16 Haziran 2017 Cuma

KIRMIZI SU


 


Borges, hemoglobin sıvısına kılıç suyu dermiş. Bu o kadar geniş bir aurası olan imgedir ki, tüm evrenin öyküsünü kapsar, dize getirir. Evrenimiz gerçekte, 'kılıç suyu'nun trajik bir öyküsü değil midir.

Sanat özü baz alındığında ilericidir derler, öyle olmak zorunluğundadır diye dikte de edilir belki ama, işte bu safsatadır. İtalyan sahne diye bir kavram var sanatta, göstereni, fetişi üç duvarla örerseniz -mekanı yani sahneyi- göz tek bir yöne odaklanır artık, tek bir boyuta, tek bir bakış açısına -faşizm- oda verili olandır. Bu psikanalitik anlamda erkin gücünü çağrıştırır. Sahne -dogma- ne gösteriyor, ne sunuyorsa, veri ve sanatta odur artık. Faşizm, Apenin kaynaklı bir sözcüktür, dolayısıyla sanat gerçekte tümüyle bir araçtır, aracıdır. Sanatın, ilerici kavramsallığına yaklaşabilmesi için -örneğin- sahne kavramının ortadan kalkması gerekirdi..

Sanat temel de şudur, göz bağcılık, egzotik ritüel, yaban estet ve hoşgörüyle harmanlanmış, teknopost bir düş yaratma cambazlığı, insan anlağını değiştirmede, eğitmede veya set çekip, gölgelemede kullanılabilen elverişli araçlardan, tavus görünümlü olanı, kanatsız kuş!..

Sanat araçtır, mekanize yönü sunumun düşünsel yapısına, organeline bağlıdır. Gösteriş ve illüzyona yatkın bir araç olduğu için, büyülü bir şeymiş sanısı uyandırmada, ondan daha büyük bir tansığı henüz bulgulayamamıştır insanoğlu!..

Sanat bir tansık ve tanrısal bir hiledir.

İnsan ele geçmez bir yaratıktır, belirsizliğin okyanusundan doğmuştur, faşizm şiddettir ya da sanat ilkelliktir açımına bel bağlamaktan ziyade insanoğlu, sözün sahibi ya da ileri gelenin, bir şiddet ya da ilkelliğin sözcüsü olduğunu algılamaya eğilimi vardır ve yüzeyselliğe ve kolaylığa, deyim yerindeyse basit olana daha yatkın, daha uyumlu bir yaratıktır. Çağımız illüzyonlar çağıdır, tüm çağlar gibi, her şey bir totem ya da büyüden kaynaklanıyor gibi görünebilir, algılar dilediğiniz gibi değiştirilebilir. Öyle ki insan harakiriye bile yönlendirilebilir. Öyleyse sanat yaşamın içinden gelen sıradan bir şey olmalıdır. Sıradan olmayan şey anlak içinde kendine yer bulamayan biricikliktir gerçekte ve henüz yoktur o!..

Sonsuz barış, ölümsüzlük ya da tanrının kardeşimiz olduğunun anlaşılması gibi...

Ama belki de hiçbiri!..

Ada'da dün kırmızı suyu aramaya çıktık, tıpkı sanat gibi söylentiye açık, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğu söylenen, ama masallara inanmakta zorluk çekenler için, sonsuz bir mutluluk verdiği biçiminde düzeltilip, tolere edilmiş bir  söylenti, biz gene de bu mitolojik kaynağı arayıp bulmaya çabaladık.

Beş kişiyiz, ha bire konuşuyoruz aramızda, suyu aramaktan başka her konuda lafa karışan mikser gibi beyinleriyle, yaşamının son iç çekiş köyünü, artık ziyaret etmeye yeltenmiş,  beş silahşor, dört olması gerekirdi değil mi!...

Arıyoruz yine de, o şırıl şırıl akan suyu, ne kadar dinlendiricidir o ses, doğanın müziğini henüz aşabilmiş değil insanlık, suyun sesi, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı, henüz notalara dökülebilmiş değil ne yazık ki, aya gitmeyi abartıyoruz biz, kendi içimizdeki yolculuğu bitirebilmiş değiliz ki, ah başlatabilmiş değiliz diyecektim...

'Hoşnutluk veren suyun şırıltısı ki / Kimi kumları kararmış bunalmış gibi. / Zarif bir el yol açtı ona / Özenircesine sütunlardaki oyuklara. / Şimdi su dolambaçlarla bir dantel gibi / Geçip gidiyor ıhlamurların arasında. / Onun içli bir şarkı olduğunu / Yalnızca bir sevda bir dua olduğunu / Tanrı’ya sunulduğunu, Tanrı'nın bildiğini / Yaşamın bir yasemen kokusu olduğunu. / Kıyıcı yatağanlar, umarsız mızraklar, / Sürüler, yağmacı kalabalıklar. / En iyi olmak için boşuna uğraşırlar. / Bütün bunların ayrımındadır üzünçlü kral, / Tüm inceliklerin toplamı bir veda etmez, / Geçersizdir anahtarlar, / Haç ötekilerin olur ay tutulurken, / Ve öğle sıcağında konuklar yalnızca tanıktırlar.'

Biz daha yeryüzünün öyküsünü bile bitirebilmiş değiliz, ayın masallarıyla avunalım!..

Elem veren bir şarkı, suyun sesi ve yüzüklerin kardeşliği bu yüzden, dinlendiricidir yine de...

Bir cini izleyerek tepeyi tırmanıyoruz şu sıra, su doruklardan aşağıya doğru akan bir volkanmış, gözede oralardadır diyorlar.

Önümüze yaşlı bir kadın çıktı, Selma şehrinin oralardadır dedi kırmızı su. Yaşlı kadınları o kadar severim ki, Adem'den bu yana gelip geçen ne varsa, mürekkebi dökülmüş bir el yazma gibidirler. Tozludur ama, yaprakların arasında parıldayan  simleri görebilirsiniz, dünyanın yaratılışını, o eşsiz günü görmüş gibi olursunuz.

Dün daha Akasya Bahçesi'nde oturuyordum, çınara benzer bir kadın geldi, esiyor, hayat dolu, yüz yıllar sırım gibi, buyurun dedim boş sandalyeye, hemen oturdu, çocuk arabasındaki bebeği sordum, oğlumun oğlunun oğlu dedi. Bozuntuya vermedim, çünkü ömrümde böyle bir denklem duymadım, adı ne dedim, günahını almayayım, Daron demiş sayalım, çünkü akşam baktım sanal sözlüğe, en yakın isim o. Musevi misin demiştim, Ermeni'yim dedi, işte bir kraliçe, ben Türk'üm diye bu denli ışıltı yayarcasına konuşamam, çünkü karşımdaki alınır diye düşünüyorum, çoğunluğun baskısı filan, ne bileyim...

Şimdi insanların kendi arasındaki şu diyaloğa bakın, bir de sağda solda, Temsilciler Meclisi'nde, banka hesaplarının ardında, tezgahların arkasında dönen dolaplara bakın...

Ben dedim Paşalı'yım, orada Öjeni vardı hiç unutmam, iyilik meleği. Buralarda mı oturuyorsun dedi, evet dedim, nisan yağmuru gibi sürdü konuşmamız, işlerinin peşine düşüp gittiler...

Selma şehri nerede ki dedim, yaşlı kadına, yok öyle bir yer dedi, ama varmış evvelinde, bulursanız işte, su  oradadır!.. Arkadaşıma dedim ki, ben Cebir'den çok süründüm, sen bir şey anladıysan, o yakaya gidelim!..

Kapitalizm dedi, aramızdakilerden biri, heyecan verici bir ideoloji, onun için yıkılmıyor, insan bir umut içinde sürünmeyi seviyor, ruhunda bile aksiyon arıyor, cüceler bir gün dev olabileceğini, yoksul eni sonu para bulacağını, kısır, tanrının izniyle çocuğa kavuşacağını ve kısmetsiz de, günün birinde evleneceğinin umudu içinde ömür tüketiyor.

Hiç bir ideoloji, kapitalizm kadar fütursuzca umut vaat etmiyor, insanlar parayı, şanı, şöhreti değil, umudu ellerinden alınmasın istiyor.

Araya biri girdi, kadın sesi, para sesi, su sesidir kapitalizm. İşte bakın su sesini arıyoruz!..

Faşizm diye uluyan sansar olsa kapitalizm, sirk kapının ağzına kadar dolardı!..

Konuyu değiştireyim diye, Borges dünyanın değerli yazarlarından, sui generis biri ama dünyada onun atası sayılabilecek tek bir yazar var dedim!..

Evliya Çelebi.

Ama bizde neredeyse yazar olarak bile kabul görmüyor. Neden, aydınlarımız dışa bağımlı bir kültürün çığırtkanları, onun için.

Borges'in şu tümcesi beni çok şaşırtır; İnsan çığlığından ölen balina!.. Ama bu imge çoğu yazarın yaptığı gibi alıntıdır. Peki, Evliya Çelebi'de ne var  buna benzer; Damdan dama atlarken donan kedi! Fil doğuran kız!

Ama bizim entelijansiya bunu gülünç bulur, düşünce afazisi  der buna ama Borges'e tapar, asparagascı, saray magazinetörü Shakespeare'de peygamberidir.

Kültürü gizlilikle dikte edilmiş bir ülkede yaşıyorsanız, Evliya Çelebi gibi Aslanlar recmedilir, tasmalı kara başlar, sarı başlar yere göğe sığdırılamaz, yerli şövalye ve  serdengeçti bile ilan edilirler. Bir tür kültür kirlenmesidir bu...

Halit Ziya'yı, Mehmet Rauf'u, Flaubert'le kıyaslayamayız diyorlar, Flaubert ve Balzac gençlik çağlarının yazarıdırlar, versiyonları bitip tükenmez onların, adını nitelemem doğru olmaz ama -best seller- bir çok yazarlarımız var bizim, feminen, maskülen. Bu tür yazarlar, kibar çevrelerin süsü, sofraların danteli gibidirler, yüzyıllarca varlığını korurlar, bir tür Salieri'dirler!..

Mehmet Rauf'un Siyah İnciler'i küçük bir novella, bizde risale, -hacmi incileyin derecede küçük- olduğu kadar, bir baş yapıttır da, onu öğüterek, sofraya sunabilecek bir kültür değirmeni kolaylıkla bulunamaz.  Siyah İnciler'in sözü dahi edilmez, oysa Madam Bovary'den daha çok yaşayacaktır, Bovary eni sonu insandır, aynalarda süzülür, yer içer, sever sevilir, sonuçta bir yaşam biçimidir, ne ölümcül sanrılarla dolu bir reddiye, ne yaşarken ölmüş -cansız- bir kabullenimdir, ne derin bir musikiyi barındırır, ne göklere -tanrıya- ağıt yakan bir terennümdür...

Siyah İnciler, öyle bir kitaptır ki, edebiyat ancak onunla var olabilir, Bovary'ler edebiyatın vazgeçilmezi değildir, bir Bovary gider, diğeri gelir, ama Siyah İnciler'i ancak Mehmet Rauf yazabilir. O bir Bovary değil, bir -muhayyile- bir düş yıldırımıdır...

Yazılabilecek, anlak içi yazın yapıtları başka bir şeydir, bir sanrı, bir düşlem ve bir ebediyetin fısıltısı olmak başka bir şeydir.

Hadi söyleyelim, Lautremont, ne Balzac'la kıyaslanabilir, ne Flaubert'le, İsidore Ducasse, bir tür Mehmet Rauf'tur.

Tanrıda bile görülemeyecek bir şeydir belki de, düş gücü, imgelem, sanrının matematiği, metafiziği...

Bir savaşı kazandınız, ne yapmanız gerekir fani alemde!.. Kültürünüzü egemen kılmak, olmadı yaymak, olmadı savunmak değil mi... Bizse yenilenlerin tramvayına binmiş, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete demişiz.

Olmamalıydı...

Biri sanki konumuzun süreğeniymiş gibi dedi ki, Mars'ta teknopost bir uygarlık kurulacak ve biz onların kölesi olacakmışız, dünyalılar. Kırmızı sarımsak, yeşil turp, sarı lahana gibi genleri değişen ürünler yetiştirip, onlara iletecekmişiz, nasıl mı, üç boyutlu yazıcıda ayrıştıracağız lahanayı, onlar Mars'tan çıktısını alacak!..

İyi misin sen dedi biri!..

Dünya ahir zaman cumhuriyeti adını alacak, kıyamet değil, feci bir son bekliyormuş bizi.

Roket yaparak, evrenin dışına çıkan ve tanrıyla konuşan ilk primatlar olmadıkça, işi zor kalanların.

Tahsilin var mı senin dedi başka biri!..

Tekerleksiz bisiklet yap yeter babo!.. Kibrit kutusundan,  cumhuriyet peşinde koşmasaydın!..

Yamaçlardan inerken, fırsat bilip, konuma döndüm ben, Fellini barok, rokoko bir sinema anlayışının temsilcisidir. Borges ise gotik ve sarsıcı bir üsluba sahiptir, Fellini, yüzeyseldir, tropikal bir kuşun ekranda sürekli şakıması, oyundan oyuna geçmesi gibidir onun sahneleri. Borges ise, karanlık ve ağır tümcelerle kurar sinemasını, okurunu gizil dolantılara sarmalayarak sarsar, minik belki ama, demirden bir katedral gibidir o, baş döndüren ve olağanlıkla yıkıcı!..

Hiç kimse tepki vermedi savurduğum mottolara, ardımızdan gelen biri, beşincimiz dedi ki, 'Kırmızı Su'yu bulursak, borsada ki hisselerim yükselir mi acaba!..

Tüpten çıkan boyayı, aynen kullanan biri ressam değildir dedi -uzun burnu görkemli bir gaga gibi kıvrılan karaşın yoldaşımız-, bu kadar basit.

Adanın arkasında kimselerin bilmediği bir zeytin ağacı varmış, Yahudi ağacı diyorlar ona ama,  Akdeniz uygarlığının barış dalını, özel bir adlandırmaya tabi tutmak, yanlış olur, Grek ağacı diyelim o zaman, Lidya'nın parası diyelim, suyu orada arasak dedi hemen biri!..

Oraya  vardık, düzlük bir yer. Su dedi biri, kaynağı daima yukarlarda olan bir şeydir, tepelerde aradık ama bulamadık... Hayır dedi bir başkası, çukurlarda aramalıyız onu, kuyu suyu gibi gümleyecek o bir yerden bence, kıyıya yakın yerlerde dolaşalım ama Selçuklular'ın suçluluğunu arar gibiyiz, bence bu su masal, uydurma dedi.

Araya girdim gene, yaşamımız varsayımların savaşıdır, Pir sultan Abdal'ım.

Çok hoşgörülü biridir, güldü.

En yaşlımız aldı sözü -Troçki'nin köşkünün oralarda oturur-, zamanında şöyle bir şey okumuştum ben, Aşık Veysel'i çarçaput giysilerinden ötürü Kızılay'a sokmamışlar. Ne cumhuriyet günleriymiş dedi kısık sesle, sonra da, adada gece yarısı, bir atın kişnemelerini duyabilirseniz -gece üçte bu öyküyü yazarken, sıkça yaşandı söz konusu vesile!-, bu su var kardeşim!..

Bunların su filan aradığı yok, konuşmak, ekabirlik taslamak  için can atıyorlar, su bahaneleri. Bakın biri ne dedi; Sokrates aşkın bir karşılığı olmasını savunurmuş, nasıl kardeş demenin bir kardeşi gerektiriyor olması söz konusuysa, aşkında bir karşılığı, yankısı olması gerekirmiş.

Bu beni şaşırttı, çünkü sevgi soyutlamaya açık olamayacaksa eğer, platonik örneğin, bu dünyada kimse mutlu olamayacaktır bence...

Çünkü sevgi karşılık aranmadan sunulamayan, armağan edilemeyen, bağışlanamayan bir şey olacaktır o zaman.

Çok kötü,.. Sonuçlarını öngörebileceğime, yok olsaydım keşke!..

Salt somuta indirgenen bir sevgi, öyle güvenilmez bir hale gelir ki, iki yüzlülüğün, aldatma ve arın -hile- kalesi  olabilir artık... Soyutlanamayan şeyin varlığında, ortada ne bir sevgi kalır, ne de mutluluk... Gözbağcılık kalır geride. Bugün yaşıyorsak, sevginin soyutlanabilirliğinin sayesinde  bu, anlaşılması güçtür belki ama evren soyuta indirgenebilen sevgi sayesinde ayaktadır, yoksa bilin ki, kıyamet kapımıza dayanabilirdi çoktan, matematik bile soyutlamadır, motamot olsaydı, Big Crunch'ı çoktan yaşamıştık. Yoksunluk bu evrenin dengeleyici unsurudur ne yazık ki...

Terazinin kefesi taşmadıkça, sahipler Pompei'yi yakıp yıkmadıkça ama!..

Kapitalizmin tanımıdır seninki, dedi biri!..

Ama dedim, gene de dünyamız bir adım ilerleyememiştir, abaküs aritmetiği de bunun belirtisidir, ilk çağda tiyatrolar otuz bin kişilikti, ülkenin nüfusu üç yüz bin bile yoktu belki de, bugün tiyatrolar üç yüz kişilik, ama dünya nüfusu milyarları katlayarak gidiyor... Gözüm manyeteskoplar gibidir benim, güneşin ikizi varsa, dünyanın da bir ikizi olmalı, bir gün ortaya çıkacak ve oradan gelende, gene bizler olacağız, umut her yerde!.. 

Doğru yolda olduğuna iman eden biri dedi, en sessiz olanımız, kendisi ya da ebeveyni işaret parmağıyla ölümü göstermişse zamanın evvelinde, savları budalalığa paralel bir eğri çizmek zorundadır, kirlilikle iç içe parıldayan  şeyler, ancak güneşin önünü kapatır.

Biri yaşlılık ve evliliğin sonuna ilişkin bir şiir okumak istiyordu, belki de uyduruyordur.

'Ayrı ayrı uzanıyorlar şimdi, her biri başka bir yatakta, adam bir kitapla, geç saate kadar ışık açık, kadın çocukluğunu hayal eden bir kız, bütün erkekler başka yerdeler, -sanki yeni bir durum bekler gibi: adamın elindeki kitap okunmamış, yukarıdaki gölgelere takılmış kadının gözleri, ters yüz edilmiş, önceki tutkudan kalan gemi enkazı gibi, nasıl da ilgisiz uzanırlar. Neredeyse hiç dokunmazlar, dokunsalar da, günah çıkarır gibi, azalan duygularına -ya da çok fazlasına. Cinsel yoksunlukla yüzleşirler; bir varış noktası! Bütün hayatları buna hazırlıktı... Tuhaf bir biçimde ayrı ama tuhaf bir biçimde yakın, birlikte, aralarındaki sessizlik bir iplik gibi, tutulacak ama bükülmeyecek... Zamanın kendisi onlara hafifçe dokunan bir tüy. Yaşlı olduklarını biliyorlar mı, annem ve babam, ateşlerinden beni yaratan bu ikili, buza dönüştü şimdi.'

İnsanlara şaşıyorum, bu şiirin adı 'Aşkın Sonu'ymuş.

Konular, konular, konular, hiç bitmiyorlar...

Boyun eğme önce ailede başlar, ebeveynlerimizle başlar, bilinç yapımız kurulana dek boyun eğme zorundayızdır, sonra yaşadığımız çevre girer işin içine, mahalledeki çocukların krallıklarından birine çımacı yaparlar, taraf olmak neymiş öğreniriz. Bir azınlık ya da çoğunluğun tansımasını...

Erkin,  utku gözyaşları, dolup taştıkça,  genişleyip karmaşıklaştıkça, okul, iş, kent, açık alan gibi yerleşkeler, o alanlardaki çekişmeler, kavgalar ve savaşların adını öğreniriz, madalyonun yüzlerini, vicdan nedir, ihanet nedir, barış nedir, ricat nedir, işgal nedir öğreniriz.

Bunun adı politikadır gerçekte, onu öğreniriz. Politika çok yüzlülük demekmiş,  yaşama ihanet etme sanatı, tanrıyı alet etme sanatı, şeytanla işbirliği sanatı, barışı varmış gibi gösterme sanatı, yenilgiyi zafer gibi sunma sanatı, halkı sömürme sanatı, ölümü karşılama sanatı...

Yeryüzünde açılımı bu kadar geniş bir başka sanat dalı yoktur ve olmayacaktır da, ah 'güzel sanatların bir dalı olarak cinayet'in baş tacıdır politika!..

Ve sonra bir muhalefet ki, kara muhalefet, ak muhalefet, sarı muhalefet, anarşik muhalefet, oportünist muhalefet gibi, en az politika kadar çok yüzlü ve onun kadar işgüzar bir karşıt kutup yaratırlar, karşı-siyaset derler bunun adına, pozitif-negatif gibi, kutbun öteki ucu, ütopyanın distopyası filan...

Umutlar o bölgeye taşınır.

'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir'in mottosudur bu gerçekte!..

Erk zehirleyicidir, kurduğumuz hiyerarşi en iyisidir, dünyayı değiştirmek isteyenlerin en iyisi bizim kurduğumuz düzeneklerdir, eylemlerdir, işlemlerdir.

Onun için dünya hiç bir zaman değişmez ve her türlü erk, muhalefet, sav, kuram, ideoloji ve ütopya bir prangadan başka bir şey değildir. Çözüm ancak şu olabilir...

Tanrı değiştiğinde, yeryüzü de değişecektir.

Ama belki bu da çözüm değildir!..

Çünkü sınırlarımız, tutsaklığımızdır bizim. Öngörülerimiz sığlığımız, düşüncelerimiz  kafesimiz, umutlarımızda ihanetimiz!..

Eşkıyalarımız ve anarşistlerimiz, isyancılarımız ve başkaldıranlarımız,  anti kahramanlarımızdır ama işte onlarda sonuçta birer kahramandır.

Oysa kahramanlara gereksinimi olmayan bir toplum olmalıydı önceliğimiz.

Kurtarıcılardan kurtulamadığımız bir cehennetin içindeyiz.

Ölümü yücelttiğimiz sürece, tanrı bizi cezalandırmayı sürdürecektir ve cennetle cehennem varoluşunun Tanca kapılarıdır!..

Ölmüş bir Havva'nın çocuklarıyız biz.

Ölmemek için öldürmek zorundayız biz.

Evrenin anomalisi, aşağılık canlısı ve bahtsızıyız biz.

'Aşk yeryüzünün yüzü oluncaya dek.'

Ölümü öldürmeliyiz.

Öç, zincirlerimiz, kurtuluşsa tutsaklığımızdır bizim!..

Vaatlerde cehennemimiz!..

Ve uğruna ölünecek hiç bir şey yoktur bu dünyada!..

'İktidarlar' kan çeşitlemeleridir.

Kurtuluş nedir, öyleyse...

Kurtuluş kendimizi terk etmek, bırakıp gitmekle olasıdır.

Geçmişi unutmakla olasıdır.

Baştan başlamakla, sıfırı görmekle ve ölümü hiçlemek ve tenimizi ve kendimizi ve evreni sevebilmekle...

Değil... O olabilmekle...

Saltık tanrının yerini almakla... Çünkü -gerçek  tanrılar- yalnızca yaratabilirler, yok etmeyi bilmezler, bağışlayıcı olmazlar, cezalandırmazlar.

Sığınacak bir yer varsa, bilin ki günahta vardır.

Öyleyse yeni bir dünyanın adı unutmak ve yeniden başlamak olabilirdi...

Bu söylenceyi nereden okudun sen dedi tam ortamızdaki, adada bulunan bir mezar taşının üzerinde yazıyor bunlar dedi, konuşan.
 
Biri  yanıtladı; Boş ver öyleyse, her adanın bir söylencesi vardır.

Güneş batmak üzereydi. Çan seslerine, tanrıdan başka yoktur tapacak sesleri karışıyor, karıncalar yuvalarına giriyor, böcekler kovuklara  dalıyor, kelebekler güneşin solgun ışığıyla oynuyor ve kayalıkların orda, tam tepede bir Mecnun, -çığlık çığlığa- Leyla'sının  adını haykırıyordu.

Yaşamak güzel şey dedi biri... Hiçbirimizden çıkmamıştı o ses, kim olduğunu anlamak için, sesin geldiği yere doğru baktık. Tanrı gülümsüyordu...

'Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini, oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını ve aklının köklerini yıkamasını duymak! "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden aklının yol kavşağında dört rüzgarı birden estirmek, ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü, çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada. Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması sabahın sesinde, ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska altın ve gümüşten, göğsünde sarkan! Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen o vefasız yosmayı; veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini.

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı verircesine ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, ama uçurumdan korkarlar, oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla. Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu ürkütmek için. Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.'

Biri göklerden doğarcasına; Kırmızı Su'yu bulduk dedi!..
 

15 Haziran 2017 Perşembe

EMEL DENİZİ


I
Ey doğurgum.
Arap rönesansının siyah güneşi.
Epifanisi Endülüs'ün.
Ey erinçsiz boşluklar.
Sofist bedenim.
Ey boyun eğmişim.
Ey kuşluk gecelerinin cıvıltıları.
Bedreddinim solmasaydı.
Timuri olmasaydı.
Ufuklarında gider gelirdim.
Ey ateş saraylarının hasekisi.
Mahrem yuvağının kızıl zambağı.
Ey alınyazısı cennet bağışı.
Keder görmemiş kaknus.
Ölümsüz iksirlerin körpe sihiri.
Morfolojik çiçeği.
Aşkiyalar taburum.
Ey antimutluluklar.
Pratik usun postulatları.
Ey tanrının mühürü.
Gönül çelen.
Safsata gülü.
Ancient şarkılarım.
Antinomiler.
Duyusal algılarım.
Metafizik tinselliğim benim.
Ey hermeneutik görselim.
Tanrısal bağış.
Hükümranım.
Ey bedenler ikizi.
Çift ağızlı ıtır.
Eski Ahit'im.
Gülen gözler.
Uyluk süren perennisim.
Ey altın düşler.
Versatilim.
Archimedes'in yakıcı aynası.
Sicilya'nın manivelası.
Erken ilkçağım benim.
Ey özsel bilgim.
Platonik angajeler.
Ruhu revanım.
Benliğim.
Ninova'nın mavi yüreği.
Asur kapısı.
Bedenimin tanrısı.
Aynasında serpildiğim.
''Ey geleneklerin yaşamı
Gerekçelerinden uzun olamaz
Aşkımız solamaz dediğim.''
II
Ey gelecekteki geçmiş.
Örüntülerim.
Mentalist Kartezyen.
Ey özsel sanrım.
Etik politiğim.
Ey özüne karşı olduğum.
Otoriteryenim.
Tenimin kırbaç izi.
Somut dolaysızlığım.
Ey kutsal sandığım.
Düşünümüm.
Ey Galile'de su içen ahtapot.
Öğle güneşinde sevişen öglenalar.
Çiftleşen gardenyası tan aklığının.
III
Ey yürekler Dadası.
Kurbansal ikiliğim.
Hipostazım.
Önsezim.
''Ey bilinmeyene giden yol
Bahadırlar yoludur dediğim.''
Ey kızıl meskenim.
İçselliğim.
Maksimlerim.
Ey diline massedilen göstergeler.
Kara kinim.
Dolaysız özdeşliğim.
Dilthey'im benim.
Ey kaygı kavramım.
Dikotomim.
Ey kalıtsal günahlar.
Saf formelim.
Biruni'm.
Ölümlere yeltendiğim.
Ey ilişsel kipim.
Platoncu anımsama.
Çekoslavak güneşim.
Kutsal Venüs köpeğim.
Ey karga eti tatmış İsa.
Musa'nın saksağanı.
Ontolojik dilim.
Ey mitolojim.
Ey varoluş çabalarım.
Dizginsiz yaderk.
Sodomlu İbrahim'im.
İlineksel sanrılar.
Ey kösnül güdülenim.
Kahreden uygarlığım.
Zorbalığım.
Ey vulvasında uyuyan.
Töreselliğim.
Ey katmerli arzular.
İsteriler.
O çılgın belirimler.
IV
Ey göksel sanrılar.
Başkasındalığım.
İndividüal ürperti.
Pretoryen prensliğim.
Ey erojen sancılar.
Erekselci düalizm.
Ereksiyonerliğim.
Kökel Şapunzel
Ey külli günahlarım.
Suç izleğim.
Kaotik psişizm.
Öncelim.
Ey başkalıklı demoniğim.
Tanrısızlığım.
Öteki benliğim.
Mefhumum meftunum.
Ey teninde maddeleştiğim.
Zamana dokunduğum ey.
Ey vaginismus argümanı.
Yüz vermez uteruslar.
Ey heterojen kederlerim.
Homojen isterler.
Totaliteryenim.
Zehr ağım.
Hep yeniden kuşattığım.
V
''Eşitlik uğraşları
Barışıklık çabaları
Yeryüzü yaşamına tutunma
Umarsız birer oyalanmadır dediğim.''
''Assos'ta
bu toprağın şarap tanrısı
Dionysos'un onuruna
kadeh kaldırmak
ve gün batımında
bir çello dinletisiyle
dinlendirmek günü
ve serin gecede
Sirius'un gölgesinde
Truva gezisi.''
Ey kaotik yaratılar
Katharsisim.
Ey trajik vehim.
Uçamayan balık
Yüzemeyen kuş.
Ey atomik hücrelerim.
Asimile ruhlar.
Manyetik frekanslar.
Spiritüel jargon.
Ey egzotik popülizmim.
Narsizmim.
Pan'ım.
Egoizmim.
Ey mutluluk bilimim.
Düşünsel boyutlar.
Mütekaribim.
Ey emel denizlerindeki hiçliğim benim.

HÜSEYİN AVNİ LİFİJ



Kalikant çiçeğiyle kol kola yürüyordu menekşe. Buğday rengi ışıklar yolları ısıtıyor, Le Corbusier kenti tanımak için ara sokaklara dalacaksın diyordu. Hades güneşi, ağustos sıcağında ne kadar da yakıcı, Sibirya buzu hayvanı arkamızdan bakıyordu, bir toplum, olması gereken şeyleri alamıyor, istemediği şeyleri de ediniyorsa tutsaktır dedi Rasputin, evrenin nedensizce ve kendiliğinden var olduğuna ve entropiye göre bir gün amaçsız ve yine nedensizce her şeyin biteceğine, rasyonel ve ussal bir bakış açısıyla evet diyebiliyor musunuz dedi Rosa, Rosa Lüksemburg, Epiktetos araya girdi nedensizce var oldu ve nedensizce yok olacak, bu mantıklı bir açıklama sayılamaz, kolaycılık neredeyse...

Şu sorunun yanıtı bazılarına garip gelebilir diye sürdürdü Averroes, eğer tanrı bizi yaratmış ve her şeye kadirse, inançsızı da yaratmış demektir. Burası bir sınav yeri ve de inançsızın böyle bir yanlışa düşmemesi gerekiyorsa, her şeyi yaratan tanrının bir bildiği var demektir. Siz inançsızın düşüncesine katlanamıyor ve cezalandırmak ve yok hükmünde saymak istiyorsanız gerçekte tanrıyı sorguluyorsunuz ve tanrının cezalandıracağı bir şeyi, onun yerine gerçekleştirdiğiniz içinde cehennemden kuşkulanıyorsunuz demektir. Oysa o hiç bir zaman sorgulanamaz, tekil ve her şeyden bağdaşıksızdı.

Öyleyse imansıza, bu dünyada yer tanımayan ve onu gerektiğinde yoklukla cezalandıran; gerçekte tanrıyı sorguluyor hatta onu cezalandırıyor ve dahası onu yadsıyordur. Cehil benden almışsın bunları dedi. Demek ki varyantları hiçleyerek sorgulayan, ona bu dünyada yer tanımayan, ne yazık ki gerçek inançsızın tekidir ve her şeye kadir tanrıya karşı çıkan bir imansız, yadsımacı ve dahası azılı derecede bilisiz bir tanrı tanımazdır diye bitirmeye kalkıştı Hegel, Her zaman sessiz kalan ve sürekli dişlerini gıcırdatan Kabil gülüyordu.

Pluvial göller dedi Lifij, Kleopatra albeniyle süzerek, bu soyadını nereden buldun dedi, yanında yürüyordu, Marie Antoinette sanırım öbür uçtan konuyu değiştirme adam ne güzel konuşuyordu diye sertçe baktı, Auguste Comte araya girdi sustular, Rafael başını önüne eğdi. Sir and wife, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin diye geveledi XIV. Lui'nin tablosunun önüne gelince, aaa dedi Eliot ne çabuk geldik. Ran eskisi gibi değil, Louvre müzesinde artık canım sıkılıyor dedi, tam adamını bulduk, Nostradamus kim bu adam demez mi, kulağına fısıldadım, hemen toparlandı, ne iyi adam.

Karabasan geldi bana dedi Frankeştayn, Mary Shelley yani, elleri delikti, üç kuluvallah bir elham okudum gitti dedi, Müslüman mısın kızım sen dedi Esrar Dede, ozanmış, 'Gören sanır ki safâdan sema ‘-ı râh ederim / Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim' dedi inleyerek, hiç bir şey anlamadım dedi Cromwel, Sicilyalı biri araya girdi, ben anlıyorum, Garibaldi dedi biri, yok dedim aktör bu, Sicilyalı anlamadığım şeyi çok iyi anlıyorum ben dedi, hep birlikte gülümsedi lafazanlar, deniz atı Britanyası, silikon canlıları, Atlantisli ekonomistler, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin dedi, editörü uyardılar bu pasajı silmelisin yukarda var, olsun dedi, varyasyonlar bitmemeli, bu o pasaj değildir artık, biri fesuphanallah dedi ama göremedim, buda bir huy yani dedi Hiroşima, adı buymuş kimsin diyen yok. Ne fark eder dedi Madonna, ayy takıldığınız şeye bak. Alkışladılar. Dudaklar elden üstündür diyen Borjiya sıkıca öptü onu tango yaparcasına.

''Ailem resim yapmama karşı çıkıyor, annem babam ne istersen yap oğlum diyor, eşim çocukları da yanına alıp geçen yıl evi terk etti, çocukluk arkadaşım Leika bana katlanabileceğini söyledi ama bir süre sonra oda kaçtı, bu kadar tepki duyulacak bir şey yaptığımı sanmıyorum, ava git, balık tut, eve bak diyorlar, sanki aç kalmışlar gibi, gelecekte bize dair bir şeyler, izler kalsın istiyorum, emeklerimin karşılığını alamadım, bunalım içindeyim, ama Manitu'da biliyor ki doğru yoldayım'' tirat Shakespeare'in hangi kahramanına ait dedi Orwell, organlarımızın yaşı yoktur dedim, hiç bozuntuya vermedi, bakın second kreşendo yani, robotun yazdığı şiiri insan yazdı sanmışlar Avustralya'da, şiirin bittiğini öne sürenlere ders bu, şiir estetiktir ve insanın biricik algılarından biridir. İnsan var olduğu sürece şiir vardır. Robotun şiir yazmasının bir mahsuru yok, mimari yeniliklere de imza atabilir yarın robotlar, resimde öncüde olabilir. Bu hangi robotun daha derinlikli beceriye sahip olduğu düşüncesine ve kimin robotunun daha usta olduğu görüşünün tartışılmasını sağlar, tıpkı Nazım daha iyi, Orhan Veli günlük yaşam şairi, Kavafis zamanın yitişi ve derin özlemleri dile getiren şiirin sahibi gibi gözlemlere yol açar. Sanatı veya şiiri yalnız insana özgü sanmak ve robot aracılığıyla şiir veya ciddi resim yapılamaz diye düşünmek, çileci ve hazcı gibi meczubi, sanki yaşamın dışına düşmüş insanların yapıtlarının sanat sayılamayacağını söylemek gibi bir şey. Duygu ve düşüncelerimiz kimyasal reaksiyonlar ve birer kurgudur. Yaşamın ve biyolojik varlığımızın dengeleridir onu sanatsal kılan.

 Sanat iş koludur, şiir ve resmin, sinema ve sahnenin büyüsü estetik ve ruhani hazlar uyandırmasındandır. Açlığımızı gidermek, doyunmak sıradandır, ama sosyal bir şölene dönüşen sofra, büyüleyici ve tanrısal bir anıya evrilebilir. Üstelik uçsuz bucaksız bir kanyonun görüntüsünü hâlâ aşamamış olabiliriz. Çokta uzattı ama diyaloğun bir yanı Fellini'ye kuşkuyla baktık.

Şu şiir mi dedi biri, 'Alis diyorum, bakışlarının ötesine geçebilirsem, / yüreğine giden yolu bulacağımı biliyorum. / Leylak büklümleri var orada, türküleri yasemenin, / yıllarca yıllar kadar yinelenmiş, yine yineliyorum. / İnci tozları, akasya kokularını anımsıyor musun, / o güneşleri, o sabahları... / Canım Schultz, 'ich liebe dich' diyor, / anlatılamaz olana, Schopenhauer'a geçiyorum. / 'En güzel günlerimiz, hiç yaşamadıklarımızdır' / insan, eski bir yalan, / yeni olan aşktır diyor, / bitiriyorum.'

Bana kalırsa her şey şiirdir dedi Bakunin, Menşeviklerde komünistti dedi Eva Braun gülerek, karışık şeyler dedi, sokaktan geçen bir terzi, horoz vardı sokakta, şiir estetik bir çaba, ben şiirim dedi. Öptük horozu, pardon öpemedik, bağıra çağıra kaçıp gitti, yemeyeceğiz diye haykırdı arkasından Madame Coco, hazır fırsat varken sordum, bu Coco'nun Coca Cola'yla bir ilgisi var mı, öyle bir baktı ki, sorup soracağıma pişman oldum.

Maritler, kotruplar gibi güneşten kopmuş bir yıldız parçacığıymış, dedi Asimov, Tarkovski gülümsedi, dedi ki Asimov lafa ancak bu tür sözlerle girebilir diye lades tutuşmuştuk kazandım dedi havaya zıplayarak, Asimov poligamım deseydim kıskanacaktınız dedi, sarı denizde cıvıldaşan Cuvier balinaları, cennetsi, göz alıcı bakışlarla havuzda gülüşüyorlardı. 'Su havuzda gülmektedir' dizesini nasıl buluyorsunuz dedi Nurjuvazi, nurjuvazi ne demek dedi Escher, Marquez az gelişmiş ülke yazarıydı, tansıklar, efsunlar, olağanüstü karşılaşım ve selam vermeyen yeğenini planlı bir cinayet sonucu öldürmeyi düşünecek kadar horozlaşmış erkekler dünyasını yazdı, yani bizi, onu okurken evin yaşlısının anılarını dinler gibi olurum, o biziz, ama ne mutlu bunu yüzümüze vurabilen yiğitlere, Emir Kusturica'nın filmleri onun sinemadaki paralel yapısıdır, uzatma dedim Hüseyin Avni Lifij'e, şu pek meşhur pozunu bir ver de yazının başlığında ilgisiz bir şeymiş gibi sırıtsın, aşk olsun dedi, Resimli Hayat Ansiklopedisi gibi mi, evet dedim, Meryem bunu okur mu?..

9 Haziran 2017 Cuma

SELENE (Senay)


 
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında...

 Tanrısal sağrının yamaçlarında, uyluğunun granit çayırlarında,
deliler gibi dolanıyorum her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları,
kızıl damarlarında,
dilinin ateşli uğultularında, an atımı yaklaşıyorken,
kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda,
kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...

Teninin ipek diyarlarında, gezinirim her gece,
o yatışan yumuşak çayırlarında,
piramitlerin uçlarında,
o gümrah tepelerin ardında...

O bakırdan atlarımla
umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında,
kıvılcımlar saçan karanlığın doruklarında
pembe damaklarında...

Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur.
 Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında,
göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.

Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım,
koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım.

Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,

dilin zehirli zambak şu bahar sabahında,
yanakların gümüş ovalar,
zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında,
boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır.

Dağlardan süzülüp gelendir o,  eteklerinden,
zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır,
toprağın kökünden fırlayan yumrular,
gümüşten ikiz otların verimi onlar.

Kalplere benzer!..

Selene,

bir ay parçasısın sen,
ey güneşin kardeşi,
karanlık dalgalarımın deniz feneri,
gecenin mavi sularında ki,
bir can kandili...

Ecem!..

Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım,
yalnız benimsin sen,
bense senin kaplanın, Amnon!..

Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım çalınıyor gece yarısı, kim o,
kim o gelen, sen misin...

Selene...

Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,
iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,

Dağ yolunda rüzgarlarına bindiğim,
ırmak kıyılarında gidip geldiğim,
teni yanıp sönen perim,
yılanım, ceylanım,
ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım,

Alın yazım...

7 Haziran 2017 Çarşamba

SELENE (Gülhaç'ın Öyküsü)




Selene, ada kuşum, ben sana vurulmuşum!..

Gülhaç Senay adanın kadim ressamlarından, biz ona Selene -Ay- diyoruz, orta yaşlarını sürüyor, sanat müziğine aşık, resimleri gelenekselle modernizmin karışımından ortaya çıkan görseller, ölü doğanın içindeki üçgen adamlar, ağaçların tepesindeki ölü kuşlar ve gölgede otlayan kanatlı ceylanlar gibidir onun resmi...

Bitip tükenmeden resim yapıyor ve her sanatçı gibi ölümle yarışıyor!..

Bir gün gideceğini biliyorsa da (gerçekte bilmiyor, ne zaman öleceğimizi bilmemek, pratikte bizi ölümsüz kılar der, bir sanat diyalekti), bilmezmiş gibi üretiyor, kendi evreninin efendisi, belki ölümü de sorun etmiyordur, sonsuza dek yaşamanın hiç bir şeyi gerekli ya da zorunlu kılamayacağını biliyor, ölümsüzlük zamanın durmasıdır, hiç bir şey yapamaz, hiç hareket edemez hale gelirsiniz teoremde, pratikte ışık hızında koştursanız bile, gideceğiniz hiç bir yer yoktur, sonsuzlukta bir hedef, bir geliş ya da varış söz konusu olamaz, sonsuzluk ya da ölümsüzlük ölümden bin beterdir!..

Ben böyle dedim, ama Selene varsayımların gerçekliği veya doğrulanımı, ölümün gerçekliğinden ve varlığından daha kesinleme şeylerle doldurulamaz, çünkü yaşamadık, denemedik ve bilmiyoruz, ölümsüzlük belki de sonsuz barıştır, belki de hepimizin birer tanrı olmasıdır, kavramlarımızda ona göre evrileceğine göre, ölümsüzlük pekala iyi bir şey ve hatta evrende ulaşılması gereken bir nokta olabilir dedi. Onun için resim yapıyorsun dedim, umarsızlık ve kederler içinde ölümden kaçma ve sonsuzluğa ulaşma, varlığını sürdürme eylemi seninki resim değil dedim.

Güldü, kategorize etme, yaftayı yapıştırma, adlandırma dedi...

''Selene...
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında... Tanrısal sağrının yamaçlarında,  uyluğunun  granit çayırlarında, deliler gibi dolanıyorum  her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları, kızıl damarlarında, dilinin  ateşli uğultularında, tan atımı yaklaşıyorken, kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda, kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...
Teninin bakır diyarlarında, gezinirim her gece,  o yatışan yumuşak  çayırlarında, piramitlerin uçlarında, o gümrah tepelerin ardında,  umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında, karanlığın  eteklerinde, pembe damaklarında... Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur. Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında, göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.
Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım, koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım. Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,  dilin zehirli zambak şu bahar sabahında, yanakların gümüş ovalar, zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında, boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır. Dağlardan süzülüp gelendir o, zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır, toprağın kökünden fırlayan yumrular, gümüşten ikiz otların verimi onlar.

Kalplere  benzer!..

Selene,  bir ay parçasısın sen, ey güneşin kardeşi, karanlık dalgalarımda  deniz feneri, gecenin mavi sularında ki, bir can kandili...

Ecem!..
Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım, yalnız benimsin  sen, bense senin kaplanın, Amnon!.. Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım  çalınıyor gece yarısı, kim o, kim o gelen,  sen misin...

Selene...
Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,  iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,
Dağ yolunda  rüzgarlarına bindiğim, ırmak kıyılarında gidip geldiğim, teni yanıp sönen perim, yılanım, ceylanım, ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım, alın yazım...''

İkindi güneşinde, bir çam ağacının uzun gölgesinde uyukluyordum, o sıra uyandığımda, rüzgarda ötüşen saz sarmaşıkları, uzakta kuşların ötüşüne  eşlik ediyor,  gün yavaşça iniyordu.

Selene'ye mezarı Port Said limanının taşları olmuş, geçmiş çağların Selenesine yazılmış bu şarkıcık dedim...

Sustuk...

Sonra Selene'nin konuşacağı tuttu...

Batılı ressamlar niçin geniş bir renk skalası, yeni biçimler ve ayrıksı görüntüler cenneti yaratmışlardır bilir misiniz dedi... Çünkü teleskop gibi bir uzak görü aygıtı, ışığın analizi, sanayi ve teknoloji devriminin sihriyle, renklendirmede çağın ötesine geçme olanağını buldular.

O güne dek kutsal mabetlerden, sokak aralarına, ev içlerinden, göz alıcı meydanlara bu yarış sürüyordu. Öyle ki doğu, sureti yasakladı diye tanrısal olana yakınlığı görmezden gelinerek, soyutun sınırlarını zorlayan gökselliği yerleme indirgenerek, kara çalmaya yeltenilse de, somuttan soyuta geçmiş, ortaçağ gerilerde kalmış ve acımasız yarışım sürüyor olsa da, rönesansla, denizaşırı coğrafyaların, egzotik renkleriyle yahşileşen savaşım, tuval, rölyef, fresk ve ikonların göz alıcı renklerle bezenmesini sağladı ve ara unsurlar hiç olmayacak kadar çekici ve alışılmışın dışında görüntülere bulandı ve tüm görseller us dışı, büyülü bir atmosfere bürünerek, yeni biçim arayışlarını olağanlıkla artırdı ve yarışta makas açılmaya başladı.

Bunun ertesinde hızını alamayan batının, gözünü göklere çevirmesiyle, ışığın teleskobik analizi, ultra, gama, iks, mikro dalga, kızıl ötesi ve gözlem ışığı gibi devinimler, sanayi ve teknolojik devriminin yeni olanaklar sunan yaratımlarının itici gücüyle, bir iksir gibi etkileyici öngörülerle, geniş ufuklar doğuran gelişmelerle,   görsel estetiğin kulvarlarında kayda değer bir hızla öne geçmelerini sağladı.

Bu öne geçme sanal ya da bir varsayım değil, gerçekten somut ve kabullenilir bir gelişimin sonuçlarıdır.

Van Gogh, mikro dalga ışınlarını tuvale taşıdı, renklerinin akustiği yalnızca onlardan bileşiktir, sarı, kırmızı, mavi.

Sisley, Seurat, Monet gibi benzeri yenilikçiler, gölgemsi, sisli görüngülerde, hayalsi şeyler yaratan, noktacıklarla resim oluşturan ayrıştırıcı öncülerdir, o günün resmi görüntülerle değil, biçimlerle de  romantizm yaratabiliyordu, siyah beyaz bile başlı başına bir renk gibi kullanılıyordu, ışığın frekansları tuvalde geziniyor, sisleme, antirenkçi ve soluk, gölgeci resim çağları başlıyordu.

Bu öyle mekanize bir etki yaratmıştı ki, Picasso görecelilik ve kuantum teoremasını anında sahiplendi, Kandinsky mikrop ve bakteri türü organellere yöneldi, Max Ernst kozmik kurgulara yeltendi ve Pollock sicim kuramı ve genoma yönelik ipliksilere yönelmedi evet ama bilimsel görüntülerin ayrımına varan içgüdüsüyle  karşı tepki verdi, bu mekanik ve giderek duygusuzlaşan otomat uygarlığına.

Teknoloji kaçınılmazlıkla kendi yenilgisini yaratıyor, insan eziliyordu. Pollock büyük bir antidevrimcidir, canını verecek kadar!..

Doğu izleyici konumdaydı ne yazık ki ve umarsızca mimesise -taklit- yönelmekle kendini gösterebildi, herkes Paris'e gitti, bröve oralarda veriliyordu, yetmedi sanatın tüm alanlarında batı yol gösterici olmaya başladı, oysa batı bin bir gece masallarının toplamıydı ama devir değişmişti artık, kavramların kaynağı değil, onların tilmizleri, süreğenlerinden söz edilebiliyor ve ortalık toz dumana karışmış ve Avrupa şehri dizginsizce, mahşerin dört atlısı gibi ilerliyordu. Halen öyledir ama metal yorgunluğu çökmesine yol açar uygarlıkların, doğu batının yanına mimesisle de olsa yaklaşmış, kusurlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün doğu arayı kapatmak için, bir çılgınlık yapmak zorundadır, ya rengi terk ederek bir kırılma yaratmalı ya da rengin ötesine geçmelidir. Mimesisi terk etmeli midir bilinmez, onun üzerine  bir konstrüksiyon,  yeni bir yapıntı kurmalıdır  belki de, ya da yeni bir tansık yaratmalı yaratabilmelidir. Örneğin ebru gibi bir biçime dönmek, geçmişin terk edilmesinin yararı olmadığı açısından yerindedir ama bu yatay zenginliğin çoğalımıdır, dikey kazanıma yol açmaz, yapılması gereken, olanların toplamından olmayana nasıl ulaşabiliriz, onu aramaktır.

Öngörüler sonsuzdur ama öngörülebilir bir sonuç yaklaşmaktadır her zaman bu gibi hallerde, diğer olasılıklar fantezi ve aşırı göreceli varsayımlar olarak kalır tarihin koridorlarında. Bekliyoruz...

Ama bu anlamda, bizim batıya yönelmemiz bir gerçeklik değil bir projedir, savaşın sonucunda bile isteye kararlaştırılmış bir şeydir, çünkü haklılıkla uygarlığı domine eden bir topluma yüzümüzü çevirmemiz doğrudur, ama bunun korkunç sonuçları da vardır ne yazık ki, siz yerle yeksan olmuş bir toprak parçasında uyguluyorsanız bunu önce sizi sömürürler, tepe tepe kullanırlar, posanızı çıkarırlar ve sonra anlarsınız ki yüz çevirmek değil, taklit değil, hayranlıkla arkadan koşturmak değil, tam bağımsız bir yapıyla kendi cennetini ve cehennemini yaratabilmekmiş gerçeklik. Bunu anlamak üzereyiz... Doğu bir gün başarırsa bunu, elem dolu başarısızlığına borçlu olacaktır.  Başarısızlığı, başarısı olacaktır. Pirus ya da Sisifos gibi...

Selene'yle sanatın öyküsünü sürdürelim...

Sanat başlı başına bir dünyadır ve büyüleyici olduğu kadar açmazlarla da doludur. Duchamp'ın Büyük Cam adlı yapıtını bugün, büyük imgelem, sınırsız düş ve vakumsuz evren üçlemesi altında sergileyin hiç bir yankı uyandırmayacaktır. Çünkü sanatın zaman ve zemine sıkı sıkıya bağlı, bir işlevi vardır. Cinsiyet körlüğü, algı bozukluğu gibi travmalarımız yanında, zaman fobisi diye bir şey vardır insanda, zamanda ruhen geçmişe dönemeyiz, bu olanaksızdır, nasıl dinozordan korkmayı algılayıp, kavrayamıyorsak ve gülünç bulabiliyorsak bugünün dünyasında, kabuslarımızda çağımıza ve günümüze bağlı kavramlarla sınırlı olacaktır. Düşlerinde sürgit giyotinle kurban edildiğini gören biri psikosomatik fonksiyon bozukluğu içindedir ama sürekli kurşuna dizildiğini gören birini doğal karşıladığımız gibi, anlayabiliriz de...


Çünkü biri ekstrem ve anlaşılırlıkla kişiye özgü bir durumken, diğeri hepimizin başına gelebilecek bir şeydir ne yazık ki... Biri zaman ve zeminden yoksun, tuhaf bir sanrıya ve az görülür bir sendroma dönüşmüşken, diğeri neredeyse haklı görülebilecek bir karaduygu, bir travma ve kaosun içindedir, bu nedenle ikinci kişi, çağımızın bozumlarından haklı olarak etkilenmiş ve anlamamız gereken bir kişi gibi nitelenir neredeyse...


Bundan ötürü geçmişin büyük yankı yaratan yapıtlarını da artık o günün çarpıncıyla duyumsayamayız, bu doğaldır üstelik, değer yargımız değişmeyebilir, beğencemiz sürebilir de ama yapıtla ilgili duygusal bağlarımız yok hükmündedir ne yazık ki... Zaman gibi sanatta görecelidir çünkü, aurasından koparılmış, zaman ve zeminini yitirmiş her yapıt etkinliğini yitirir. Borges'in, Pierre Menard adlı öyküsünde Don Kişot'un tıpatıp yeniden yazılması, gerçekte yapıtın bir önceki Don Kişot olmadığını kesinlemektedir ama şu farkla, eğer yapıt sağlam bir metne dayanıyorsa, bugünün algıları ve siyasi, toplumsal ve hiyerarşik bağlarıyla gene onu bir ironi ve karaeleştirinin anıtıymış gibi değerlendirmemizde olasıdır.

 
Zamanda bir yapıt, kaçınılmazlıkla değerini kaybeder diyemeyiz yine de, o günün bakış açısıyla değerlendiremeyiz demek gerekir, bu yüzden yankısını yitirebilir de artık, ilgi ve değerlik yarattığı çağın dışına çıktığında yapıt, öz geçmişinin kavram ve algı sınırlarıyla yorumlamak olası değildir artık onu, bu da hiçlenmesine ya da başka türlü değerlendirilmesine bir kapı açacaktır doğallıkla...

 
Guernika bile bugünün yapıtı sayılamayacağı için, gören göz bugün onu, o günkü dramı, travmayı özetleyen bir görsel fetiş olarak algılayamayacaktır, periferisinde yapıtın köklerinden habersiz biri, onu şaşırtıcı, cinler dünyası ve hatta bilim kurgusal bir yapıt olarak da algılayıp düşleyebilecektir. Don Kişot bu yüzden çağımızın kontrendikasyonlarını dile getiren bir fars ya da vodvil olarak da algılanabilir evet ama neyin neyle sonuçlanacağını bilemeyiz, ikilemler öne çıkar ve Heisenberg türü  belirsizliğin ve Schrödinger'in Kedisi'yle dolu bilinmeyenlerin dünyasında bir öngörü ve kesin bir yargı oluşturamayız sanatta, sunum ve düşünsel formatta önemlidir bu yaklaşımda ve konunun boyutları, yorumsal sınırları uçsuz bucaksızdır ve kesinlenemezdir ne yazık ki...
 

Çünkü bir Maori veya uzaylı için Guernika öncelikle komik bir resimdir!..

Selene susmuyor!..

İzlenimlerime göre sanat hoşgörünün yaygınlaşmasına yarar ve birleştiricidir derler, ruhun Kudüs'ü, bedenin Vatikan'ı, benliğimizin Mekke'sidir belki ama, gerçek böyle değildir ne yazık ki, örneğin batı hoşgörüde doğudan hala geridir, silah ve sömürünün gölgesinde bir uygarlık üretebilmiştir, belki tüm uygarlıklar böyledir, batıda katedraller, kiliseler, mabetler gökleri delen ve haçı-çarmıhı imleyen bir kılıç gibi yükselir, erildir, bir meydan okuma, tanrıya ulaşma noktasında yırtıcı bir görsellik barındırır, kararlılık içerdiği kadar, kin ve acımasız bir doğrudanlıkta içerir belki...

Ama doğu öyle değildir, onun mabetleri kubbemsi, dişil ve herkesi kabul edebilecek bir kapsayıcılık, iyi niyet ve tüm renkleri koruma noktasında anlayışlı bir hoşgörünün dışa vurumudur, doğu doğru olan ve feminendir, olgunlaşma ve yaratımın evrilerek gelişmesini öngören bir kalptenliktir  onun ki, bu gerçektir, sanat ve mimarisiyle, doğu felsefesi, yüz bin kere tövbe etsen gene gel der gibidir.

Batı ise onu aradım, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim diye haykırır, bu bir umarsızlık ve yalnızlığın kederine işaret eder gibidir ama acımasızlık ve vurdum duymazlığı da beraberinde getirir.

Doğu durağanlığın ve anlayışla dolu bir sabrın egemenliğini öngören imgelemine  sarılır, hangisi iyidir, şimdilik batı forse ettiğine göre uygarlığımızı, öncül oysa ve sonuçlara bakılırsa, doğunun yeni bir yöneylem geliştirmeye, geliştirmesine,  önayak olması gerekir...

Sessizlikle, orta yaşlarını süren adalı bir ressamın öngörüleri bunlar, işte böyle dedi ve sözlerini bitirdi.

Haziran'dı...

Bir yazarımızın yapıtı bu sözcükle başlıyordu, anımsıyorum, tek bir sözcük ne anlamlar barındırabiliyor, sanki her şeyi anlatıyor. Yazı'nın gücü...

Boğazın kıyılarını ağaçlandırmalıyız, orda yolculuk eden herkesler, cennete giden bir yolun sonuna geldiklerini düşünmelidir. Yinelemek berkitir, Haliç'in girişine bizi imleyen cam ve saydam bir Hektor ya da bir Mevlevi, bir derviş ya da ermişin anıtını da dikmemiz gerekir, bizi tanımlayacak imgeler ve işaretlerimizden yoksunuz biz.

Doğunun  insanı ilgiden korkuyor, kalabalıktan çekiniyor ve meraktan kaçınıyor, sanki her şey  korku veren bir sona evrilecekmiş gibi, bir ilgi ve merak fobisi var doğuda, çekiniyor yaşamdan, değişimden ürküyor ve ılımlı bir solukla yolculuk etmek istiyor, iyi niyet söz konusu olabilir ama batının keskin cesareti karşısında yenilgiyi getiriyor bu yaklaşım, sanki batı köhnemeden,  ayağa kalkacak bir mecali yok gibi görünüyor.

Ayaklı bir satıcının yanında duruyordum, doğu herkese rızkını taştan çıkarma olanağı verir, adam yanındaki alış veriş ferdine şöyle bir şey dedi sanırım; Öyle deme yaratanın gücüne gider!..

İşte doğu felsefesinin özeti, iyi de gücüne gidiyorsa, sözünü duyuyor anlamı çıkmaz mı bundan, öyleyse kulağı var demektir, kulağı varsa dili de olmalıdır, salt kulak bir işe yaramayacaktır çünkü, o zaman gücüne gidecekse, seni uyarabilmesi de gerekir, ama işte öyle diyelim, işaretler gönderiyor, iyi de hır gür gene de bitmiyor ama, her yer kan gölü, ortalık çığlıktan geçilmiyor, mazlumlar yığınlarla ölürken, zalimler keyifle izliyor, öbür dünyada ceza ve sorgulamanın olması bu denli bir mantıksızlığın hoş görülebilmesine olanak verecekse, üç seçeneğimiz var demektir, bir tanrı zalimden yana, iki, öyle değilse bile bir denge tutturamıyor demek ki, gücünün her şeye yetmediği düşüncesini çağrıştırıyor bu, üçüncüsüyse böyle bir varsayımın olmadığı noktasında, bir saplantı ve alışkanlığın önü açılıyor ki, giderek oraya doğru evriliyor insanlık, kendi başının çaresine bakacak ve semavi  düşüncelerinden uzaklaşacak, yanılabilirim ama bunu bir an önce anlamak istiyor masumlar...

Tanrı yapıntısıyız diyoruz, tenimiz gözeneksiz gibi, ama öyle ki sivrisineğin iğnesi, onun damarlarına kadar giriyor.

İnsanlar, maymunları gözlemliyorlar, onların taze yaprak yemeleri, su yürümüş dalları kemirmeleri ve kayıtsızca bakınarak zamanı geçirmeleri onları sevindiriyor,  mutlu ediyor.

Maymunların ilkel ve yararsız yaratıklar, köle olmamak için, çalışmamak için konuşmazlıktan gelmeleri  ve bir üst varlıkmış gibi gülümseyip  insanların, onları kucaklarına almaları bizleri şaşırtıyordu.

Oysa bizler,  tıpkı maymunları onların izlemesi gibi, insanları  gözetliyorduk. İnsanların hala doğadan beslenmeleri gülünçtü, bu onları maymundan farksız yapıyordu, tuhaf aletlerle uçuyormuş gibiydiler ve hala bir zırh işlevi gören etleri  ve dirim veren bir sıvıyla donatılmış organellerin varlığı onları gerçekte, maymunun  türevi olmak bir yana, maymunsu da değil, bir tür maymun yapıyordu.

Oysa biz görünmüyorduk bile, kendi beslektik sonsuza dek, bu beslenmediğimiz anlamına da gelebilir, insan topraktan doğma, yeryüzüne bağımlı, tanrıya gereksinir ve tutsak bir yaratıktı ne yazık ki...

Maymunun arkadaşı ve can yoldaşı...

Bir savaş olmuş ve bilgisayar verileri sonucunda  harekat kazanılmış, ama sonra verileri karargahtaki bilgisayara gönderen adam,  düzeltiyordum verileri savaşı ben kazandım gerçekte demiş, sonra hayır demiş bilgisayarın başında ki yetkili, ben seninkileri de düzeltiyordum, gerçekte ben kazandım, sonra karargah komutanı, ben de verileri kafama göre değiştiriyordum, savaşı ben kazandım demiş, ama sonunda  bilgisayarın arızalı olduğu ve tüm verilerin, otomatik  biçimde değiştiği anlaşılmış.

Şimdi savaşı kim kazanmış...

Yanıt, insanlık hep kaybeden taraftır.

Teleskobun içine fare girmiş, ayda ejderha var demişler!.. Bizim bilimimiz, teknolojimiz, felsefemiz ve öngörülerimiz henüz bu seviyededir ne yazık ki...

İnsan tılsımlarla dolu bir yaratık değildir,  kendi düş dünyasıyla ve imgeleminin sınırlarıyla kapsanmış bir alanda düşünür, biz gerçekte derin ya da engin düşünceler içinde değiliz,  yaratı ve düşsel sınırlarımıza bağlıyız, diyelim ki uzaylılar kış uykusunda diye bir teori attık ortaya, bakın işte bu yeryüzü yaşamına sıkı sıkıya bağlı  bir düşüncedir.

Çünkü dünyamızda  kış uykusuna yatan canlılar var, yani gördüklerimiz, kendi düşünsel yapımız, deneyimlerimiz, insanın ötesinde varsayımlar üretemeyecek bir canlıyız biz ve bu doğaldır ne yazık ki...

Uzaydaki yaratıklar uykuyu belki bilmiyorlar, belki düşünemediğimiz kadar bize uzak ve yabanlar, ama kış uykusu teorisi her şeyden ilginç gelir bize, kendi düşünce sınırlarımızın dışındaysa o, yavan ve gülünç gelir.

Bir gün gülünç ve yavan olanın bizler olduğunu anlayabileceğizdir belki de. Diyelim ki biz gerçekten ileriyiz -ölçüsü gene bizim düşünsel sınırlarımız olsa da-, bir şey değişmez ama, her halükarda uzaylıları algılayamayacak kadar geri olabiliriz de  biz, et ve kan uygarlığı nasıl ileri bir düzey sayılabilir ki, bir virüs koskoca gövdeyi pestile çevirebilirken, aşkın gücü aşığı yaşamdan  koparabilirken, denizler Titanik'i devirebilirken, uzayda sözümüz olabileceğini düşlemek, kasabanın Hektor'u arenada dünyayı yenecek diye bir sav ileri sürmek gibi bir şey...

Sonuçta insan eni sonu kendini avutan, hemcinslerine göre  ileri olmak değil, direkt değil, ama bir çok özelliklere sahip,  geniş çaplı bir hayvandır ne yazık ki...

Evren bunca zaman sessiz kalıyorsa  karşımızda, bu evrenin gizlerini sakladığından veya sıradan bir şey oluşundan değil, insanın yeteneklerinin sınırlı,  yalıncak bir yaratık olmasındandır. Mars'a yerleşmemizin, kümes değiştirmemizden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum ben diyordu Selene...

Benim görevim guguk kuşu gibi  başka yuvalara yumurtlamak ya da onları çalmak ve kendi yuvasındaymış gibi göstermek biliyorsunuz.

Geçmişten bu yana terörize çan sesleriyle kulağım çınlıyor ve bir mankurt gibi kendinden geçebiliyorum ben...

Bıktım böyle yazmaktan dediğim oluyor ama...

Salt düşmanlık üretiyorum sanısına kapıldığımda oluyor, oysa bunu canavar bile istemez,  ama şöyle bir şey var, elinizde olmadan düşünceler, dış dünyadan servis ediliyor, siz gene dış dünyanın verileriyle sentezliyor ve kimlik değiştirerek, iradi amaçlarınız doğrultusunda,  tam bağımsız olduğunuz sanısıyla onu gene dış dünyaya iletiyorsunuz, gerçekte düşünce kişiye sıkı sıkıya bağlı, sui generis bir şey değil, bilim adamları da biziz, astronotlarda biz, köprü altında yatanlarda biziz, evrensel uyum yasalarına bağlı birer ecinniyiz biz.

Evrilen dinamikler, ürettiğimiz töz, edimler... Varyasyonlar cenneti, ruh mürekkepleri, güdük versiyonlar, işlevsel artı değerler, atıklar, posalar,  deltayı çoğaltan alüvyonlar ne derseniz deyin...

Öyleyse hepimiz bir vesileyiz deyim yerindeyse, bir aracız, aracıyız, kendi bildiğini okuyor gibi görünen. Biri şunu düşünmüşsün  bak diyor, canı istediğince bir yorum ve bir yönteç, bir yönelim ileri sürerek sizi bağlıyor,  artık onu demişsindir kaçış yok, medyanın ilahi gücü, ortak tutsaklığımız ve sağduyu... Baraj puanımızı bu veriler belirliyor, ne söylediğimize ilişkin.

Düşünce canlı bir madde, bir kimyasal, eğrilip doğruluyor ve toplum, iktidar -erk-, güç odakları ya da ilgili veya ilgisizler onu kartopu gibi yuvarlıyor, bir çığa dönüştürüyor ve gerekirse altında kalıp can verebiliyorsunuz!..

Düşüncelerimiz, korkunç belki ama, görünmeyen bir izne tabi...

Evrenin yasaları kendi bildiğince işliyor sizin anlayacağınız, düşünceniz ona uyumlu olmak zorunda, uyum yoksa onun  yasaları işliyor ve sizi sonsuz boşlukta hizaya getirecek, bir dengeye oturtacak  adımları atarak, kendi bildiğini dikte ediyor sonunda inanın.

Tarkovski'yi çok severim ve sık sık yinelerim, silahsız ve alışılmışın dışında tinsel filmler, düşünce filmleri ve tek başına bilimsel sinema çağını açtı o...
Bir filminde ateşli silah gördüm,  üzüldüm ama umarsızlık onu da, dünyamızın erdemlerinden yararlanma noktasına getirmiştir belki de diye düşündüm!.. 

Yüz sekansta anlatacağını, bir revolverle anlatmak hala olası bu dünyada...

Düşünce, keder ve hazzı aynı anda yaşatabilen tek yeteneğimizdir bizim, bu nedenle eşsizdir, biriciktir ve karşıtı da yoktur. bu yüzden evrenin en büyük yaratısı düşüncedir, bu yüzden evren sırf bu nedenden ötürü, hayranlıkla karşılanabilecek bir şeydir.

Düşünce insana özgü bir şey değildir ama evrenin bizzat kendisi bir düşüncedir..

İşte düşünsel bir varyasyon...

Bitkiler evcilleştirilmez, hayvanlar evcilleştirilir. Pirinç ilk kez 9400 yıl önce yetiştirildi -ekildi- demek yeterlidir. Belki daha uygun bir sözcükte bulunabilir. Bilim Dünyası daha geniş bir coğrafyadan söz etmelidir, bütün yapılandırmalar, batı, Rusya, Çin gibi ülkeler, Örneğin 9400 yıl önce Çin diye bir ülke yoktu, belki şimdiki Vietnam topraklarıydı orası, böyle yüzlerce popülist yaklaşım var dünyamızda, bilim kimsenin tekelinde değildir oysa, bilim diye silah ve sömürü demokrasisinin getirilerini selamlıyoruz sürekli, bilim manipüle bir organel değil, tapulu bir metada  değil, Tacikistan'dan söz etmeliyiz, Moritanya'dan, bizden, belki kurtuluş bilinmeyenlerdedir, bu iyi bir şey olacaktır sanırım.

Gülünç gelebilir belki, çarpmayan elektrik icat edilemez mi, tenimizi bir kaç milim yalıtımla kaplayan, bir manyetik alan yaratılarak; Yaz kış giyinerek ömür tüketmenin ıstıraplarından kurtulamaz mıyız... Hasım Üretme Makinesi -sınıf ayrımı- yaygarasına son veremez miyiz böylelikle!..

Paylaşımlarınız Montale'nin şiirindeki; Halep'i işaret eden ok gibi, hep aynı yeri gösteriyor, -zorunlu musunuz!- yararlandığınız kaynaklar  öyledir sanıyorum   ama siz de çaba gösterin, kimse yaşamın doğal düşmanı değil, düşmanlık sonra konuk oluyor bizlere ve derinlere işliyor...

Ne ki  insan zaten yüzeysel bir yaratık. Unutuyor, celladına aşık oluyor ve canına  kıyabiliyor, daha sayalım mı!..

Paylaşımlardan westmachine us gezegeni, diğerleriyse sürü izlenimi çıkıyor, bu da sürülerin imrendiği  çobanlarda, olsa olsa bir sürü çobanıdır izlenimini doğuruyor, bizde celladına bağımlı milyonlar var biliyorum, yenilenlerin silindir şapkasıyla güle oynaya evine dönen cintürkler!..

Uygarlık taklit edilmez yaratılır biliyorsunuz, bizimkiler onların uygarlığını tavus tüylü fötr takmakla, sliple dolaşmak arasında bir yerde zannediyor, silah ve sömürünün artılarıyla oluşmuş bir demokrasi cenneti olduğunu bilmiyorlar mı, öylemi...

Uygarlığımızın henüz bir anomali yığını olduğunu görmüyorlar mı, geliştirilmesi gereken, milyonlarca sosyal, teknolojik varsayımlar hala dünyayı bekliyor, onun için onlar ne kadar düşsel gibi komplekslerle sürükleneceğimize, şapkayla devrim sözcüğünün yan yana gelmesinin acınası savrukluğunu, savsaklığını  düşünmeliyiz...

Westmachine, Son Mohikan'ın topraklarını haritadan sildi ama her 25 Mart'ta senin ölüm tarlalarını anımsatıp, kutlamaktan çekinmiyor, sen ancak savunmadasın, çalı çırpınla!.. Sanayi devrimi olalı iki yüz yılı geçmiş, bisiklet yapamıyorsun, yerli araba rantabl değil diyen züğürt zenginlerin -varsıllar mı demeli- var, George Sand erkek giysisiyle benliğini ortaya koyalı yüzyılı geçmiş, sen kadın erkek ayrımı kavgalarıyla oyalanıyorsun,  tüm hükümetlere  ölümüne karşısın, ama elle tutulur bir muhalefet geliştiremeyecek kadar umarsız yığınısın, kendinden başka herkesi suçluyorsun, yalnız seni gösteren bir ayna yap,  tüm yakınmaların  özünde sen olduğunu anla...

Homosapiens... O sensin, seni mutluluklara boğacak olan, onların dillerinin aksanıyla  konuşarak böbürlenmen değil, zincirlerini şangırdatırken, bu işi bir çipe indirgeyecek bir şey icat etmen, virütik çağları geride bırakmayı başarabilirsen, seni ikinci kez armağanlara boğabilirler!..

Bir başyapıt eğlendirmez, güldürmez,  mutluluk üretmezmiş. Ya ne yapar hiç... Harp ve Sulh baş yapıttı diyorlar, neyi anlatıyor unuttum bile ama düşevinin  gizlentilerinde ondan kalan tortular vardır belki de!..

Doğruya en yakın olan karar ortak kararmış. ama kıvılcımlarında yeni doğruların önünü açtığı anlaşılmış. Tren yolunda makas değiştirerek dört yerine bir kişiyi yok etmeyi göze alan kişi, o bir kişi yakını olursa makası o dördün üzerine çevirirmiş, çünkü genleri aktarma duygusuymuş derinlerdeki  gerekçesi, insanlar tehlike anında kendine benzeyenleri kurtarırmış, en zordakini kurtarmazmış örneğin, kaba insanlar paranın üstünü fazla verirse iade etmezmiş normaller ve aynı pastanın pahalı olanı daha tatlı gelirmiş!..

Dopamin etkisi neymiş acaba!..

Bugün kitap basımı internet gibi sanal ağın gerisinde, demode ve yarı ilkel bir edimdir.  Sanal ağ çökebilir  gibi mottolar var, hurafeler... Yiten yazılı kitapların sayısı var olanlardan daha çoktur ne yazık ki...

Babil, İskenderiye ve Bağdat yangınları,  Bergama, ortaçağ ve Papirus kıyımlarıyla  kaç yeni dünya kurulurdu biliyor muyuz...

Eğer parçacıklardan biri veya bilinir olan proton gerçekten bozunduğunda, uzak gelecekte, evrenin bugünkünden çok farklı bir hal alacağını söyleyebiliriz. Protonlar bozundukça, yıldızlar ve gezegenler yok olacak, evren bir ışık selintisine dönüşecektir...

Selene'nin düşüncelerini kendi anlağıma boca ederek sizlere ulaştırmayı başarabildim mi bilemem, düşünce hırsızlığı budur işte (Robin Hood zenginden alıp yoksula veriyor diye hırsız demediniz,  Kazanova gönül  çapkını diye hırsız demediniz, bende başkasından alıp iletmek istiyorum, eğer hırsız derseniz; Aşk olsun, Nara burnunda Ro-Ro taşımacılığı mı bu!), yalnızca  onun aksanıyla aktarsaydım,  işimi zorlaştırır, karmaşıklaştırırdım, kendime mal etmemin nedeni bu, çok şey böyledir üstelik, bunu okurun sezinlemesi gerekir.

Bu bir öyküye benzemedi biliyorum. Buna siz karar veriyor gibi de olabilirsiniz, oysa dediğim gibi uyum yasaları işledi ve siz doğallıkla böyle düşündünüz.

Karamsarlık değil bu, değiştirmeliyiz bizleri, insanı ve evreni!..

Bir ölünün  acıklı şarkısını dinleyip öyle veda ediniz...

Adı, Albornoz Milongası...

 'Biri saatleri saydı,
Günü öğrendi birisi,
 Biri sanki vurdumduymaz
 ve belki de aceleci.

 Islıkla çalar milonga,
 Albornoz'a sokularak.
 Kara şapka siperlikli,
 sabah güneşi gözleri.

 O gün işte bugündür ki,
 1890, belki.
 Retiro'nun sınırında
 gölgeleri sayar şimdi

 aşk ve ateş oyunları
kuşluk vakti, tehlikeler-
yabancılar iyi midir,
 bıçaklar ve bir komiser.

 Katildi ve kafadardı
bitti küfürlü yaşamı.
Güneyde bir köşecikte
 sonunda tattı bıçağı.

Bıçak değildi üç kişi.
 Güç bela sökmüştü şafak
 ama üçlüden, hangisi,
 bitirdi onun işini.

 Girdi bıçak yüreğine.
 Yüzü tanıdı hiçliği.
 Alejo Albornoz öldü
 artık o bir hiç kimseydi.

 Hiçliklerin kurbanını
kederle yad ettim işte
şu milonganın içinde. Bir
 anıdır ikisi de.

 (Alejo Albornoz mahalle kabadayısıydı 1902 yılında bıçaklı bir kavgada öldü.)

Hiç bir yazı, hiç bir düşünce, hiç bir şeye değmez...

Dünyanın herhangi bir yerinde bir kişi ölmüşse eğer!..