20 Mart 2017 Pazartesi
JORGE LUİS BORGES / GİZEMLER
Kimim ben yollarda şarkılar söylüyorum bugün
Yarınsa gizemlerle yüklü bir ölü olacağım
Kim yaşıyor bu tür bir krallıkta, büyülerle süslü kısır bir karanlıkta,
Önceleri ya da sonra ya da bir zamanın dışında.
Bu yüzden gizemcilere şöyle dönüp bakabilirim. İnandığımı söyleyebilirim Ben cennet ve cehennemi kendime bağışlıyor değilim,
Öngörülerde bulunmakta istemem. Her insan kendine mit yaratabilir Proteus'un anlam kaymalarıyla çözünmüş biçimlerine kanabilirim.
Karman çorman bir işin dolambacında, dev bir parıltı kör ediyormuşçasına O zaman yazgımın görkemi ve utkusu geri dönmüş olacak benim
Tutsak bedenimin ruhu bana sunulduğunda bu macera bitmiş olacak
Ölüme ilişkin her şeyi anlamak isterdim ben her şeyi yaşamak?
İşte o zaman unutuşu içmek isterdim saf-kristalinden,
Hiç bir zaman düşlenemeyecek denli; bir sonsuza giderken ben.
***
Fotoğraf; Ömer Cem / Saint Michel - PARİS
7 Mart 2017 Salı
KİM
Işığın içinde /
anlayan kim /
gölgelerin dansını /
denizin çayırını /
yüreğin tozunu. /
Dokunma ona /
esriyen sanata /
esiyor gözyaşı /
ağlayışı bulutun /
izliyor soğuk karı. /
Sarı yıldızlar /
uyurken yer çekimi /
ordular geri /
yumuşuyor gökkuşağı /
spiritüel kopyalar /
esneyen yaylar /
ve tanrının mühürleri. /
Büyüyerek büyücü /
bilmece avcıları /
ağır çözümlerle /
sisli dağlarla /
solgunca yansıtıyor /
kırık sularla /
ılık köpüklerle /
inleyen ağaçları. /
O barışık /
ve karışık /
kanal vergisi /
akıyor karnından /
vızıldayan arının. /
Kemikleri sayılan /
bir kolibrinin /
vedasıyla bitiyor /
sessizliğin kruvaze /
o ipeksi çilesi /
tüy ve ağın /
o gergin /
ve olursa dediği /
olursa belki /
balın geometrisi. /
Göktaşının hafifliği /
yıkıyor ortancayı /
dört duvar arasında /
bir Feynman simetrisi /
göz yaşları içinde /
uykusunda yaprakların /
uykusunda gizlice /
hepsi onun içinde. /
Işık yılı orada /
bir hafta sonu /
tatile gidebilir /
bir gezegende deniz /
bir gezegende kayak /
mutant dirilebilir... /
Ama insanoğlunun /
acımasız ölümler karşısında /
sergilediği kitlesel vurdumduymazlık /
bir ötekine paralel olunca /
bir kelebeğin /
ya da bir kedinin /
doğal ölümüne karşı /
kendini paralarcasına /
ağlayabilmesi /
dışavurumcu /
o kışkırtan melankoliye /
evrilebilmesi /
bir inançsızlığın /
ödeşkeye dönüşebilmesi için /
toplumla /
egemen irade ve erkle yapılan /
gizil bir sözleşmenin /
yürürlüğe sokulması /
ve bir kara kurnazlık /
ve kitle pedagoşizmine /
bağışlanır düzeyde /
gerekçelerle süslenip /
algılanabilecek /
düzmece tavrın /
yaygınlaşması /
ve olağan bozukluğa /
bir alışkanlık vaat eden /
kanıksanan ve hoş görülen /
bir davranışın /
anarşizan /
faşistik bir belirtinin /
bağışlanır düzeye indirgenmesinin /
açık düsturu /
ve diskuru olmakla /
insansı bir yanılgı /
tinsel bir cinnet /
türün öbür bireylerine /
geçit verir donelerle /
yapılmış bir sözleşme /
ve gizlenmekten öte /
ağusu alınmış /
bir biçim verilerek /
ortaya getirilmiş /
fanatizme dönüşmüş /
çağımızın bir humması /
ve tanısı konulamamış /
anıtsal bir işbirliği /
bir Janusluğudur /
gerçekte kurşuni hiçliğin /
koridorlarında /
kapitol ve senatusta /
toprak boylamlarında /
ve sıradan faşizmin /
gönüllü cellatlığında /
ölüm sorunsalından /
kaçınan /
ve içi boşaltılmış /
bu seçilmiş kişi /
hem cinsinin /
bir celladı /
ve bu payenin /
ölüme göndereceği /
ilk kurbanıdır /
ne yazık ki...
6 Mart 2017 Pazartesi
ADA / Mimoza
Bahar geliyor... Haiku kokuları sardı ortalığı...
'Daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı'
'Tan ağardı / ikimizi esir aldı / ötüşen çayır kuşu...'
Basho mudur bilinmez, onun tankası hüzünler saçmış... 'Elveda deyip, buralardan gidince ben, ey evime komşu erik ağacı, her bahar çiçek açmayı unutma...'
Ah, o yürümeye başladığında adanın manzarası değişirdi. Ada'dan söz ediyorum, adıydı Ada, baharın sevdalısı...
Ne yürüyüşler yapardık onunla, Aya Yorgi, Eskibağ, ıssız koylar, terkedilmiş kiliseler, uçurumlar, öyle giz dolu yerler vardı ki, denizler ve martılar aşağılarda kalırdı, bir uzay yolcusu gibi kalakalırdık dorukta ve öylece izlerdik dünyayı... Süzülen kuşlar, yeşil yamaçlar, aşağıda koyun içinde, çırpınan, yüzen, birbirine sarılan insanlar...
Aya Yorgi'ye çıkardık sık sık, neden bıkmazdık oraya gitmekten diye düşünürdüm hep, kimselerin karışmadığı özgür bir yer miydi, ruhani havası inançsız kulları bile sarıp sarmalar mıydı, her mevsim çiçekler mi vardı...
Çıkarken, hiç konuşmayalım bir araya gelemeyiz sonra derdim (hiç konuşmadan çıkılırsa dilekler kabul olurmuş), gülerdi, kiliseye girer, resimlere bakar, yazıları okur, orada eski küçük saatlerden oluşmuş, mekanik tabloya göz gezdirir, imgelemde, bu garip enstalasyonun, antik görünümlü sanatsal işin amacını arardık hep. Benim için orijinal saatlerin oluşturduğu bir gizemdi o, ama Ada, sanat derdi, amaçsız bir eylemin dışa vurumu olmamalı, zamanı simgeliyor bu, ondan öte, yaşama bağlanmanın, onu değerlendirerek yaşamanın buyruğu var.
Saatler geçiyor bakın, siz durduğunuzda zamanınız kalmayacak, öyleyse inanın, kendinize inanın, çiçek koklayın, şiirler yazın, yürüyün, sevin, sevilin, arayın, bulun, sunun, çabalayın...
Ve olmazsa olmazımız işte; Yaşayın!..
Biraz mutlaklaştırmasak derdim Ada'ya, oda hayır derdi mutlaklaştıracağız, yaşam kendini saklamamalıdır!..
Oradaki küçük bahçeyi dolaşırdık, büyük kayayı saran yaban gülü, minicik, mavi renkleriyle bizi büyüleyen sarmaşık, köşe bucağı dolduran, permalı bir kadın başını andıran coşkusuyla fesleğenler, kadife çiçekleri ve aşağıda çam ormanlarının ötesinde uzanan dingin, sonsuz mavilik... Kilisenin taşlı yolundan her inip çıktığımızda, renkli iplikler yol gösterirdi bize, tepeye kadar uzanan ve yaşam yoldaşınızı bulacağınıza işaret eden büyü... Bir dilek dna'sı...
Faytonların bizi beklediği büyük alana gelirdik, bir kerecik binmiştik onlara, ayağı yaralıydı atın ve inmiştik görür görmez, yetimhaneye gidiyorduk, terk edilmiş kilise, görkemli ahşap yapı, artık avlusunda, başka dünyalardan gelmiş gibi, bir kaç tavukla horozun dolaştığı, sessizlik içindeki yıkıntı, ölümü haykıran anıt... Ada bir Rum çocuğu olduğunu söylerdi gülümseyerek, bende gülümser, yürüğüm ben, dağ köylüsü derdim, bir kahkaha atardı...
Bir gün adaların tarihini anlattı bana, evvel zaman içinde adı Cin adalarıymış buraların, yerleşim olmadığından sanırım, gece mehtapta önünüze karanlık, kocaman tepeler çıksa ve içinde ellerinde meşaleyle, dolaşıp duran Tarzanlar olsa ne dersiniz, Bizans prenslerinin sürgün yeriymiş gerçekte, Prens adaları demeleri bundan, Christmas çağları başladığında Keşiş Adaları'da demişler, sizler, toprağı kızıl renkte olduğu için Kızıl Adalar adını vermişsiniz...
Küçük adalarda akarsu ve göl bulunmaz ama derdi, yalnız çiçekler vardır, mimozalar dedim ona, saçların gibi, mimozalar vardır... Vordonos adasından bakınca, yanıp sönermiş mimozalar, gülerdi, düşlemek güzel şeydir derdi.
Bir gün yetimhaneden yukarı, adsız manastıra çıktık, orası her iki tarafa bakan ve sürekli güneş alır bir yerdeydi, arı kovanları vardı az ilerde, vızıltılardan geçilmiyordu. Ada kovanlara yaklaştı ve balları biz üretiyoruz, zaman zaman gelir bal sağarız burada dedi, ilerde bin bir çeşit çiçekler, küpeler, aslan ağzı, kedi tırnağı bile vardı, kır masalları... Ne güzel bir yerdi yarabbim bu ada, çiçeklerinden taç yapardım Ada'ya, uzanırdık Sedef'e doğru, o tuhaf, ıssız adada hayat var mı diye, bir kıpırtı arardık.
Yollarda faytonlar eşlik ederdi herkese, tüm kuşlar vardır adada, arı kuşu, keklik, martılar, karabatak, kargalar, ada kınalısı, ispinoz, serçe, nar bülbülü, güvercinler, saksağan, sığırcık, ağaçkakan, saka, bıldırcın, çulluk... Yabani kazlar bile görülür. Aya Yorgi'ye yakın, tamda kuş gözetleme kulesinin tepesinde bir leylek yuvası vardır.
Bir gün, bir sığırcık korosunun yukarda ada biçiminde uçuşarak, çığlıklar attığını ve aşağıdakileri selamladığını görenler var, bir daha olmaz mı dediğinizde o günler geride kaldı diyorlar!..
Kayalara oturmuş, gün batımını izliyorduk Ada'yla, tanrı tandan gelir bizim dilimizde, gün doğuran demek dedim, sizde ne anlama gelir, hiç unutmam, tanrı bizde unutmak anlamına gelir dedi, her şeyi, şaka yapıyor sandım, hiç sesimi çıkarmadım...
Ama bahar geldi işte...
'Yokuşlarda, / Bahar çılgını koku. / Çiçekler içindeki yolcu!..'
'Ruhum darmadağın oldu, / Leylakların kokusu, / Yola sarkınca'
Diyebilmek için can atıyor insan, Ada'yı arayayım dedim, yarım kalmış gezilerimizin ruhunu tamamlamak, bir nebze özgürlük tatmak için, telefonu kapalıydı, açılmıyordu nedense, geçenlerde, ortak tanıdığımız Niko'yla karşılaştım, kadim adalı, gitti o dedi, eski günlerin özlemine dayanamadığı, yalnızlığa katlanamadığı için, çekip gitti sanırım, nereye diyemedim, oysa bana, artık bütün yalnızlıklar benimdir diyordu. Yalnızlıklar bizim olsun, mimozalar bizde kalsın diye bağırıyordum bende, tepelerden aşağıya, denize...
Şimdi, bir ağa dolanmış yosun gibiyim.
Hep gülümsüyordu...
Dostluğumuz, anılarımız kadar -kısacık- sürecekmiş, bilemedim...
Bu dünyada özlem zincirleri neden böylesine kopar, ayrılıklar neden bu denli kolayca gerçekleşir tanrım...
Gözyaşlarımla, dolaştığımız yerlere, o tepelere gittim, oturdum ve uzaklardakine sessizce, sitemle, yalvarıyla o şiiri okudum...
"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet''.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
-başka bir şey umma-
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
3 Mart 2017 Cuma
ATLAS
Kamino Tur'un Atlas dağlarına düzenlediği geziye katılmıştık. Fas ülkesinde... Uçan kale havalandığında hepimiz neşeliydik...
Dinlense de dinlenmese de konuşan insanlar vardır, koltukların arasında gezen laf kalabalığında biri dedi ki, biz mazohizmden hoşlanan bir kitle cumhuriyetiyiz, başka topraklarda soydaşlarımız bir şey başarsa bizimmiş gibi seviniyoruz, Abraham Lincoln İngiliz soyundan geliyordu, bir İngiliz daha Teksas ruhunun başına geçti denir mi, sabık başkanın geçmişi Kenya'dan başlıyordu, Kunta Kinte artık özgür denir mi, bunlar sömürülmüş ruhun feryatları, bu tip insanlar, başarılar; hangi topraklarda gerçekleşmişse bilimsel bulgu, o ülke adına kutlanır, literatürde doğdukları yer adına hiç bir zaman kayıt düşülmez...
Ne zamanki Cerrahpaşa'da bir doktor bilim adına bir şey başarır, o işte senin yurttaşındır, yerli otomobili bile olmayan bir ülkenin insanı, Lomborghini dizayn etse, işte bizim sihirbaz mı diyeceğiz, bu Fatih'e annesi Despina diye Atinalı birinin İstanbul artık bizim demesine benzer... İşte bizim henüz tek bir bilim insanımız yok ne yazık ki, bilimsel bir başarı sağlayanlar, ya yurdunu bırakıp gitmiş, ya da olanaksızlığı görüp terk etmiş, Romanyalı nice yazar Fransa'da yaşadı, ödül alan niceleri var bu tiplerden, ömrümde duymadım ki Viyanalı biri, Mozart bizi neden bıraktın diye göz yaşı döksün, onuru el vermez, her şafakta Anzaklar'la kucaklaşıp, Yunanı denize döktük diye sevinmenin paradoksu bu, bilimsel bir davranış olmadığı gibi, sosyolojik yönden etik de değil, bu mantık Nasa'dan hareketle, Mars'a inecek, Beyrut doğumlu biri için, Lübnanlılar Mars'ı kuşattı demeye benziyor, bu satın aldığı şeyi boyayıp, daha pahalıya satan insan mantığı, dahası şark kurnazlığı...
Güldük geçtik adama...
Burada, Fas şehrine indiğimizde çok sevinçliydik, geçmişin bin bir gece masallarında bile sözü edilmiş ülkesi, Bogart'ın Kazablanka'sı, Hemingway'in bile gelip geçtiği, ötesi gün batımından önce kapanan ve gecikenlerin geceyi şehir dışında geçirdiği Marakeş efsanesi ve yılanlara aşık garymantlarla, çöl farelerini görmek için can atıyorduk.
Merdivenlerden inmiştik ki, rehberimiz işte Toubkal dedi, Atlas dağlarının en yüksek tepesiymiş. Karlı doruğu, güneşte bir ayna gibi parıldıyor, Alaattin'in Lambası buralara gelmişte, bir duyan, gören yokmuş gibi ışıklar saçıyor, dumanlar savruluyor ve kızıl kraterinden yükselen yalancı devin tütsüleri havaya dağılırken, sanki hep yücelerde dolanırmış gibi göz alıyordu.
Şakalar yapıyor, kahkahalar atıyorduk, öylesine neşeliydik...
Rehber, Fas tanrının arazisi anlamına gelir dedi, aşağıda çiğ et yiyenlerin kutsandığı Moritanya toprakları vardır ve kralı ırmak sularıdır. Evet ırmak suları. Arıların roman yazdığı ve bir aslanın eğitim yuvaları açtığı söylenir oralarda...
Atlantik'in kıyısında, küçük Melilla şehri Fas ülkesinden tümüyle bağımsızdır ve gizemli sokaklarında hayaletler dolanır, dev salyangozların hüküm sürdüğü diyar denir oraya, av köpekleriyle, cüce ve soytarıların uyuduğu bir saray vardır.
Düşler ülkesi...
Arap liginde adı, Batı Krallığı'dır bu toprakların. Taştan tanrılarla dolu penceresiz evlerin mimarisi, tinsel bir geometriyi andırır, ürkünç ama göz alıcı... Evrenin mimarisinin, bu evlere benzediği ileri sürülür ve hepsinin tanrısı Pluton adında yaşlı başlı, ak sakallı biridir, türkü söyler ve kan içermiş geceleri...
Kadının biri, titrer gibi oldu duyduklarından.
Birçok teorisyen, Berberîlerin ataları olarak kabul ettikleri, Amazigh adında bir halkın bu devirde bile var olduklarına inanır, ama hangi çöl rüzgarında, hangi dağın mağarasında, hangi denizin içinde saklanmaktadır onlar!...
Vandal ve Vizigotlar, dev dalgalı mavilikleri aşarak buralara gelmiş ve bu elleri fethederek, bütün Arap kızlarını kuzeyin ormanlarına götürmüşlerdir. Meşum güzel Gretel onlardan biridir.
İlk Müslüman devletin örneğini Nekor ve Bergavata adında vermiştir bu insanlar. Ancak yılan oynatanlarla, akrep ve fare tüccarları bu duruma daha fazla dayanamamış, Abbasi halifeleri ve sarıklarında elmas saklayan Endülüs Emevileri'yle bağlarını koparmışlardır. Şanlı Osmanlıyla yüzyıllarca iyi geçindi bu topraklar. Bu dostluğun sırları nelerdir, Osmanlılar mı sevecendi, Faslılar mı konuk severdi bilinmez...
Günlerin içinde, dört bir yana dağıldık, her yerleri dolaştık ve turun gerçek amacı, Atlas dağlarında ki karanlık yolculuğu gerçekleştirmek üzere dağ başındaki o ıssız köye ulaştık. Kimseler yoktu, efsaneler doğruydu anlaşılan, evlerde sofralar kurulu, çeşmelerden şerbetle, bal akıyordu, herkes açlığını doyurdu, Fas mutfağının bütün inceliklerini tanımış olduk, tavşan kanıyla tatlandırılmış içecekler, çölün kumu eritilerek yiyip yuttuğumuz sarma çeşitleri, minicik deniz ürünlerinin, midemizi akvaryum zannettiği gariplikler, derimize temas ederek sindirilen lezzetler, insana durgunluk veren, her türden şaşaayı tatmıştık doyasıya...
Sonra hep birlikte dağa çıkmaya başladık, iki elin parmakları kadar insandık. Kimimiz meşaleyle, kimimiz el feneri, kimimiz birbirine tutunarak eteklere vardık.
Karanlık iyice bastırmıştı ve uzaklardan ulumalar geliyordu, gecenin derinlikleri neşeli olacak sandık, insan sesleri gibiydi duyduklarımız, korkmakla korkmamak arasında kararsızdık, makilerin önünden geçerken, birden ben Bünyamin'im diyen kırçıl sakallı biri atladı önümüze, bir ermiş gibi asası vardı ve yanıp sönen gözleri, sanki çevreyi aydınlatıyordu...
Geldiği gibi kayboldu desem yeridir, bu kez kendini tutamayanlar vardı ve sessizce gülüyorlardı... Epeyce yürüdük ve bir uçurumun kıyısına vardık, aşağısı cehennem gibiydi, yanıp tutuşan insanlar, görkünç çığlıklar atıyor ama hiç sesleri çıkmıyor, duyulmuyordu, arkamızda birinin boğazına sarıldıklarını gördük ve birden yok olup gitti hepsi, ama birimiz eksilmişti!..
Maskeli balo başlıyordu... Karnaval!..
Dönebilir dedi rehber, kaçırılan için, turun bu handikapları da var!.. Berberiler ordusu aşağılara iniyor, atlılar yamaçlarda dörtnala gidiyor, ay ışığında, terkisinde kızların olduğu, korsan gözlü haramiler, dağın tepelerine doğru ilerliyordu.
Bu belki bir bilgisayar oyunudur dedi biri, içimizden pek çoğumuz ölecek, çünkü ölenler yarışmacılara puan kazandırıyor ve birinci olmaları bizlere bağlı...
Ödülü nedir yarışmanın dedi, ömrünün sonuna yaklaşmış biri, dişleri birbirine vuruyordu, rehber aldırmaksızın, Kanarya adalarında bir bungalov dedi. Bunun için mi öldürecekler bizi dedi, kimyager olduğunu söyleyen genç bir adam, vücut geliştirme seanslarına katılmış, dev gibi pazuları olan biriydi, rehber gülerek yalnız seni yeseler, bu oyun biterdi dedi.
Rehberimiz bir takım bilgiler açınlayarak sakinleşmemizi istedi. Atlas dağları, Libya'dan kayıp Atlantis'e kadar uzanırmış, denizin içinde Mu adında bir uygarlık varmış, bizim dünyamızdan başkacaymış ama bugüne kadar bir gören olmamış... Bir keresinde, James Cook'un oltasına garip bir cisim takılmış, kulağına götür beni diye ses çıkarmış cisimden, Cook heyecanla kulağına götürmüş ne yazık ki, cisim birden içine girmiş kulağın, Cook kutuplarda yitip gittiği ve cesedine ulaşılamadığı için, bu gizin ne olduğuna ilişkin, bir veri elde edilememiş bugüne dek...
Kimi otoriteler dünyamızı hiç bir zaman göremediğimiz canlıların yönettiğini ve onların 'gri yuvara' dikte ettiği materyallerden başka bir şey bilmediğimizi ileri sürerler. Tanrımız onların gölgesi olabilir mi dedi, ayağı hafifçe aksayan biri, ilgi gösteren olmadı sorusuna, çünkü gece karanlığında, krater gölünden kıvılcımlar çıkıyor, panayırda dolaşır gibi yüzlerce palyaço, bizi eğlendirmek için can atıyordu, rehber çok yaklaşmayın dedi demondur onlar, bir kişi daha aramızdan eksilmişti, sevinçle el salladı bize üstelik, mutluydu başına gelenlerden, beyni yıkanmıştır sanırım...
Onun için bir haber çıkmıyor dünya basınında böyle şeylerden dedi onuncu kişi, der demez o da aramızdan yitip gitti, bir çöl faresinin sırtında, yıldızların arasında uçuyordu bu meraklı adam, hiç şaşkınlık yoktu yüzünde, ama yaklaşan bir ejderhayı göremedi ve aniden paramparça oldu. Bir başkası benzeri bir sonla karşılaşmış, ağlıyor gibiydi, oh sonunda dedi biri, evet diye bağrıştık ama bir başkası, soğuk oralar, gözleri yaşarıyordur belki de diye çıkıştı bize, der demez o da görünmez oldu, gecenin derinliğinde...
'Gecenin derinliğini, ereksizce adımlıyor Musevi' diye çığlık attı kalanlar, yedi kişi kalmıştık... Saymayı unutmaktan başka...
Sonra bir meydana geldik, Musa'dan Tevrat, İsa'dan İncil vardı kucağında harmanili birinin ve pazar yeri gibiydi ortalık, kitapları satmaya uğraşıyordu çığırtkanlar, 'Son Kitap' yok mu dedi uzun boylu biri ve oda yitti. Furkan'ı çiğniyorlar diye bağırdı bir başkası, beş kişi kaldık. Zombi gibi şeylerdi gördüğümüz ama karanlıkta, hiç biri seçilmiyordu, kimsenin gittiği filan yok, öldüğü de, her şey kurmaca ve sanal burada, bizden önce evlerine ulaşacaklar görürsünüz dedi rehber, düşüncesi değişmişti ve ondan da kuşkulanmaya başlamıştım artık...
Gülecek halimiz de kalmamıştı, çünkü ciddi ve inanılmaz derecede ürkütücü şeylere tanık olmuş ama aldırmıyorduk nedense, düşler de geziniyor gibiydik...
Gerçekten dedi, aramızda kalan biricik kadın, olanlar oluyor mu, bize mi öyle geliyor, hangisi gerçek ve hangisi düş gördüklerimizin demeye kalmadı, bir kuş geldi, onu da alıp gitti. İllüzyon bu dedi kadın, ben kuş muş göremiyorum ama gitmişti işte... Saymayı unutmak değil, baktığımızı görmemek de değil, hiç bir şeyi algılayamıyorduk ve tükenmiş, hiçlik içinde yüzen bir varlık olduğumuzu sanıyorduk artık...
Budha, Siddharta, Krişnamurti, Nirvana diye sayıklayan bir alay geçti önümüzden, bir kaç kişiyi aramıza atmasınlar mı, sabaha ermeniz için bu sayınız yeterliymiş dediler. Takviyeymiş işte bu... Oysa ölmek için aramıza katılmıştı bu insanlar, içlerinden bir Hintli, evet diyerek ellerimi tuttu, damarları mavi, elleri de buz gibiydi... Nasıl çektiğimi anımsamıyorum. Düşlerimizin de ötesindeydi olanlar...
Argos, satirler, kykloplar, cinler, periler ve nice ölümsüzler geçti gecenin ortasından, karanlık gök kuşağının içinden, tek boynuzlu, kocaman bir tanrı yükseldi ve eğilerek, sizi denemekteyiz dedi, hepiniz birer deneksiniz siz, mitolojiler, bilim, safsatalar, doktrinler, masallar, demokrasiler, monarşiler, kanibalizm, her şey bir düş, ey ölümlüler, ey ölümlüler lanetlisiniz siz diye bağırdı. Penelope, yirmi yıl boşuna mı bekledim diye ağlamaya başladı...
Sabah oldu..
Kendimizi Tanca kapılarında bulduk, rehber ve ben kalmıştık... Bir de artık aramızda olmayan birinin köpeği, ta Bayburt'tan gelmişti, sahibinin kokusunu almış ve öldüğünü de biliyordu...
Uçakla gelmiş köpek, ilk kez bir köpek seyahat etmiş doğruysa, insanlık tarihi dedi rehber dönerek bana; ıvır zıvır tarihidir, bir uçağa, bir köpek binebilsin diye üç yüz yıl bekledi insanlık, uygarlık bu mu dedi!.. Uçak icat edileli iki yüz yıl olmadı dedim, zeplin, planör filan diye sayıkladı...
Köpek çağlarıdır bu zaman, bu dünyanın işleri, köpek işleridir dedi yoldan geçen biri, haksızlığa uğrayanların eğretilemesi!..
Gözlerini kapat dedi rehber, Tanca kapılarından, Agadir şehrine, oradan Tetouan'a, oradan Fas'ın su kuleleriyle dolu yerlerine, Dra ırmağına, Rif dağına, Bonasr doruğuna, okaliptus ve mantar meşesiyle dolu ormanlarına, fosfat tüketerek yaşamını sürdüren canlılar diyarına, Maamora koruluğuna, Lukos ve Baht ovalarına, provance köylerine, Azilal ve Ben-i Mellal şehri, El Rachit, Tan Tan ve Tata'ya, Darija diliyle konuşanlar ve insan eti yiyerek, boyları bulutlara uzanan, çalı horozları diyarına gittik...
Rehber aç gözünü şimdi dedi, görmüş kadar oldun, bir bu eksikti, hoşnut kalmadık deme sakın, bak ölmedin bile, tanrı tanımazlık yapma, tanıtımımızı iyi yap dedi.
Benim gördüğüm dedim...
'Yunus göklere çıksa / Tanrı katına varsa / Bütün dertlerin alsa / Derdim vardır inilerim.'
Öyle şaşırdı ki rehber, başka kültürel seralara girdim artık...
Gülünç gelebilir ama Türkçe İngilizceden varsıl bir dildir, çünkü orta Asya'dan Balkanlara kopmayan bir zincirde konuşulur, milyonlarca sözcük, biz bu ülkeyi Edirne'den Ardahan'a sanıyoruz bu yanlış, onun için bütün sözcükleri bilmemiz anlamamız gerekmiyor, mugalata hukuk dilinde var, kim biliyor, ahzukabze, akile kasame, bunlarda Türkçe, dilimize girmiş, yadsımak yanlış olur, yabgu, albızda yabancı bize ama kök Türkçe, üzücü olan İngilizcenin zenginliği, söylediğim gibi Shakespeare İngiltere'sinin sözcüklerini de barındırmasından ileri gelir, ama biz Osmanlıcayı atmışız, dil devrimine sonsuz saygım var ama sözcükler kalmalıydı, koparmak yanlış, Shakespeare dönemi İngilizcenin Osmanlıcasıdır emin olun, ama onlar atmadı!.. Kullanma ama atma, Karunluk saklamakla olur. Birde bize Redhouse sözlük hazırlıyor, örenlerimizi bir avuç Avusturyalı akademikler kazıyor, bundan daha büyük bir utanç düşünemiyorum, Hititleri Avusturyalılardan öğrenen bir toplum nasıl bir mihnettir ama!..
Bizim aydınlarımız ve eğitmenlerimiz hazırcı ve taklitçi ve batı daha iyi bilir mantığını elleriyle yerleştirmişler, utanç verici. Bu ülkenin üniversitelerinde insanlar ne okuyor, elif ba mı... Kendi toprağının sözlüğünü Redhouse hazırlıyorsa, bu dil tarih fakülteleri kolonyal kuruluşlar mı, yazık.... Bakın bu Somali'de olur, Burkina Faso'da olur isterseniz araştırın, oysa Türkler kesinlikle uygarlığın beşiği de olmuşlar, araştırsınlar, İngiltere'nin varlığı binli yıllardan sonra ortaya çıktı, kendileri söylüyor inanın, düşünen anlayabilir... Ömer Hayyam'ı İngilizler keşfetti, sözlüğünüzü onlar hazırlıyor, sonra Berlin'deki tapınak çalınır ve Truva soyulur, bugün levhalara bakın, İngilizcesi Türkçenin katları, bu kökten temizlenmedikçe, bu anlayış bitmedikçe boş yere Türkçe demeyin... İngilizce sözcük girebilir ama levha girmemeli, tüm diller geçişli ama levha T.C nin Turkish Rebuplic diye yazılmasıdır, bu sömürge olduğunu gösterir. Hindistan bu duruma düştü ama kurtuldu, darısı başımıza... Yazınımız çok güçlü inanın, dilimizin gücünden geliyor bu ama uygarlık dört ayaklı, dil, din, teknoloji, ekonomi, kültür (din kültürün bir parçası, eleştirebilirsiniz ama yok saymak olmamalı, papası var Avrupa'nın ama sarık görünce ürküyor bu yaka, titrem yerine, reformize edecek gücünüz olsun, ama toplum bilisiz diyen elitiniz, aydınınız yetersizdir gerçekte, suçu başkalarının üzerine atma tekniği bu, sıradan, güçlünün günah keçisidir, tarih böyledir, arabanız yoksa, diliniz karoser, kardan mili ve kondansatör olur, kim anlıyor ki, devrimi halk yapmadı, monarşiyi yenen, yeni bir düşün, egemen olan düşüncesidir, Voltaire ve Rousseaular eyledi devrimi, bizde bir felsefeci yok, varsa yoksa Deleuze, Guattari, olur mu bu, kopya bizi mezun edebilir ama yaşamda yitip gidebiliriz, bilgisayar için Turing çıkarmalısın, herkesin bilgisayardan anlaması değil bu, teknolojik sihir, düşüncenin gelişimiyle bağlantılı, salt dıştan alım olamaz bu, kusur aydın ve akademik bölgelerde, güneşsiz gölgelerde, motor o, motor çekmeyecekse kaporta yerlerde sürünmez mi, bizde eleştiri koyun seviyesinde, bunu diyenler sürünün başıdır, meram anlaşılmalıdır), sanayi, gelir dağılımının forse edilişi, sosyal endüstri, mekanik ve dijitalden tutun, köylüklerdeki folklorik üretime kadar, her girdi çıktı. Yalnızca dille olmuyor, salt yazınla saygınlık kazanamıyorsun, demokrasi, her şey dokuncadır bu işte, ne yazık ki silahlanma bile, nükleer gücünü alın, uygar sandıklarınızın, birden Tarzan'a dönüşürler ve Jane'leri ilk terk edenlerdir artık... Sonuç, eksiltici değil, eklentici olmalıyız, ama gücünüz sacayağının tüm gediklerini kapatmıyorsa, yazında ödüller alırsınız ama teknolojide Mississippi yurttaşı olmuş soydaşlarınızı buraya çağırır, zorla gülümseyen resimlerinde avunursunuz. Her alanda iyi olmak zorundasınız. Türkçe en varsıl dillerden biridir, ama 'Ne var, ne yok' demeye yarıyorsa, o en yoksul dildir ne yazık ki...
Şaka yapıyor olmalısın dedi rehber, dönüp hostese adamın dert ettiği şeye bak dedi, çoğumuz öldü, umurunda bile değil, problematiği doğru olabilir ama yaşananlara bakılırsa, insanoğlunun bir türlü 'İnsan' olamayacağının işareti bunlar, daha önemli şeyler, nice serzenişler var!..
Ne gerçek illüzyondur, ne de illüzyon bir gerçektir bu dünyada diye, gözlerinin içine baktım... Son iç çekiş köyü gibiydi...
İndiğimizde vedalaştık ve bir daha görüşüp, karşılaşamadık onunla...
Geçenlerde, her turun rehberi ölmek zorundadır diye, bir mesaj geldi bana!..
27 Şubat 2017 Pazartesi
SATÜRN
Warhol, Coca Cola şişesine işedi ve bu sanat dedi, satışları artırdığı için pay ödendi kendisine, bu beyni kurnaz, maskeli karnaval fifisine... Warhol bir Şarlo'tandı, deli görünümlü provalar nasıl yapılmalı biliyordu!.. Batı mantalitesi genelde disipliner düzende bir sanatçı çıkarmaz, yaması vardır, otokritik ve kapitalizmin kutsanmış eleştirisi bile sonuçta kar ve zarar cetveline dönüşen bir marjinalitedir. Bunun en belirgin örneği Chuck Palahniuk ve Fight Club'dur, Noam Chomsky bile düzenin ele avuca sığmaz, hırçın bekçisidir. Kim sanatçı ki bu dünyada, sürüp giden yuvarlak konuşmalarımız mı, ağzımızda yuvarlak zaten, Dali bile kedi bıyıklı bir işbirlikçidir!.. Picasso maçodur, erkek bozuntusu, Sartre en beteri, çünkü bukalemun gibi 360 derece görebilen bir şeytan, yok radardır! Gabriela, sadece sen ve ben varız bu alemde! Ama sanat çağımızda idiotizm, olamaz, demonizmdir artık belki de!.. Yoksul için, işsizliğin iş kolu, varsıllar için aperatif o!..
İyi şeyler duymak için yaşasaydık, cennetten kovulmazdık.
Ah, o kadarda değil, andığım ölümlüler, şimdi Pantheon'da yatan adı güzeller, düşünceler Janus'a rahmet okutur, bin bir surat gibidir, ama doğru yere ve zamana göre değişir, hepsi gerçektir ve her birinin yeri belli olmalıdır, sorun budur belki de...
Ama şuna her zaman şaşıyorum, insanlarda boyun eğme eğilimi var, efendiye, otoriteye, erke veya güce, niteleme değişebilir, örneğin okyanus ötesinden gelen rüzgara neden ve nasıl kapılır insanlar, hiç bir zorlama görünmüyor yakınlarda -beyin yıkamadan başka- müziğe bak, blues, metal ya da karayel, oyun, çaça, salsa veya twist, her şeyde böyle, kimliklerini neredeyse yitiriyorlar, kendilerini yadsıyorlar, belki zorlama vardır ama bu kadar gönüllü olmak, yatıra boynunu uzatmak nasıl bir şey, kentler sanki yabancı, insanlar başka bir diyardan gelmiş gibi giyiniyorlar, 'kitlesel afyon' yutmuş gibiler, cehennem tapınağına üye olmuşlar sanki, başkalarının çalgı aleti, dansları, düşünceleri, onlarda var nasıl olsa, kültür bir değişim, sen kendini unutarak hayatı yadsıyorsun, onları kendi yetilerinden, üretilerinden mahrum bırakıyorsun, sonra kaybolan kültürler diyorsun, işte o sensin!..
Emeklinin biriyim ben, şimdilerde böyle şeyler karalıyorum... Yaşamım boyunca dünyadan hiç bir şey beklemedim.
Pasif içiciyim...
İsabey'de doğdum, cehennetin en güzel yeri... Yalnızca bir kusuru vardı, dünyayı çevremizi saran dağlar kadar sanırdım, uyarmadılar.
Uyku bilmez tanrılar bile sesini çıkarmadı!..
Sonra anladım ama pişman olmama yaradı... Olmuşu, olanı ve olacakları sezmiş olmam, mahvetti beni. İş işten geçti ama...
Çocukluğum tanrının düşlerinden de yeşildi, kıskanır mı acaba, çiçek, böcek, kelebek, tanrı var etti ama salt bana yaradı.
Çiçek, böcek, kelebek... Bu tanım dünya durdukça söylenecek mi, öyleyse ben oyum.
'Hava bedava, su bedava; Dere tepe bedava, bulut bedava' Şairin dediği gibi, kimse benden bir şey istemezdi ki, ben de kimseden istemedim.
Nasıl geçti yıllar bilemedim, şehre gittim, okumak için, o da bitti, mutlu sayılırdım belki, ama iç disiplin üzerineydi yaşamım, disiplin özgürlüktür artık, köydeyse özgürlük bir disiplindi!..
Derslere çalışmak, okulu geciktirmemek filan... Okullarda ne öğrendiğimi çoktan unuttum, onlarca eğitim insanından ya bir ya iki kişinin anısı kaldı bende, biri Müzeyyen Hanım, sevecenliği insan kalabilmeyi öğretti bana, diğeri Aytekin Ataay, anlayamayacağın bir dilde, eğitim olamayacağını öğretti!.. Diğerleri uzun yol sürücüleri gibiydi, durduğu yerleri bile anımsamıyorum artık...
Ortalamadan geçerdim ben, tek dersten okulları bırakanları bilirim, geçemediği için, o tek dersin sorumlusu, çocuğun yalnız o dersten yaşamının başka bir dolambaca sürüklendiğini bilmez mi... Bilir. İşte size eğitim, on beş dersten sorumlu değilsiniz, bir dersten ötürü, yaşamın bütün sorumluluğu yüklenecek sırtınıza, yok yere, alın size eğitim!.
Eğer bu eğitimse, insanların mezbahalarda kurban edildiği bir sistem bu, o bir dersin sorumlusuysa, kanımca cellat ve hiç bir cellat onun kadar vicdansız olamaz... Şöyle ki, bir ders dünyayı yüklüyor size, diğer on beş dersten kurtulmanız ise, biricik günahınız oluyor artık, neye yaradı, eğitim dünyadaki eşitsizliklerin saltanatıdır...
Bir okulu kazanmıştım, Nazilli'de, sokaklarda narenciye ağaçları var ama turuncu güneşlerini toplayanı yok yazık ki, şaşırıyorduk, bir gün gece yarılarına kadar kalıp, el ayak çekilince topladık, herkes birbirine uydu, birde ne görelim, o kadar ekşi şeyler ki ,neden dokunmadıklarını anladık, zorla bıraksan, götürülmeyecek turunçlar, limon ağacının kardeşi...
Denemeyle öğrenme yöntemi, yanılgıyı ortadan kaldırmaz belki ama, unutmayı önler!..
Nazilli'ye ısınamadım, ikinci yıl bıraktım, üç yıl sonra aynı kürsüyü paylaşacak insanlar, eğitmenler, öğrencileri öyle zor durumda bırakıyorlar ki, okul falaka şebekesi!.. İki dünya bir araya gelse düşüncemi değiştirmem, bu topraklar ehil olmayan yetkiliyle, yetkili olmayan ehlin işbirliğinden olma ve Havva anamızdan doğma, lejyonerler birliği!.. Lejyoner ne demek bilirsiniz!..
Nazilli bir düş gibiydi, öyle çabuk bitti ki, ver elini Denizli, anayurt, Akşam Lisesi... Tam bana göre, kağıt kalem varsa geçiyorsun sınıfı, ama bir kopya türünü anlatmadan geçemem, yaşamımın tam tekmil tek kopyasıdır, dört başı mamur, ama öneri benden gelmedi, ben korkağımdır, şudur, budur, ne derseniz deyin...
Ama korkaklığın da kategorileri vardır!..
Mehmet geldi sınıfta, sen dedi, edebiyattan iyisin, ben cebirden, edebiyat sınavında kağıda Mehmet yazacaksın, bende cebir sınavında adını yazacağım. O günden beri kahırlıyım, tüm iyi niyetime karşın, beni kurtaran adam, benden daha yüksek not aldı, ikimizde geçtik ama ben kuşkulanır bir konumda kaldım... Nedeni korkaklığım olamaz, belki onun verdiği heyecan, o başka bir şey mi ki...
Mehmet sakin ve mutluydu sanırım, aldırmadı olan bitene, bana çok güvenirdi, evlerine götürdü, güvercinlerini gösterdi ama evinde verse de almadım, güvercin beni eve bağlayabilirdi, hala şaşarım ama, nasıl benden yüksek not aldı, içimden mahcup oldum, obsesyona bakın, edebiyatın birincisi benim, o cebirde orta sıralarda geziyor ve ben ondan daha düşük not alıyorum, bağımsızlık savaşında!..
Ja ja ja, şaşılacak şey...
Bu kopya tekniği, yüzde yüz güvenilir ve kontrendikasyonu da yoktur. Kopya iyidir anlamı çıkmıyor ama bundan, şunu söylemek isterim, o ya da ben, eğer yalnız cebir ya da 'Türkçe'den uzaklaşmak zorunda kalsaydık okuldan, bu satırlar gibi nice hülyalar, hiç bir zaman yazılamayacaktı. Mehmet'de kim bilir hangi elişinde, Tâlût'un ordularından biri gibi, hangi güvenilmez dünyaların içinde paramparça olacaktı... Eğitim bir duraksama nedeni olmamalı, bir periyodun gösterisi olmalıdır kanımca...
İnsanoğlu kendini yiyen canavarlar yaratıyor!..
Orada üniversiteyi en iyiler değil, iki arkadaş kazanabildi, buda ayrı bir handikaptır ve yazık ki büyük bir yanlış. İsteyen gidebilmeli yüksek okula, soru şu, aşağıdakilerden hangisi yeşildir, yeşil olan, yeşil sandığımız, yeşil gördüğünüz, içimizdeki yeşil, bir yanıtı var mı bunun, birini işaretleyeceksiniz... Hiç biri!.. Bu da beşinci elementi sorunun, dikkat edilmeli!..
SBF, Ankara Basın Yayın Yüksek okuluna gitmiştim, üç ayda bıraktım, Ankara'ya kar yağıyordu sürekli ve benim raporum vardı, sağlık sorunların kıyametle tanışmana neden olabilir gibi... Çorbaya talim etme, su alan ayakkabıyla gezme ve anarşiye güzellemeyle, geceleri nöbete kalma macerası çabuk bitti...
İstanbul'a geldim, beş okul değiştirdim o günden sonra, sonunda hukuk denen fan fin fonu bitirdim ama hala inanamıyorum; Tekboynuz, 'Unicorn' efsanesi neden teğet geçti bana!..
Yirmi beş yıl boyunca, sağda solda çalıştım, gün geldi ayrıldım işten, geçinebileceğim bir kaç kağıdım olacaktı nasılsa... O arada, çocukluğumun köyünde, ay ışığında Sartre'ı ve tanrının varlığını, yokluğunu tartışanlardan kalan özlemim, bir su gibi yürüdü bilinç evime, gün ışığına çıktı, sürekli okumaktan, zamanla yazmaya evrildim ve sürekli deneyerek yazmayı aşamalar haline getirebildim.
Filmler, tiyatrolar, sergiler, operalara gittim. Litvanyalı yönetmenin Faust'unu unutamam, Tarkovski'yi Beyoğlu Sinema Kafe'de tek başıma utanarak izlerdim, Emek'te festival filmlerini, Pasolini'yi, ilginç kuşakları tanıdım, kitapları ayakta bitirirdim, Yannis Ritsos ve Kavafis'le böyle tanıştım, operanın birinde sahneye kalyon gelmişti, asla unutamam.
Stendhal Sendromu'nu olabildiğince yaşadım diyebilirim, bir keresinde, Sakıncalı Piyade miydi, Yalınayak Sokrates miydi -benzeri şey hep olurda- kız arkadaşımla gittik, biletler o kadar pahalıydı ki, hiç unutmam bütün param bitti. İçerde yoksulluğa balatlarla, sömürüye ağıtlar ve bilginin kutsallığına anıştırmalar. Tiyatronun klişeleri!..
Sonuç; Karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir. Durumun böyle olacağını, arkadaşımın anlamasına gönlüm el vermezdi tabi ki!.. Kederlerimi içimde sakladım, acımasız gelebilir tavrım, ah, tam da şimdi haklı olduğumu anladım!..
Çünkü, her insanın anlattıkları, anlatacaklarının küçük bir parçasıdır, birer aysbergiz biz, birer buz dağı, görünür bölüm, görünmeyenin minicik bir noktası, gökte solgun bir ışığın hafifçe kırpışması...
Yaşam gelip geçiyor, insan bunu yaşamın pratiğinden, elini çekince anlıyor, zaman hızlanıyor boşlukta, durağan zaman, akan zamandan daha hızlı geçiyor, bu bir çelişki değil mi, şuna benziyor...
Teoreme göre, uzay aracındaki bir gökmen, yerdeki bir insandan daha geç yaşlanıyor, bu size onun hızlı yaşadığını düşündürmesin, o gerçekte bir emekli, zamanı öyle çabuk tüketiyor ki, siz aşağıda çalışarak bir yılı geçiremezken, o izleyerek ve neredeyse ışık hızında zamanı tüketerek, sizin zamanınızı kolaylıkla aşıyor ve neredeyse katlıyor.
Zamanı içiyor yerdekine göre, gerçekten, sizin bir yılınız onun yüz yılı artık. Siz bir yılda yaşlanırken, o yüz yıllık bir zaman dilimini aşabiliyor, anlaşılması elbette güç, ama şu bir gerçek ki, bir gün uzaya gidenler, geri döndüğünde gerçekten kuşaklar sonrasıyla karşılaşabilirler.
Bir işle meşgul olmayan insan, salt olay ufkunu izleyerek, herkesten uzun yaşamış da olabilir, gerçekte emeklinin ömrü, çalışıp koşanlardan daha uzundur, bir soyutlama olarak.
Zamanda soyut bu yüzden ama, anlatılması güç ve kavramsallığı uzun sürebilir bir şey bu, salt olay ufkunu izlemekle yetinen, ufkun içindekilerden daha uzun yaşayacaktır kanımca, çünkü o bir hengameyi izlerken, kendi zamanı gerçekte yavaş işliyor, ama hengamenin içinde boğuşanlar için, zaman sonsuz derecede hızlı akıp gidebilecektir. Bu onların ışık hızında gitmelerinden değil, tam aksine sınırlı bir hızla zamanı yavaş tüketmelerinden. Gözlemci izleyici zaten, hız sınırlarının ve onların zamanının dışında... Başka bir algılanımda seyrediyor o, düşüncede...
Uzaydaki gökmen zamanı yutuyor, uzay aracının penceresinden izleyerek, kendisi duruyor salt, ama ışık hızında giderken yuttuğu, erittiği ve yok ettiği zaman yüzyılları alabilir bizim kavramımızla, onun için yaşlanmıyor sözde ve dünyaya geldiğinde, sizin öznel zamanınız, bizzat içinde tükettiğiniz zaman, sizin yaşamınızın sonuna varmasına neden oluyor, ama o sizin zamanınıza göre yüzyılları tüketti, onun için o hala yaşıyor ya da yaşları sürebiliyorken, siz son derece yaşlı ve ömrünüzün sonuna gelmiş olabilirsiniz.
Çünkü aynı sürede, o dışındaki zamanı kayıtsızca izleyip, tüketirken, siz içinizdeki zamanı ve insanın olağan, birimsel ömrünü tükettiniz. Konu ilginç, son açın şu; Bin veya bilyon yıllık bir zaman dilimini tüketecek bir hızla, örneğin ışık hızında giden biri, yavaş hızla yüz yıllık zaman dilimini tüketecek biriyle, bir gün ayrıldığı noktada karşılaştığında, biri daha yaşlı görünecektir doğal olarak, bin yıllık zamanı aşan birinin orta yaşı, beş yüz yıla karşılık gelirken, diğeri çoktan yok olmuştur belki de doğal olarak... Kişi değil, zamanın akışı ve tüketiliş biçimi gerçekliği ele geçiriyor burada, somutta soyuttur aslında unutmayın, göreceli olan her şey soyutlamadır sonuçta, garip gelebilir bu ama bir algıdır her şey ve tüm olasılıklar birer gerçektir aynı zamanda ne yazık ki, gerçeklerde birer olasılık...
Edebi görecelilik ya da lafzi kuantum yorumu veya belirsizliği anlatmaya kalkışıp, sürdürecek olursak, yeryüzü modunda, programlanan şu, zaman burada da hızlı ya da yavaş geçebilir, milimetrik ölçekte birileri daha çabuk yaşlanabilir bundan ötürü, görüp algılayamayız bunu, mikronik olmaktan da öte çünkü, ama geçen zamandan ziyade, hareket, yani eylem kısaltıyor zamanı, kaplumbağa bu nedenle uzun yaşıyor olabilir...
Bilisizliğimi hoş görün, onun için bir insan enerjiyi savurma noktasından uzaklaşmışken ve zaman çok çabuk geçti derken, ayrımında olmadan yalan söylüyordur, çalışan ve koşuşturan insanlara göre, onun zamanı yavaşladı gerçekte ve daha uzun bir zaman yayında, algı salınımında konumlanıyor bedeni, diğerine göre, uzay zamanda, tıpkı yinelemek üzere, uzaydaki biri gibi, bir gözlemci artık ikisi, zamanı yavaşlattılar ikisi de, ama geçip giden trenin içindekiler, koşuşturanlar için zaman çok daha çabuk geçiyor ve yaşlanıp yıpranıyorlar, gözlemci bu nedenle yüzyılları gözlemleyebiliyor, zamanı yavaşlatıyor çünkü konumu ve kendisi, bir paradoks gibi ve çelişkili görünüyor ama anlatılması ve anlaşılması güç tabi ki...
En iyisi sağ salim geri dönmek!..
Gözlemci ayakta kalırken, nice koşuşturan, sağa sola ulaşmaya çalışan kişi, yaşlanıyor gerçekte, oysa gözlemci, emekli, bir dinozor gibidir, çalışanlara göre yaşlanması durmuş, bir yarı tanrı gibi olanları izlemektedir. Bir tür ölümsüzlüktür artık onun işi, peki ötekinden neden daha erken yitip gidecektir kendisi, mikro gözlem bizimki, makroya çevirebilsek ve sonsuz bir gözlem olanağımız olsaydı, gözlemcinin ötekinden çok daha uzun yaşadığını görebilecektik. Gözlemcinin tükettiği zaman birimsel olarak dahi, koşuşturandan çok daha fazladır, anlayın artık, kullanılan zaman, eylemcinin içinde debelendiği zamandan kat be kat fazladır gerçeklikte, zamanı ölçebilseydik görecektik bunu, ama sizi ölüm yanıltıyor, emekli çalışandan çok daha fazla yaşadı, bunu bilenler emekli olmak ister, bilmeyenler hep çalışır!.. Onların ömrü bir saniyedir, emeklinin yaşı evren ağacında mevsimleri dolanır!.. Çalışan için gün yüzü görmedi dedikleri de budur zaten, yani yaşamadı, yani zamanı algılayamadan, hatta hiç tüketmeden çekip gitti, paradokslar iç içe dikkat edin, ayrımları ayırmak gerek!..
Sezilerimizin tümünü dille betimleyip, anlatabilseydik, bilgiyi gerçekten paylaşabilseydik, barış çoktan gelmişti dünyaya!..
İşte, uzay gökmeni içinde durum budur, dünyadaki daracık bir alanda saniyelerle baş etmeye çalışırken, gökmen ışık hızında yüz yılları tüketir, ışık hızında gittiği için değil, ışık hızı ona bu olanağı sunduğu için... Dolayısıyla dünyaya döndüğünde, çocuklarının çocuklarını değil, onlarında ötesini görebilecektir artık...
Uzaydaki birinin, yerdekine göre zamanı tüketmesi yavaş seyreder, ama o yavaş seyir içinde sizin zamanınızda, ışık hızında giden bir aracın içinde, uzay zamanı sizden çok daha korkunç denebilecek, boyutlarda ve hızla tüketebilmektedir, içerek, yutabilmektedir... Sorunsal budur. Algı dünyaları çok katmanlı, anlamak güç ve açınlamak zorlu bir uğraş ve yanılabilirim demek de en doğrusu..
Tasımlanabilir sonuçlardan biri şu, zaman hızla akarken, gözlemci için yavaşlıyordur gerçekte, uzaydakinin durumu!..
(O dış uzayda zamanı tüketerek neredeyse yutup, içerek, kendi öznel zamanını sonsuzlaştırıyor, bir tür zaman dışılığa sürüklenmek onun ki, zamanın sıfır noktası vardır bu yüzden, zamansızlık, hatta zaman kavramı ilkel kordalı bir yaşam biçimidir, zamanı, zaman kavramını aştığımızda gerçekliğe ulaşacağız biz, şu an evrenin ilkel bir periyodunda yüzerek gitmekteyiz.
Zamanın olduğu bir yer varsa, olmadığı bir yerde olacaktır. Paralel evren kuralıdır bu, tersinirlik doğada da var, dişi ve erkek, sabah ve akşam, doğu ve batı, anot ve katot vb.
Bu yüzden biri sonsuz zamanı tüketirken genç kalacak, çünkü zamansızlığa doğru yaklaşmaktır artık onun ki, ötekiyse diyelim, yüz yıllık zaman biriminde, yaşlanıp yok olabilecektir doğallıkla, çünkü onun zamanı katıdır, sıvılaştığında zamanı esneyecek, buharlaştığında yok olup gidecektir. Işık hızı olasılıkları artırıyor.)
Denemeleri sürdürelim, bazen zaman yavaşça akarken, aktığı halde, sizin için hızlanıyordur gerçekte, yerdekinin durumu!..
Çünkü o zamanın birebir içinde, zamanda kendisi neredeyse, hızlanan zamanla birlikte akıyor yerdeki ve zamanı tüketmekten, öznel zamanını hızla harcamaktan ve yaşlanmaktan kurtulamıyor. Uzaydakiyse söz gelimi bin yıl yaşarken, zamanı sonsuz bir hızda tükettiği için, gözlemci sıfatıyla da, öznel zamanı durağan olduğu için, göreceli olarak yaşlanmıyor, burada yaşlanmak değil sorun zaten, zamanın içinde hangisi uzun kalıyor, tüketici anlamında hangisi içiyor zamanı, zaman yarışıyor burada insan değil. Bir zaman var ki uzaydakini, yerdekinin zamanından kat be kat fazla zaman içeren bir periyoda sürüklüyor. Yüz metreyi bir dakikada koşanla, bir ışık yılını bir dakikada yutan karşılaştıklarında, bir ışık yılının içerdiği zamanın çokluğu, genleşme alanı, yüz metreyi aynı sürede geçenin tükettiği zamanın azlığından dolayı, diğerinin zamanı onun birim zamanda ölümüne yol açıyor, çünkü o uzun, korkunç bir süre yaşadı, teoremde!..
Yerdeki, zamanla birlikte, iç içe hareket ediyor ve zamanı birebir yaşayarak tüketiyor, tükeniyor, göktekinin ona göre, bizim zaman kavramsallığımızda aynı sürede dünyaya dönse bile ışık hızında tükettiği zaman çok daha fazla olacağından yerdekini ölü ve kuşakların sayısızca geçmiş olduğunu görebiliyor. Ne Schrödinger'in Kedisi, ne Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, ne de kuantum, algılandığında bayağı olası bir şey bu... Ama korkunç göreceli bir kavramsallık ve anlaşılması, algılanması çok güç, belki de olanaksız, çünkü varsayımı var saymak bütün yaptığımız...
Bir örnek, yinelemiş olalım, biri ışık hızında diğeri ona yakın seyreden iki insan, bir başlangıç noktasına anı anda dönsünler, diyelim uzay istasyonuna, ışık hızında giden daha dinç ve daha az yaşlanmış görünecektir. Çünkü biri diyelim bir saatte, yüz yıllık bir zaman birimini tüketmişken, diğeri bin yıllık bir zaman birimine tanıklık ederek, tüketebilir olacaktır. Burada tersinir bir durum var metafizik açısından, çünkü biri diyelim yüz yıla tanıklık ederek olağan ömrünün sonuna gelmişken (biyolojik zorunluluk bu, zamanla hiç bir ilgisi yok, ölümsüz gibi algılamaya çalışırsak varsayımları daha anlaşılır olabilirler, ölüm anlağı eğiyor ve algıyı kırıyor doğallıkla, teorik olarak düşünmek gerekiyor, ölüm nitelemesinden uzakta), diğeri bin yıla -uzay zaman birimi olarak- tanıklık edip yaşamış sayılacağı için diğerinden genç konumda olması kaçınılmazdır. Çünkü , insani kavramda, bin yıllık zamansallığın ortası beş yüz yılı karşılarken, aynı beden için yüz yıllık bir zaman diliminin ortası elli yıl olacak ve tanıklık burada bireyin zaman algısını değiştirecek ve bedenide bu zaman sorunsalına göre eğip bükecektir. Dünyevi bir yaklaşım bu sorunsala...
Burada geçen zaman belirliyor her şeyi, biri yüz yıl geçirmişken uzay zamanda, diğeri bin yıl geçirmişse, farklı periyotlarda, zamanı uzatan diğerine göre hem genç kalacak zorunlu olarak hem de orta yaşı beş yüz yılı karşılamış olacaktır. İki ayrı bedenin, biri bin yıllık bir zamanı aşındırıyor, süre anlamında, geçiyor zaman boyutunda, diğeriyse yüz yıllık zaman bahşedilmiş noktasında duruyorsa, bir soyutlama olan zaman açısından, birinin diğerine göre daha yaşlı olması kaçınılmaz değil mi, birini donduruyor ve uyutuyorsunuz, diğeri dışarda zamanın aşındırıcı yanına direnmeye çalışıyor, bu da soyut bir şey ama ikisi de aynı zamanı tüketmedi mi, neden biri çürürken, dondurulan genç kaldı, tıbbi değil burada ki olay, biri için zaman neredeyse durma noktasına geldi... Sonsuzca bekleyerek tanrıyı görebilir ve gerçek tanrı benim diyebilir artık!.. Bunun gibi...
Zaman göreceli asıl sorun bu... Bedenimiz değil sorun... Aynı şeyi beynimizi bir çiple yaşatarak kendimizi sonsuza taşıyabilmemizde olası... Çünkü zamanı yutacaktır artık nasıl olsa, uzaydakinin yerdekine göre göreceli durumu da budur. Zaman durdurulabilir, yavaşlayabilir, hızlanabilir, yok olabilir. Uzaydakinin, dünyadaki sonraki kuşakları görebilmesi zamanda göreceliliğin kanıtıdır olsa olsa...
Sözü uzattım çünkü yeterince anlatamadığım gibi, bilisiz olduğum açığa çıktı...
Çünkü, şunu demek istiyorum, zaman gerçekten göreceli, yıllar şimdi benim için çok çabuk geçiyor, günlerim birbirine benziyor çünkü, ama gerçekte zaman algım çalışanlara göre çok daha geniş, bir günüm bir yıl gibi, ama bir yılımda bir gün sanki, paradoksa benziyor ama gerçek şu ki, yaşamdır bitirdiğimiz, zaman değil, çünkü o yok gerçekte, biz ölümlüyüz kendi kavramsallığımızda, eğer bu kaygımız olmasaydı, düşünün ki, uzaydaki birinin yerdekine göre geçen zamanda, genç kalacağı, dünyadakinin çocuklarının çocuklarını göreceği varsayımına gerek kalmazdı...
Ölüm ve kısıtlanmış zaman öngörüsü bunlar, hatta görecelilikte öyle, ölümsüz olsak, zaman diye bir birim icat etmiş olmasaydık, hayvanlaşacak ya da insan ötesi bir varlık olacaktık. Tüm bilgilerimiz, ölüm ve birim zaman durumuna ayarlı varsayımlar bizim. Zaman kavramından yoksun birine dünya dönüyor deseydik ilgilenmeyecekti sanırım, tanrı kavramından uzak olacaktı, neden sonsuzluk ve ölümsüzlüğün olduğu yerde tanrının ne işi var, tanrı zaman kavramıyla ilintili bir varsayım, hiç ölmediğimizi düşünelim, ne yaratılmaktan ne de yaratmaktan söz etmemize gerek kalmazdı, öyle bir dünyada bugünkü kültür seralarımızın hiç birine yer olmayacaktı, kütüphaneler kağıttan, gülünç birer hurda yığını, okyanuslarda oyuncağımız olacaktı. Ama bu korkunç bir metamorfoza yol açabilir, milyonlarca yıl yerimizden kıpırdamaya gerek duymadan yaşamaya kalkışabilirdik... İyi ki ölüm var, iyi ki tanrı var diye düşünebiliriz, ama öyle değil diye düşünüyorum, ölümsüzlükten önce ve öte, algı dünyalarımızı değiştirebilsek, genlerimizdeki ilkel kordalı şiddet duygusundan arınabilsek, ondan uzakta yaşayabilsek ne iyi olurdu diyorum, çünkü gerilim ve haz olmayan bir yaşam biçimi tatsız olabilirdi diye düşünüyorum, ama içimdeki şiddet duygusu ve gerilim ve haza bağımlılık mı beni yönlendiriyor bilemiyorum...
Onun için zamanın boşluğuna düşünce eli ayağı karışıyor insanın, boşluk aslında ölümsüzlük duygusu da verebiliyor...
'Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar.'
Zaman algısı değişiyor çünkü, sinirselleşiyor, geçimsiz oluyor veya ağırlaşıyoruz, şiirselleşebiiriz de, daha hoşgörülü, debiler ve tepkiler farklılaşıyor. Yapamadıklarını gerçekleştirmeye, ivedileşmeye, göremediklerini görmeye, çocuklukta, gençlikte ulaşamadıklarına uzanmaya ve göreceli olarak densizleşmeye, olgunlaşmaya veya çılgınlaşmaya veya arayışlarını hızlandırmaya veya son yolculuğa empatiyle bakmaya başlıyor insan...
Herkes gibi... Herkes ne yapıyorsa benzerini yapacaktır artık...
İnsanın yaşamındaki idealleri de tükenebilir ya da öyle bir sanıya kapılabilir ya da bir ideale doğruda koşabilirdik artık.
Yaşamda basit gelebilir artık, belki de, ama binlerce haslet vardır insanda yine de, bireysel amacım Satürn'ün halkalarını görmektir örneğin, farklı bir şey olduğunu düşünüyorum, katışıksız bir ideal için, basit, ulaşılır ama orijinal, üstelik farklı arayışların ulaşılabilir öğeleri sayılamaz mı bu ve çok zor değil gerçekte, ama bu düşünceye iten nedir insanı, zaman önemli, teleskop yok, havanın durumu en az onun kadar ciddi sorun, herkes gibi yaşadık, başarı, başarısızlık, yemek, içmek, gezmek neyse o... Yaşamlar arasında fark yok, fark algılarda ve kitle erozyonunda...
Hiçbir şey sizi başkalarından ayırmıyor.
İşte onun için Satürn'ün halkalarını görmek benim idealim, bu bir ideal olabilir mi dememek gerek, ideal önde gelen düşünce demek, sonrakiler belki gönlünüzü alabilir de, işte onun için adadan bir ev edindim ve sıkı bir dürbün aldım, kaç yıllardır Satürn'ün halkalarının peşindeyim, bulamadım, göremedim.
Hala peşindeyim!.. Hayattan ümitli değilim ama Satürn'den ümitliyim... Bu arada pek çok şeyi yetiştirmeye çalışıyorum, resim, şiir, minik romanlar, vb... Varsa, olabiliyorsa... Sakın ha, ölerek ölün!..
Sonunda Satürn'ün halkasını görmeye kalacak her şey, tek ideal, çünkü her şeyi gerçekleştirmek zor bir yaşamda, Satürn'ün halkaları bana bağlı bir şey belki de, arzu skalasına sıkı sıkıya bağımlı, ama benim son dileğim, son umarım o...
Satürn'ün halkasını göremezsem ne olur, bu kadar lafı oraya getirmek için söktüm yerinden... Yineledim her şeyi, amatörüm ben...
Ama göremezsem hiç bir şey olmaz!..
Çünkü gerçekte hiç bir zaman, hiç bir şey olmuş değil bu dünyada, ama hoş bir söylem değil bu, kabul görmüyor bu tip söylemler, itici ...
Öyleyse Satürn'ün halkasını göremezsem eğer...
Her zaman her şeyin olabildiği bir dünyada, her zaman her şeyin olabildiği bir şey olur bu...
Ama bu tümceyi herkesin kabul edebileceği bir biçimde dile getirmek için, bu kadar çırpınmaya ne gerek vardı!..
24 Şubat 2017 Cuma
NEKROPOLİS
Şizofrenim ben...
Sürgit korkular içindeyim, yaşam yüzünden. Tanrı olsaydım, ilk işim karanlığı gömmek için, bir zindan yapmak olurdu, zindan mezarlığı... Bütün karanlıkları yok etmek için. Ellerimle bile yapmaya hazırım...
Biri adımı söylese, birden irkiliyorum, biri oturduğu yerden kalksa titriyorum. Hiç bir çare bulamıyor doktorlar, ilaçlar fayda etmiyor, şoklar, uyuşturucu haplar, hiç biri umar değil. Karım mutfaktan çıktığında, aniden yüz yüze geliyorum, zıplama diyor bana, o kadar korkacak ne var, elinde bıçak var sandım diyorum.
Televizyonun başına geçiyorum, bir patlama sesi, patladı diyorum televizyon, patladı, kaçmam gerek, karım kolumdan çekiştiriyor, haberler o Cevdet, gaz kaçağından havaya uçmuş bina...
Kaç kişi ölmüş diyorum, dokuz diyor, çöküp kalıyorum, aralarında ben de olabilirdim, kim ki onlar, bir akademisyen diyor spiker, bir garson, bir suflör, bir öğrenci, bir ev kadını, bir borsa çalışanı, bir temizlikçi, bir doktor ve üç yaşında bir çocuk.
Aralarında hiç avukat yok, ben avukatım, avukat öldü deseler, ölmüş olacaktım, şükran belki, öylesine yaşıyor olduğumu düşünüyorum ben, hangi patlamada bir avukat öldü diyecekler ki, duyabilecek miyim, keşke, duyarsam ölmüş olmayacağım ama, böylesi yaşamak değil ki...
Her an, her şey, ölüyor bir yerlerde, can veriyorlar ardı sıra...
Pencereden eğilip bakıyorum, yolda bir kedi yatıyor, araba çiğnemiş, midem bulanıyor, içeri kaçıyorum, geçenlerde biri atlayıp, canına kıymıştı pencereden, kimdi o diyorum karıma, bir işsizmiş diyor, işsizm kurbanı mıymış diyorum, duymuyor, yan sokaktan kaldırıldı diyor, önce içmiş, başı dönmüş olacak, pencereden bakarken düşmüş...
Bilerektir diyorum, hayır diyor karım, bilmeyerek, yanlışlıkla, şaşkınlıkla bakıyorum ona...
Gece oldu, artık yatayım diyorum, karım yanıma gel diyor, olmaz diyorum, ölmek istemiyorum, ne oldu ki diyor, gece kalkıyorsun, sana güvenilmez, gülüyor, iyileşince gelirsin diyor.
Hasta değilim ben diyorum, korkularımda haklıyım yalnızca, haklıyım ben!..
Uyuyorum çaresiz. Gece yarılarında uyanarak, başıma bela almak istemiyorum. Dalıp gidiyorum... Bir ara uyanmak istiyorum, uyanamıyorum, kabus gibi şeyler görüyorum sanırım.
Saba Melikesi Belkıs boğazıma sarılıyor, entrikacı, öldüreceğim seni diyor, Yahya değilim diye çığlıklar atıyorum, ama ben Salome'yim diye hınçla fırlatıyor, kaçarken, bir psikiyatrist çıkıyor karşıma, Araf'tayım yanıma gel diyor, uçurumdan aşağı bakıyorum, hastalarım itti beni buraya diyor.
Bir metafizikçi koluma giriyor, senin şeytan imparatorluğunun sonu geldi, ahlaksız diye bağırıyor, yapma aradığın ben değilim, benzetmiş olmalısın diyorum, kolundan kurtuluyorum, ama birden, yüreğimi alıyor eline, nasıl ölmüyorum anlamıyorum, koşarak kaçıyorum...
Arka sokakta birileri, var olmak için, acı çekmek gerekir diye vaaz veriyor, biri çelme takıyor ayağıma, yuvarlanıyorum, Sartre, bukalemun gözlü, sen misin diyorum...
Sessizce evet diyor...
999 sayısıyla, Dante'nin cennetini yıkan adamım diyen biri, gırtlağıma dalıyor, sürükleyerek gözden uzaklaşıyoruz, Stalin çıkıyor aralıktan, bir ölü cinayet, bin ölü istatistiktir diyor, adam boğazımı bırakıyor, gasilhaneye sokuyor bizi Josef, diriler yetmez, ölüleri de öldürmelisiniz diyor, seçin birini... Elimizde testereler, Rusların dünyayı işgal etme planından söz ediyorum ona, sakinleşiyor, bırakıyor bizi...
Kalabalığın arasına karışmalıyım derken, robotlar çıkıyor önümüze, merdivene çıkar gibi, birden içimize giriyorlar, beyinlerimizi tahrip ediyorlar, parça parça et dökülüp, kan fışkırıyor ağzımızdan, düşük yapıyor bir melek, eline alarak, cenini yiyor biri...
Dindarlar alayı, kurtaracağız sizi diyor, ayetlerle geliyoruz, kurtaracağız diye bağrışıyorlar ama, önce tanrılarımızı doyurmak gerek, biriniz kurban olsun ki, kan içici tanrılarımız, hepimizi bağışlasın.
Yanımdaki bir adım ileri çıksana diyor, tam idam edeceklerken beni, ip kopuyor, vakit kaybetmeksizin sunağa yatırıyorlar. Cellat baltayı tam indirecekti ki boynuma, ışıklar yanıyor, karım odama girmiş, geceliğini arıyor, düşlerimden uyandırdın beni diyorum, dur hemen söndürüyorum diyor, dinler miyim, pijamalarımla salona fırlıyorum, açıyorum televizyonu, bir vampir filmi, koltuğun üzerinde ediyorum sabahı, hiç yoktan iyidir...
Sabah tam işe gideceğim, servisin sürücüsü, geçenlerde bir köpeğe vurdum diyor. Salavat bile çekmeden, hiç insan öldürdün mü diyorum, iki kere diyor, taksirden şartlı salıverdiler beni Necmi, usulca Cevdet diyorum, duymuyor.
Susuyorum, susuyorum pencereden dışarı bakarak, akşam işten çıkarken, doğru birahaneye gidiyorum, biraz soluk alayım, karşımdaki selam veriyor, tekbirsiz, vuruldum bir keresinde ben diyor, fazladan yaşıyorum.
Nerede diyorum, nümayişte diyor, ha gösteri diyorum, peki neden ölmedin, doktor dedi ki diyor, yaratanın sevgili kuluymuşsun, kurşun boşluktan geçmiş, nasıl yani diyorum, etlerin arasından diyor, organların uğramadığı yer...
Olabilir diyorum... İznini isteyerek, eve doğru yola çıkıyorum. Marketten bir şeyler almam gerek, karım kızabilir, tavuk reyonundan geçiyorum, yüzlerce bacak, kol, göğüs... Bunları öldüren kim diyorum görevliye, deli misin be adam diyor, açlık tepene vurdu herhalde... Boş boş bakıyorum, canına mı susadın sen diyor, bunları yemesek aç kalırız.
Sosisler, salamlar, sucukların arasından geçiyor, kasaya geliyorum, herkesin poşetinde et yığını, lime lime hindiler, antrikotlar, butlar, bonfileler, dondurulmuş balıklar...
Bir dehşet şehri bu dünya, bir mezbahada yaşıyoruz biz, tanrımız ölü sevici diye haykırıyorum!..
Sus diyor biri, kendine gel beyefendi, ayıp oluyor. Bir kadının bebeği ağlıyor, suçluluk duygusuyla sesimi kesiyorum.
Eve geldiğimde karım, koşarak poşetleri elimden alıyor ve kıyma nerede Saffet diye çığlık atıyor!.. İçimden Cevdet diyorum ve aldım diye karşılık veriyorum ona, aldım marketten.
Yoksa unutmuş muyum...
Şizofrenim ben!..
20 Şubat 2017 Pazartesi
KRİPTO
‘Nötrinonun sabahı, / proton aydınlığı yayıyor cumaya, / göz kırpıyor fener. / Ulysses’çe çınlıyor ortalık!.. / Su içen tanrıların tazıları, / kucaklıyor kuarkları... / Sararan gözlerin sarısı, demir yol. / Geçiyor dekovil sessizliği bükerek! / Elektronik orağı baş tanrının, / biçiyor otları. / Tepegöz, ağlıyor tepede, / nicedir!..’
Yüz yıl sonra, insanlar solumayacak!.. Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üç bin yıl önceki bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilki de, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..
Tasımladığı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadar da sonsuzdu!.. Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik havasını soluyarak yine de duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam... Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.
Güneş (Işık) + İd (İde)=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İd (İde) her defasında başka bir şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıca İd’in ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.
Kimilerine göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin, sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş ya da sonsuz bir geleceğin ilkini (orijini) sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey kabul ediliyordu. Yine de yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgârlar, kuantum çalkantıları, kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle dikkat edildiğinde (ölmekte olan) bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan gözler için- sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgârlara dönüşüyordu yaşam.
Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı yaşamdı ve bir yarış içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu (anlayacak) sezecekti. Diyelim ki, sonuçta bir tür yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.
Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız değil, neler olmakta (oluyor) biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana hapsetmekte, bir biçime sığdırıp, kısıtlamaktadır. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun ardılı da varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, 'Görü' fizik değiştirecekti. Solucanın kör olduğunu söyleyebilir miyiz.
Varlık, yokluğun bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil. Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey; varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile, hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder. Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.
Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir soruyum.
Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi, yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar güçlendiğinde; yanlışlar / yanılsamalar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak, adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna. Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz. O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız. Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek; primitif bir cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem, yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlık ve yokluk belki de bir = Aynı.
Ama varlık ve yokluğun farklı anlamlar taşıdığı galaksilerde varmış, örneğin Tlön'de ki Lusifer gezegeninde, varlığın adının yokluk, yokluğunda varlık olduğu ileri sürülüyormuş. Yokluğun gerçek varlık sayılabilmesinin nedeni, varlığın yokluktan geliyor olması, bu nedenle gerçek varlığın yokluk sayılması gerektiğini düşünmeleriymiş. Belki her şey bir sözcük oyunu, dillerin kargışlanmış birliği, belki de kendimizin dışında sözü edilesi hiç bir şey yok. Milkway'da ki bir gezegende ise varlığın başı ve sonunun olmadığı, yokluğun bir kez bile kabullenilmesi halinde, her şeyin uçup gideceğini, şu kalemin ucu gibi, akıp gideceğini ve varlığın hiç bir zaman olamayacağını ileri sürüyorlarmış. Hakçası oldukça mantıklı. Başka bir gezegende ise varlığın zaten olmadığı, yokluktan gelinip, yokluğa gidildiği için, nesnelerin ve tözlerin bir algı, bir düş ve bir illüzyon olduğu belirtiliyormuş. Varlık, yokluğun bir biçimi, hatta kendisi sayılıyormuş, ne demekse... Üçüncü gezegen ve kantonlarında ise iç içelikler hüküm sürmekteymiş, yaşam ve ölüm, varlık ve yokluğun türevleri sayılıyor, bu iki yüzlü Janus benzeri durum, iç içe ayrılmaz bir oluşum ve birbirini bütünleyen bir hiçlikmiş gerçekte... Son tasım ise Dekabrist ve Kartezyen görüşün bir senteziymiş, işte o tasım; Yanıtlanmayan Soru:
'Yeni ortaya çıkan Varlık´la yüzleşen ilk günün güneşi sordu: "Kimsin sen?" Yanıt gelmedi. Sonsuz yıllar geçti aradan. Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: "Kimsin sen?" Yine yanıt gelmedi.'
Gerçekte sınırlarımızı bilmeli ve varlığımıza dua etmeliymişiz. Zamanın bilinci varlığı yaratıyor, an ise yokluklara kucak açıyormuş.
Ah, son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur yokluk. Biz, varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘Çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine ait iken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı ve çok önceleri yaşamış birinden, paradigmayı artırmak ister gibi, tuhaf bir şiir okudu.
Kendim: 'Sabah sokağa çıktığımda ilk gördüğüm kişi kendimdi. Köşeyi döndüm, gene kendim. Durağa geldiğimde gene!.. Otobüse bindim, baktım, gene kendim.
İşyerine geldim, çevremde sayısızca kendim, kendimler... Koltuğuma oturdum, işte gene kendim.
İşlerini yapmamı isteyen, zorluklar çıkaran, kolaylıklar sunan bir sürü kendim!.. Öğle tatili; gene öyle... Yemekte, çay molasında, işbaşında... Bir sürü kendim. Akşam paydosunda, dışarı adım attığımda; ilk karşıma çıkan şey, gene kendim!.. Otobüse iniş biniş, sağa sola bakış, galeriler, mağazalar; Cetvelle, pergelle oyulmuş mağaralar, evler, alanlar hep kendimle dolu!.. Dün, bugün, yarın, sonsuzca bir kendimler çoğunluğu!.. Bıkmadan, usanmadan, sürgit kendim. Aşağı, yukarı, önü, ardı, eni, sonu bir kendimler kalabalığı...
Birden kavradım olan biteni!..
O gün, kendimi yok ettim...'
Yeryüzünde de, başka bir gezegende de olsa 'Göğün altında yeni bir şey yok' düşünceler birbirinin türevi, başedilmezleşen tek şey bu diyerek, absürtlüğün ve yinelemenin yurdunda gezinmeyi sürdürdü. Yokluk varlığı düşünmemize olanak tanırken, varlık yokluğu düşünmemize, algı sınırlarının içinde devinmemize izin veriyor. Peki varlık ve yokluk dışında düşünseme alanının içinde tutamadığımız ne?.. Beyinsel kavramlarımızın çerçevesinde yer etmesini sağlayamadığımız, olabilirlikler, olasılıklar harmanının adı ne!.. Duraksadığımız alanı tanrı kavramı ile geçiştirip sınırlıyor muyuz, yoksa tanrı soyut bir kapılım olarak, bizim erincimizi sağlayan bir araç konumunda mı?.. Tanrıyı aşabilmek ve ötelerinde bir düşünce ya da olabilirlikler okyanusunun içinde yüzmek bizi daha büyük çıkmazlara mı sürükleyecek, bilinmeyenin katlanıp çoğalması; kimlik bunalımlarımızı, kozmik savrulmalarımızın rüzgârını artıracak diye mi korkuyoruz. Aşılması gereken tanrı değilse, düşünsel alanımıza nelerin giriyor olması gerekiyor, hangi düşünsel yapıyı anlağımızın sınırları içine buyur etmeliyiz. Henüz bilemiyoruz. Öyleyse aşılması gereken biziz, özbeöz kendimiz. Sorun buysa henüz hiç bir şey bilmiyoruz demektir. Henüz normatif bir illüzyon ve adlandırmaya yönelik format çağlarında olmadığımızı kim bilebilir, kim söyleyebilir. Gelecek çağlarda, sanat, bilim ve felsefe kurumsallaşacak, bireyler ortadan kalkacak ve gruplar, kurumlar, düşünce, düşünseme ve evrimsel varlığımızın akışına önayak olup; töz ve nen olarak tinsel alanımızı genişletmeye olanak tanırken, bilmediklerimizde; halihazırda bilinmeyen sınıflamasına girmesi gerekmeyen, henüz oluşum dışı mekanizmalar, gözlerimiz ve ellerimizin varsayımları olacak. Düş yani!.. Olamaz mı, niçin olmasın?.. Ama evrenin ve varoluşun gizini hiç bir zaman ele geçiremeyeceğiz. O sürekli değişen ve gelişen bir organizma, bilgilerimizle gelişip değişen, bu duruma paralel olarak, sonsuza dek sürecektir bu paradoks. Öyleyse şunu diyebiliriz; Bildiklerimiz, belki de ve bir anlamda bilmediklerimizdir.
Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda, biçimsiz, can sıkıcı bir yanılgı, bir cılızlık, kısır bir güçsüzlüğe dönüşüyor, onun için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi. ‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın penceresinden süzülerek geçiyorlar, rüzgâr, yaprakların çangırtısına eşlik ederek, gökkuşağının altında; bir güz ormanında yürüyor ve ıslak-serin havada el ele, çok uzaklardaki bir düş gibi, engin gün batımını izliyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan kuşların simülize edilişi ve elektronik gün batımının tuhaf manzarası, onları nasıl da mutlu etmişti…
…
Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı... Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle düzayak ve komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yine de yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de, çocuksu, kısır bir döngüden başka bir şey barındıramayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, pireyle dolu bir maymun, kıvranan solucan ya da Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...
Taler, dokuz yüz yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu. Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu ya da alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini haykıracaklardı. Vega yılının Septum Severus ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam 4,5 yıl sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsuların... Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo, titansı karışımsa, beş milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki, havada asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, 'Tanrılı Gezegenler'in üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.
Sanrılar butonundan çıkan raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki verilerse şunlar: Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kodlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter gruptaki apronu bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüz bin yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in (Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküyü okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında yazıya dönüşüyor ve egzersizlerini birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, öylesine bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı Dişufom’ diye mırıldanıyordu.
…
Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini sürdürdüler. Dört giga yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘Kendilerini’ bulmuşlardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






