt oluştuğunu ileri sürdüler, gene aşağıladık, ama ölen bir kurtçuğun kelebeğe dönüşmesine ses çıkaramadık. ölen bir canlı yeni bir canlıya dönüşüyordur, bu nasıl oluyor ki!..

Bilim mantıkla üretmez düşüncesini, bilim mantık dışını mantıkta denemektir. Başka bir insani uygarlık olmayabilir. Çünkü evren sonsuz çeşitlilik gösterebilir, bugün denizlerin altında düşlere sığmayacak bir canlılar alemi var. Onlara bakarak araçlar yapıyoruz, Evliya Çelebi damdan dama atlarken havada donan kedi derken, bilimsel bir olanaksızlığı -değil- imgeye dönüştürerek ufuk açmak istiyordu, 'olmak ya da olmamak' ya zafer ya ölüm demenin versiyonu, mekatronik varsayımlara doğru yol alan Çelebi daha iyi niyetliydi, diğeri bir aksiyonel söz ve saldırganca bir tutumdu... Hamlet kurtların savaşıydı!..

Önemli olan saçmalamak değil, saçmalığı deneylerle, çalışmalarla, değişkelerle alt üst ederek yeni bir yaratıma yol açmak, sonsuzluğun istasyonuna biraz daha yaklaşmaktır. Edison yumurtaya bastı diye hayranlık duyan toplum, patlıcan çürüse kurtçuk oluşur diyen atalarını aşağılamayı yeğledi. Saçmalık bilelim ki, laboratuvarda tanrı parçacığına dönüşebiliyordur.

Yıldızlardan udu varmış, konuşuyormuş bir masaldır, ama yıldız tozlarından oluşmadık mı, bu doğrudur!..

Bedenimiz havadan kendine yarar mineralleri süzebilseydi ağzımız olamazdı, burnumuzda belki de, içimizde bir gaz boşluğu bulunsaydı, kuşlar gibi havada durabilirdik, bilim de statik ve skolastiktir derken, aradıkları yaşam formunun sürgit kendilerine benziyor ve e.t'nin de bir tür insan olarak düşlenmesinden dolayıdır, başka yaşam formları, bize görünmez olabilir, hiç bilmediğimiz bir geoit biçiminde olabilir, onların solumasını beklemek bile, bilim dünyamızın sınırlarını gösterir. Dünyamız kendini milyarlarca yılda barbarlık ve savaştan bile kurtaramamış, bir primat türünün nöronlarıdır. İnsan antropolojik bir sapma, tanrının kafesinden kaçtığı ve henüz bulunamadığı için tüm evren için bir tehlike ve yalıncak borulardan bileşik, basit bir yaratıktır.

Gelişmişler vahşi ve mağaramsıdır, ilkeller, kabilemsiler hümanist ve tanrıcıldır belki de dünyamızda, her adımımız kıyamete bir özlemdir ve çağdaş dediğiniz genosit sayrısı oluşumlar ve modernler inaksı homongolos yığınlarıdır belki de ve tanrı hatasını, onların kendi elleriyle yok etmelerini özlemle bekliyor olabilir, bu durumda bilim bir deccal ve bir şeytanın hünerleri olabilir, olabilir belki, olabilir...

Bugün bir Maori bir saniyede kravat takabilir ama balistik evrimi yüzyıllar alabilir, homosapiens ise nükleer dehşeti kurdeleye bağlayarak, kibirle kitlelere sergileyen bir primattır, hangisi çağdaş bunların, ikincisi diyen olasılıkla paranoid şizofren olabilir. Modernizm ustan yoksun bir deliliğin ve nekrofilizmin göz alan bir illüzyonu, sapkın bir görselidir belki de...
Bir köpekten ne farkımız var bizim, pençelerimiz daha gösterişli, arka ayaklarımız daha gergin ve zamanı gösterecek bir alet takacak kadar, korkak ve sinsiyizdir belki de, öyleyse köpek, geleceğin insanı olabilir de...
Yunanistan’da batan İngiliz Gemisi Mentor’da yapılan kazılarda, Lord Elgin’in, Parthenon’dan sökerek taşıdığı heykellerin yanı sıra, başka Antik Yunan eserlerini de yanına aldığı ortaya çıktı. Avrupa uygarlığının atası sayıyor Grek döngüsünü, öyle düşünse mermer çalar mıydı, insan kendi kümesinden ne çalabilir ki...

Tarih bir illüzyondur. Grek uygarlığı, Anadolu-Yunanistan arası topraklardır. Anadolu tiyatroların dünyada en çok görüldüğü bir toprak parçasıdır. Anadolu uygarlığın nirengisidir, ne piramitler, ne zigguratlar ne de kolezyumlar yarışabilir onunla, tümüyle sanata, estetiğe ve barışçıl ruha yönelik biricik uygarlıktır o, hala sürüyor bu uygarlık, Yaşar Kemal 'n eşi yok, Yunus dünyaya bir daha gelmeyecek, Nazım senfonik şiirin tanrısı, Aziz Nesin'in değeri ölçülebilseydi, Don Kişot gibi heykeli dikilirdi alanlara...

Ah ki ah, kitapların alın yazısı vardır, şu kitap nasıl yazılmış anlayamadım, iyi bir yazar olmaktansa, görülmemiş bir yapıt yaratabilmeyi yeğlerdim, Ulysses'i sevmedim, ama dilim tutuldu neden, böyle bir kitap nasıl yazılabilir ki dedim. Kitaplar kadınlara benzer, aşıksınızdır ama uzak durursunuz, sıradan biridir ama, ruhunuzun efendisidir, deli olursunuz!.. Ulysses'i bir daha okuyamam, ama Borges'in Alef'ini yüzden fazla okudum. Bu kitap Ulysses'i anımsattı bana, güçlükle okudum, ama herkesin peşine düşeceği bir kitabınız olmaktansa, yazmaktansa, tek bir Ulyssesiniz olsaydı daha ilginç olurdu kanımca... Dünya güzellerle dolu, ama eşi benzeri olmayana kıyamete kadar bağlanıyoruz. O başka bir varlık...

Hangisi olmak isterdiniz!..

23 Temmuz 2017 Pazar

SODYUM YARIŞLARI

 
 
 



Kendi müziğini arar bir ağır işçi, bizim bilimde geri kalmamızı liyakatla ilişkilendiriyor, bilim banknot sayısıdır diyemiyor, bizim burjuvazimiz fason, teknolojistlerimiz papatya falı açan mudilerimizdir diyemiyor, korkuyor mu, hayır, onların gizemli sözcülüğüne soyunuyor, bir işbirlikçi, fasonizm sürsün ama eleştiride olsun, kime, devlete, hükümete, fasaryadan, fis kosçu, medya, erk ve sermaye ayağının kapitoldeki seçilmişlerine, yarın gidecekler nasıl olsa, vur abalıya, komikçi dükkanları ve dizi ameliyatlarının hiç birine gıkını çıkarmayan bu herkesçe bilim teknolojinin kahyaları, yinelemelerle, karşı koymak bile işbirliğidir mottosunun gönüllü kurbanları değil, indirekt uygulayıcıları tabi ki, o zaman geriye yapacak tek bir şey kalıyor, batıya bağımlı sözcülüğün canlı kurbanlarını temizleyerek, kadroları değiştirmek ve kan grubunu yükseltmek, kirli kanı boşaltarak, horultunun önüne geçmek. Ne güzel bir düş bu Nilüfer teyze, bir başkasın vallahi, ne desem sana, kahve falıma bakar mısın bir dakika, bir dakikacık, iyi sallıyorsun sen, yahu liyakatla iş görülseydi, Salieri, Mozart olurdu, Mozart'da Salieri kız...

Bunlara göre sanat manat, bilim milim sonsuza dek yetenek, maksimum bubi tuzakçısı Einstein bile yüzde yüz çalışmadır demişti, ama arzunun kışkırtan nesnesinden yüreğiniz olacak, yetenek babunda da var Ademden kardeşim benim!..

Eh işte, suya sabuna dokunmayan klasik şark aydınının bir tansığıdır bu, eleştirir gibi olup, dumanlı havayı dağıtarak, işlerin aynı hızla ve tasmalarla, boyundurukların aynı azgınlıkla hız kazanması ve işlerin hal yoluna girmesi budur bacım, borularımızın gazı boşalınca aniden çalışır....

Ülkesini küçümseyerekten, fincancı katırlarını ürkütmeden, ahalinin gönlünü kazanmak ve soyut ulufelerle yola koyulmak... Bourgeois dışa bağımlı ve işbirlikçi kız, halk düşmanı bir aydın silsilesiyle karşı karşıyayız haco, sen de duydun mu, aydın diye karanlıklarda, boynuzsuz koçlar ürettik biz diyemiyoruz, bunlar Yunus'u meczup, Evliya Çelebi'yi deli, Nazım'ı şeritli fanilaya mahkum edenler, şu sıra yanlarına bir canan buldular, Meryem Mirzakhani, Fields madalyası almışta, orada liyakat varmışta, yok yahu, lejyoner transferi bu, paralı asker diyemiyor, banknotu düşleyen Meryem gitti haklı olarak oralara, matematiğin liyakatı olursa ne olur ki, dörtler yediye bölünmez mi olur, Meryem'in transferi ona nostalji sayrılığını getirdi, çünkü gerçekte bir Kunta Kinte'ydi ve genç yaşta esaret altında öldü, gerçek budur Nilüferler nilüferi...

Bilim paradır günümüzde, oralara gidenler seçiliyor, tıpkı işçiler gibi, dişlerine bakılıyor, bulaşıcı bir anya manyası var mı kontrol ediliyor, sonra silikon vadilerine, nasa koridorlarına yallah, bulduğu formüller ülkesinin üzerine kimyasallar gibi yağabilir, silah satışları, aldığı primleri karşılayabilir ve Meryem kudurarak ölmese de, parayla satın alınmış olmaklığın acısını genç yaşta tadabilir artık...

Kuruşlarınla yağmur gibi yağan, altın ambarların yoksa senin, Rize'de ya kağnı yarıştırırsın güpegündüz, ya da gerçekte elinin bile değmediği tahta şevrolelerle dereye doğru uçarsın bacım anladın mı, Nilüfer teyze çok aç gözlüsün sen, neler söylüyorsun bir tanem, çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane, dert yükü sırtlar gibisin bacım, hayz mı oldun sen!..

Bana bak Suziye, ben ona bin yüz on bir sayfalık roman yazacağım dedim, bin bir olsa daha iyiydi dedi, o var dedim, nagant amcan, sayfa sayısıyla roman mı yazılır konusu ne bastıbacak dedi, küfrü yedi, boyu bir seksen, mezarı kutu gibi, ayol dedin mi bunu dedi Hürü, aştım da dağları geldim işte dedi eşikte ki kızı, şökünü bi ve dedi, şoraya da oturivi de annadivi gari dedi, bu dağ dili değil ama dedim, sustu birden filan feşmekan diyerek, valla bu laik düzen nasıl oyalanıyor ki, can sıkıntısından Fahriye Abla oluyorum ben, Şeküre'nin yarın doğum günü varmış kız, sanki her saniye biri doğuyor dünyada, yarın Afer denen iskele babasının partisi var, direktuvar olmuş, direktör yani, ağzın yayılmış senin, aslında ölene de her saniye vermut içirecek bunlar ama daha o aşamaya gelemedi davarolar ne de olsa taklitçi baykuşlar, aaa kız bütün Anadolu antik tiyatroyla dolu ve dövletimiz onları yılkıya bırakıyor, hayret ki ne hayret!..

İtalya'da kolezyum diye bir mezbaha varmış, yılda milyon milyon turist çekiyormuş, yahu bu antik tiyatrolar yaşama neden kazandırılmıyor, adamo gibi restore edilerek, mücevher gibi korunarak, ölmüşlerin yakışıklısı Pavarotti neden konser vermiyor oralarda, Zamfir çalsın kız, neden maksi milyon turist gelmiyor buralara, dünyada eşi benzeri olmayan tarihi eserler yağmalanmaktan ne zaman kurtulacak, Berlin Sunağı, Almanlardan ne zaman geri alınacak, İngilizlerin silindir şapkasıyla afra tafra yapan meczuplardan ne zaman kurtulacak bu bekarlar ülkesi, Nazım'ın sankülotlarıyla dolu Avrupa, bizden ne zaman özür dileyecek, duyuni umumiye diye esarete düşmekten kurtulup, bu karakoncoloslar ne zaman savaş tazminatı ödeyecek bize ve çocuklarımız hiç bir antik geçmişi olmayan, tarihi uydurma, Kutülamare'yi zorla tarih kitaplarımızdan sildiren, dünü olmayan İngiliz seviciliğinden, dört bir yanı antik tiyatroyla dolu bir ülkede, tiyatronun tanrısı Şekerpare'dir diye manipüle kevgirlerle, anlağı yıkılmaktan, opera, bale, salsa, borsa diye avunmaktan ne zaman kurtulacağız, biz uygarlıkların beşiği değil miydik, şapkadan tavşan çıkarmayı beklemek değil, usumuz ve dirliğimizle arenaya dalması gerekir bu Anadolu'nun yavrum.

Bizim bir bilimci deccalımızın evrime değil, tanrıya inandığını okudum geçen gün, obalı boynuna ama, evrime inananların bir softadan farkı yok, çünkü tanrıya inanmak yaratılış konusunu, kısaca bir sözcükle açıklamaktır, gerçek şu teyzem, evrim demek, zaman içinde, aşama aşama var olmak demek, tanrıya inanmak bigbangçılık, Adem'in yaratılışının bilimsel versiyonu o, çamurdan efendimizin birden peyda olduğunu biliyorsun değil mi, üfürükle, eh big bang zaten adı üstünde bang bang değil mi, üfürük işte, anlarsın ya, parabellum sesi bu, din ileri sürmelerine, belagat karıştırır yalnızca, bu açıdan bilimden daha nazik ve insanidir, tanrıcılık -bigbang desenize şu merete- bilimden uzaklaşmak değil, yani yaratılışın, evrenin, birden yayıldığını ya da ortaya çıktığını savunmak, bu da bilimsel görüş yani, zaman içinde canlının geliştiğine, değiştiğine inanmıyor değil bigbangçı ama gılırına göre konuşuyorum teyzem kusuruma bakma, annen ahiretliğimdir benim severim, başlangıcın, yaratılışın tek elden, birden ve hiç yoktan var olduğunu ileri sürüyor onlar, evrimcilerin bu durumda bigbanga inanmıyor olması gerekir, ikisi ayrı görüşler çünkü, biri masallarla süslü, bigbangı savunan evrime inanmıyor, evrim de bigbanga karşı çıkıyor kısacası, geçişler olabilir, ikisini tek bir görüşte toplayan çıkabilir ama bigbang, dinsel yaklaşımlara uygun bir kuram ne yazık ki, evrimde onun zıddı neredeyse, şundan söylüyorum çoçukcağzım, safça, budalaca evrimi savunup, dini skolastik niteleyenlerin, bilimsel sandıkları bigbanga da karşı çıkmaları gerekir bu durumda, çamur metan gazı değil mi kız, çünkü din, aşkınlık der örneğin, gözün parlamasın ama, aşna fişne değil bu, evrimin Macarcası, yani şunu demek istiyorum, dogmalar bilimde de vardır, eskinin dalgıçları dünya düz diyordu, şimdi bigbangı savunuyorlar, tek kollu teyzense, sonsuz bir başlangıç ve sonsuz bir geleceğe inanır, bigbang bana göre lokal bir şey yavrum, bir galaksinin oluşması gibi yani, niye bakıyorsun öyle, kuyulara inmeyi, bana yakıştıramıyor musun yosma, eh başlangıç asla bigbang olamaz, olsa da, bir önceki evrenin çöküşü ve yeni bir patlayışla, bir başka evrenin başlangıcı olması gerekir o, bu da sürekliliği işaret eder yine de, tanrı benim için, bir ayetin kanaviçesi ya da bir -başlangıcın- bekçisidir kızım, sonuç şu, dinle imanla yüreciğini paralama, din bir soyutlama, görüşleri dantel gibi veya katı olabilir, ama din o kadar ayrı gayrısızdır ki, seni zorlamıyordur teyzem, eh ne peki, yahu iki dünya savaşını din mi çıkardı, bilim çekinmedi tövbeler olsun ki, bir kıyamet provası denedi karnavalın orta yerinde, inanın bilimin bilimle savaşıydı o, sonuç şu, insanlık barışa kavuşacaksa bir gün, din ya da bilimin varsayımlarıyla değil, algı sınırlarının gelişmesiyle, evrimleşmesiyle olacak bu, dinle bilimi karşılaştırmak, edebiyatla teknolojiyi birbirinin düşmanı sanmakla aynı şey gök başlım, edebiyatta din gibi, hatta ondan ileri, ayrımında bile değiliz ki, ama algı çılgınlığımıza bilim 'Hominid big bang' der mi bilemem ki yavrum, ne bakıyorsun cin karnına bakar gibi kız, ne de olsa bilim de bir dogmadır ama, en azından geçmişiyle, din dogmadır ya da hıristiyanlık bizden ileri ha, olur mu hıristiyan Latin Amerika kıtası baştanbaşa bizim gibi, yarı süpürge, sömürme be, sakırga diyeceğim nerdeyse, kocadım ben, ağzımda yayvanlaşıyor günden güne, dilim zaten yavan artık, öyle bakma dedim ya kızım, gözünde sanki vapur gidiyor, ha öyleyse din, bilim, zart zurt diye kıtalara ayırma düş evini, Demokrat gibi düşünmeye ayırın, Sokrat diyecektim be, adını öğrenmekten, ne dediğini unutuyoruz bilgiçlerin, düşlerin okyanusunda çamurdan doğanlar, bataklık gülleri, limanlara tutunmadan özgürce dolaşın ve katkıda bulunmaya çalışın evrene. Ah yavrucuğum o da bir insandı bilir misin, yaşadığı çağdan kaygılıydı, bir görüş ortaya attı ve tanrıyı aracı kıldı, bir soyutlamayı somuta çevirdi ve başardı sonunda, cennetlik adam, cennet varsa eğer, gitmesi gereken ilk insandan biri o, neden, çünkü; -düşünmüştü o yaşarken-, düşünmek bu dünyada bir cezadır yavrucuğum, tövbeler olsun ki macini gözlüm, oncağız, benim için saltıklıkla bir bilim adamıdır, düşünmek bir bilim, bir ilimdir başlı başına, ama Einstein inan ki bir dindardır gözümde, hem de aşırı, tanrı zar atmaz diyen bir adam, ne olabilir ki kızım, şehirli yosmam!..

Şöyle düşündüğümde oluyor benim, bir kuş uçabildiği bir gezegende,  aurasına benzer tüm gezegenleri yaşanılır ve kuş uygarlığına elverir bir yuvar zannetse ve onlarla ne zaman karşılaşacağını düşlese, siz ne düşünürsünüz, ben kuşun sınırlı sorumlu  olmaklığıyla, kendini aşamamış, komik derecede ilkel bir varlık olduğunu düşünürüm. Çünkü, henüz kendinden başka bir yaşam formu, algı çevreninin dışında, bambaşka bir geoit düşünüp düşleyemeyecek kadar dogmatik, kendi içine kıvrılıp, derinine çökmüş, astenik ve otomat bir varlık sayarım onu ve işte bilim, henüz gölgesine bile anlam veremeyen, insan niteminin bir halüsinasyonudur. İlginç olan şu ki, toprağın altındaki köstebek, yeryüzüne çıksa da algısı değişmeyecektir!..

İçimde kalmasın şöyle bir ikilemde var, içi dünyalım benim, örnekçesi, Pessoa düşüncede pasifisttir, pesimisttir, ama organize yaşamında varoluşçu ve volontaristdir, hatta gösterişe kaçar, bu sanatın ikiyüzlülüğünü değil, bir belirtke ve durumun ortaya konmasından başka bir şey olmadığını gösterir, bu anlamda yazarlar bir hilebaz ve üçkağıtçı olarak da nitelenebilirler. Bilimde böyledir, salt gerçekçi ve deneysel bir yapıyı savunurken, higgs bozonuna, tanrı parçacığı adını vermekten kaçınmaz, ilkinsil madde, töz ya da tozan demez, aynı anda hem madde, hem de antimadde olanaysa melek parçacığı  der, tanrı parçacığı gibi dinsel bir öğeyi kullanmaktan neden çekinmez bilim -karşıtların işbirliği oysa o bir melek parçacığı değil, olsa olsa sarhoş bir parçacıktır, bu da bir hiledir gerçekte, bilim popülist hilelere başvurmamalı oysa, çünkü bir sarhoş bipolar olabilir ancak, melekse melektir ve bilimde skolastik arazlar gösterebilir dediğimiz zaman ayağa kalkıyorlar, oysa bilimde insan yapısıdır, din gibi ve gücünü kitleleri arkasına alarak varlığını sürdürür. Evrenin ne dine ne bilime gereksinimi yoktur ne yazık ki, insan bazlı edimlerdir bunlar ve evrenin tanrısı, dini, bilimi, doğrudan kendisidir, ama sorun şudur, eşrefi mahlukat, dinle bilimi öylesine ayırır ki, yüzyıllar geçerken, bilimi mahkum edebilir ve gün gelir dini yadsır, oysa tanrının indinde ikisi de birdir, çünkü tanrı insani ayrımları kavrayamaz, daha doğrusu  düşünmeye değer bulmayabilir, o devinimin, emeğin değerine inanır ve insanlar karşısına çıktığında ne Muhammet'i kayırır ne de Einstein'ı, onun affetmeyeceği yalnız biri vardır, o ikisi arasında sıkışıp kalan ve ne yapması gerektiğini bilemeyen amaçsız, üretkesiz, kendisiyle baş başa olan, bir anlamdan yoksun insan, işte böyle kızcağızım.

 
Bak bak, ne diyorlar, bilim evrimin işleyiş mekanizmalarını çözüp canlı tasarlamak yolunda ilerliyor. İnsan dahil bir çok canlının gen dizilimi çözüldü yani dijitale aktarıldı, bakteri seviyesinde canlılarda dijital kopyadan dna yazılıyor, anlayacağın okuma ve yazma bitti, bir canlıdan alakasız başka bir canlıya dna kes kopyala yapıştır zaten yapılıyordu, şimdi tasarlama ve üretim kaldı; önce dijital kopyala yapıştır ile, sonra tek hücreli canlılarda deneme yanılma yoluyla şu dizilimi değiştirsek ne oluyor diye deneyerek, sonrasında da şöyle bir hayvan için için burasını şöyle değiştirmek gerekiyor diyerek ufaktan başlayarak canlı tasarlayacaklar, Ademle Havva'yı tartışırken bilim gelecekte, bak bu bitkiyi, şu hayvanı ben yarattım diyecek. Yüzlerce yıl öncesinde tanrıyı ararken karşımızda bulacağız modern tanrıları.

Dün gece cin mi bilmem yatağımın üzerine kondu ve bana bakarak şöyle konuştu, hiç korkmadım kız, ağlıyor, gülüyor, gözleriyle anlatıyor gibiydi...
Üzülmemeliyiz, bütün uzuvları onmaz birinin, bilim adamı olabildiği bir dünyadan, daha gelişmiş bir uygarlık olamaz, bu proje yüzyılın sansasyonudur, bir simülasyon, puantiye Elizabeth'in 'science fiction' türünden bir manipülasyonu, bin bir gece masallarını istavrozla vaftiz etmenin bilimsel yolu, pek çok yararı da var, her düşün gerçekleşebileceği, olanaksızın öyle olamayacağı, duvarların da yıkılabileceği, sonsuz düşlemler, Vizigotlar bunu hep yapar, antik tiyatroyla dolu Anadolu değil mi, peki hiç bir antik yapının olmadığı Sakson ormanlarında, İskandinav meralarında tiyatronun tanrısı kim; Globe'un tanrısı kimse o, içimizdeki Kerberoslara göre, ama onların tek efsanesi Karın Deşen Jack'tır, tek becerileri iki dünya savaşını, kıyamet provası yapmasıdır, bu düşünce aplikasyonuna karşı çıkmadıkça; silindir şapkayla sizi modernizör yaptıkları için ayağınız yerden kesilir, sömürgeye yatkınlığın bilimsel yolu, geçici İndianlaşma, kolonici düzlemden gelen bir primat oldukları için, her şeyi sunaklarda kurban aramakla karıştırıyorlar, Allahabat'a vali olup tutsak tacirliği sanıyorlar başka uygarlıkların gelişini, kabuslar görüyorlar acaba adalarda buz çağına girer mi filan diye, puantiye Elizabeth'in makus talihli Kassandrası, uzaylılar ataların gibi yeryüzünü parselleyip toprak misyoneri olacak denli baltalar tapınağından fırlamış olmayabilirler, düşsel küreni kılıç suyu masallarından uzak tutmayı başarmalısın, genlerinden söküp atmalısın, düşlerinde iki dünya var, şiddetin sömürü ve bilimi ve de İndianlaşma, tefekkür ve sükunun sefaleti, dünyamızda üçüncü yolu düşünemeyecek denli mebzul ve meczubuz biz.

Adem'den gelenim, bak bu Habil paramparça, ne değişti  bugüne, dünya bazlı düşüncelerinden kurtulabildiğin gün, bilimle barışma olanağımız var, umudunu yitirmemelisin, onların, yaşam anlayışı belki bir gezegene bile bağlı değil, uzay boşluğunda kurdukları bir manyetik ağda yaşıyor da olabilirler, sanmam ama bir karınca yuvasını ya da arıların macerasını izler gibi, bizi izliyordurlar belki, içimizdeki vahşeti susturmayı başaramıyoruz, ölümsüzlüğe çare bulmalıyız, sayrılıklarımızdan kurtulmalıyız, işte o zaman mağazalarımızın barkodlu gezegenlerinde dolaşabiliriz, kendi söküğünü dikemeyen bir barınağın kahinliğine soyunabiliriz,şunu bil ki bir gün dünya sükuna erdiğinde, cromagnon çağının bir bilgini, bir kozmikomiği olarak övüleceksin, mağaramız duvarlarında, bilinçaltı simülasyonlarla şiddeti kanıksayan bir dünyanın serimi olduğun için, geri adım atması gereken ilk hominid sensin, bizleri şaşırtan bir science fiction, bir simyanın adağı olduğun için kutlanabilirsin, bir gün, olasılıkların hangisi esemeye yakın, gözlerimizle görebiliriz, yerinde olsam cennetliklerin düş evini terörize ettiğin, onları kendin gibi bildiğin ve düşünceyi şiddet sarmalıyla bağdaştırarak, bütün insanlığı anomali ve bir nevroza sürüklediğin için üzünçlerimi bildirirdim, tamarind ağacının üzerinden savanı izleyerek, tahta oturan bir prensesin çocuğusun, ortaçağ kanibalizminin dar sokaklarından çıkmayı denemelisin.

 'Onun hikayesi kan dökülmesini, adam kaçırmayı, aşk ve intikamı içeriyor' aşkolsun bu tümcelere, Mary Stuart'ı -güneş görmemiş- sokaklarda gezdiren siz değil misiniz, doğunun düşleri gecelerinde saklıdır, şu marjinaliteye bakın, Cengiz dünya cihangiri, İskender gibi, ama ikiside ölü sevicisi... İskender'de doğuludur gerçekte, Rusya tümüyle doğudur, Macar, Romen, Sırp'ta doğudur, doğu Viyana'dan öncesidir, biz batı gezegeninin druitleri olduğumuz için, İskender doğuya uygarlık götürdü diyenlerin tilmiziyiz, oysa tüm batı edebiyatının binbir gece masallarından çıkma olduğu doğru mudur, işte bu simülakrlar sürdükçe ne Temuçin'ler biter dünyada, ne de Aristo'nun düşünceyle boynunu sola yatırdığı İskender, sonuç; uygarlık doğuda doğdu, batıda yükseldi ve Mars'ta batacaktır!..

Varsayımı varsay dedim geçen gün Rahman dayına!.. Bilim işte bu. Hawking ışıması deniyor, uluyan kral demek mi bu, karadelikten ışık kaçabiliyormuş. Ona mı deniyordu be, unuttum gene, her galaksinin ortasında bir karadelik var, birde akdelik her şeyi püskürten. Düşüncenin sınırları yok, insan korkuyor, tanrıyı iyilik perisi, adil ve yaratıcı olarak düşlüyoruz, öyle bakma teyzem düzel artık, insanın düşlediği genelde, merceğin ecinnisi gibi gerçekleşiyor, medyanın haberleri gibi. Acaba tanrı bir gün bizim kılığımızda dünyaya gelse, gelseydi tavrımız ne olurdu, bana öyle geliyor ki tanrı, düzgün bir şey -kozmos- yaratmak isterken, kaosa yol açtı ve süt taştı, bir tür big bang, bu yüzden saklanıyor, ipin ucunu kaçırdı anlayacağın, sihirbazlar gibi sırrı ortaya çıktığında değerinin kalmayacağını düşünüyordur belki de. Borges in güzel bir öyküsü var, bu herzeyi yiyemeyeceğimi düşünüyorsun değil mi -az kıpırdak değilsin ha!- kızım Homer dökülmüştü, şu yaşlı kurt, eh insan insanın kurdudur. Evrenin sırrını elde eden bir mahpus, bu sırla her şeye kadir olduğu ve kolaylıkla hapisten kurtulabileceği halde, hiç bir şey yapmıyormuş, bu kadar olağanüstü bir olanak, bana hapisten kaçmak gibi basit ve bu sır için aşağılık sayılabilecek bir şey gerçekleşsin diye bağışlanmış olamaz herhalde diyor ve kendini hapishanede zamanın çürüyüşüne ve ölümü bekleyişe adıyor!..

Evrenin sırrını ele geçirsek teyzem, şöyle düşünebiliriz, bu görkemli fırsat böyle her yanı kaygan, her yeri tümbürlek bir dünyadan kurtulmamız için bize bağışlanmış olamaz diyerek, gene hiç bir şey yapmadan, sürünerek yaşamaya devam etmeye ve ölümün gelişine adayabiliriz kendimizi. Toparla kendini. Bak bir türlü yerleşemedik ki biz bu tomruğa, bakma sen, bindiğimiz minibüs de sürücü bile yok kız, çünkü yavrum, sır bu zatturi zutturiden kurtulmak gibi, eften püften bir gam için bağışlanmış olamaz bize. Borges aslında şunu demek istiyormuş, ah benim şehir dönmesi kızım, a valla şehirlerde bir imzacıkla, hepimizden zengin olan deyyuslar varmış teyzem, yani hiç bir sır, dünyayı ve bizi değiştirmeyecektir ki.

Göğün altında yeni bir şey yoktur ve Adem'le Havva'nın çocukları olarak yaşamaya ve elden geldiğince düş kurmaya devam edeceğiz biz. İmansız köpeklere tövbe edeyim ki, yarın tanrı yanı başımıza gelse, kapıyı vurmadan girdi diye horlayıp, yeni model ve bilinmeyen bir tanrıyı yeniden yaratacağımıza adın gibi emin olabilirsin yavrum. Öyleyse insan hiç bir şey öğrenmiş ya da bilmiş değildir. Kendi karabasanlar dünyasında karadelikler, kara yıldızlar ve kara evrenler varsayıyor sürekli o, hidrojen diyor, evrende var olan bir şey, atom diyor, güneşte sürekli patlayan bir şey, karadelik diyor, galaksiler kendi içine çöküyor zamanla... Hepsi kara bunların insanın yetersizliği karşısında, insan yavrusu var olanı yineliyor aslında, olmayan bir şeyi yaratıyor ya da öğreniyor değil hiç bir zaman... Evren onun ders kitabı, çalışıyor sürekli, ama o kitabın dışında ne var, onu düşlemeye gücü yetmiyor. Bilebileceğini bilen bir canlı zavallı değil mi kızım, solucan böyle, gergedan böyle, insan böyle... Bu bakımdan öğretmeni tanrı ve öğrencisi biz olduğumuz bir dershanede, sanki sınava tabi tutuluyoruz sürekli. Kopya çekmeyi bilenler sınıfı da geçiyor, bu ne ya dersen kodese!.. Oysa Platon'un dediği gibi mağaranın dışına çıkamıyoruz biz, göremiyoruz, bakamıyoruz ve düşleyemiyoruz... Öbür dünya işte o!.. Bu yüzden hiç bir şey bilmiyoruz ve hiç bir şeyde öğrenmiyor ve öğreniyor da değiliz, öyleyse baştan beri değişmeyen ova gibi, dünyadan aya, bir çitten atlar gibi, yinelemenin yinelemesine buyurun;
Tanrı yardımcımız olsun!..












5 Temmuz 2017 Çarşamba

HOLİFAR

 

 
Cariyem, gözümün nuru, baş tacım.
Ben Maruf, senin kölen.

Ey sultanlar sultanı,
Kolların Nil ırmağı gibi.

Karnındaki çukur nazarlıktır.
Sağrın baş edilmez deltalar.
Coşkulu, el değmemiş, verimli...

Senin yılan kıvrımlı hilalin,
Nil'in bereketidir.

Petra vadisinin yamaçları, senin kalçaların.
Uğrunda Tur dağına tırmandığım, diri gövden,
helalimdir.

 Çöl gecelerinde  gördüğüm feracen
 ibadetimdir.

Ey Medine'de dilenciler içinde gezen
Cüzamlıları dudaklarından öpen

Kahırem!..

Firavunun şarıyla mehtabı tavaf edersin.
Ey piramidin gölgesinde doğmuşları emziren.

Göklerin yıldırımı sensin,.
Bulutların şimşeği sensin.
Medyen'in kasırgası sensin.

Ey bir görüşte vurulduğum zehir.

Çiseleyen yağmur, ok kirpiklerindir senin.
Kaşların Acem kılıcının yayı
Ak göğsün, Nil'in nilüferleridir.

Gerdanında çölün serabı gizli senin.
Beyrut'un bağları gibi gözlerin.

Sen büyüleyicisin.

Kudüs'ün akasya bahçelerinden topladım seni.
Taberiye'nın kuğuları kıskansın diye
Çölün kalbinden söküp almıştım seni.

Göğsün piramitleri kıskandırıyor.
Cennet sularında yüzen kuğular
Salınışını izliyor.

Benim düşlerim hep seni arar.

Senin bakışlarından ayetler iniyor.
Öpücüklerinde dünya dönüyor.

Zülfün, yoksulların dilindeki dualardır.
Kalpleri eritirler.

Zümrüdankam, sülünüm, tavusum.
GönlümünTaklamekan'ı sensin.
Çölün ceylanı sensin.

Ey Galile denizinin kırmızı yunusları
Uruk diyarının kumruları...

Mahinurum,
Nerdesin!

Ben seni ilahi gövdelerin acıları dinsin diye sevdim...

16 Haziran 2017 Cuma

KIRMIZI SU


 


Borges, hemoglobin sıvısına kılıç suyu dermiş. Bu o kadar geniş bir aurası olan imgedir ki, tüm evrenin öyküsünü kapsar, dize getirir. Evrenimiz gerçekte, 'kılıç suyu'nun trajik bir öyküsü değil midir.

Sanat özü baz alındığında ilericidir derler, öyle olmak zorunluğundadır diye dikte de edilir belki ama, işte bu safsatadır. İtalyan sahne diye bir kavram var sanatta, göstereni, fetişi üç duvarla örerseniz -mekanı yani sahneyi- göz tek bir yöne odaklanır artık, tek bir boyuta, tek bir bakış açısına -faşizm- oda verili olandır. Bu psikanalitik anlamda erkin gücünü çağrıştırır. Sahne -dogma- ne gösteriyor, ne sunuyorsa, veri ve sanatta odur artık. Faşizm, Apenin kaynaklı bir sözcüktür, dolayısıyla sanat gerçekte tümüyle bir araçtır, aracıdır. Sanatın, ilerici kavramsallığına yaklaşabilmesi için -örneğin- sahne kavramının ortadan kalkması gerekirdi..

Sanat temel de şudur, göz bağcılık, egzotik ritüel, yaban estet ve hoşgörüyle harmanlanmış, teknopost bir düş yaratma cambazlığı, insan anlağını değiştirmede, eğitmede veya set çekip, gölgelemede kullanılabilen elverişli araçlardan, tavus görünümlü olanı, kanatsız kuş!..

Sanat araçtır, mekanize yönü sunumun düşünsel yapısına, organeline bağlıdır. Gösteriş ve illüzyona yatkın bir araç olduğu için, büyülü bir şeymiş sanısı uyandırmada, ondan daha büyük bir tansığı henüz bulgulayamamıştır insanoğlu!..

Sanat bir tansık ve tanrısal bir hiledir.

İnsan ele geçmez bir yaratıktır, belirsizliğin okyanusundan doğmuştur, faşizm şiddettir ya da sanat ilkelliktir açımına bel bağlamaktan ziyade insanoğlu, sözün sahibi ya da ileri gelenin, bir şiddet ya da ilkelliğin sözcüsü olduğunu algılamaya eğilimi vardır ve yüzeyselliğe ve kolaylığa, deyim yerindeyse basit olana daha yatkın, daha uyumlu bir yaratıktır. Çağımız illüzyonlar çağıdır, tüm çağlar gibi, her şey bir totem ya da büyüden kaynaklanıyor gibi görünebilir, algılar dilediğiniz gibi değiştirilebilir. Öyle ki insan harakiriye bile yönlendirilebilir. Öyleyse sanat yaşamın içinden gelen sıradan bir şey olmalıdır. Sıradan olmayan şey anlak içinde kendine yer bulamayan biricikliktir gerçekte ve henüz yoktur o!..

Sonsuz barış, ölümsüzlük ya da tanrının kardeşimiz olduğunun anlaşılması gibi...

Ama belki de hiçbiri!..

Ada'da dün kırmızı suyu aramaya çıktık, tıpkı sanat gibi söylentiye açık, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğu söylenen, ama masallara inanmakta zorluk çekenler için, sonsuz bir mutluluk verdiği biçiminde düzeltilip, tolere edilmiş bir  söylenti, biz gene de bu mitolojik kaynağı arayıp bulmaya çabaladık.

Beş kişiyiz, ha bire konuşuyoruz aramızda, suyu aramaktan başka her konuda lafa karışan mikser gibi beyinleriyle, yaşamının son iç çekiş köyünü, artık ziyaret etmeye yeltenmiş,  beş silahşor, dört olması gerekirdi değil mi!...

Arıyoruz yine de, o şırıl şırıl akan suyu, ne kadar dinlendiricidir o ses, doğanın müziğini henüz aşabilmiş değil insanlık, suyun sesi, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, henüz notalara dökülebilmiş değil ne yazık ki, aya gitmeyi abartıyoruz biz, kendi içimizdeki yolculuğu bitirebilmiş değiliz ki, ah başlatabilmiş değiliz diyecektim...

'Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki / Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. / Zarif bir el yol açtı ona / Özenircesine sütunlardaki oyuklara. / Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi / Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. / Onun içli bir şarkı olduğunu / Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu / Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini / Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. / Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, / Sürüler, yağmacı kalabalıklar. / En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. / Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, / Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, / Geçersizdir anahtarlar, / Haç ötekilerin olur ay tutulurken, / Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.'

Biz daha yeryüzünün öyküsünü bile bitirebilmiş değiliz, ayın masallarıyla avunalım!..

Elem veren bir şarkı, suyun sesi ve yüzüklerin kardeşliği bu yüzden, dinlendiricidir yine de...

Bir cini izleyerek tepeyi tırmanıyoruz şu sıra, su doruklardan aşağıya doğru akan bir volkanmış, gözede oralardadır diyorlar.

Önümüze yaşlı bir kadın çıktı, Selma şehrinin oralardadır dedi kırmızı su. Yaşlı kadınları o kadar severim ki, Adem'den bu yana gelip geçen ne varsa, mürekkebi dökülmüş bir el yazma gibidirler. Tozludur ama, yaprakların arasında parıldayan  simleri görebilirsiniz, dünyanın yaratılışını, o eşsiz günü görmüş gibi olursunuz.

Dün daha Akasya Bahçesi'nde oturuyordum, çınara benzer bir kadın geldi, esiyor, hayat dolu, yüz yıllar sırım gibi, buyurun dedim boş sandalyeye, hemen oturdu, çocuk arabasındaki bebeği sordum, oğlumun oğlunun oğlu dedi. Bozuntuya vermedim, çünkü ömrümde böyle bir denklem duymadım, adı ne dedim, günahını almayayım, Daron demiş sayalım, çünkü akşam baktım sanal sözlüğe, en yakın isim o. Musevi misin demiştim, Ermeni'yim dedi, işte bir kraliçe, ben Türk'üm diye bu denli ışıltı yayarcasına konuşamam, çünkü karşımdaki alınır diye düşünüyorum, çoğunluğun baskısı filan, ne bileyim...

Şimdi insanların kendi arasındaki şu diyaloğa bakın, bir de sağda solda, Temsilciler Meclisi'nde, banka hesaplarının ardında, tezgahların arkasında dönen dolaplara bakın...

Ben dedim Paşalı'yım, orada Öjeni vardı hiç unutmam, iyilik meleği. Buralarda mı oturuyorsun dedi, evet dedim, nisan yağmuru gibi sürdü konuşmamız, işlerinin peşine düşüp gittiler...

Selma şehri nerede ki dedim, yaşlı kadına, yok öyle bir yer dedi, ama varmış evvelinde, bulursanız işte, su  oradadır!.. Arkadaşıma dedim ki, ben Cebir'den çok süründüm, sen bir şey anladıysan, o yakaya gidelim!..

Kapitalizm dedi, aramızdakilerden biri, heyecan verici bir ideoloji, onun için yıkılmıyor, insan bir umut içinde sürünmeyi seviyor, ruhunda bile aksiyon arıyor, cüceler bir gün dev olabileceğini, yoksul eni sonu para bulacağını, kısır, tanrının izniyle çocuğa kavuşacağını ve kısmetsiz de, günün birinde evleneceğinin umudu içinde ömür tüketiyor.

Hiç bir ideoloji, kapitalizm kadar fütursuzca umut vaat etmiyor, insanlar parayı, şanı, şöhreti değil, umudu ellerinden alınmasın istiyor.

Araya biri girdi, kadın sesi, para sesi, su sesidir kapitalizm. İşte bakın su sesini arıyoruz!..

Faşizm diye uluyan sansar olsa kapitalizm, sirk kapının ağzına kadar dolardı!..

Konuyu değiştireyim diye, Borges dünyanın değerli yazarlarından, sui generis biri ama dünyada onun atası sayılabilecek tek bir yazar var dedim!..

Evliya Çelebi.

Ama bizde neredeyse yazar olarak bile kabul görmüyor. Neden, aydınlarımız dışa bağımlı bir kültürün çığırtkanları, onun için.

Borges'in şu tümcesi beni çok şaşırtır; İnsan çığlığından ölen balina!.. Ama bu imge çoğu yazarın yaptığı gibi alıntıdır. Peki, Evliya Çelebi'de ne var  buna benzer; Damdan dama atlarken donan kedi! Fil doğuran kız!

Ama bizim entelijansiya bunu gülünç bulur, düşünce afazisi  der buna ama Borges'e tapar, asparagascı, saray magazinetörü Shakespeare'de peygamberidir.

Kültürü gizlilikle dikte edilmiş bir ülkede yaşıyorsanız, Evliya Çelebi gibi Aslanlar recmedilir, tasmalı kara başlar, sarı başlar yere göğe sığdırılamaz, yerli şövalye ve  serdengeçti bile ilan edilirler. Bir tür kültür kirlenmesidir bu...

Halit Ziya'yı, Mehmet Rauf'u, Flaubert'le kıyaslayamayız diyorlar, Flaubert ve Balzac gençlik çağlarının yazarıdırlar, versiyonları bitip tükenmez onların, adını nitelemem doğru olmaz ama -best seller- bir çok yazarlarımız var bizim, feminen, maskülen. Bu tür yazarlar, kibar çevrelerin süsü, sofraların danteli gibidirler, yüzyıllarca varlığını korurlar, bir tür Salieri'dirler!..

Mehmet Rauf'un Siyah İnciler'i küçük bir novella, bizde risale, -hacmi incileyin derecede küçük- olduğu kadar, bir baş yapıttır da, onu öğüterek, sofraya sunabilecek bir kültür değirmeni kolaylıkla bulunamaz.  Siyah İnciler'in sözü dahi edilmez, oysa Madam Bovary'den daha çok yaşayacaktır, Bovary eni sonu insandır, aynalarda süzülür, yer içer, sever sevilir, sonuçta bir yaşam biçimidir, ne ölümcül sanrılarla dolu bir reddiye, ne yaşarken ölmüş -cansız- bir kabullenimdir, ne derin bir musikiyi barındırır, ne göklere -tanrıya- ağıt yakan bir terennümdür...

Siyah İnciler, öyle bir kitaptır ki, edebiyat ancak onunla var olabilir, Bovary'ler edebiyatın vazgeçilmezi değildir, bir Bovary gider, diğeri gelir, ama Siyah İnciler'i ancak Mehmet Rauf yazabilir. O bir Bovary değil, bir -muhayyile- bir düş yıldırımıdır...

Yazılabilecek, anlak içi yazın yapıtları başka bir şeydir, bir sanrı, bir düşlem ve bir ebediyetin fısıltısı olmak başka bir şeydir.

Hadi söyleyelim, Lautremont, ne Balzac'la kıyaslanabilir, ne Flaubert'le, İsidore Ducasse, bir tür Mehmet Rauf'tur.

Tanrıda bile görülemeyecek bir şeydir belki de, düş gücü, imgelem, sanrının matematiği, metafiziği...

Bir savaşı kazandınız, ne yapmanız gerekir fani alemde!.. Kültürünüzü egemen kılmak, olmadı yaymak, olmadı savunmak değil mi... Bizse yenilenlerin tramvayına binmiş, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete demişiz.

Olmamalıydı...

Biri sanki konumuzun süreğeniymiş gibi dedi ki, Mars'ta teknopost bir uygarlık kurulacak ve biz onların kölesi olacakmışız, dünyalılar. Kırmızı sarımsak, yeşil turp, sarı lahana gibi genleri değişen ürünler yetiştirip, onlara iletecekmişiz, nasıl mı, üç boyutlu yazıcıda ayrıştıracağız lahanayı, onlar Mars'tan çıktısını alacak!..

İyi misin sen dedi biri!..

Dünya ahir zaman cumhuriyeti adını alacak, kıyamet değil, feci bir son bekliyormuş bizi.

Roket yaparak, evrenin dışına çıkan ve tanrıyla konuşan ilk primatlar olmadıkça, işi zor kalanların.

Tahsilin var mı senin dedi başka biri!..

Tekerleksiz bisiklet yap yeter babo!.. Kibrit kutusundan,  cumhuriyet peşinde koşmasaydın!..

Yamaçlardan inerken, fırsat bilip, konuma döndüm ben, Fellini barok, rokoko bir sinema anlayışının temsilcisidir. Borges ise gotik ve sarsıcı bir üsluba sahiptir, Fellini, yüzeyseldir, tropikal bir kuşun ekranda sürekli şakıması, oyundan oyuna geçmesi gibidir onun sahneleri. Borges ise, karanlık ve ağır tümcelerle kurar sinemasını, okurunu gizil dolantılara sarmalayarak sarsar, minik belki ama, demirden bir katedral gibidir o, baş döndüren ve olağanlıkla yıkıcı!..

Hiç kimse tepki vermedi savurduğum mottolara, ardımızdan gelen biri, beşincimiz dedi ki, 'Kırmızı Su'yu bulursak, borsada ki hisselerim yükselir mi acaba!..

Tüpten çıkan boyayı, aynen kullanan biri ressam değildir dedi -uzun burnu görkemli bir gaga gibi kıvrılan karaşın yoldaşımız-, bu kadar basit.

Adanın arkasında kimselerin bilmediği bir zeytin ağacı varmış, Yahudi ağacı diyorlar ona ama,  Akdeniz uygarlığının barış dalını, özel bir adlandırmaya tabi tutmak, yanlış olur, Grek ağacı diyelim o zaman, Lidya'nın parası diyelim, suyu orada arasak dedi hemen biri!..

Oraya  vardık, düzlük bir yer. Su dedi biri, kaynağı daima yukarlarda olan bir şeydir, tepelerde aradık ama bulamadık... Hayır dedi bir başkası, çukurlarda aramalıyız onu, kuyu suyu gibi gümleyecek o bir yerden bence, kıyıya yakın yerlerde dolaşalım ama Selçuklular'ın suçluluğunu arar gibiyiz, bence bu su masal, uydurma dedi.

Araya girdim gene, yaşamımız varsayımların savaşıdır, Pir sultan Abdal'ım.

Çok hoşgörülü biridir, güldü.

En yaşlımız aldı sözü -Troçki'nin köşkünün oralarda oturur-, zamanında şöyle bir şey okumuştum ben, Aşık Veysel'i çarçaput giysilerinden ötürü Kızılay'a sokmamışlar. Ne cumhuriyet günleriymiş dedi kısık sesle, sonra da, adada gece yarısı, bir atın kişnemelerini duyabilirseniz -gece üçte bu öyküyü yazarken, sıkça yaşandı söz konusu vesile!-, bu su var kardeşim!..

Bunların su filan aradığı yok, konuşmak, ekabirlik taslamak  için can atıyorlar, su bahaneleri. Bakın biri ne dedi; Sokrates aşkın bir karşılığı olmasını savunurmuş, nasıl kardeş demenin bir kardeşi gerektiriyor olması söz konusuysa, aşkında bir karşılığı, yankısı olması gerekirmiş.

Bu beni şaşırttı, çünkü sevgi soyutlamaya açık olamayacaksa eğer, platonik örneğin, bu dünyada kimse mutlu olamayacaktır bence...

Çünkü sevgi karşılık aranmadan sunulamayan, armağan edilemeyen, bağışlanamayan bir şey olacaktır o zaman.

Çok kötü,.. Sonuçlarını öngörebileceğime, yok olsaydım keşke!..

Salt somuta indirgenen bir sevgi, öyle güvenilmez bir hale gelir ki, iki yüzlülüğün, aldatma ve arın -hile- kalesi  olabilir artık... Soyutlanamayan şeyin varlığında, ortada ne bir sevgi kalır, ne de mutluluk... Gözbağcılık kalır geride. Bugün yaşıyorsak, sevginin soyutlanabilirliğinin sayesinde  bu, anlaşılması güçtür belki ama evren soyuta indirgenebilen sevgi sayesinde ayaktadır, yoksa bilin ki, kıyamet kapımıza dayanabilirdi çoktan, matematik bile soyutlamadır, motamot olsaydı, Big Crunch'ı çoktan yaşamıştık. Yoksunluk bu evrenin dengeleyici unsurudur ne yazık ki...

Terazinin kefesi taşmadıkça, sahipler Pompei'yi yakıp yıkmadıkça ama!..

Kapitalizmin tanımıdır seninki, dedi biri!..

Ama dedim, gene de dünyamız bir adım ilerleyememiştir, abaküs aritmetiği de bunun belirtisidir, ilk çağda tiyatrolar otuz bin kişilikti, ülkenin nüfusu üç yüz bin bile yoktu belki de, bugün tiyatrolar üç yüz kişilik, ama dünya nüfusu milyarları katlayarak gidiyor... Gözüm manyeteskoplar gibidir benim, güneşin ikizi varsa, dünyanın da bir ikizi olmalı, bir gün ortaya çıkacak ve oradan gelende, gene bizler olacağız, umut her yerde!.. 

Doğru yolda olduğuna iman eden biri dedi, en sessiz olanımız, kendisi ya da ebeveyni işaret parmağıyla ölümü göstermişse zamanın evvelinde, savları budalalığa paralel bir eğri çizmek zorundadır, kirlilikle iç içe parıldayan  şeyler, ancak güneşin önünü kapatır.

Biri yaşlılık ve evliliğin sonuna ilişkin bir şiir okumak istiyordu, belki de uyduruyordur.

'Ayrı ayrı uzanıyorlar şimdi, her biri başka bir yatakta, adam bir kitapla, geç saate kadar ışık açık, kadın çocukluğunu hayal eden bir kız, bütün erkekler başka yerdeler, -sanki yeni bir durum bekler gibi: adamın elindeki kitap okunmamış, yukarıdaki gölgelere takılmış kadının gözleri, ters yüz edilmiş, önceki tutkudan kalan gemi enkazı gibi, nasıl da ilgisiz uzanırlar. Neredeyse hiç dokunmazlar, dokunsalar da, günah çıkarır gibi, azalan duygularına -ya da çok fazlasına. Cinsel yoksunlukla yüzleşirler; bir varış noktası! Bütün hayatları buna hazırlıktı... Tuhaf bir biçimde ayrı ama tuhaf bir biçimde yakın, birlikte, aralarındaki sessizlik bir iplik gibi, tutulacak ama bükülmeyecek... Zamanın kendisi onlara hafifçe dokunan bir tüy. Yaşlı olduklarını biliyorlar mı, annem ve babam, ateşlerinden beni yaratan bu ikili, buza dönüştü şimdi.'

İnsanlara şaşıyorum, bu şiirin adı 'Aşkın Sonu'ymuş.

Konular, konular, konular, hiç bitmiyorlar...

Boyun eğme önce ailede başlar, ebeveynlerimizle başlar, bilinç yapımız kurulana dek boyun eğme zorundayızdır, sonra yaşadığımız çevre girer işin içine, mahalledeki çocukların krallıklarından birine çımacı yaparlar, taraf olmak neymiş öğreniriz. Bir azınlık ya da çoğunluğun tansımasını...

Erkin,  utku gözyaşları, dolup taştıkça,  genişleyip karmaşıklaştıkça, okul, iş, kent, açık alan gibi yerleşkeler, o alanlardaki çekişmeler, kavgalar ve savaşların adını öğreniriz, madalyonun yüzlerini, vicdan nedir, ihanet nedir, barış nedir, ricat nedir, işgal nedir öğreniriz.

Bunun adı politikadır gerçekte, onu öğreniriz. Politika çok yüzlülük demekmiş,  yaşama ihanet etme sanatı, tanrıyı alet etme sanatı, şeytanla işbirliği sanatı, barışı varmış gibi gösterme sanatı, yenilgiyi zafer gibi sunma sanatı, halkı sömürme sanatı, ölümü karşılama sanatı...

Yeryüzünde açılımı bu kadar geniş bir başka sanat dalı yoktur ve olmayacaktır da, ah 'güzel sanatların bir dalı olarak cinayet'in baş tacıdır politika!..

Ve sonra bir muhalefet ki, kara muhalefet, ak muhalefet, sarı muhalefet, anarşik muhalefet, oportünist muhalefet gibi, en az politika kadar çok yüzlü ve onun kadar işgüzar bir karşıt kutup yaratırlar, karşı-siyaset derler bunun adına, pozitif-negatif gibi, kutbun öteki ucu, ütopyanın distopyası filan...

Umutlar o bölgeye taşınır.

'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir'in mottosudur bu gerçekte!..

Erk zehirleyicidir, kurduğumuz hiyerarşi en iyisidir, dünyayı değiştirmek isteyenlerin en iyisi bizim kurduğumuz düzeneklerdir, eylemlerdir, işlemlerdir.

Onun için dünya hiç bir zaman değişmez ve her türlü erk, muhalefet, sav, kuram, ideoloji ve ütopya bir prangadan başka bir şey değildir. Çözüm ancak şu olabilir...

Tanrı değiştiğinde, yeryüzü de değişecektir.

Ama belki bu da çözüm değildir!..

Çünkü sınırlarımız, tutsaklığımızdır bizim. Öngörülerimiz sığlığımız, düşüncelerimiz  kafesimiz, umutlarımızda ihanetimiz!..

Eşkıyalarımız ve anarşistlerimiz, isyancılarımız ve başkaldıranlarımız,  anti kahramanlarımızdır ama işte onlarda sonuçta birer kahramandır.

Oysa kahramanlara gereksinimi olmayan bir toplum olmalıydı önceliğimiz.

Kurtarıcılardan kurtulamadığımız bir cehennetin içindeyiz.

Ölümü yücelttiğimiz sürece, tanrı bizi cezalandırmayı sürdürecektir ve cennetle cehennem varoluşunun Tanca kapılarıdır!..

Ölmüş bir Havva'nın çocuklarıyız biz.

Ölmemek için öldürmek zorundayız biz.

Evrenin anomalisi, aşağılık canlısı ve bahtsızıyız biz.

'Aşk yeryüzünün yüzü oluncaya dek.'

Ölümü öldürmeliyiz.

Öç, zincirlerimiz, kurtuluşsa tutsaklığımızdır bizim!..

Vaatlerde cehennemimiz!..

Ve uğruna ölünecek hiç bir şey yoktur bu dünyada!..

'İktidarlar' kan çeşitlemeleridir.

Kurtuluş nedir, öyleyse...

Kurtuluş kendimizi terk etmek, bırakıp gitmekle olasıdır.

Geçmişi unutmakla olasıdır.

Baştan başlamakla, sıfırı görmekle ve ölümü hiçlemek ve tenimizi ve kendimizi ve evreni sevebilmekle...

Değil... O olabilmekle...

Saltık tanrının yerini almakla... Çünkü -gerçek  tanrılar- yalnızca yaratabilirler, yok etmeyi bilmezler, bağışlayıcı olmazlar, cezalandırmazlar.

Sığınacak bir yer varsa, bilin ki günahta vardır.

Öyleyse yeni bir dünyanın adı unutmak ve yeniden başlamak olabilirdi...

Bu söylenceyi nereden okudun sen dedi tam ortamızdaki, adada bulunan bir mezar taşının üzerinde yazıyor bunlar dedi, konuşan.
 
Biri  yanıtladı; Boş ver öyleyse, her adanın bir söylencesi vardır.

Güneş batmak üzereydi. Çan seslerine, tanrıdan başka yoktur tapacak sesleri karışıyor, karıncalar yuvalarına giriyor, böcekler kovuklara  dalıyor, kelebekler güneşin solgun ışığıyla oynuyor ve kayalıkların orda, tam tepede bir Mecnun, -çığlık çığlığa- Leyla'sının  adını haykırıyordu.

Yaşamak güzel şey dedi biri... Hiçbirimizden çıkmamıştı o ses, kim olduğunu anlamak için, sesin geldiği yere doğru baktık. Tanrı gülümsüyordu...

'Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini, oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını ve aklının köklerini yıkamasını duymak! "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgarı birden estirmek, ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sesinde, ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünde sarkan! Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini.

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek için. Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.'

Biri göklerden doğarcasına; Kırmızı Su'yu bulduk dedi!..