BORGES
Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun
kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır
ya da yaşamımız boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i
seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez
böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi;
varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse
bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu
bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla
bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte
ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur
ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen
öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine
Don Kişot demeye başlarız.
Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim,
öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir
çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni
o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar
beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve
düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması
noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki
çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma olasılığına bile kavuşur. Ama günün
birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar
(her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece
yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve
adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve
anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve
baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak
anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir
hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu
bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların
bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine
koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi,
uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka
öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız,
korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle
yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle
gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz
haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde
olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye
tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten
öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne
denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti
ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki
daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam
bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.
Başka bir
öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam,
leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya
başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin
sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir
tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını,
geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme
olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile
çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya
kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra
vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam
ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek,
kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı,
imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
Anlam
dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep
paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve
çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda
eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini
söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına
son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel
sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da
eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş
olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen bir
filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden
çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek
dermiş.
'Baştan
Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların
en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963)
izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu
konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian
Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt
yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve
mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı
uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana
lanet olsun" diye gülümsedim, anlamsızca yüzüme baktı... Bu da başka
bir Borges öyküsü dedim.
…………………………………………………………………………………………………
MİTOLOJİ
Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla,
işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı
kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra
cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana
izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle
büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider,
köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak,
dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri
dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya
yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır,
taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün
batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde,
arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini
kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda
kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün,
arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrendik! der.
Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye
sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının
özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius
(Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır),
Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri,
Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün
bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp
gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan
mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın
ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin
henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir
mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın
mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie
Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır.
Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla
mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji
üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak
çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken
diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki
gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların
içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür
bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a
gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını
yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim
için yaktım demiştir. Bu da insan
ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur,
Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına
binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece
karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen
bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve
kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol
açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık.
Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap
çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji
işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne
ilişkin söyleyebileceğim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız
trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya
savaşının talihsizi kahraman Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir
delphoist ve Truva atının tuzak olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır.
Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu,
eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u
öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve
hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte, yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu
kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı
var mıdır.
Son olarak çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles
adlı kısacık masalında geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada
bir erkek ve bir köledir Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı
başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir
aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek
yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak
üzere sırasını bekleyen Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla;
onunla yüzyüze gelir ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları
arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e
sürünür. Çünkü o; ormanda Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı
aslandır. Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur ve böylelikle
mitoloji zamandaki yolculuğunu durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir
öğretiye dönüşerek, düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder