27 Şubat 2017 Pazartesi
SATÜRN
Warhol, Coca Cola şişesine işedi ve bu sanat dedi, satışları artırdığı için pay ödendi kendisine, bu beyni kurnaz, maskeli karnaval fifisine... Warhol bir Şarlo'tandı, deli görünümlü provalar nasıl yapılmalı biliyordu!.. Batı mantalitesi genelde disipliner düzende bir sanatçı çıkarmaz, yaması vardır, otokritik ve kapitalizmin kutsanmış eleştirisi bile sonuçta kar ve zarar cetveline dönüşen bir marjinalitedir. Bunun en belirgin örneği Chuck Palahniuk ve Fight Club'dur, Noam Chomsky bile düzenin ele avuca sığmaz, hırçın bekçisidir. Kim sanatçı ki bu dünyada, sürüp giden yuvarlak konuşmalarımız mı, ağzımızda yuvarlak zaten, Dali bile kedi bıyıklı bir işbirlikçidir!.. Picasso maçodur, erkek bozuntusu, Sartre en beteri, çünkü bukalemun gibi 360 derece görebilen bir şeytan, yok radardır! Gabriela, sadece sen ve ben varız bu alemde! Ama sanat çağımızda idiotizm, olamaz, demonizmdir artık belki de!.. Yoksul için, işsizliğin iş kolu, varsıllar için aperatif o!..
İyi şeyler duymak için yaşasaydık, cennetten kovulmazdık.
Ah, o kadarda değil, andığım ölümlüler, şimdi Pantheon'da yatan adı güzeller, düşünceler Janus'a rahmet okutur, bin bir surat gibidir, ama doğru yere ve zamana göre değişir, hepsi gerçektir ve her birinin yeri belli olmalıdır, sorun budur belki de...
Ama şuna her zaman şaşıyorum, insanlarda boyun eğme eğilimi var, efendiye, otoriteye, erke veya güce, niteleme değişebilir, örneğin okyanus ötesinden gelen rüzgara neden ve nasıl kapılır insanlar, hiç bir zorlama görünmüyor yakınlarda -beyin yıkamadan başka- müziğe bak, blues, metal ya da karayel, oyun, çaça, salsa veya twist, her şeyde böyle, kimliklerini neredeyse yitiriyorlar, kendilerini yadsıyorlar, belki zorlama vardır ama bu kadar gönüllü olmak, yatıra boynunu uzatmak nasıl bir şey, kentler sanki yabancı, insanlar başka bir diyardan gelmiş gibi giyiniyorlar, 'kitlesel afyon' yutmuş gibiler, cehennem tapınağına üye olmuşlar sanki, başkalarının çalgı aleti, dansları, düşünceleri, onlarda var nasıl olsa, kültür bir değişim, sen kendini unutarak hayatı yadsıyorsun, onları kendi yetilerinden, üretilerinden mahrum bırakıyorsun, sonra kaybolan kültürler diyorsun, işte o sensin!..
Emeklinin biriyim ben, şimdilerde böyle şeyler karalıyorum... Yaşamım boyunca dünyadan hiç bir şey beklemedim.
Pasif içiciyim...
İsabey'de doğdum, cehennetin en güzel yeri... Yalnızca bir kusuru vardı, dünyayı çevremizi saran dağlar kadar sanırdım, uyarmadılar.
Uyku bilmez tanrılar bile sesini çıkarmadı!..
Sonra anladım ama pişman olmama yaradı... Olmuşu, olanı ve olacakları sezmiş olmam, mahvetti beni. İş işten geçti ama...
Çocukluğum tanrının düşlerinden de yeşildi, kıskanır mı acaba, çiçek, böcek, kelebek, tanrı var etti ama salt bana yaradı.
Çiçek, böcek, kelebek... Bu tanım dünya durdukça söylenecek mi, öyleyse ben oyum.
'Hava bedava, su bedava; Dere tepe bedava, bulut bedava' Şairin dediği gibi, kimse benden bir şey istemezdi ki, ben de kimseden istemedim.
Nasıl geçti yıllar bilemedim, şehre gittim, okumak için, o da bitti, mutlu sayılırdım belki, ama iç disiplin üzerineydi yaşamım, disiplin özgürlüktür artık, köydeyse özgürlük bir disiplindi!..
Derslere çalışmak, okulu geciktirmemek filan... Okullarda ne öğrendiğimi çoktan unuttum, onlarca eğitim insanından ya bir ya iki kişinin anısı kaldı bende, biri Müzeyyen Hanım, sevecenliği insan kalabilmeyi öğretti bana, diğeri Aytekin Ataay, anlayamayacağın bir dilde, eğitim olamayacağını öğretti!.. Diğerleri uzun yol sürücüleri gibiydi, durduğu yerleri bile anımsamıyorum artık...
Ortalamadan geçerdim ben, tek dersten okulları bırakanları bilirim, geçemediği için, o tek dersin sorumlusu, çocuğun yalnız o dersten yaşamının başka bir dolambaca sürüklendiğini bilmez mi... Bilir. İşte size eğitim, on beş dersten sorumlu değilsiniz, bir dersten ötürü, yaşamın bütün sorumluluğu yüklenecek sırtınıza, yok yere, alın size eğitim!.
Eğer bu eğitimse, insanların mezbahalarda kurban edildiği bir sistem bu, o bir dersin sorumlusuysa, kanımca cellat ve hiç bir cellat onun kadar vicdansız olamaz... Şöyle ki, bir ders dünyayı yüklüyor size, diğer on beş dersten kurtulmanız ise, biricik günahınız oluyor artık, neye yaradı, eğitim dünyadaki eşitsizliklerin saltanatıdır...
Bir okulu kazanmıştım, Nazilli'de, sokaklarda narenciye ağaçları var ama turuncu güneşlerini toplayanı yok yazık ki, şaşırıyorduk, bir gün gece yarılarına kadar kalıp, el ayak çekilince topladık, herkes birbirine uydu, birde ne görelim, o kadar ekşi şeyler ki ,neden dokunmadıklarını anladık, zorla bıraksan, götürülmeyecek turunçlar, limon ağacının kardeşi...
Denemeyle öğrenme yöntemi, yanılgıyı ortadan kaldırmaz belki ama, unutmayı önler!..
Nazilli'ye ısınamadım, ikinci yıl bıraktım, üç yıl sonra aynı kürsüyü paylaşacak insanlar, eğitmenler, öğrencileri öyle zor durumda bırakıyorlar ki, okul falaka şebekesi!.. İki dünya bir araya gelse düşüncemi değiştirmem, bu topraklar ehil olmayan yetkiliyle, yetkili olmayan ehlin işbirliğinden olma ve Havva anamızdan doğma, lejyonerler birliği!.. Lejyoner ne demek bilirsiniz!..
Nazilli bir düş gibiydi, öyle çabuk bitti ki, ver elini Denizli, anayurt, Akşam Lisesi... Tam bana göre, kağıt kalem varsa geçiyorsun sınıfı, ama bir kopya türünü anlatmadan geçemem, yaşamımın tam tekmil tek kopyasıdır, dört başı mamur, ama öneri benden gelmedi, ben korkağımdır, şudur, budur, ne derseniz deyin...
Ama korkaklığın da kategorileri vardır!..
Mehmet geldi sınıfta, sen dedi, edebiyattan iyisin, ben cebirden, edebiyat sınavında kağıda Mehmet yazacaksın, bende cebir sınavında adını yazacağım. O günden beri kahırlıyım, tüm iyi niyetime karşın, beni kurtaran adam, benden daha yüksek not aldı, ikimizde geçtik ama ben kuşkulanır bir konumda kaldım... Nedeni korkaklığım olamaz, belki onun verdiği heyecan, o başka bir şey mi ki...
Mehmet sakin ve mutluydu sanırım, aldırmadı olan bitene, bana çok güvenirdi, evlerine götürdü, güvercinlerini gösterdi ama evinde verse de almadım, güvercin beni eve bağlayabilirdi, hala şaşarım ama, nasıl benden yüksek not aldı, içimden mahcup oldum, obsesyona bakın, edebiyatın birincisi benim, o cebirde orta sıralarda geziyor ve ben ondan daha düşük not alıyorum, bağımsızlık savaşında!..
Ja ja ja, şaşılacak şey...
Bu kopya tekniği, yüzde yüz güvenilir ve kontrendikasyonu da yoktur. Kopya iyidir anlamı çıkmıyor ama bundan, şunu söylemek isterim, o ya da ben, eğer yalnız cebir ya da 'Türkçe'den uzaklaşmak zorunda kalsaydık okuldan, bu satırlar gibi nice hülyalar, hiç bir zaman yazılamayacaktı. Mehmet'de kim bilir hangi elişinde, Tâlût'un ordularından biri gibi, hangi güvenilmez dünyaların içinde paramparça olacaktı... Eğitim bir duraksama nedeni olmamalı, bir periyodun gösterisi olmalıdır kanımca...
İnsanoğlu kendini yiyen canavarlar yaratıyor!..
Orada üniversiteyi en iyiler değil, iki arkadaş kazanabildi, buda ayrı bir handikaptır ve yazık ki büyük bir yanlış. İsteyen gidebilmeli yüksek okula, soru şu, aşağıdakilerden hangisi yeşildir, yeşil olan, yeşil sandığımız, yeşil gördüğünüz, içimizdeki yeşil, bir yanıtı var mı bunun, birini işaretleyeceksiniz... Hiç biri!.. Bu da beşinci elementi sorunun, dikkat edilmeli!..
SBF, Ankara Basın Yayın Yüksek okuluna gitmiştim, üç ayda bıraktım, Ankara'ya kar yağıyordu sürekli ve benim raporum vardı, sağlık sorunların kıyametle tanışmana neden olabilir gibi... Çorbaya talim etme, su alan ayakkabıyla gezme ve anarşiye güzellemeyle, geceleri nöbete kalma macerası çabuk bitti...
İstanbul'a geldim, beş okul değiştirdim o günden sonra, sonunda hukuk denen fan fin fonu bitirdim ama hala inanamıyorum; Tekboynuz, 'Unicorn' efsanesi neden teğet geçti bana!..
Yirmi beş yıl boyunca, sağda solda çalıştım, gün geldi ayrıldım işten, geçinebileceğim bir kaç kağıdım olacaktı nasılsa... O arada, çocukluğumun köyünde, ay ışığında Sartre'ı ve tanrının varlığını, yokluğunu tartışanlardan kalan özlemim, bir su gibi yürüdü bilinç evime, gün ışığına çıktı, sürekli okumaktan, zamanla yazmaya evrildim ve sürekli deneyerek yazmayı aşamalar haline getirebildim.
Filmler, tiyatrolar, sergiler, operalara gittim. Litvanyalı yönetmenin Faust'unu unutamam, Tarkovski'yi Beyoğlu Sinema Kafe'de tek başıma utanarak izlerdim, Emek'te festival filmlerini, Pasolini'yi, ilginç kuşakları tanıdım, kitapları ayakta bitirirdim, Yannis Ritsos ve Kavafis'le böyle tanıştım, operanın birinde sahneye kalyon gelmişti, asla unutamam.
Stendhal Sendromu'nu olabildiğince yaşadım diyebilirim, bir keresinde, Sakıncalı Piyade miydi, Yalınayak Sokrates miydi -benzeri şey hep olurda- kız arkadaşımla gittik, biletler o kadar pahalıydı ki, hiç unutmam bütün param bitti. İçerde yoksulluğa balatlarla, sömürüye ağıtlar ve bilginin kutsallığına anıştırmalar. Tiyatronun klişeleri!..
Sonuç; Karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir. Durumun böyle olacağını, arkadaşımın anlamasına gönlüm el vermezdi tabi ki!.. Kederlerimi içimde sakladım, acımasız gelebilir tavrım, ah, tam da şimdi haklı olduğumu anladım!..
Çünkü, her insanın anlattıkları, anlatacaklarının küçük bir parçasıdır, birer aysbergiz biz, birer buz dağı, görünür bölüm, görünmeyenin minicik bir noktası, gökte solgun bir ışığın hafifçe kırpışması...
Yaşam gelip geçiyor, insan bunu yaşamın pratiğinden, elini çekince anlıyor, zaman hızlanıyor boşlukta, durağan zaman, akan zamandan daha hızlı geçiyor, bu bir çelişki değil mi, şuna benziyor...
Teoreme göre, uzay aracındaki bir gökmen, yerdeki bir insandan daha geç yaşlanıyor, bu size onun hızlı yaşadığını düşündürmesin, o gerçekte bir emekli, zamanı öyle çabuk tüketiyor ki, siz aşağıda çalışarak bir yılı geçiremezken, o izleyerek ve neredeyse ışık hızında zamanı tüketerek, sizin zamanınızı kolaylıkla aşıyor ve neredeyse katlıyor.
Zamanı içiyor yerdekine göre, gerçekten, sizin bir yılınız onun yüz yılı artık. Siz bir yılda yaşlanırken, o yüz yıllık bir zaman dilimini aşabiliyor, anlaşılması elbette güç, ama şu bir gerçek ki, bir gün uzaya gidenler, geri döndüğünde gerçekten kuşaklar sonrasıyla karşılaşabilirler.
Bir işle meşgul olmayan insan, salt olay ufkunu izleyerek, herkesten uzun yaşamış da olabilir, gerçekte emeklinin ömrü, çalışıp koşanlardan daha uzundur, bir soyutlama olarak.
Zamanda soyut bu yüzden ama, anlatılması güç ve kavramsallığı uzun sürebilir bir şey bu, salt olay ufkunu izlemekle yetinen, ufkun içindekilerden daha uzun yaşayacaktır kanımca, çünkü o bir hengameyi izlerken, kendi zamanı gerçekte yavaş işliyor, ama hengamenin içinde boğuşanlar için, zaman sonsuz derecede hızlı akıp gidebilecektir. Bu onların ışık hızında gitmelerinden değil, tam aksine sınırlı bir hızla zamanı yavaş tüketmelerinden. Gözlemci izleyici zaten, hız sınırlarının ve onların zamanının dışında... Başka bir algılanımda seyrediyor o, düşüncede...
Uzaydaki gökmen zamanı yutuyor, uzay aracının penceresinden izleyerek, kendisi duruyor salt, ama ışık hızında giderken yuttuğu, erittiği ve yok ettiği zaman yüzyılları alabilir bizim kavramımızla, onun için yaşlanmıyor sözde ve dünyaya geldiğinde, sizin öznel zamanınız, bizzat içinde tükettiğiniz zaman, sizin yaşamınızın sonuna varmasına neden oluyor, ama o sizin zamanınıza göre yüzyılları tüketti, onun için o hala yaşıyor ya da yaşları sürebiliyorken, siz son derece yaşlı ve ömrünüzün sonuna gelmiş olabilirsiniz.
Çünkü aynı sürede, o dışındaki zamanı kayıtsızca izleyip, tüketirken, siz içinizdeki zamanı ve insanın olağan, birimsel ömrünü tükettiniz. Konu ilginç, son açın şu; Bin veya bilyon yıllık bir zaman dilimini tüketecek bir hızla, örneğin ışık hızında giden biri, yavaş hızla yüz yıllık zaman dilimini tüketecek biriyle, bir gün ayrıldığı noktada karşılaştığında, biri daha yaşlı görünecektir doğal olarak, bin yıllık zamanı aşan birinin orta yaşı, beş yüz yıla karşılık gelirken, diğeri çoktan yok olmuştur belki de doğal olarak... Kişi değil, zamanın akışı ve tüketiliş biçimi gerçekliği ele geçiriyor burada, somutta soyuttur aslında unutmayın, göreceli olan her şey soyutlamadır sonuçta, garip gelebilir bu ama bir algıdır her şey ve tüm olasılıklar birer gerçektir aynı zamanda ne yazık ki, gerçeklerde birer olasılık...
Edebi görecelilik ya da lafzi kuantum yorumu veya belirsizliği anlatmaya kalkışıp, sürdürecek olursak, yeryüzü modunda, programlanan şu, zaman burada da hızlı ya da yavaş geçebilir, milimetrik ölçekte birileri daha çabuk yaşlanabilir bundan ötürü, görüp algılayamayız bunu, mikronik olmaktan da öte çünkü, ama geçen zamandan ziyade, hareket, yani eylem kısaltıyor zamanı, kaplumbağa bu nedenle uzun yaşıyor olabilir...
Bilisizliğimi hoş görün, onun için bir insan enerjiyi savurma noktasından uzaklaşmışken ve zaman çok çabuk geçti derken, ayrımında olmadan yalan söylüyordur, çalışan ve koşuşturan insanlara göre, onun zamanı yavaşladı gerçekte ve daha uzun bir zaman yayında, algı salınımında konumlanıyor bedeni, diğerine göre, uzay zamanda, tıpkı yinelemek üzere, uzaydaki biri gibi, bir gözlemci artık ikisi, zamanı yavaşlattılar ikisi de, ama geçip giden trenin içindekiler, koşuşturanlar için zaman çok daha çabuk geçiyor ve yaşlanıp yıpranıyorlar, gözlemci bu nedenle yüzyılları gözlemleyebiliyor, zamanı yavaşlatıyor çünkü konumu ve kendisi, bir paradoks gibi ve çelişkili görünüyor ama anlatılması ve anlaşılması güç tabi ki...
En iyisi sağ salim geri dönmek!..
Gözlemci ayakta kalırken, nice koşuşturan, sağa sola ulaşmaya çalışan kişi, yaşlanıyor gerçekte, oysa gözlemci, emekli, bir dinozor gibidir, çalışanlara göre yaşlanması durmuş, bir yarı tanrı gibi olanları izlemektedir. Bir tür ölümsüzlüktür artık onun işi, peki ötekinden neden daha erken yitip gidecektir kendisi, mikro gözlem bizimki, makroya çevirebilsek ve sonsuz bir gözlem olanağımız olsaydı, gözlemcinin ötekinden çok daha uzun yaşadığını görebilecektik. Gözlemcinin tükettiği zaman birimsel olarak dahi, koşuşturandan çok daha fazladır, anlayın artık, kullanılan zaman, eylemcinin içinde debelendiği zamandan kat be kat fazladır gerçeklikte, zamanı ölçebilseydik görecektik bunu, ama sizi ölüm yanıltıyor, emekli çalışandan çok daha fazla yaşadı, bunu bilenler emekli olmak ister, bilmeyenler hep çalışır!.. Onların ömrü bir saniyedir, emeklinin yaşı evren ağacında mevsimleri dolanır!.. Çalışan için gün yüzü görmedi dedikleri de budur zaten, yani yaşamadı, yani zamanı algılayamadan, hatta hiç tüketmeden çekip gitti, paradokslar iç içe dikkat edin, ayrımları ayırmak gerek!..
Sezilerimizin tümünü dille betimleyip, anlatabilseydik, bilgiyi gerçekten paylaşabilseydik, barış çoktan gelmişti dünyaya!..
İşte, uzay gökmeni içinde durum budur, dünyadaki daracık bir alanda saniyelerle baş etmeye çalışırken, gökmen ışık hızında yüz yılları tüketir, ışık hızında gittiği için değil, ışık hızı ona bu olanağı sunduğu için... Dolayısıyla dünyaya döndüğünde, çocuklarının çocuklarını değil, onlarında ötesini görebilecektir artık...
Uzaydaki birinin, yerdekine göre zamanı tüketmesi yavaş seyreder, ama o yavaş seyir içinde sizin zamanınızda, ışık hızında giden bir aracın içinde, uzay zamanı sizden çok daha korkunç denebilecek, boyutlarda ve hızla tüketebilmektedir, içerek, yutabilmektedir... Sorunsal budur. Algı dünyaları çok katmanlı, anlamak güç ve açınlamak zorlu bir uğraş ve yanılabilirim demek de en doğrusu..
Tasımlanabilir sonuçlardan biri şu, zaman hızla akarken, gözlemci için yavaşlıyordur gerçekte, uzaydakinin durumu!..
(O dış uzayda zamanı tüketerek neredeyse yutup, içerek, kendi öznel zamanını sonsuzlaştırıyor, bir tür zaman dışılığa sürüklenmek onun ki, zamanın sıfır noktası vardır bu yüzden, zamansızlık, hatta zaman kavramı ilkel kordalı bir yaşam biçimidir, zamanı, zaman kavramını aştığımızda gerçekliğe ulaşacağız biz, şu an evrenin ilkel bir periyodunda yüzerek gitmekteyiz.
Zamanın olduğu bir yer varsa, olmadığı bir yerde olacaktır. Paralel evren kuralıdır bu, tersinirlik doğada da var, dişi ve erkek, sabah ve akşam, doğu ve batı, anot ve katot vb.
Bu yüzden biri sonsuz zamanı tüketirken genç kalacak, çünkü zamansızlığa doğru yaklaşmaktır artık onun ki, ötekiyse diyelim, yüz yıllık zaman biriminde, yaşlanıp yok olabilecektir doğallıkla, çünkü onun zamanı katıdır, sıvılaştığında zamanı esneyecek, buharlaştığında yok olup gidecektir. Işık hızı olasılıkları artırıyor.)
Denemeleri sürdürelim, bazen zaman yavaşça akarken, aktığı halde, sizin için hızlanıyordur gerçekte, yerdekinin durumu!..
Çünkü o zamanın birebir içinde, zamanda kendisi neredeyse, hızlanan zamanla birlikte akıyor yerdeki ve zamanı tüketmekten, öznel zamanını hızla harcamaktan ve yaşlanmaktan kurtulamıyor. Uzaydakiyse söz gelimi bin yıl yaşarken, zamanı sonsuz bir hızda tükettiği için, gözlemci sıfatıyla da, öznel zamanı durağan olduğu için, göreceli olarak yaşlanmıyor, burada yaşlanmak değil sorun zaten, zamanın içinde hangisi uzun kalıyor, tüketici anlamında hangisi içiyor zamanı, zaman yarışıyor burada insan değil. Bir zaman var ki uzaydakini, yerdekinin zamanından kat be kat fazla zaman içeren bir periyoda sürüklüyor. Yüz metreyi bir dakikada koşanla, bir ışık yılını bir dakikada yutan karşılaştıklarında, bir ışık yılının içerdiği zamanın çokluğu, genleşme alanı, yüz metreyi aynı sürede geçenin tükettiği zamanın azlığından dolayı, diğerinin zamanı onun birim zamanda ölümüne yol açıyor, çünkü o uzun, korkunç bir süre yaşadı, teoremde!..
Yerdeki, zamanla birlikte, iç içe hareket ediyor ve zamanı birebir yaşayarak tüketiyor, tükeniyor, göktekinin ona göre, bizim zaman kavramsallığımızda aynı sürede dünyaya dönse bile ışık hızında tükettiği zaman çok daha fazla olacağından yerdekini ölü ve kuşakların sayısızca geçmiş olduğunu görebiliyor. Ne Schrödinger'in Kedisi, ne Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, ne de kuantum, algılandığında bayağı olası bir şey bu... Ama korkunç göreceli bir kavramsallık ve anlaşılması, algılanması çok güç, belki de olanaksız, çünkü varsayımı var saymak bütün yaptığımız...
Bir örnek, yinelemiş olalım, biri ışık hızında diğeri ona yakın seyreden iki insan, bir başlangıç noktasına anı anda dönsünler, diyelim uzay istasyonuna, ışık hızında giden daha dinç ve daha az yaşlanmış görünecektir. Çünkü biri diyelim bir saatte, yüz yıllık bir zaman birimini tüketmişken, diğeri bin yıllık bir zaman birimine tanıklık ederek, tüketebilir olacaktır. Burada tersinir bir durum var metafizik açısından, çünkü biri diyelim yüz yıla tanıklık ederek olağan ömrünün sonuna gelmişken (biyolojik zorunluluk bu, zamanla hiç bir ilgisi yok, ölümsüz gibi algılamaya çalışırsak varsayımları daha anlaşılır olabilirler, ölüm anlağı eğiyor ve algıyı kırıyor doğallıkla, teorik olarak düşünmek gerekiyor, ölüm nitelemesinden uzakta), diğeri bin yıla -uzay zaman birimi olarak- tanıklık edip yaşamış sayılacağı için diğerinden genç konumda olması kaçınılmazdır. Çünkü , insani kavramda, bin yıllık zamansallığın ortası beş yüz yılı karşılarken, aynı beden için yüz yıllık bir zaman diliminin ortası elli yıl olacak ve tanıklık burada bireyin zaman algısını değiştirecek ve bedenide bu zaman sorunsalına göre eğip bükecektir. Dünyevi bir yaklaşım bu sorunsala...
Burada geçen zaman belirliyor her şeyi, biri yüz yıl geçirmişken uzay zamanda, diğeri bin yıl geçirmişse, farklı periyotlarda, zamanı uzatan diğerine göre hem genç kalacak zorunlu olarak hem de orta yaşı beş yüz yılı karşılamış olacaktır. İki ayrı bedenin, biri bin yıllık bir zamanı aşındırıyor, süre anlamında, geçiyor zaman boyutunda, diğeriyse yüz yıllık zaman bahşedilmiş noktasında duruyorsa, bir soyutlama olan zaman açısından, birinin diğerine göre daha yaşlı olması kaçınılmaz değil mi, birini donduruyor ve uyutuyorsunuz, diğeri dışarda zamanın aşındırıcı yanına direnmeye çalışıyor, bu da soyut bir şey ama ikisi de aynı zamanı tüketmedi mi, neden biri çürürken, dondurulan genç kaldı, tıbbi değil burada ki olay, biri için zaman neredeyse durma noktasına geldi... Sonsuzca bekleyerek tanrıyı görebilir ve gerçek tanrı benim diyebilir artık!.. Bunun gibi...
Zaman göreceli asıl sorun bu... Bedenimiz değil sorun... Aynı şeyi beynimizi bir çiple yaşatarak kendimizi sonsuza taşıyabilmemizde olası... Çünkü zamanı yutacaktır artık nasıl olsa, uzaydakinin yerdekine göre göreceli durumu da budur. Zaman durdurulabilir, yavaşlayabilir, hızlanabilir, yok olabilir. Uzaydakinin, dünyadaki sonraki kuşakları görebilmesi zamanda göreceliliğin kanıtıdır olsa olsa...
Sözü uzattım çünkü yeterince anlatamadığım gibi, bilisiz olduğum açığa çıktı...
Çünkü, şunu demek istiyorum, zaman gerçekten göreceli, yıllar şimdi benim için çok çabuk geçiyor, günlerim birbirine benziyor çünkü, ama gerçekte zaman algım çalışanlara göre çok daha geniş, bir günüm bir yıl gibi, ama bir yılımda bir gün sanki, paradoksa benziyor ama gerçek şu ki, yaşamdır bitirdiğimiz, zaman değil, çünkü o yok gerçekte, biz ölümlüyüz kendi kavramsallığımızda, eğer bu kaygımız olmasaydı, düşünün ki, uzaydaki birinin yerdekine göre geçen zamanda, genç kalacağı, dünyadakinin çocuklarının çocuklarını göreceği varsayımına gerek kalmazdı...
Ölüm ve kısıtlanmış zaman öngörüsü bunlar, hatta görecelilikte öyle, ölümsüz olsak, zaman diye bir birim icat etmiş olmasaydık, hayvanlaşacak ya da insan ötesi bir varlık olacaktık. Tüm bilgilerimiz, ölüm ve birim zaman durumuna ayarlı varsayımlar bizim. Zaman kavramından yoksun birine dünya dönüyor deseydik ilgilenmeyecekti sanırım, tanrı kavramından uzak olacaktı, neden sonsuzluk ve ölümsüzlüğün olduğu yerde tanrının ne işi var, tanrı zaman kavramıyla ilintili bir varsayım, hiç ölmediğimizi düşünelim, ne yaratılmaktan ne de yaratmaktan söz etmemize gerek kalmazdı, öyle bir dünyada bugünkü kültür seralarımızın hiç birine yer olmayacaktı, kütüphaneler kağıttan, gülünç birer hurda yığını, okyanuslarda oyuncağımız olacaktı. Ama bu korkunç bir metamorfoza yol açabilir, milyonlarca yıl yerimizden kıpırdamaya gerek duymadan yaşamaya kalkışabilirdik... İyi ki ölüm var, iyi ki tanrı var diye düşünebiliriz, ama öyle değil diye düşünüyorum, ölümsüzlükten önce ve öte, algı dünyalarımızı değiştirebilsek, genlerimizdeki ilkel kordalı şiddet duygusundan arınabilsek, ondan uzakta yaşayabilsek ne iyi olurdu diyorum, çünkü gerilim ve haz olmayan bir yaşam biçimi tatsız olabilirdi diye düşünüyorum, ama içimdeki şiddet duygusu ve gerilim ve haza bağımlılık mı beni yönlendiriyor bilemiyorum...
Onun için zamanın boşluğuna düşünce eli ayağı karışıyor insanın, boşluk aslında ölümsüzlük duygusu da verebiliyor...
'Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar.'
Zaman algısı değişiyor çünkü, sinirselleşiyor, geçimsiz oluyor veya ağırlaşıyoruz, şiirselleşebiiriz de, daha hoşgörülü, debiler ve tepkiler farklılaşıyor. Yapamadıklarını gerçekleştirmeye, ivedileşmeye, göremediklerini görmeye, çocuklukta, gençlikte ulaşamadıklarına uzanmaya ve göreceli olarak densizleşmeye, olgunlaşmaya veya çılgınlaşmaya veya arayışlarını hızlandırmaya veya son yolculuğa empatiyle bakmaya başlıyor insan...
Herkes gibi... Herkes ne yapıyorsa benzerini yapacaktır artık...
İnsanın yaşamındaki idealleri de tükenebilir ya da öyle bir sanıya kapılabilir ya da bir ideale doğruda koşabilirdik artık.
Yaşamda basit gelebilir artık, belki de, ama binlerce haslet vardır insanda yine de, bireysel amacım Satürn'ün halkalarını görmektir örneğin, farklı bir şey olduğunu düşünüyorum, katışıksız bir ideal için, basit, ulaşılır ama orijinal, üstelik farklı arayışların ulaşılabilir öğeleri sayılamaz mı bu ve çok zor değil gerçekte, ama bu düşünceye iten nedir insanı, zaman önemli, teleskop yok, havanın durumu en az onun kadar ciddi sorun, herkes gibi yaşadık, başarı, başarısızlık, yemek, içmek, gezmek neyse o... Yaşamlar arasında fark yok, fark algılarda ve kitle erozyonunda...
Hiçbir şey sizi başkalarından ayırmıyor.
İşte onun için Satürn'ün halkalarını görmek benim idealim, bu bir ideal olabilir mi dememek gerek, ideal önde gelen düşünce demek, sonrakiler belki gönlünüzü alabilir de, işte onun için adadan bir ev edindim ve sıkı bir dürbün aldım, kaç yıllardır Satürn'ün halkalarının peşindeyim, bulamadım, göremedim.
Hala peşindeyim!.. Hayattan ümitli değilim ama Satürn'den ümitliyim... Bu arada pek çok şeyi yetiştirmeye çalışıyorum, resim, şiir, minik romanlar, vb... Varsa, olabiliyorsa... Sakın ha, ölerek ölün!..
Sonunda Satürn'ün halkasını görmeye kalacak her şey, tek ideal, çünkü her şeyi gerçekleştirmek zor bir yaşamda, Satürn'ün halkaları bana bağlı bir şey belki de, arzu skalasına sıkı sıkıya bağımlı, ama benim son dileğim, son umarım o...
Satürn'ün halkasını göremezsem ne olur, bu kadar lafı oraya getirmek için söktüm yerinden... Yineledim her şeyi, amatörüm ben...
Ama göremezsem hiç bir şey olmaz!..
Çünkü gerçekte hiç bir zaman, hiç bir şey olmuş değil bu dünyada, ama hoş bir söylem değil bu, kabul görmüyor bu tip söylemler, itici ...
Öyleyse Satürn'ün halkasını göremezsem eğer...
Her zaman her şeyin olabildiği bir dünyada, her zaman her şeyin olabildiği bir şey olur bu...
Ama bu tümceyi herkesin kabul edebileceği bir biçimde dile getirmek için, bu kadar çırpınmaya ne gerek vardı!..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder