3 Mart 2017 Cuma
ATLAS
Kamino Tur'un Atlas dağlarına düzenlediği geziye katılmıştık. Fas ülkesinde... Uçan kale havalandığında hepimiz neşeliydik...
Dinlense de dinlenmese de konuşan insanlar vardır, koltukların arasında gezen laf kalabalığında biri dedi ki, biz mazohizmden hoşlanan bir kitle cumhuriyetiyiz, başka topraklarda soydaşlarımız bir şey başarsa bizimmiş gibi seviniyoruz, Abraham Lincoln İngiliz soyundan geliyordu, bir İngiliz daha Teksas ruhunun başına geçti denir mi, sabık başkanın geçmişi Kenya'dan başlıyordu, Kunta Kinte artık özgür denir mi, bunlar sömürülmüş ruhun feryatları, bu tip insanlar, başarılar; hangi topraklarda gerçekleşmişse bilimsel bulgu, o ülke adına kutlanır, literatürde doğdukları yer adına hiç bir zaman kayıt düşülmez...
Ne zamanki Cerrahpaşa'da bir doktor bilim adına bir şey başarır, o işte senin yurttaşındır, yerli otomobili bile olmayan bir ülkenin insanı, Lomborghini dizayn etse, işte bizim sihirbaz mı diyeceğiz, bu Fatih'e annesi Despina diye Atinalı birinin İstanbul artık bizim demesine benzer... İşte bizim henüz tek bir bilim insanımız yok ne yazık ki, bilimsel bir başarı sağlayanlar, ya yurdunu bırakıp gitmiş, ya da olanaksızlığı görüp terk etmiş, Romanyalı nice yazar Fransa'da yaşadı, ödül alan niceleri var bu tiplerden, ömrümde duymadım ki Viyanalı biri, Mozart bizi neden bıraktın diye göz yaşı döksün, onuru el vermez, her şafakta Anzaklar'la kucaklaşıp, Yunanı denize döktük diye sevinmenin paradoksu bu, bilimsel bir davranış olmadığı gibi, sosyolojik yönden etik de değil, bu mantık Nasa'dan hareketle, Mars'a inecek, Beyrut doğumlu biri için, Lübnanlılar Mars'ı kuşattı demeye benziyor, bu satın aldığı şeyi boyayıp, daha pahalıya satan insan mantığı, dahası şark kurnazlığı...
Güldük geçtik adama...
Burada, Fas şehrine indiğimizde çok sevinçliydik, geçmişin bin bir gece masallarında bile sözü edilmiş ülkesi, Bogart'ın Kazablanka'sı, Hemingway'in bile gelip geçtiği, ötesi gün batımından önce kapanan ve gecikenlerin geceyi şehir dışında geçirdiği Marakeş efsanesi ve yılanlara aşık garymantlarla, çöl farelerini görmek için can atıyorduk.
Merdivenlerden inmiştik ki, rehberimiz işte Toubkal dedi, Atlas dağlarının en yüksek tepesiymiş. Karlı doruğu, güneşte bir ayna gibi parıldıyor, Alaattin'in Lambası buralara gelmişte, bir duyan, gören yokmuş gibi ışıklar saçıyor, dumanlar savruluyor ve kızıl kraterinden yükselen yalancı devin tütsüleri havaya dağılırken, sanki hep yücelerde dolanırmış gibi göz alıyordu.
Şakalar yapıyor, kahkahalar atıyorduk, öylesine neşeliydik...
Rehber, Fas tanrının arazisi anlamına gelir dedi, aşağıda çiğ et yiyenlerin kutsandığı Moritanya toprakları vardır ve kralı ırmak sularıdır. Evet ırmak suları. Arıların roman yazdığı ve bir aslanın eğitim yuvaları açtığı söylenir oralarda...
Atlantik'in kıyısında, küçük Melilla şehri Fas ülkesinden tümüyle bağımsızdır ve gizemli sokaklarında hayaletler dolanır, dev salyangozların hüküm sürdüğü diyar denir oraya, av köpekleriyle, cüce ve soytarıların uyuduğu bir saray vardır.
Düşler ülkesi...
Arap liginde adı, Batı Krallığı'dır bu toprakların. Taştan tanrılarla dolu penceresiz evlerin mimarisi, tinsel bir geometriyi andırır, ürkünç ama göz alıcı... Evrenin mimarisinin, bu evlere benzediği ileri sürülür ve hepsinin tanrısı Pluton adında yaşlı başlı, ak sakallı biridir, türkü söyler ve kan içermiş geceleri...
Kadının biri, titrer gibi oldu duyduklarından.
Birçok teorisyen, Berberîlerin ataları olarak kabul ettikleri, Amazigh adında bir halkın bu devirde bile var olduklarına inanır, ama hangi çöl rüzgarında, hangi dağın mağarasında, hangi denizin içinde saklanmaktadır onlar!...
Vandal ve Vizigotlar, dev dalgalı mavilikleri aşarak buralara gelmiş ve bu elleri fethederek, bütün Arap kızlarını kuzeyin ormanlarına götürmüşlerdir. Meşum güzel Gretel onlardan biridir.
İlk Müslüman devletin örneğini Nekor ve Bergavata adında vermiştir bu insanlar. Ancak yılan oynatanlarla, akrep ve fare tüccarları bu duruma daha fazla dayanamamış, Abbasi halifeleri ve sarıklarında elmas saklayan Endülüs Emevileri'yle bağlarını koparmışlardır. Şanlı Osmanlıyla yüzyıllarca iyi geçindi bu topraklar. Bu dostluğun sırları nelerdir, Osmanlılar mı sevecendi, Faslılar mı konuk severdi bilinmez...
Günlerin içinde, dört bir yana dağıldık, her yerleri dolaştık ve turun gerçek amacı, Atlas dağlarında ki karanlık yolculuğu gerçekleştirmek üzere dağ başındaki o ıssız köye ulaştık. Kimseler yoktu, efsaneler doğruydu anlaşılan, evlerde sofralar kurulu, çeşmelerden şerbetle, bal akıyordu, herkes açlığını doyurdu, Fas mutfağının bütün inceliklerini tanımış olduk, tavşan kanıyla tatlandırılmış içecekler, çölün kumu eritilerek yiyip yuttuğumuz sarma çeşitleri, minicik deniz ürünlerinin, midemizi akvaryum zannettiği gariplikler, derimize temas ederek sindirilen lezzetler, insana durgunluk veren, her türden şaşaayı tatmıştık doyasıya...
Sonra hep birlikte dağa çıkmaya başladık, iki elin parmakları kadar insandık. Kimimiz meşaleyle, kimimiz el feneri, kimimiz birbirine tutunarak eteklere vardık.
Karanlık iyice bastırmıştı ve uzaklardan ulumalar geliyordu, gecenin derinlikleri neşeli olacak sandık, insan sesleri gibiydi duyduklarımız, korkmakla korkmamak arasında kararsızdık, makilerin önünden geçerken, birden ben Bünyamin'im diyen kırçıl sakallı biri atladı önümüze, bir ermiş gibi asası vardı ve yanıp sönen gözleri, sanki çevreyi aydınlatıyordu...
Geldiği gibi kayboldu desem yeridir, bu kez kendini tutamayanlar vardı ve sessizce gülüyorlardı... Epeyce yürüdük ve bir uçurumun kıyısına vardık, aşağısı cehennem gibiydi, yanıp tutuşan insanlar, görkünç çığlıklar atıyor ama hiç sesleri çıkmıyor, duyulmuyordu, arkamızda birinin boğazına sarıldıklarını gördük ve birden yok olup gitti hepsi, ama birimiz eksilmişti!..
Maskeli balo başlıyordu... Karnaval!..
Dönebilir dedi rehber, kaçırılan için, turun bu handikapları da var!.. Berberiler ordusu aşağılara iniyor, atlılar yamaçlarda dörtnala gidiyor, ay ışığında, terkisinde kızların olduğu, korsan gözlü haramiler, dağın tepelerine doğru ilerliyordu.
Bu belki bir bilgisayar oyunudur dedi biri, içimizden pek çoğumuz ölecek, çünkü ölenler yarışmacılara puan kazandırıyor ve birinci olmaları bizlere bağlı...
Ödülü nedir yarışmanın dedi, ömrünün sonuna yaklaşmış biri, dişleri birbirine vuruyordu, rehber aldırmaksızın, Kanarya adalarında bir bungalov dedi. Bunun için mi öldürecekler bizi dedi, kimyager olduğunu söyleyen genç bir adam, vücut geliştirme seanslarına katılmış, dev gibi pazuları olan biriydi, rehber gülerek yalnız seni yeseler, bu oyun biterdi dedi.
Rehberimiz bir takım bilgiler açınlayarak sakinleşmemizi istedi. Atlas dağları, Libya'dan kayıp Atlantis'e kadar uzanırmış, denizin içinde Mu adında bir uygarlık varmış, bizim dünyamızdan başkacaymış ama bugüne kadar bir gören olmamış... Bir keresinde, James Cook'un oltasına garip bir cisim takılmış, kulağına götür beni diye ses çıkarmış cisimden, Cook heyecanla kulağına götürmüş ne yazık ki, cisim birden içine girmiş kulağın, Cook kutuplarda yitip gittiği ve cesedine ulaşılamadığı için, bu gizin ne olduğuna ilişkin, bir veri elde edilememiş bugüne dek...
Kimi otoriteler dünyamızı hiç bir zaman göremediğimiz canlıların yönettiğini ve onların 'gri yuvara' dikte ettiği materyallerden başka bir şey bilmediğimizi ileri sürerler. Tanrımız onların gölgesi olabilir mi dedi, ayağı hafifçe aksayan biri, ilgi gösteren olmadı sorusuna, çünkü gece karanlığında, krater gölünden kıvılcımlar çıkıyor, panayırda dolaşır gibi yüzlerce palyaço, bizi eğlendirmek için can atıyordu, rehber çok yaklaşmayın dedi demondur onlar, bir kişi daha aramızdan eksilmişti, sevinçle el salladı bize üstelik, mutluydu başına gelenlerden, beyni yıkanmıştır sanırım...
Onun için bir haber çıkmıyor dünya basınında böyle şeylerden dedi onuncu kişi, der demez o da aramızdan yitip gitti, bir çöl faresinin sırtında, yıldızların arasında uçuyordu bu meraklı adam, hiç şaşkınlık yoktu yüzünde, ama yaklaşan bir ejderhayı göremedi ve aniden paramparça oldu. Bir başkası benzeri bir sonla karşılaşmış, ağlıyor gibiydi, oh sonunda dedi biri, evet diye bağrıştık ama bir başkası, soğuk oralar, gözleri yaşarıyordur belki de diye çıkıştı bize, der demez o da görünmez oldu, gecenin derinliğinde...
'Gecenin derinliğini, ereksizce adımlıyor Musevi' diye çığlık attı kalanlar, yedi kişi kalmıştık... Saymayı unutmaktan başka...
Sonra bir meydana geldik, Musa'dan Tevrat, İsa'dan İncil vardı kucağında harmanili birinin ve pazar yeri gibiydi ortalık, kitapları satmaya uğraşıyordu çığırtkanlar, 'Son Kitap' yok mu dedi uzun boylu biri ve oda yitti. Furkan'ı çiğniyorlar diye bağırdı bir başkası, beş kişi kaldık. Zombi gibi şeylerdi gördüğümüz ama karanlıkta, hiç biri seçilmiyordu, kimsenin gittiği filan yok, öldüğü de, her şey kurmaca ve sanal burada, bizden önce evlerine ulaşacaklar görürsünüz dedi rehber, düşüncesi değişmişti ve ondan da kuşkulanmaya başlamıştım artık...
Gülecek halimiz de kalmamıştı, çünkü ciddi ve inanılmaz derecede ürkütücü şeylere tanık olmuş ama aldırmıyorduk nedense, düşler de geziniyor gibiydik...
Gerçekten dedi, aramızda kalan biricik kadın, olanlar oluyor mu, bize mi öyle geliyor, hangisi gerçek ve hangisi düş gördüklerimizin demeye kalmadı, bir kuş geldi, onu da alıp gitti. İllüzyon bu dedi kadın, ben kuş muş göremiyorum ama gitmişti işte... Saymayı unutmak değil, baktığımızı görmemek de değil, hiç bir şeyi algılayamıyorduk ve tükenmiş, hiçlik içinde yüzen bir varlık olduğumuzu sanıyorduk artık...
Budha, Siddharta, Krişnamurti, Nirvana diye sayıklayan bir alay geçti önümüzden, bir kaç kişiyi aramıza atmasınlar mı, sabaha ermeniz için bu sayınız yeterliymiş dediler. Takviyeymiş işte bu... Oysa ölmek için aramıza katılmıştı bu insanlar, içlerinden bir Hintli, evet diyerek ellerimi tuttu, damarları mavi, elleri de buz gibiydi... Nasıl çektiğimi anımsamıyorum. Düşlerimizin de ötesindeydi olanlar...
Argos, satirler, kykloplar, cinler, periler ve nice ölümsüzler geçti gecenin ortasından, karanlık gök kuşağının içinden, tek boynuzlu, kocaman bir tanrı yükseldi ve eğilerek, sizi denemekteyiz dedi, hepiniz birer deneksiniz siz, mitolojiler, bilim, safsatalar, doktrinler, masallar, demokrasiler, monarşiler, kanibalizm, her şey bir düş, ey ölümlüler, ey ölümlüler lanetlisiniz siz diye bağırdı. Penelope, yirmi yıl boşuna mı bekledim diye ağlamaya başladı...
Sabah oldu..
Kendimizi Tanca kapılarında bulduk, rehber ve ben kalmıştık... Bir de artık aramızda olmayan birinin köpeği, ta Bayburt'tan gelmişti, sahibinin kokusunu almış ve öldüğünü de biliyordu...
Uçakla gelmiş köpek, ilk kez bir köpek seyahat etmiş doğruysa, insanlık tarihi dedi rehber dönerek bana; ıvır zıvır tarihidir, bir uçağa, bir köpek binebilsin diye üç yüz yıl bekledi insanlık, uygarlık bu mu dedi!.. Uçak icat edileli iki yüz yıl olmadı dedim, zeplin, planör filan diye sayıkladı...
Köpek çağlarıdır bu zaman, bu dünyanın işleri, köpek işleridir dedi yoldan geçen biri, haksızlığa uğrayanların eğretilemesi!..
Gözlerini kapat dedi rehber, Tanca kapılarından, Agadir şehrine, oradan Tetouan'a, oradan Fas'ın su kuleleriyle dolu yerlerine, Dra ırmağına, Rif dağına, Bonasr doruğuna, okaliptus ve mantar meşesiyle dolu ormanlarına, fosfat tüketerek yaşamını sürdüren canlılar diyarına, Maamora koruluğuna, Lukos ve Baht ovalarına, provance köylerine, Azilal ve Ben-i Mellal şehri, El Rachit, Tan Tan ve Tata'ya, Darija diliyle konuşanlar ve insan eti yiyerek, boyları bulutlara uzanan, çalı horozları diyarına gittik...
Rehber aç gözünü şimdi dedi, görmüş kadar oldun, bir bu eksikti, hoşnut kalmadık deme sakın, bak ölmedin bile, tanrı tanımazlık yapma, tanıtımımızı iyi yap dedi.
Benim gördüğüm dedim...
'Yunus göklere çıksa / Tanrı katına varsa / Bütün dertlerin alsa / Derdim vardır inilerim.'
Öyle şaşırdı ki rehber, başka kültürel seralara girdim artık...
Gülünç gelebilir ama Türkçe İngilizceden varsıl bir dildir, çünkü orta Asya'dan Balkanlara kopmayan bir zincirde konuşulur, milyonlarca sözcük, biz bu ülkeyi Edirne'den Ardahan'a sanıyoruz bu yanlış, onun için bütün sözcükleri bilmemiz anlamamız gerekmiyor, mugalata hukuk dilinde var, kim biliyor, ahzukabze, akile kasame, bunlarda Türkçe, dilimize girmiş, yadsımak yanlış olur, yabgu, albızda yabancı bize ama kök Türkçe, üzücü olan İngilizcenin zenginliği, söylediğim gibi Shakespeare İngiltere'sinin sözcüklerini de barındırmasından ileri gelir, ama biz Osmanlıcayı atmışız, dil devrimine sonsuz saygım var ama sözcükler kalmalıydı, koparmak yanlış, Shakespeare dönemi İngilizcenin Osmanlıcasıdır emin olun, ama onlar atmadı!.. Kullanma ama atma, Karunluk saklamakla olur. Birde bize Redhouse sözlük hazırlıyor, örenlerimizi bir avuç Avusturyalı akademikler kazıyor, bundan daha büyük bir utanç düşünemiyorum, Hititleri Avusturyalılardan öğrenen bir toplum nasıl bir mihnettir ama!..
Bizim aydınlarımız ve eğitmenlerimiz hazırcı ve taklitçi ve batı daha iyi bilir mantığını elleriyle yerleştirmişler, utanç verici. Bu ülkenin üniversitelerinde insanlar ne okuyor, elif ba mı... Kendi toprağının sözlüğünü Redhouse hazırlıyorsa, bu dil tarih fakülteleri kolonyal kuruluşlar mı, yazık.... Bakın bu Somali'de olur, Burkina Faso'da olur isterseniz araştırın, oysa Türkler kesinlikle uygarlığın beşiği de olmuşlar, araştırsınlar, İngiltere'nin varlığı binli yıllardan sonra ortaya çıktı, kendileri söylüyor inanın, düşünen anlayabilir... Ömer Hayyam'ı İngilizler keşfetti, sözlüğünüzü onlar hazırlıyor, sonra Berlin'deki tapınak çalınır ve Truva soyulur, bugün levhalara bakın, İngilizcesi Türkçenin katları, bu kökten temizlenmedikçe, bu anlayış bitmedikçe boş yere Türkçe demeyin... İngilizce sözcük girebilir ama levha girmemeli, tüm diller geçişli ama levha T.C nin Turkish Rebuplic diye yazılmasıdır, bu sömürge olduğunu gösterir. Hindistan bu duruma düştü ama kurtuldu, darısı başımıza... Yazınımız çok güçlü inanın, dilimizin gücünden geliyor bu ama uygarlık dört ayaklı, dil, din, teknoloji, ekonomi, kültür (din kültürün bir parçası, eleştirebilirsiniz ama yok saymak olmamalı, papası var Avrupa'nın ama sarık görünce ürküyor bu yaka, titrem yerine, reformize edecek gücünüz olsun, ama toplum bilisiz diyen elitiniz, aydınınız yetersizdir gerçekte, suçu başkalarının üzerine atma tekniği bu, sıradan, güçlünün günah keçisidir, tarih böyledir, arabanız yoksa, diliniz karoser, kardan mili ve kondansatör olur, kim anlıyor ki, devrimi halk yapmadı, monarşiyi yenen, yeni bir düşün, egemen olan düşüncesidir, Voltaire ve Rousseaular eyledi devrimi, bizde bir felsefeci yok, varsa yoksa Deleuze, Guattari, olur mu bu, kopya bizi mezun edebilir ama yaşamda yitip gidebiliriz, bilgisayar için Turing çıkarmalısın, herkesin bilgisayardan anlaması değil bu, teknolojik sihir, düşüncenin gelişimiyle bağlantılı, salt dıştan alım olamaz bu, kusur aydın ve akademik bölgelerde, güneşsiz gölgelerde, motor o, motor çekmeyecekse kaporta yerlerde sürünmez mi, bizde eleştiri koyun seviyesinde, bunu diyenler sürünün başıdır, meram anlaşılmalıdır), sanayi, gelir dağılımının forse edilişi, sosyal endüstri, mekanik ve dijitalden tutun, köylüklerdeki folklorik üretime kadar, her girdi çıktı. Yalnızca dille olmuyor, salt yazınla saygınlık kazanamıyorsun, demokrasi, her şey dokuncadır bu işte, ne yazık ki silahlanma bile, nükleer gücünü alın, uygar sandıklarınızın, birden Tarzan'a dönüşürler ve Jane'leri ilk terk edenlerdir artık... Sonuç, eksiltici değil, eklentici olmalıyız, ama gücünüz sacayağının tüm gediklerini kapatmıyorsa, yazında ödüller alırsınız ama teknolojide Mississippi yurttaşı olmuş soydaşlarınızı buraya çağırır, zorla gülümseyen resimlerinde avunursunuz. Her alanda iyi olmak zorundasınız. Türkçe en varsıl dillerden biridir, ama 'Ne var, ne yok' demeye yarıyorsa, o en yoksul dildir ne yazık ki...
Şaka yapıyor olmalısın dedi rehber, dönüp hostese adamın dert ettiği şeye bak dedi, çoğumuz öldü, umurunda bile değil, problematiği doğru olabilir ama yaşananlara bakılırsa, insanoğlunun bir türlü 'İnsan' olamayacağının işareti bunlar, daha önemli şeyler, nice serzenişler var!..
Ne gerçek illüzyondur, ne de illüzyon bir gerçektir bu dünyada diye, gözlerinin içine baktım... Son iç çekiş köyü gibiydi...
İndiğimizde vedalaştık ve bir daha görüşüp, karşılaşamadık onunla...
Geçenlerde, her turun rehberi ölmek zorundadır diye, bir mesaj geldi bana!..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder