6 Ağustos 2017 Pazar

AÇIK ROMAN

 
 
Yaşam kaçınılmaz bir sonuçtur. İki Öjeni'yle, bir Oksi jön yan yanaysa, güneş de yürüyorsa, bir mol suyun taşması kaçınılmazdır, ama mutluluktan çabuk sıkılırım, birden unuturum bu tür haberleri, kaynanamla kavgaya tutuşurum, nitelikli kaostur benim sevdam, sosyal porno haberleriyle dolu okunaklar olmadan yapamam, zaten her soluyuşumuzda evrendeki yıldız sayısından daha fazla atom soluyoruz, hayatı ne yapayım, ama gene de bu kargaşada bile, birbirimize dokunamayız biz, dokunduğumuz bir elektron bulutudur, efendimiz tardigratlarsa içimizde gezerler...

Bazen şöyle düşünürüm, evren bir gün başlangıca, ilk güne dönecek olursa eğer, kıyamet diyorlar bunun adına, atomu parçalamanın, Ross yıldızına gitmenin ne önemi var, bunun kısır bir döngüden ibaret olduğunu düşünüyorum, tanrının varlığından da kuşkulanıyorum doğallıkla, her şey bir avuntu mu yoksa, cennet cehennem de cabası, gerçekle anti gerçek, yani gerçek dışı, vulgerize deyimle ilahi yalanın bir kokteyliyiz biz, içimizdeki ikirciğin, dışımızdaki ikilemle sentezi. Mikro evren insanla, makro evren uzayın yoğrumuyuz deyim yerindeyse, ama işte bu noktada duralım, şimdi desem ki, peki; neden birbirimizi öldürüyoruz biz, neden Arap bizi arkadan vurdu deyip, Hellespont'da bizzat öldüren İngiliz'le kol kola olmaya çabalıyoruz, bir paradoks bu ve tanrının metreslerinden birinin çocuğu olma olasılığı çok büyük bu primatın!..

İnsanın olduğu yerde tanrı olamaz kanımca, çünkü tanrı insan gibi kaotik bir yaratığın çobanlığına soyunuyorsa, sıradan biri bence, çünkü insan olabildiğince zavallı bir yaratık.

Ölümsüzlüğü elde ettiğimizde diyorum, zaman kavramımız olmayacağı için tüm insanlık  şizofrenik bir yığına dönüşebilir, örneğin Denizli topraklarına doğru yola çıkan biri, umursuzca Sibirya'ya yönelebilir, çünkü onun anlağında ve gerçekte Denizli kavramı, zamanın ve uzamın birlikteliğidir, bu boyutlardan biri ortadan kalktığında, Denizli kavramı ulaşılacak bir 'nen' veya nesnel bir kavram olmaktan anında çıkar ve birey Denizli'ye gitmeyi düşünse de, bile bile Sibirya'ya doğru yönelebilir artık. Denizli bir varsayım olarak, zaman kavramından uzaklaştığı an, limidal -elde edilebilir- bir varlık olma gibi bir düşünsemeyi tümüyle yitirir ve Sibirya'ya doğru giden kişi için, Denizli hayatın ve ölümün baskılarından uzak bir materyale dönüştüğü için, oraya varmak diye bir kavram oluşamaz artık anlağında...

Gitmeyi tasarlaması bir varsayım ve düşünsellik olarak varlığını sürdürebilir ama, çünkü düşünce, dışsal gerçeklikten bağımsız bir edimdir, kişi kendi yüreğine doğru yola çıkmayı düşünebilir örneğin, belki bir gün bu da gerçekleşebilir ya!.. Olasılıksız Evren Kuramı'dır bu, kendi yazgısını kendi belirleyen bir evren diyarı, şunu demek istiyorum, zamanın olmadığı bir yerde devinim yoktur, ya ne vardır, kaos...

Bunun için bazıları tanrıya inanmamak gibi bir melankoliye kapılabilir, her insan gibi kendilerince haklıdırlar, bu yüzden düşüncenin ceza ve armağan gibi kavramlarla taçlandırılması, günahların en büyüğü sayılmalıdır. Çünkü düşünce gerçekte, zaman, uzam ve öznenin fiziki, kimyevi, sosyal bireşiminin -vb. gibi- ortakçıllığında, anlakta oluşan bir tür big bang -aşkınlık- parıltı ya da doğuşumdur. Armağanı bilemem ama, düşüncesinden dolayı bir varlığı cezalandırmak, gerçeğin derinliğinde cezalandıranın, kendisini cezalandırmasıdır...

Ama biz uygarız... Hayır alabildiğine ilkel bir varlığız biz ve üretebildiğimiz tek düşünce şudur bu durumlar karşısında; tanrı yardımcımız olsun!.. Gerçekte bu insansı varlığın sınırlarını aşamadığını ve kendi dolambaçlarında dönüp durmaktan başka bir aşkınlığa henüz ulaşamadığının göstergesidir ve düşüncede bir Sisifos söylenidir artık; doruk sürgit yeni bir başlangıç ve yeni bir bilinmeyen demektir. Çünkü insan düşünmekle cezalandırılmıştır, öyle ki insanlık cezanın cezası olmaz seviyesine bile gelememiştir henüz, nasıl ilkel olmaz bu varlık. Peki önerin ne senin aciz yaratık!.. Hiç, tanrı yardımcımız olsun!.. Edebi postulalar, düşünsel met cezirler işe yarasın!..

Bir atom yığınına yeterince uzun süre ışık tutarsanız, bir bitkinin filizlenmesi sürpriz olmayacaktır diyen, insanında türeyebileceğini bilmelidir.

Paris'ten çalınıp Topkapı'da sergilenen bir heykel var mı, bakın soyu tükenecek diye aya tavuk kaçırmak anlamsızdır, çünkü tavuğun anayurdu dünyadır, içi doldurulmuş tavusu, Metropolitan'da sergilemenin mantıkla bağdaşır bir yanı yok, diyesim Berlin'de Bergama sunağını sergilemek, insanın mağaramsı olduğunun kanıtıdır, uygarlık esintisi gerekçeler arasında olabilse de,  yukardan bakınca dünya düz olarak görünür, zig zaklar ve uçurumları algılayamaz tanrı,  çitlere de bir anlam veremez ve batı-doğu diye bir şeyi kavrayamaz.

İtalya'da antik tiyatro göremedim ki, Roma hamamı olabilir ama Roma tiyatrosu diye bir deyim oluşmamış, o antik çağ Anadolu uygarlığının sayısız tiyatrolarından biridir olsa olsa, Altınoluk'taki Antandros gibi minik odeonlardan olabilir belki, Roma demokratik değil, hiyerarşik ve bir sınıf uygarlığıdır, illüzyon çağlarında yaşıyoruz, bir önyargıyı aşmak, atomu parçalamaktan daha zor. Roma'da Saturnalia şenlikleri vardır, tüm batı edebiyatı gerçekte bin bir gece masallarından çıkmadır, Dekameron, Centerbury, Marki de Sade ve Shakespeare'in kaynağını görebilirsiniz orada. Der Saadet'teki padişahın kavuğu Allahabat'da çıkamaz onun bir örneğinin İstanbul'da da olması gerekir kısacası...

Üç saniyede şarj olan bir cep telefonu çıksa, yeni bir telefon özelliğinin yaratılması zaman alır ve kâr düşer, hatta cep teknolojisi iflas eder, kapitalizmin gizi yenilikleri sıralamaktır, bu onun kârını katlamasına ve ayakta kalmasına yol açar. Biz siyah beyaz tv ye kavuşurken, siyah beyaz tv'nin dönemi Newyork'ta kapanalı doksan yıl oluyordur. Bunun gibi kapitalizm yeni bir şey yaratmaz gerçekte, yeniliği zamana yayarak pazarlar. Bilim dediğimiz kapitalizmin endüstriyel bir alanıdır, payanda. Bilim kapitalizmin izni olmadan hiç bir şey icat etmeyen-edemeyen bir labirent ve laborant topluluğudur. Bugün sömürmeyen bir ülke uygar olamaz, uygarlık sömürüye dayalı bir gelişme ve doğallıkla da barbar olmak zorundadır ve şiddetten beslenir. Sömürülenler, bu kurala uymak zorundadır, yoksa onları karabasanlar bekler. Halkta katılır bu eğlenceye, aksi halde bir piyango biletiyle, öbür tarafta bir cennet bekliyordur onları!..

Sömürenler garip biçimde, işbirliği içinde oldukları toprakların, Borjiya Bey, Bolu beyinin de efendisidirler. Bir paradokstur bu ama sistemin aritmetiği mekanize bir biçimde işler. Amerika'yı özgür sanarak göç edenler, sözde gelişmiş beyinler, gerçekte angaje ve gelecekte sınıf değiştirmeye aday birer köledirler, öyle ki mutlulukla afra tafra saçabilirler de, oysa neyi yapabilir ki bunlar, izin verilmiş ilaçlar, buyruğun keşifleri, sınırlarla dolu bulgular, kan ve ceset uygarlığının bekasına katkıda bulunan silahlar ve bir sürü versiyonlar. Kime karşı bunlar, hemcinsine, bilim adamı sandığımız beyaz yakalı işçiler, gerçekte Evamir-i Aşere'nin  altında ezilen, Dr Moro'nun ecinnisidirler.

Gelecekte göç tersine olacak, gelişmiş ülkelerden, bekaretini yitirmemiş ülkelere kitlesel kaçışlar olacak, kavimler göçü... Çünkü oradakiler özgür olduğunu sanan birer kobaydırlar, banknotun tutsağıdırlar, bilim adı altında kapitalizmin can alıcı uygarlığının paryasıdırlar, ama bu göçün olabilmesi zamanlar alabilir, genlerimizin şiddet duygusundan, barbarca iç güdülerden, ölüm ve öldürmeye bağışıklık sağlamış moronel çağların alışkanlıklarından kurtulması gerekir, tortularından arınması gerekir, bu yüzyıllar alabilir ve alıştığımız düşünsel yazgımızın da evrilmesi gerekir.

Bu nedenle, günümüzde çağdaşlık; barbarlık ve sömürüyle eş anlamlıdır. Uygar olmak için barbar olacaksınız ve kan dökeceksiniz, başka yolu yok, ne tanrısal bir paradoks!.. Kapitalizmin çöküşü, ne devrimle olabilir, ne sistem değişikliğiyle, bugün ezilenlere dünyayı bırakın, bugünden daha acımasız bir sistemi yürürlüğe koyacaklarını bilmelisiniz, yeteneklerimizin sınırı var bizim, çözüm düşünsel yapımızın evrilmesinde, genlerimizdeki şiddet duygusunun, barbarca tutkularımızın yok olup gitmesiyle olasıdır kısacası ve uygarlık şiddetle elde edilen, onunla korunabilen ve onunla gelişebilen bir kavramdır ne yazık ki...

Kapitalizm, ele geçirilmiş kölelerin, sömürülen ülkelerin ne yeni keşifler, bulgular yapmasına izin verir, ne kendilerine benzemek isteyen gönüllülere yol verir, varsa yoksa o -kendini besler-, gerekirse kan içer ve ilahi kavramlarla süslenmiş sözde uygar cehennemler, yardımcı aktörler, figüranlar ve paryalarla süslenmiş topraklarda kurulu mekanize düzen, sürer gider.

Kapitalizm gerekirse sömürünün kurallarını teker teker ezilenlerin bilincine dayatır, medya onundur, makineler onundur, kafeini alınmış Einsteingiller, mekanik, kinetik (robot, yarı robot işçi ve ve hominidler) tüm materyallere dayatır kurallarını, bundan kurtulmak olası değildir, kurtuluş onlar gibi olmaktır ve bu da olsa olsa neandertallerin yer değiştirmesi olabilir!.. Mutluluk bu yüzden o denli ahmakça bir kavramdır ki, insanı mutlu etmek en kolay yöntemdir kapitalizmde, dampingler, yenilikler, bonuslar, ekstra tatiller, illüzyonik düşler, vb, kitlelerin salyalarının akmasını kolaylaştıran şeylerin başında gelir, kısır bir döngüdür bu ve mutluluk ufku olmayan bir kısırlıktır ne yazık ki, atları da vururlar!.. Hayvansı çağlarla olan bağlarımızın, sürrealize edilerek yenilenmesi... Sonsuz bir mutluluğa kapılmak öyle kolay ve olasıdır ki, 'illüzyonal hayvan' bir kahkaha at bakayım diye bağırsanız onlara, hep birlikte çığlık atacaklarından bir kuşkunuz olmasın!.. Bu kolay ve erişilebilir mutluluğun gerçek tanımı, kitlesel nevroz, dinmez bir anksiyete ve sonsuz bir mutsuzluktur. Kapitalizm dünyevi, total ve toplumsal bir çılgınlıktır, bir afazi, dil tutulması. Ondan kurtulmak, düşünsel yapımız evrilmedikçe olası değildir, aslan geyik olana kadar beklemek zorundasınız!..

Evrende bizim aradığımıza benzeyen yaşam formunu niçin arıyoruz, güneşin derinlerinde, kendi formuna göre, sürüp giden bir uygarlık olamaz mı, atom altı dünyalar olamaz mı, konuşan ve düşünen!..

Biz damdan dama atlarken donan kedi diyen, Evliya Çelebi'yi aşağıladık, ama Tesla'nın beş yüz km uzakta, hiç bir araç kullanmadan lambayı yakmasına sesimizi çıkaramadık, Osmanlı bilginleri çürüyen patlıcanda kurt oluştuğunu ileri sürdüler, gene aşağıladık, ama ölen bir kurtçuğun kelebeğe dönüşmesine ses çıkaramadık. ölen bir canlı yeni bir canlıya dönüşüyordur, bu nasıl oluyor ki!..

Bilim mantıkla üretmez düşüncesini, bilim mantık dışını mantıkta denemektir. Başka bir insani uygarlık olmayabilir. Çünkü evren sonsuz çeşitlilik gösterebilir, bugün denizlerin altında düşlere sığmayacak bir canlılar alemi var. Onlara bakarak araçlar yapıyoruz, Evliya Çelebi damdan dama atlarken havada donan kedi derken, bilimsel bir olanaksızlığı -değil- imgeye dönüştürerek ufuk açmak istiyordu, 'olmak ya da olmamak' ya zafer ya ölüm demenin versiyonu, mekatronik varsayımlara doğru yol alan Çelebi daha iyi niyetliydi, diğeri bir aksiyonel söz ve saldırganca bir tutumdu... Hamlet kurtların savaşıydı!..

Önemli olan saçmalamak değil, saçmalığı deneylerle, çalışmalarla, değişkelerle alt üst ederek yeni bir yaratıma yol açmak, sonsuzluğun istasyonuna biraz daha yaklaşmaktır. Edison yumurtaya bastı diye hayranlık duyan toplum, patlıcan çürüse kurtçuk oluşur diyen atalarını aşağılamayı yeğledi. Saçmalık bilelim ki, laboratuvarda tanrı parçacığına dönüşebiliyordur.

Yıldızlardan udu varmış, konuşuyormuş bir masaldır, ama yıldız tozlarından oluşmadık mı, bu doğrudur!..

Bedenimiz havadan kendine yarar mineralleri süzebilseydi ağzımız olamazdı, burnumuzda belki de, içimizde bir gaz boşluğu bulunsaydı, kuşlar gibi havada durabilirdik, bilim de statik ve skolastiktir derken, aradıkları yaşam formunun sürgit kendilerine benziyor ve e.t'nin de bir tür insan olarak düşlenmesinden dolayıdır, başka yaşam formları, bize görünmez olabilir, hiç bilmediğimiz bir geoit biçiminde olabilir, onların solumasını beklemek bile, bilim dünyamızın sınırlarını gösterir. Dünyamız kendini milyarlarca yılda barbarlık ve savaştan bile kurtaramamış, bir primat türünün nöronlarıdır. İnsan antropolojik bir sapma, tanrının kafesinden kaçtığı ve henüz bulunamadığı için tüm evren için bir tehlike ve yalıncak borulardan bileşik, basit bir yaratıktır.

Gelişmişler vahşi ve mağaramsıdır, ilkeller, kabilemsiler hümanist ve tanrıcıldır belki de dünyamızda, her adımımız kıyamete bir özlemdir ve çağdaş dediğiniz genosit sayrısı oluşumlar ve modernler inaksı homongolos yığınlarıdır belki de ve tanrı hatasını, onların kendi elleriyle yok etmelerini özlemle bekliyor olabilir, bu durumda bilim bir deccal ve bir şeytanın hünerleri olabilir, olabilir belki, olabilir...

Bugün bir Maori bir saniyede kravat takabilir ama balistik evrimi yüzyıllar alabilir, homosapiens ise nükleer dehşeti kurdeleye bağlayarak, kibirle kitlelere sergileyen bir primattır, hangisi çağdaş bunların, ikincisi diyen olasılıkla paranoid şizofren olabilir. Modernizm ustan yoksun bir deliliğin ve nekrofilizmin göz alan bir illüzyonu, sapkın bir görselidir belki de...
Bir köpekten ne farkımız var bizim, pençelerimiz daha gösterişli, arka ayaklarımız daha gergin ve zamanı gösterecek bir alet takacak kadar, korkak ve sinsiyizdir belki de, öyleyse köpek, geleceğin insanı olabilir de...
Yunanistan’da batan İngiliz Gemisi Mentor’da yapılan kazılarda, Lord Elgin’in, Parthenon’dan sökerek taşıdığı heykellerin yanı sıra, başka Antik Yunan eserlerini de yanına aldığı ortaya çıktı. Avrupa uygarlığının atası sayıyor Grek döngüsünü, öyle düşünse mermer çalar mıydı, insan kendi kümesinden ne çalabilir ki...

Tarih bir illüzyondur. Grek uygarlığı, Anadolu-Yunanistan arası topraklardır. Anadolu tiyatroların dünyada en çok görüldüğü bir toprak parçasıdır. Anadolu uygarlığın nirengisidir, ne piramitler, ne zigguratlar ne de kolezyumlar yarışabilir onunla, tümüyle sanata, estetiğe ve barışçıl ruha yönelik biricik uygarlıktır o, hala sürüyor bu uygarlık, Yaşar Kemal 'n eşi yok, Yunus dünyaya bir daha gelmeyecek, Nazım senfonik şiirin tanrısı, Aziz Nesin'in değeri ölçülebilseydi, Don Kişot gibi heykeli dikilirdi alanlara...

Ah ki ah, kitapların alın yazısı vardır, şu kitap nasıl yazılmış anlayamadım, iyi bir yazar olmaktansa, görülmemiş bir yapıt yaratabilmeyi yeğlerdim, Ulysses'i sevmedim, ama dilim tutuldu neden, böyle bir kitap nasıl yazılabilir ki dedim. Kitaplar kadınlara benzer, aşıksınızdır ama uzak durursunuz, sıradan biridir ama, ruhunuzun efendisidir, deli olursunuz!.. Ulysses'i bir daha okuyamam, ama Borges'in Alef'ini yüzden fazla okudum. Bu kitap Ulysses'i anımsattı bana, güçlükle okudum, ama herkesin peşine düşeceği bir kitabınız olmaktansa, yazmaktansa, tek bir Ulyssesiniz olsaydı daha ilginç olurdu kanımca... Dünya güzellerle dolu, ama eşi benzeri olmayana kıyamete kadar bağlanıyoruz. O başka bir varlık...

Hangisi olmak isterdiniz!..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder