Selene, ada kuşum, ben sana vurulmuşum!..
Gülhaç Senay adanın kadim ressamlarından, biz ona Selene -Ay- diyoruz, orta yaşlarını sürüyor, sanat müziğine aşık, resimleri gelenekselle modernizmin karışımından ortaya çıkan görseller, ölü doğanın içindeki üçgen adamlar, ağaçların tepesindeki ölü kuşlar ve gölgede otlayan kanatlı ceylanlar gibidir onun resmi...
Bitip tükenmeden resim yapıyor ve her sanatçı gibi ölümle yarışıyor!..
Bir gün gideceğini biliyorsa da (gerçekte bilmiyor, ne zaman öleceğimizi bilmemek, pratikte bizi ölümsüz kılar der, bir sanat diyalekti), bilmezmiş gibi üretiyor, kendi evreninin efendisi, belki ölümü de sorun etmiyordur, sonsuza dek yaşamanın hiç bir şeyi gerekli ya da zorunlu kılamayacağını biliyor, ölümsüzlük zamanın durmasıdır, hiç bir şey yapamaz, hiç hareket edemez hale gelirsiniz teoremde, pratikte ışık hızında koştursanız bile, gideceğiniz hiç bir yer yoktur, sonsuzlukta bir hedef, bir geliş ya da varış söz konusu olamaz, sonsuzluk ya da ölümsüzlük ölümden bin beterdir!..
Ben böyle dedim, ama Selene varsayımların gerçekliği veya doğrulanımı, ölümün gerçekliğinden ve varlığından daha kesinleme şeylerle doldurulamaz, çünkü yaşamadık, denemedik ve bilmiyoruz, ölümsüzlük belki de sonsuz barıştır, belki de hepimizin birer tanrı olmasıdır, kavramlarımızda ona göre evrileceğine göre, ölümsüzlük pekala iyi bir şey ve hatta evrende ulaşılması gereken bir nokta olabilir dedi. Onun için resim yapıyorsun dedim, umarsızlık ve kederler içinde ölümden kaçma ve sonsuzluğa ulaşma, varlığını sürdürme eylemi seninki resim değil dedim.
Güldü, kategorize etme, yaftayı yapıştırma, adlandırma dedi...
''Selene...
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında... Tanrısal sağrının yamaçlarında, uyluğunun granit çayırlarında, deliler gibi dolanıyorum her gece...
Bir dalgın cambaz!..
Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları, kızıl damarlarında, dilinin ateşli uğultularında, tan atımı yaklaşıyorken, kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda, kaderin ağlıyordur belki koynumda...
Selene...
Teninin bakır diyarlarında, gezinirim her gece, o yatışan yumuşak çayırlarında, piramitlerin uçlarında, o gümrah tepelerin ardında, umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında, karanlığın eteklerinde, pembe damaklarında... Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur. Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.
Ellerim geziniyor oralarında, göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.
Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım, koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım. Karanlık çöl rüzgarlarında...
Selene, dilin zehirli zambak şu bahar sabahında, yanakların gümüş ovalar, zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.
Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...
Irmak sularının kıyılarında, boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır. Dağlardan süzülüp gelendir o, zelzeleler gibi...
Ak göğüslerin umru dutlarıdır, toprağın kökünden fırlayan yumrular, gümüşten ikiz otların verimi onlar.
Kalplere benzer!..
Selene, bir ay parçasısın sen, ey güneşin kardeşi, karanlık dalgalarımda deniz feneri, gecenin mavi sularında ki, bir can kandili...
Ecem!..
Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım, yalnız benimsin sen, bense senin kaplanın, Amnon!.. Her gece zincirlerinden boşanan...
Kapım çalınıyor gece yarısı, kim o, kim o gelen, sen misin...
Selene...
Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...
Güneşin altın oklarının ışıltısında, iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...
Selene,
Dağ yolunda rüzgarlarına bindiğim, ırmak kıyılarında gidip geldiğim, teni yanıp sönen perim, yılanım, ceylanım, ufuklara bakarak ağlayanım...
Ahım, göz yaşım, alın yazım...''
İkindi güneşinde, bir çam ağacının uzun gölgesinde uyukluyordum, o sıra uyandığımda, rüzgarda ötüşen saz sarmaşıkları, uzakta kuşların ötüşüne eşlik ediyor, gün yavaşça iniyordu.
Selene'ye mezarı Port Said limanının taşları olmuş, geçmiş çağların Selenesine yazılmış bu şarkıcık dedim...
Sustuk...
Sonra Selene'nin konuşacağı tuttu...
Batılı ressamlar niçin geniş bir renk skalası, yeni biçimler ve ayrıksı görüntüler cenneti yaratmışlardır bilir misiniz dedi... Çünkü teleskop gibi bir uzak görü aygıtı, ışığın analizi, sanayi ve teknoloji devriminin sihriyle, renklendirmede çağın ötesine geçme olanağını buldular.
O güne dek kutsal mabetlerden, sokak aralarına, ev içlerinden, göz alıcı meydanlara bu yarış sürüyordu. Öyle ki doğu, sureti yasakladı diye tanrısal olana yakınlığı görmezden gelinerek, soyutun sınırlarını zorlayan gökselliği yerleme indirgenerek, kara çalmaya yeltenilse de, somuttan soyuta geçmiş, ortaçağ gerilerde kalmış ve acımasız yarışım sürüyor olsa da, rönesansla, denizaşırı coğrafyaların, egzotik renkleriyle yahşileşen savaşım, tuval, rölyef, fresk ve ikonların göz alıcı renklerle bezenmesini sağladı ve ara unsurlar hiç olmayacak kadar çekici ve alışılmışın dışında görüntülere bulandı ve tüm görseller us dışı, büyülü bir atmosfere bürünerek, yeni biçim arayışlarını olağanlıkla artırdı ve yarışta makas açılmaya başladı.
Bunun ertesinde hızını alamayan batının, gözünü göklere çevirmesiyle, ışığın teleskobik analizi, ultra, gama, iks, mikro dalga, kızıl ötesi ve gözlem ışığı gibi devinimler, sanayi ve teknolojik devriminin yeni olanaklar sunan yaratımlarının itici gücüyle, bir iksir gibi etkileyici öngörülerle, geniş ufuklar doğuran gelişmelerle, görsel estetiğin kulvarlarında kayda değer bir hızla öne geçmelerini sağladı.
Bu öne geçme sanal ya da bir varsayım değil, gerçekten somut ve kabullenilir bir gelişimin sonuçlarıdır.
Van Gogh, mikro dalga ışınlarını tuvale taşıdı, renklerinin akustiği yalnızca onlardan bileşiktir, sarı, kırmızı, mavi.
Sisley, Seurat, Monet gibi benzeri yenilikçiler, gölgemsi, sisli görüngülerde, hayalsi şeyler yaratan, noktacıklarla resim oluşturan ayrıştırıcı öncülerdir, o günün resmi görüntülerle değil, biçimlerle de romantizm yaratabiliyordu, siyah beyaz bile başlı başına bir renk gibi kullanılıyordu, ışığın frekansları tuvalde geziniyor, sisleme, antirenkçi ve soluk, gölgeci resim çağları başlıyordu.
Bu öyle mekanize bir etki yaratmıştı ki, Picasso görecelilik ve kuantum teoremasını anında sahiplendi, Kandinsky mikrop ve bakteri türü organellere yöneldi, Max Ernst kozmik kurgulara yeltendi ve Pollock sicim kuramı ve genoma yönelik ipliksilere yönelmedi evet ama bilimsel görüntülerin ayrımına varan içgüdüsüyle karşı tepki verdi, bu mekanik ve giderek duygusuzlaşan otomat uygarlığına.
Teknoloji kaçınılmazlıkla kendi yenilgisini yaratıyor, insan eziliyordu. Pollock büyük bir antidevrimcidir, canını verecek kadar!..
Doğu izleyici konumdaydı ne yazık ki ve umarsızca mimesise -taklit- yönelmekle kendini gösterebildi, herkes Paris'e gitti, bröve oralarda veriliyordu, yetmedi sanatın tüm alanlarında batı yol gösterici olmaya başladı, oysa batı bin bir gece masallarının toplamıydı ama devir değişmişti artık, kavramların kaynağı değil, onların tilmizleri, süreğenlerinden söz edilebiliyor ve ortalık toz dumana karışmış ve Avrupa şehri dizginsizce, mahşerin dört atlısı gibi ilerliyordu. Halen öyledir ama metal yorgunluğu çökmesine yol açar uygarlıkların, doğu batının yanına mimesisle de olsa yaklaşmış, kusurlar ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bugün doğu arayı kapatmak için, bir çılgınlık yapmak zorundadır, ya rengi terk ederek bir kırılma yaratmalı ya da rengin ötesine geçmelidir. Mimesisi terk etmeli midir bilinmez, onun üzerine bir konstrüksiyon, yeni bir yapıntı kurmalıdır belki de, ya da yeni bir tansık yaratmalı yaratabilmelidir. Örneğin ebru gibi bir biçime dönmek, geçmişin terk edilmesinin yararı olmadığı açısından yerindedir ama bu yatay zenginliğin çoğalımıdır, dikey kazanıma yol açmaz, yapılması gereken, olanların toplamından olmayana nasıl ulaşabiliriz, onu aramaktır.
Öngörüler sonsuzdur ama öngörülebilir bir sonuç yaklaşmaktadır her zaman bu gibi hallerde, diğer olasılıklar fantezi ve aşırı göreceli varsayımlar olarak kalır tarihin koridorlarında. Bekliyoruz...
Ama bu anlamda, bizim batıya yönelmemiz bir gerçeklik değil bir projedir, savaşın sonucunda bile isteye kararlaştırılmış bir şeydir, çünkü haklılıkla uygarlığı domine eden bir topluma yüzümüzü çevirmemiz doğrudur, ama bunun korkunç sonuçları da vardır ne yazık ki, siz yerle yeksan olmuş bir toprak parçasında uyguluyorsanız bunu önce sizi sömürürler, tepe tepe kullanırlar, posanızı çıkarırlar ve sonra anlarsınız ki yüz çevirmek değil, taklit değil, hayranlıkla arkadan koşturmak değil, tam bağımsız bir yapıyla kendi cennetini ve cehennemini yaratabilmekmiş gerçeklik. Bunu anlamak üzereyiz... Doğu bir gün başarırsa bunu, elem dolu başarısızlığına borçlu olacaktır. Başarısızlığı, başarısı olacaktır. Pirus ya da Sisifos gibi...
Selene'yle sanatın öyküsünü sürdürelim...
Sanat başlı başına bir dünyadır ve büyüleyici olduğu kadar açmazlarla da doludur. Duchamp'ın Büyük Cam adlı yapıtını bugün, büyük imgelem, sınırsız düş ve vakumsuz evren üçlemesi altında sergileyin hiç bir yankı uyandırmayacaktır. Çünkü sanatın zaman ve zemine sıkı sıkıya bağlı, bir işlevi vardır. Cinsiyet körlüğü, algı bozukluğu gibi travmalarımız yanında, zaman fobisi diye bir şey vardır insanda, zamanda ruhen geçmişe dönemeyiz, bu olanaksızdır, nasıl dinozordan korkmayı algılayıp, kavrayamıyorsak ve gülünç bulabiliyorsak bugünün dünyasında, kabuslarımızda çağımıza ve günümüze bağlı kavramlarla sınırlı olacaktır. Düşlerinde sürgit giyotinle kurban edildiğini gören biri psikosomatik fonksiyon bozukluğu içindedir ama sürekli kurşuna dizildiğini gören birini doğal karşıladığımız gibi, anlayabiliriz de...
Çünkü biri ekstrem ve anlaşılırlıkla kişiye özgü bir durumken, diğeri hepimizin başına gelebilecek bir şeydir ne yazık ki... Biri zaman ve zeminden yoksun, tuhaf bir sanrıya ve az görülür bir sendroma dönüşmüşken, diğeri neredeyse haklı görülebilecek bir karaduygu, bir travma ve kaosun içindedir, bu nedenle ikinci kişi, çağımızın bozumlarından haklı olarak etkilenmiş ve anlamamız gereken bir kişi gibi nitelenir neredeyse...
Bundan ötürü geçmişin büyük yankı yaratan yapıtlarını da artık o günün çarpıncıyla duyumsayamayız, bu doğaldır üstelik, değer yargımız değişmeyebilir, beğencemiz sürebilir de ama yapıtla ilgili duygusal bağlarımız yok hükmündedir ne yazık ki... Zaman gibi sanatta görecelidir çünkü, aurasından koparılmış, zaman ve zeminini yitirmiş her yapıt etkinliğini yitirir. Borges'in, Pierre Menard adlı öyküsünde Don Kişot'un tıpatıp yeniden yazılması, gerçekte yapıtın bir önceki Don Kişot olmadığını kesinlemektedir ama şu farkla, eğer yapıt sağlam bir metne dayanıyorsa, bugünün algıları ve siyasi, toplumsal ve hiyerarşik bağlarıyla gene onu bir ironi ve karaeleştirinin anıtıymış gibi değerlendirmemizde olasıdır.
Zamanda bir yapıt, kaçınılmazlıkla değerini kaybeder diyemeyiz yine de, o günün bakış açısıyla değerlendiremeyiz demek gerekir, bu yüzden yankısını yitirebilir de artık, ilgi ve değerlik yarattığı çağın dışına çıktığında yapıt, öz geçmişinin kavram ve algı sınırlarıyla yorumlamak olası değildir artık onu, bu da hiçlenmesine ya da başka türlü değerlendirilmesine bir kapı açacaktır doğallıkla...
Guernika bile bugünün yapıtı sayılamayacağı için, gören göz bugün onu, o günkü dramı, travmayı özetleyen bir görsel fetiş olarak algılayamayacaktır, periferisinde yapıtın köklerinden habersiz biri, onu şaşırtıcı, cinler dünyası ve hatta bilim kurgusal bir yapıt olarak da algılayıp düşleyebilecektir. Don Kişot bu yüzden çağımızın kontrendikasyonlarını dile getiren bir fars ya da vodvil olarak da algılanabilir evet ama neyin neyle sonuçlanacağını bilemeyiz, ikilemler öne çıkar ve Heisenberg türü belirsizliğin ve Schrödinger'in Kedisi'yle dolu bilinmeyenlerin dünyasında bir öngörü ve kesin bir yargı oluşturamayız sanatta, sunum ve düşünsel formatta önemlidir bu yaklaşımda ve konunun boyutları, yorumsal sınırları uçsuz bucaksızdır ve kesinlenemezdir ne yazık ki...
Çünkü bir Maori veya uzaylı için Guernika öncelikle komik bir resimdir!..
Selene susmuyor!..
İzlenimlerime göre sanat hoşgörünün yaygınlaşmasına yarar ve birleştiricidir derler, ruhun Kudüs'ü, bedenin Vatikan'ı, benliğimizin Mekke'sidir belki ama, gerçek böyle değildir ne yazık ki, örneğin batı hoşgörüde doğudan hala geridir, silah ve sömürünün gölgesinde bir uygarlık üretebilmiştir, belki tüm uygarlıklar böyledir, batıda katedraller, kiliseler, mabetler gökleri delen ve haçı-çarmıhı imleyen bir kılıç gibi yükselir, erildir, bir meydan okuma, tanrıya ulaşma noktasında yırtıcı bir görsellik barındırır, kararlılık içerdiği kadar, kin ve acımasız bir doğrudanlıkta içerir belki...
Ama doğu öyle değildir, onun mabetleri kubbemsi, dişil ve herkesi kabul edebilecek bir kapsayıcılık, iyi niyet ve tüm renkleri koruma noktasında anlayışlı bir hoşgörünün dışa vurumudur, doğu doğru olan ve feminendir, olgunlaşma ve yaratımın evrilerek gelişmesini öngören bir kalptenliktir onun ki, bu gerçektir, sanat ve mimarisiyle, doğu felsefesi, yüz bin kere tövbe etsen gene gel der gibidir.
Batı ise onu aradım, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim diye haykırır, bu bir umarsızlık ve yalnızlığın kederine işaret eder gibidir ama acımasızlık ve vurdum duymazlığı da beraberinde getirir.
Doğu durağanlığın ve anlayışla dolu bir sabrın egemenliğini öngören imgelemine sarılır, hangisi iyidir, şimdilik batı forse ettiğine göre uygarlığımızı, öncül oysa ve sonuçlara bakılırsa, doğunun yeni bir yöneylem geliştirmeye, geliştirmesine, önayak olması gerekir...
Sessizlikle, orta yaşlarını süren adalı bir ressamın öngörüleri bunlar, işte böyle dedi ve sözlerini bitirdi.
Haziran'dı...
Bir yazarımızın yapıtı bu sözcükle başlıyordu, anımsıyorum, tek bir sözcük ne anlamlar barındırabiliyor, sanki her şeyi anlatıyor. Yazı'nın gücü...
Boğazın kıyılarını ağaçlandırmalıyız, orda yolculuk eden herkesler, cennete giden bir yolun sonuna geldiklerini düşünmelidir. Yinelemek berkitir, Haliç'in girişine bizi imleyen cam ve saydam bir Hektor ya da bir Mevlevi, bir derviş ya da ermişin anıtını da dikmemiz gerekir, bizi tanımlayacak imgeler ve işaretlerimizden yoksunuz biz.
Doğunun insanı ilgiden korkuyor, kalabalıktan çekiniyor ve meraktan kaçınıyor, sanki her şey korku veren bir sona evrilecekmiş gibi, bir ilgi ve merak fobisi var doğuda, çekiniyor yaşamdan, değişimden ürküyor ve ılımlı bir solukla yolculuk etmek istiyor, iyi niyet söz konusu olabilir ama batının keskin cesareti karşısında yenilgiyi getiriyor bu yaklaşım, sanki batı köhnemeden, ayağa kalkacak bir mecali yok gibi görünüyor.
Ayaklı bir satıcının yanında duruyordum, doğu herkese rızkını taştan çıkarma olanağı verir, adam yanındaki alış veriş ferdine şöyle bir şey dedi sanırım; Öyle deme yaratanın gücüne gider!..
İşte doğu felsefesinin özeti, iyi de gücüne gidiyorsa, sözünü duyuyor anlamı çıkmaz mı bundan, öyleyse kulağı var demektir, kulağı varsa dili de olmalıdır, salt kulak bir işe yaramayacaktır çünkü, o zaman gücüne gidecekse, seni uyarabilmesi de gerekir, ama işte öyle diyelim, işaretler gönderiyor, iyi de hır gür gene de bitmiyor ama, her yer kan gölü, ortalık çığlıktan geçilmiyor, mazlumlar yığınlarla ölürken, zalimler keyifle izliyor, öbür dünyada ceza ve sorgulamanın olması bu denli bir mantıksızlığın hoş görülebilmesine olanak verecekse, üç seçeneğimiz var demektir, bir tanrı zalimden yana, iki, öyle değilse bile bir denge tutturamıyor demek ki, gücünün her şeye yetmediği düşüncesini çağrıştırıyor bu, üçüncüsüyse böyle bir varsayımın olmadığı noktasında, bir saplantı ve alışkanlığın önü açılıyor ki, giderek oraya doğru evriliyor insanlık, kendi başının çaresine bakacak ve semavi düşüncelerinden uzaklaşacak, yanılabilirim ama bunu bir an önce anlamak istiyor masumlar...
Tanrı yapıntısıyız diyoruz, tenimiz gözeneksiz gibi, ama öyle ki sivrisineğin iğnesi, onun damarlarına kadar giriyor.
İnsanlar, maymunları gözlemliyorlar, onların taze yaprak yemeleri, su yürümüş dalları kemirmeleri ve kayıtsızca bakınarak zamanı geçirmeleri onları sevindiriyor, mutlu ediyor.
Maymunların ilkel ve yararsız yaratıklar, köle olmamak için, çalışmamak için konuşmazlıktan gelmeleri ve bir üst varlıkmış gibi gülümseyip insanların, onları kucaklarına almaları bizleri şaşırtıyordu.
Oysa bizler, tıpkı maymunları onların izlemesi gibi, insanları gözetliyorduk. İnsanların hala doğadan beslenmeleri gülünçtü, bu onları maymundan farksız yapıyordu, tuhaf aletlerle uçuyormuş gibiydiler ve hala bir zırh işlevi gören etleri ve dirim veren bir sıvıyla donatılmış organellerin varlığı onları gerçekte, maymunun türevi olmak bir yana, maymunsu da değil, bir tür maymun yapıyordu.
Oysa biz görünmüyorduk bile, kendi beslektik sonsuza dek, bu beslenmediğimiz anlamına da gelebilir, insan topraktan doğma, yeryüzüne bağımlı, tanrıya gereksinir ve tutsak bir yaratıktı ne yazık ki...
Maymunun arkadaşı ve can yoldaşı...
Bir savaş olmuş ve bilgisayar verileri sonucunda harekat kazanılmış, ama sonra verileri karargahtaki bilgisayara gönderen adam, düzeltiyordum verileri savaşı ben kazandım gerçekte demiş, sonra hayır demiş bilgisayarın başında ki yetkili, ben seninkileri de düzeltiyordum, gerçekte ben kazandım, sonra karargah komutanı, ben de verileri kafama göre değiştiriyordum, savaşı ben kazandım demiş, ama sonunda bilgisayarın arızalı olduğu ve tüm verilerin, otomatik biçimde değiştiği anlaşılmış.
Şimdi savaşı kim kazanmış...
Yanıt, insanlık hep kaybeden taraftır.
Teleskobun içine fare girmiş, ayda ejderha var demişler!.. Bizim bilimimiz, teknolojimiz, felsefemiz ve öngörülerimiz henüz bu seviyededir ne yazık ki...
İnsan tılsımlarla dolu bir yaratık değildir, kendi düş dünyasıyla ve imgeleminin sınırlarıyla kapsanmış bir alanda düşünür, biz gerçekte derin ya da engin düşünceler içinde değiliz, yaratı ve düşsel sınırlarımıza bağlıyız, diyelim ki uzaylılar kış uykusunda diye bir teori attık ortaya, bakın işte bu yeryüzü yaşamına sıkı sıkıya bağlı bir düşüncedir.
Çünkü dünyamızda kış uykusuna yatan canlılar var, yani gördüklerimiz, kendi düşünsel yapımız, deneyimlerimiz, insanın ötesinde varsayımlar üretemeyecek bir canlıyız biz ve bu doğaldır ne yazık ki...
Uzaydaki yaratıklar uykuyu belki bilmiyorlar, belki düşünemediğimiz kadar bize uzak ve yabanlar, ama kış uykusu teorisi her şeyden ilginç gelir bize, kendi düşünce sınırlarımızın dışındaysa o, yavan ve gülünç gelir.
Bir gün gülünç ve yavan olanın bizler olduğunu anlayabileceğizdir belki de. Diyelim ki biz gerçekten ileriyiz -ölçüsü gene bizim düşünsel sınırlarımız olsa da-, bir şey değişmez ama, her halükarda uzaylıları algılayamayacak kadar geri olabiliriz de biz, et ve kan uygarlığı nasıl ileri bir düzey sayılabilir ki, bir virüs koskoca gövdeyi pestile çevirebilirken, aşkın gücü aşığı yaşamdan koparabilirken, denizler Titanik'i devirebilirken, uzayda sözümüz olabileceğini düşlemek, kasabanın Hektor'u arenada dünyayı yenecek diye bir sav ileri sürmek gibi bir şey...
Sonuçta insan eni sonu kendini avutan, hemcinslerine göre ileri olmak değil, direkt değil, ama bir çok özelliklere sahip, geniş çaplı bir hayvandır ne yazık ki...
Evren bunca zaman sessiz kalıyorsa karşımızda, bu evrenin gizlerini sakladığından veya sıradan bir şey oluşundan değil, insanın yeteneklerinin sınırlı, yalıncak bir yaratık olmasındandır. Mars'a yerleşmemizin, kümes değiştirmemizden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum ben diyordu Selene...
Benim görevim guguk kuşu gibi başka yuvalara yumurtlamak ya da onları çalmak ve kendi yuvasındaymış gibi göstermek biliyorsunuz.
Geçmişten bu yana terörize çan sesleriyle kulağım çınlıyor ve bir mankurt gibi kendinden geçebiliyorum ben...
Bıktım böyle yazmaktan dediğim oluyor ama...
Salt düşmanlık üretiyorum sanısına kapıldığımda oluyor, oysa bunu canavar bile istemez, ama şöyle bir şey var, elinizde olmadan düşünceler, dış dünyadan servis ediliyor, siz gene dış dünyanın verileriyle sentezliyor ve kimlik değiştirerek, iradi amaçlarınız doğrultusunda, tam bağımsız olduğunuz sanısıyla onu gene dış dünyaya iletiyorsunuz, gerçekte düşünce kişiye sıkı sıkıya bağlı, sui generis bir şey değil, bilim adamları da biziz, astronotlarda biz, köprü altında yatanlarda biziz, evrensel uyum yasalarına bağlı birer ecinniyiz biz.
Evrilen dinamikler, ürettiğimiz töz, edimler... Varyasyonlar cenneti, ruh mürekkepleri, güdük versiyonlar, işlevsel artı değerler, atıklar, posalar, deltayı çoğaltan alüvyonlar ne derseniz deyin...
Öyleyse hepimiz bir vesileyiz deyim yerindeyse, bir aracız, aracıyız, kendi bildiğini okuyor gibi görünen. Biri şunu düşünmüşsün bak diyor, canı istediğince bir yorum ve bir yönteç, bir yönelim ileri sürerek sizi bağlıyor, artık onu demişsindir kaçış yok, medyanın ilahi gücü, ortak tutsaklığımız ve sağduyu... Baraj puanımızı bu veriler belirliyor, ne söylediğimize ilişkin.
Düşünce canlı bir madde, bir kimyasal, eğrilip doğruluyor ve toplum, iktidar -erk-, güç odakları ya da ilgili veya ilgisizler onu kartopu gibi yuvarlıyor, bir çığa dönüştürüyor ve gerekirse altında kalıp can verebiliyorsunuz!..
Düşüncelerimiz, korkunç belki ama, görünmeyen bir izne tabi...
Evrenin yasaları kendi bildiğince işliyor sizin anlayacağınız, düşünceniz ona uyumlu olmak zorunda, uyum yoksa onun yasaları işliyor ve sizi sonsuz boşlukta hizaya getirecek, bir dengeye oturtacak adımları atarak, kendi bildiğini dikte ediyor sonunda inanın.
Tarkovski'yi çok severim ve sık sık yinelerim, silahsız ve alışılmışın dışında tinsel filmler, düşünce filmleri ve tek başına bilimsel sinema çağını açtı o...
Bir filminde ateşli silah gördüm, üzüldüm ama umarsızlık onu da, dünyamızın erdemlerinden yararlanma noktasına getirmiştir belki de diye düşündüm!..
Yüz sekansta anlatacağını, bir revolverle anlatmak hala olası bu dünyada...
Düşünce, keder ve hazzı aynı anda yaşatabilen tek yeteneğimizdir bizim, bu nedenle eşsizdir, biriciktir ve karşıtı da yoktur. bu yüzden evrenin en büyük yaratısı düşüncedir, bu yüzden evren sırf bu nedenden ötürü, hayranlıkla karşılanabilecek bir şeydir.
Düşünce insana özgü bir şey değildir ama evrenin bizzat kendisi bir düşüncedir..
İşte düşünsel bir varyasyon...
Bitkiler evcilleştirilmez, hayvanlar evcilleştirilir. Pirinç ilk kez 9400 yıl önce yetiştirildi -ekildi- demek yeterlidir. Belki daha uygun bir sözcükte bulunabilir. Bilim Dünyası daha geniş bir coğrafyadan söz etmelidir, bütün yapılandırmalar, batı, Rusya, Çin gibi ülkeler, Örneğin 9400 yıl önce Çin diye bir ülke yoktu, belki şimdiki Vietnam topraklarıydı orası, böyle yüzlerce popülist yaklaşım var dünyamızda, bilim kimsenin tekelinde değildir oysa, bilim diye silah ve sömürü demokrasisinin getirilerini selamlıyoruz sürekli, bilim manipüle bir organel değil, tapulu bir metada değil, Tacikistan'dan söz etmeliyiz, Moritanya'dan, bizden, belki kurtuluş bilinmeyenlerdedir, bu iyi bir şey olacaktır sanırım.
Gülünç gelebilir belki, çarpmayan elektrik icat edilemez mi, tenimizi bir kaç milim yalıtımla kaplayan, bir manyetik alan yaratılarak; Yaz kış giyinerek ömür tüketmenin ıstıraplarından kurtulamaz mıyız... Hasım Üretme Makinesi -sınıf ayrımı- yaygarasına son veremez miyiz böylelikle!..
Paylaşımlarınız Montale'nin şiirindeki; Halep'i işaret eden ok gibi, hep aynı yeri gösteriyor, -zorunlu musunuz!- yararlandığınız kaynaklar öyledir sanıyorum ama siz de çaba gösterin, kimse yaşamın doğal düşmanı değil, düşmanlık sonra konuk oluyor bizlere ve derinlere işliyor...
Ne ki insan zaten yüzeysel bir yaratık. Unutuyor, celladına aşık oluyor ve canına kıyabiliyor, daha sayalım mı!..
Paylaşımlardan westmachine us gezegeni, diğerleriyse sürü izlenimi çıkıyor, bu da sürülerin imrendiği çobanlarda, olsa olsa bir sürü çobanıdır izlenimini doğuruyor, bizde celladına bağımlı milyonlar var biliyorum, yenilenlerin silindir şapkasıyla güle oynaya evine dönen cintürkler!..
Uygarlık taklit edilmez yaratılır biliyorsunuz, bizimkiler onların uygarlığını tavus tüylü fötr takmakla, sliple dolaşmak arasında bir yerde zannediyor, silah ve sömürünün artılarıyla oluşmuş bir demokrasi cenneti olduğunu bilmiyorlar mı, öylemi...
Uygarlığımızın henüz bir anomali yığını olduğunu görmüyorlar mı, geliştirilmesi gereken, milyonlarca sosyal, teknolojik varsayımlar hala dünyayı bekliyor, onun için onlar ne kadar düşsel gibi komplekslerle sürükleneceğimize, şapkayla devrim sözcüğünün yan yana gelmesinin acınası savrukluğunu, savsaklığını düşünmeliyiz...
Westmachine, Son Mohikan'ın topraklarını haritadan sildi ama her 25 Mart'ta senin ölüm tarlalarını anımsatıp, kutlamaktan çekinmiyor, sen ancak savunmadasın, çalı çırpınla!.. Sanayi devrimi olalı iki yüz yılı geçmiş, bisiklet yapamıyorsun, yerli araba rantabl değil diyen züğürt zenginlerin -varsıllar mı demeli- var, George Sand erkek giysisiyle benliğini ortaya koyalı yüzyılı geçmiş, sen kadın erkek ayrımı kavgalarıyla oyalanıyorsun, tüm hükümetlere ölümüne karşısın, ama elle tutulur bir muhalefet geliştiremeyecek kadar umarsız yığınısın, kendinden başka herkesi suçluyorsun, yalnız seni gösteren bir ayna yap, tüm yakınmaların özünde sen olduğunu anla...
Homosapiens... O sensin, seni mutluluklara boğacak olan, onların dillerinin aksanıyla konuşarak böbürlenmen değil, zincirlerini şangırdatırken, bu işi bir çipe indirgeyecek bir şey icat etmen, virütik çağları geride bırakmayı başarabilirsen, seni ikinci kez armağanlara boğabilirler!..
Bir başyapıt eğlendirmez, güldürmez, mutluluk üretmezmiş. Ya ne yapar hiç... Harp ve Sulh baş yapıttı diyorlar, neyi anlatıyor unuttum bile ama düşevinin gizlentilerinde ondan kalan tortular vardır belki de!..
Doğruya en yakın olan karar ortak kararmış. ama kıvılcımlarında yeni doğruların önünü açtığı anlaşılmış. Tren yolunda makas değiştirerek dört yerine bir kişiyi yok etmeyi göze alan kişi, o bir kişi yakını olursa makası o dördün üzerine çevirirmiş, çünkü genleri aktarma duygusuymuş derinlerdeki gerekçesi, insanlar tehlike anında kendine benzeyenleri kurtarırmış, en zordakini kurtarmazmış örneğin, kaba insanlar paranın üstünü fazla verirse iade etmezmiş normaller ve aynı pastanın pahalı olanı daha tatlı gelirmiş!..
Dopamin etkisi neymiş acaba!..
Bugün kitap basımı internet gibi sanal ağın gerisinde, demode ve yarı ilkel bir edimdir. Sanal ağ çökebilir gibi mottolar var, hurafeler... Yiten yazılı kitapların sayısı var olanlardan daha çoktur ne yazık ki...
Babil, İskenderiye ve Bağdat yangınları, Bergama, ortaçağ ve Papirus kıyımlarıyla kaç yeni dünya kurulurdu biliyor muyuz...
Eğer parçacıklardan biri veya bilinir olan proton gerçekten bozunduğunda, uzak gelecekte, evrenin bugünkünden çok farklı bir hal alacağını söyleyebiliriz. Protonlar bozundukça, yıldızlar ve gezegenler yok olacak, evren bir ışık selintisine dönüşecektir...
Selene'nin düşüncelerini kendi anlağıma boca ederek sizlere ulaştırmayı başarabildim mi bilemem, düşünce hırsızlığı budur işte (Robin Hood zenginden alıp yoksula veriyor diye hırsız demediniz, Kazanova gönül çapkını diye hırsız demediniz, bende başkasından alıp iletmek istiyorum, eğer hırsız derseniz; Aşk olsun, Nara burnunda Ro-Ro taşımacılığı mı bu!), yalnızca onun aksanıyla aktarsaydım, işimi zorlaştırır, karmaşıklaştırırdım, kendime mal etmemin nedeni bu, çok şey böyledir üstelik, bunu okurun sezinlemesi gerekir.
Bu bir öyküye benzemedi biliyorum. Buna siz karar veriyor gibi de olabilirsiniz, oysa dediğim gibi uyum yasaları işledi ve siz doğallıkla böyle düşündünüz.
Karamsarlık değil bu, değiştirmeliyiz bizleri, insanı ve evreni!..
Bir ölünün acıklı şarkısını dinleyip öyle veda ediniz...
Adı, Albornoz Milongası...
'Biri saatleri saydı,
Günü öğrendi birisi,
Biri sanki vurdumduymaz
ve belki de aceleci.
Islıkla çalar milonga,
Albornoz'a sokularak.
Kara şapka siperlikli,
sabah güneşi gözleri.
O gün işte bugündür ki,
1890, belki.
Retiro'nun sınırında
gölgeleri sayar şimdi
aşk ve ateş oyunları
kuşluk vakti, tehlikeler-
yabancılar iyi midir,
bıçaklar ve bir komiser.
Katildi ve kafadardı
bitti küfürlü yaşamı.
Güneyde bir köşecikte
sonunda tattı bıçağı.
Bıçak değildi üç kişi.
Güç bela sökmüştü şafak
ama üçlüden, hangisi,
bitirdi onun işini.
Girdi bıçak yüreğine.
Yüzü tanıdı hiçliği.
Alejo Albornoz öldü
artık o bir hiç kimseydi.
Hiçliklerin kurbanını
kederle yad ettim işte
şu milonganın içinde. Bir
anıdır ikisi de.
(Alejo Albornoz mahalle kabadayısıydı 1902 yılında bıçaklı bir kavgada öldü.)
Hiç bir yazı, hiç bir düşünce, hiç bir şeye değmez...
Dünyanın herhangi bir yerinde bir kişi ölmüşse eğer!..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder