27 Mart 2016 Pazar

FREELAND

Kuşluk vakti kalkar ve çayır köpeğiyle adayı dolaşırız. Bir rutin bu. Bir kadeh örümcek şarabını yudumlamadan sokağa adım atmayız, bir kuyruk sallayan eşlik eder bize, ötücü kuş, hiç gördünüz mü, uzun çatal kuyruğu, salıncak gibi sallanır durur, pek ürkek değildir, aradaki sınırı, yaklaşma aralığını geçmedikçe havalanmaz, güzel ötüşlü ve siyah beyaz görünümde, belki serçegillerdendir, simetrik bir kuştur, siyahı beyazı ayrık ve mimarisi belirgin biçimdedir, yalı çapkını gibi, adada bir Kaknus kuşu varmış, rengârenk, Hint güzeli, henüz kimselerin gördüm diyemediği, kuyruk sallayan ben ona aşığım dedi, çayır köpeği, işaret feneri gibi salınman boşluğa bir serenat o zaman demez mi!.. Hasetlikle dostluk kurmaya kalkışma, imalarla kalp kırma, yol alma; bir alışkanlıktır bu, canlılara özgü... Kuş yanıt verdi, konuşurken titreyişin, hiçliğe duyduğun bir kin olmasın dedi, söyleşiler kutuplaşmalarla kıvamını buluyor dedim, neyse ki güldüler!.. Geçenlerde ormanda bir Horus atmacası çıktı karşımıza, imparatoriçemin bahçesinden kaçtım, sizinle geleyim dedi, çalılıktan doğru bir kobra yaklaşıyordu, benimle gelmelisin dedi, onunla kol kola yitip gitti, kuyruk sallayan dedi ki, iyi ki gelmedi, çağcıl, modern yaşama uyum sağlayamazdı!.. Orman cinleri göz kırptı, Dülger balığı başını salladı. Komşumuz İspati Bey dedi ki, ıhlamur ağacında yaşar kendisi, Maden tarafına gidelim bugün, neden dedim, orada ne var, maden kuyusu mu?.. Yok dedi göz alan ağaçlarla dolu, mimozalar, akasyalar, manolyalar... Küçük yalanlarla yaşamak senin içinde sevince olmuş, manolya göremedim adada... İnan ki dedi, doğru, bir şeyin kendini tanıtlamasının yolu, o tanıttan yoksun olmasıymış günümüzde, biricik mottomuz bu, ada var ama manolyası yok, ada böyle olur mu... Anlıyorum da şiir için ne diyorlar biliyor musun, sözcüklerle yazılır, Mallarme diye bir su kelebeği söylemiş, oysa şiir sözcüklerin neredeyse hiç olmadığı, bir tür hiçliğe, Nirvana'ya ulaşmakmış gerçekte... Hani şiir sözcüklerle yazılırdı, demek ki sözün en aza indirgendiği, belki sıfırlandığı sanat dalına şiir deniyor, tanıtından yoksun olmayan şey, çağımızda bir biriciklik olarak kendisi olamıyor artık. Kızdı herhalde yeşil kurbağa, şiir matematiktir diye bağırdı, peygamber devesi, matematik dedi, yoksulları sömürmenin bilimsel yolu, bir açın ama, kesinleme değil, ah dedi kurbağa şairler müşriktir, lanetlidir zaten, araya karıştım, Cibranlar ya hep konuşmalı ya da sonsuzca susmalıdır!.. Susmak bir tür konuşmadır kimi zaman ama konuşmak susmak değildir, çünkü bir devini, bir eylemdir, yeryüzü giderek eskinleşir, dağlar düzleşir, ırmaklar kurur, denizler çekilir, ovalar çölleşir ama yalnızca söz, tanrı kelamı zamanın akışında yükselir, ululanır ve göklerin yüceliğine bürünür, çevreni sarar ve yeni yalvaçlar, yeni tanrılar sarar dört yanı, yeni exoduslarla, türeyen kutsanmış canlılarla yeryüzü yeniden kurulur... Bir kişinin yarattığı bir imge kimseyi ilgilendirmeyen, anlamsızlık denizinde yüzen bir imgedir. Dünya bir imgedir, onu anlasın diye yaratıldı insanlar. Önce söz vardı onun için, anlam... Bir söz söylemek için o olmak gerekirdi, o olmak için bir söz söylemek gerekirdi... Epeyce uzattın, sen frambuaz mı yedin, ne derdin var dedi uzaktan bir gambot, denizin ortasında duruyordu, belki manolya vardır adada, bir gizencin tutsağı olmak, manolyadan daha çekici, Sinbad'ım ben dedi sonra oda ne demek, dinlemedim dedim ki, bir meselde yazdığı şiiri, hep bir öze -arınma- indirgeyen ozan, sonunda tek bir sözcüğe kalır ve çıldırmanın eşiğinde onu da yitirir, beklenen olur ve canına kıyar artık, ıssızlık ve sonsuzluğun sesi, bu yaşamdan alır götürür insanı, bazen öğle sıcağında kovuklarda, tepelerde duyarım onu, korkuyla aşağılara iner kalabalıklara karışırım, gene de şu yaşamda, ölüp gidenlerin sayısına bakıldığında anlaşılır bir durum... Yollarda bizim gibi yürüyüş yapma saplantısı olan Arap tavşanıyla karşılaştık, sabah çıkarız ama zaman sanki geriye döner adada, şimdi yarı karanlıktayız, ama az sonra güneş açabilir, zaman sarhoş sanıyorum burada, nasılsın dedik doğallıkla, dedi ki, çölü özlüyorum, buraya taşındım, sonsuzca temiz hava, kum fırtınası yakmıyor, yeşilin sevdası sular, enginlik her yerde ama varlık öncelikle kendi doğasında yaşayabilmeli, hiç benzerim yok, daracık dünyamız, kısıtlı çevre, evet birbirimizi tanıyoruz ama derinliğimiz yok, bir kaç kanguru, Peru'dan jaguar, Kalküta'dan bir piton filan olsaydı daha mutlu olurdum inanın, iyi dedik, iyi de, piton senin düşmanın değil mi, evet boynuzlu engerek, kobra hepsi düşmanım ama, aynı habitatın sürüngenleri onlar, toynaklılar, firavun faresi veya bir zıplayıcısı olması otomatların, daha mutlu ediyor bizi, yeni bir çevrenin azizliği ve olanlarla yetinmemenin aczi bizi nevroza sürüklüyordur belki de... Anlamak için yaşamak gerekir, ölüs şeyler bizim için ne yazık ki dedi İshak kuşu... Öteki sürdürdü, gerçekte dedi, mutluluk türleri var, beğencemiz biriyle buluşuyor, mutsuzluk ya da mutluluk bir oran ya da bir paydaşlık; oradan geçen bir su samuru, sen dedi faytona bin, atlar sana iyi gelir, tavşan, kişniyorlar mı bari dedi, çayır köpeği araya girdi, hiç duymadım!.. Olmadı dedi tavşan, olacak gibide değil... Bir Ağaçkakan öttü dallardan, sanki çınladı; göçmen kuşlardan biri, ne kadar gezsem, denizler aşsam, yurtluklar dolaşsam, yine de mutlu olamıyorum diye yaşlı bir akbabaya yakınırmış, akbaba ne dese iyi, her yere uçabilirsin ama kendini götürme demiş!.. Biliyorum bu meseli dedi tavşan, ah dedi yukardan ağaçkakan, bilmek yetmiyor artık, işte bütün sorunda bu!.. El salladık tavşana, ara sokaklarda kayboldu, çayır köpeğinin gözünden bir damla yaş süzüldü, kıyılara geldik, su akrebi bizi bekliyordu, masasında bir tabak yosun ve iyot kokteyli vardı, almaz mısınız dedi, sağ olasın diyebilirsek en güzeli dedik, bağdaş kurmuş, incecik, çoban aldatan gibi kuyruğu, köpeğe bayağı yakın duruyordu, toplar mısın dedi, akrep güldü, dostta olsak önlemi elden bırakmıyorsun utan, köpeğim şakadan anladığın gün dost olduğumuza inanacağım dedi. Ötelerden bir kaplumbağa geldi, kıyıda durdu, her gün iki çift laf etmeden gitmezdi, denizin hükümeti artarda patlamalar olunca düştü, yeni kabine kurulacak dedi, mercan balığı yeni önderimiz olacakmış, akrep, çok süslü püslü biridir o, göz boyamasın ötekiler gibi dedi, masamıza doğru gelen bir ağaç kertenkelesi, dışsatım düştü, ekonomik darboğazdayız, yeni hükümet bir an önce kurulmalı dedi... Bir ağustos böceği öttü ama sesin nerden geldiğini bilemedik, nisan yağmuru çiseliyordu!.. Öğleye devrilmişti gün, Yorgi tepesindeydik, Samuray örümceği diye acayip, sekiz ayaklı biri geldi, çok çalımlı yürüyor, Yorgi tepe demek dedi, tepe tepesindesiniz siz, araştırmadan inanmamak gerekir dedi çağıldayan suların tek Ornitorenk'i, ördek gagası gibi ağzıyla gülerek, tepede en çok kuş ve yılan görülür, biri uçarak, diğeri sürünerek gelir oraya, günün dilemması bu mu dedi ayak altında dolaşan Opossum, şişe burunlu Yunus, inanın bunun adını çok seviyorum opsiyon dercesine, ilgi duyacağımız şeyleri Opossum olmadan tartışmak istemiyorum ben dedi, sırf adı yüzünden, saçmalama dedi toprak kenesi, felsefe için en olgun ortam, su canlısı, şişe burunlu Yunus gibi birinin aramızda bulunmasıdır dedi, Yunus dik dik baktı, haftalık olağan tartışmamız için burada bulunuyoruz, felsefe, gerçekliğin alabildiğine, usun sınırlarını aşan soyutlaması, kesin sesinizi dedi balon balığı varlığın başlıca konusu felsefe zaten. Yapayalnız çıtkırıldım bir ispinoz, ilk kez konuştu, biliyor musunuz Einstein valesi bir gün demiş ki, varsıllık hiç bir işe yaramaz, mülk bekçiliği, duvar dipçiliğidir, İsa, Musa ve Muhammet'i para çantasıyla düşleyebileniniz var mı, gelmiş geçmiş tüm alaverelerin toplamı, şu yusufçuğun uçuşundaki zarafeti aşacak gücü gösterememiştir. Ötelerden bir Sumru kuşu lafa katıldı, kutup martısı, Cermen dillerinde dedi, van, von gibi şeyler soyluların alabildiği eklermiş, şimdi van Gogh'un yoksulluk içinde ölüp gitmesine ne demeli; sultan tatlısı yemeli dedi muştu böceği; mimozalar açar açmaz görünürmüş, belki de yalan dedi çiçek satıcısı, bakın dedi her yineleme yeni bir imaya yol açıyor diye düşünmemeli, bulunduğumuz noktadan ayrılamıyoruz biz, hala ilkeliz ve törpülenmedi pençelerimiz henüz!.. Ne ki umutlu olmak klişeyse, buda bir klişe dedi tanrı, ilk kez söze karıştı, çıkışımız ne olmalı dedi adanın tek saksağanı, herkes birbirine baktı!.. Gezintimiz bitmedi, kerkenez, deniz gergedanı, hipopotam, elephant (bak buda aşık demekmiş!), Yağmurcuk kuşu, sülük ve Pekin ördeğinin düğününde olan biteni anlatacağız bir gün!.. Çayır köpeği bir şiir okuyacakmış, adada yaşayanlar adına, tavşan dinlese iyiydi, bir deniz Robenson'una yazılmış... ''O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, / Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar / Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey / İki büyük şey görkemli ispermeçet / Ve sonsuz denizlerin çapası. / Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri / Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı / Zaten onun çılgınca özlemleri vardı / Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, / Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. / Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi / Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi / Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği / Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi / Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu / Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla / Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla / Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. / Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o / Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye / Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında / Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. / Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın / Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, / Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun / Yüz kızartan adını yerlilerden alan / Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, / Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları / Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. / Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur''

14 Mart 2016 Pazartesi

YAĞMUR

Göklerde arar tandans ölçülerini Mikail / Göz yaşı döker kumaş yüreğine gecenin / Uçurum söyler şarkılarını keçi taşlarına / Sular vidanjör ve çiçekleri makineler / Bahar elveda der kışa buzdan ağaçlarıyla / Lineer yortular uçurur maskelerini sokakta / Bağırır bir heybede tukan kuş yavruları / Sibemol yollarıyla telesiyej Bornova / Okur mercek gözler harfleri köşede ağ'lar / Değirmene varır ırmak suskun yel işte koyakta / Kuşu arı, kuşu tazı, buzağı kuş, göğün yolları arı / Liberland'dan uçar gelir döner bir koltuk / Burçak iner paraşütten tarlalara çiy damlası kırlar / Koyar marketler narh fiyatlar portföyü rafların / Ağar yeni gelin amazing bir beyaz ay ve sonsuzluk / Girer koluna kalabalıkların bir bulut / Kumrular yuvası asansörlerdir artık dokunma / Anımsayamadığım bir şey var Halep'den bir gülmeryem / Dinmez günlerin sızısı hoşça kal Haralambopulos / Ölümser kara yastıkta vardan kara bir gülabdan / Anımsayamadığım bir şey var Nautilus elleri küçük / Mikronik bir evrendi sözcükler güz dili bir sümbülcük

8 Mart 2016 Salı

BÜYÜK TİGRAN

Büyük Tigran'ım ben. Doğu Roma'nın hükümdarı. Kapadokya'dan İran'a kadar büyük Armenian'ın kralı. M.Ö. 95 - 55. Tigranocerta'yı yaratan. Mezopotamyanın şanı. Rönesans çağında sayısız operalar, sayısız librettolar yazıldı bana!.. Ben, oğul Tigran. Scarlatti, Vivaldi, Guglielmi, Righini ve Tozzi benim için göz yaşı döktüler. Utkular ve yenilgiler yazgımdır benim. Dört mevsim konçertosunun suflörü, Barok dönem bestecisi Vivaldi büyük kompozitördü. Yıldırım'la bir tuttu beni!.. Il Tigrane, Papa'nın yeğeni Faustina Mattei Conti Guadagnolo'ya adanmıştı. Zaman içinde unutuldu. Tahranlı Marits Sanosian'dır beni yeniden canlandıran. Yerevan Opera ve Bale orkestrası Il Tigrane'yi ilk kez sahneledi. Aryalar tiz ve can verici. Pontus Kralı VI Mithradates ve kızı Kleopatra'da eşlik eder bana, kraliçemdir!.. Onun recitatifi, klavsen eşlikli konuşmayla başlar opera!.. Ve şöyle sürüp gider!.. 'Büyük kalpazan, şimdi Abovyan'dan ayrılıyorsun ya, İcevan üzerine bir kitap yazma planlarınla Yapıtında Tigran'dan söz etsen ya Şanlı Tigran, elbette Doğu Roma'nın en hoş, en çok âşık olunan delikanlısı yaşantısı başkalarına benzemez ona bir bedel ödenecekse, başkalarına ödenmez yalnızca birkaç gün onunla olabilmek için yüzlerce sikke verirler. Abovyan'da, İcevan'da hatta Kayrevan'da bile Onun kadar güzel bir genç bulunamaz. ''Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görürler: dünyaya son derece duyarlı gözlerle bakarlar. Yalnızlık, derin düşünce ve dünyadan elini eteğini çekme, ruhu inceltir, keskinleştirir. Bizse insanlarla görüşerek, düşünmekten kaçarak ve yeryüzü zevkleriyle köreltiriz onu. Bu nedenle bizim görmediklerimizi görürler. Bir odada yalnız başına kalan insan, saatin vuruşlarını açık seçik duyar. Ama içeri biri girer ve bir konuşma başlarsa onu artık duymaz olur. Vuruşlar duyulmaz hale gelmemiştir oysa.'' ?

5 Mart 2016 Cumartesi

SONGÜN

İnsanoğlu neden kendi alanının dışındaki bazı şeyleri deliliğin edimlerine yorar veya yolunu yordamını şaşırmak ya da verim sağlayamayacağı alanlarda koşturmak olarak algılar... Cavendish kimdir merak ederim, Cartagena'ya tan vakti düşen ışığın, önündeki aydan, kütle çekim yasası uyarınca bükülerek geçtiğini, karadeliğin devasa yıldızların sönüp gitmiş bir közü olduğunu, dönen gezegenlerin, yörüngesinin de döndüğünü elden geldiğince bilmeye çalışırım. Manyetik giysileri bulgulayıp başardığımızda, tekstil sanayiinin, tilki postuyla örtündüğümüz çağların bir süreğeni olduğunun anlaşılmasını, içimizde ürettiğimiz elektriğin ledleri yakacağı günleri, mevsimleri dilediğimizce değiştirebilmeyi, sanal ormanlar değil, üç vakte kadar koru cennetleri yaratabilmeyi, beslenme ile mide ilişkisini sonlandırmayı, söz hünerlerinin bir yetenek değil kişisel uğraşlara evrilmesini, felsefenin tinsel doyumlara yol açan bir edim olmasını ve tanrıyla birebir konuşulmasını özlüyor ve bekliyorum. Kutülamare'de ölenleri diriltmeyi ve eski bir dille yeni bir şey yazılamayacağını da öğrenmeyi umuyorum. İnsanın evrende oluşturulabilen bir varlık olmasını, canlıların boşluğun gerdanlığı olduğunu, ilahi mekanizmanın, maddenin kendi iç dinamiği ve denetimi olabileceğinin anlaşılmasını ve hemoglobin yasalarının değişmesini de istiyorum. Ölümsüzlüğün ölümde olduğunun anlaşılmasını dileyerek, kaderci bir yaklaşımında tutsağı olduğumun bilinmesini düşlüyorum. Primitif arzuların eşiğinde ve kavranılmaz evrenin kışkırtıcılığında gizemli yolculuklar hep sürsün istiyorum. Daracık odada düşlerimle baş başa, pencereden dışarı baktığımda sonsuz çeşitliliği görüyor ve düşlerin sınırsız değil, sabah serinliğinde odama sızan ot kokusunun yansımasında, bildik gerçeklerin buyruğunda cirit atan başı bozuk -kimyevi partiküller- olduğunu anlıyor ve elem dolu gözlerle boşluğa bakarak, gerçeğin kozmikomik türevleriyle oyalandığımı anlıyor ve alabildiğine kendime acıyorum artık... Bir ot bile olamayacaksın sen!.. Yaşamak ya da sanat bir deney, bir arayış, sorularla dolu bir bekleyiştir sonuçta, uygarlık yarattığı erkin tutsağı olmaktan kurtulduğunda, birbirimize düşmekten uzaklaştığımızda, kuyularımızdan çıktığımızda, yaşadığımız çağların ilkel dürtüler eşliğinde sürüp giden bir yoksunluk olduğunu anlayacağız, insanlık henüz kendini tanımaya çalışmakta, büyük boşluklardan korkuyor ve uçurumlarında iç çekerek yarattığı tanrılara sığınmayı bir ödeşkenin bileşenleri sanıyor, oysa evrenin bir parçası, bir süs, bir matruşka o, varoluşsal bir hologramda kendi kendini yok etmesi, ötekilere saldırması, onu alabildiğine gülünç kılıyor ve hala anne sütüyle besleniyor o!.. Ne zor şeymiş uçsuz bucaksız yeryüzünü paylaşmak, ne zor şeymiş, okyanusların üzerine dizilmiş çadırlarda tanrılara tapınmak, ne zor şeymiş karınca diyarının yaratılmışlarını barındırmak ve minicik tanrılarımız, annelerimizi göz yaşlarından arındırmak... Şeytan mıyız biz, cin miyiz, her birimiz birer katil ve Kan-su Gavri'nin elçileri miyiz!.. Biz düşüncelerimizin esiriyiz. Bizim tüm birikimlerimiz, inançlarımız, dinimiz, bilimimiz, ilmimiz ve alışkanlıklarımız, her tür us dışı, beceri dolu, yetenek gösterilerimiz, hayranlık veren edimlerimiz, yaşamsal verilerimizin, düşünsel sistemlerimizin, dünya, deniz ve topraklar karşısındaki tavırlarımızla oluşturduğumuz verilerden ve geçmişte ve şimdinin oluşturmakta olduğu göstergelerden kaynaklanıyor. Yanardağların patlayışı ve volkanların aleviyle, seller ve depremlerle, ulumalar ve kükremelerle içimize ürkü girdi bizim, cehennemimizi onlara benzettik, çünkü yüzyıllar boyunca onlara yenildik, tufanlarımızla insani ve etik davranışlarımıza yön verdik, Sodom ve Gomore'yi alev toplarının emrine verdik, dinimiz, inancımız, bilim ve düşlerle dolu sanrılarımız bu görsellerin eşliğinde oluşan sayfalara dönüştü... Kitabı kutsal saydık çünkü o bizim geçmişimizin resmiydi, ona bakarak geçmişimizi öğreniyorduk. Sonunda nükleer topları icat ettik, henüz kültürümüzü değiştirmedik ama bir yüz yıl sonra Hiroşima ve Nagazaki için efsanelerimiz, Natziler için düş kıran söylenlerimiz ve peygamberler toprağı Eden yarımadası için nice yeni mesellerimiz bekliyor bizi kapıda, Buffalo Bill araya girecektir elbette, Antarktika için kim bilir neler uyduracağız, yeni Amerika oraları olacaktır belki de, o zaman cennet, soğuk sular ve denizler altında yüzen sonsuz çeşitlilikte varlıklar olacaktır bu kez, ama zaman kalırsa, Mars'ın ötesine, yeni ve başka dünyaların düşlerine kapılmazsak, yeni tanrılarımızın oluşması için vakitte olacaktır kısacası, yeni söylencelerimizin oluşması için vakit var. Düşünce eylemden sonra gelir, düşündüğümüz için doğmayız, doğduğumuz için düşünürüz, ne ki gerçekte tümüyle bir düşünceyiz biz, her şey, hepimiz... Taş devri, maden devri, tunç, bronz, demir çağları, volkanlar, tufanlar ve doğa felaketlerine göre oluşturduk tanrılarımızı biz, kuyruk sokumunda başlangıcımızın izleri var, ellerimiz pençelerimizin gölgeleri... Geleceğin dini ve tanrıları, atom altı parçacıkların, nötronların, yüksüz dünyaların, açıklanmaz novaların, göksel protonların, nükleik vagonların, partikülden vatmanların, dijital vaatleri ve ayetleriyle dolu olacak bizim. Tanrılarımız hologramda bir bir canlanacak ve sizinle birebir görüşmelerde bulunacak. Gelecekte şimdiki tanrılarımız müzelerde yer alacak, tıpkı geçmişteki tanrılarımız gibi... Adem ve Havva sanal bir söylentinin, yüzyıllara hükmeden Nuh-u Nebileri olarak size el sallayacak, tanrılarınız biçim ve ruh değiştirecek, inançlarınız sonsuzca yenilenecek, şimdiki alışkanlıklarınızın totemleri, muska ve varyeteleri ortadan kalktığında, cennet ve cehennem; genlerinize sinmiş pagan çağların korku ve vaatleri olduğu anlaşıldığında, geleceğimiz, yeni kıyametler tasarlayıp gönüllerinize yine esenlikler bağışlayacak, tıpkı çoktanrılı dönemlere gülümseyerek bakmamız gibi, şimdiki tanrılarınıza gelecekteki bizler gülümseyecek ve geçmişteki ilkel uygarlıkların primitif canlıları olarak, şaşırtıcı ve trajikomik bulunacak ve arkanızdan göz yaşı dökeniniz bile olmayacak ne yazık ki... Sizin tanrılarınız yarattığınız ve sahip olduğunuz uygarlıkların ürünüdür, yeni tanrılarınızda yarattığınız uygarlıkların ürünleri olacaktır. Siz var oldukça onlarda var olacak onlar sizinle değişecek ve siz yok olduğunuzda onlar evet yine var olacak, çünkü siz düşünüyor ve yargılar verebiliyorsunuz!.. Düşünce yoksa, tanrı neye yarar?.. Düşünce tanrının ötesindedir, düşünceyi yaratan tanrı olsa bile, düşünce tanrıyı kapsar, tanrı düşünceyi kapsar mı, iki kutup, orasını bilmemiz için yalnızca düşünceye gereksinimimiz var ne yazık ki... Düşünceyi kimin bağışladığı bile bir düşünceyse eğer... Evrende her olay sui generistir, kendine özgü, devinim ve eylem yineleniyor olabilir, benzeridir evet ama her olay kendi olay ufkunun, kendi kozmik bahçesinin oluşturduğu bir yazgıdır. Yazgı; yazılım!.. Diyesim, sözü şuraya getirmek istiyorum, kutsal kitaplarda ya da kozmik varsayımlarda sözü edilen kıyamet -songün- hiç bir zaman gerçekleşmeyecektir. Evren tümüyle çökmeyecektir örneğin, bir yerde bir şey çöküyorsa, başka bir yerde başka bir şey oluşuyor, yükseliyordur devinimde... Dünyada kıyamet kopuyor diyelim, nedenlerden biri güneşin sönmesi olduğunu düşünelim, güneş tüm gezegenlerin ve bizim sonumuzu getirdi diyelim, evrende bir nötron yığınına dönüşen milyonlarca yıldız var, her saniye kıyametler kopuyorsa, bize sıra geldiğinde bu yaşamın neden sonu olsun, o zamana dek kim bilir hangi yıldızlara konuk olacağız, kim bilir nerede varlıklar, tinler, tözler nereye göçmekte, nerde yer değiştirmekte, tanrısını göremeyen onun kullarını nasıl görsün!.. Yolun yarısına gelmeden Mars'a gidiyoruz biz, Mars'tan Kuiper kuşağına, oradan Samanyolu'nun dışına, başka yıldız yuvalarına ve başka komşularımıza, yalnız olduğumuzu düşünmek mutsuzluğumuzdur bizim, sonsuz kalabalıkların parçasıyız biz... Belki de başka ve sönmüş bir gezegenin kıyametinden kaçmış yaratıklarızdır, altın sarısının içinde yaşadığımız bir planete konuk olmuşuz, burası metal yorgunluğuyla çökerek uluduğunda, omurgaları Süleyman'ın sütunları gibi yıkıldığında, gideceğimiz yere kültürümüzü de götüreceğiz doğallıkla ve bitip tükenmeyen bir kıyamet korkusuyla yaşayıp duracağız biz, ölümsüzlük bu korkuyu yenmemizi sağlamayacak, varlık ve yokluk ikilemi bizim vazgeçilmezimiz ve baş tacımızdır kaçınılmazlıkla... Kıyamet korkusu, masallarımız, söylencelerimiz, ninnilerimizdir bizim. Gönüllü tasarımlarımız, tanrılarımız, büyücülerimiz, dehşet veren cadılarımız ve içgüdüsel korkularımız, tümünün dışa vurumu, yinelemenin eşiğinde durduğumuz sürece, Adem peygamberse, Havva ana tanrıçamızdır. Adem biricikti, kime yalvaçlık yaptı ki, biz onu yüceltiyoruz, sözün büyüsüne beleyerek, armağanlar veriyoruz, peygamberlik zanaatı, konuşmaya erdikten, yazı ortaya çıktıktan sonrasıysa, Adem ilk insan olabilir mi... Roma valisi ve Tibet laması değildi evet ama Adem konuşmayı bilmiyordu, cennetten kovulmuş, dili tutulmuştu bir kere... Çünkü insanoğlu son derece yetenekli ve edebiyat için, estetik ve akan zaman için, yaşayan bir kozmik bilinç o!.. Adem peygamber değil, bir sabıkalıydı gerçekte ve günahı Havva'nın üstüne yükleyerek, insanlığını gösterdi ve yeni bir düzen kurdu, şer'in üstüne, bu düzen değişmedikçe Habil ve Kabil savaşımı sürecektir. Bundandır ki gerçekte, kötülüğün türevleri ve saltanatını yıkmak için çabalıyordur tüm insanlık!.. Yaşam evrene açılan bir pencere... Elem verici konu, Çökilyas dağının yamaçlarında, gece yanan ışıklar altında, bir yunus balığı gibi kıvranan İsabey kasabasında, evlerin penceresi yok denecek kadar azdı, güneş sızardı odalara, hiç unutmam ışığın içinde tozdan bir dünya vardı sanki, kıpırdaşan, yüzen, uçuşan, dönüp duran iplikçikler, niçin bir mikro evren olmasın, şaşardım bunları içiyor, yutuyor muyuz biz diye... İçimizde onlar var belki de ve biz kendimizi bir şey sanıyoruz. Bir tozanız, bir tozan bizim gerçekliğimiz. Bologna'da ortaçağdan kalan evler ve sokaklar varmış, bizde en eski yapı, yol, yolak, çeşme kaç yılları geçiyordur acaba... Çok üzülüyorum dünyamız ahvaline, biz neden böyleyiz; göçebeyiz, aydınlanma yaşamadık, pederşahiyiz, dinlerin kölesiyiz, hepsi saçma geliyor, bir adım ötemizde onca şey varken, Efes tapınağını görmüyor muyuz, Yedi uyurları bilmiyor muyuz, Selimiye'yi yedi ceddimiz yaşamadı mı?... Mimarimiz yok, estetik duygumuz sıfır bizim. Dağda, kırda herkes kendi evini yapıyor, 'Kırlangıç yapar yuvayı, çamur sıvayı sıvayı' . Doğuda sultan saraylarının erki, kaç yüzyıldır kedi köpek kulübeleri denli bir ziynet bile yapmıyor acaba!.. Neden şatolarımız yok bizim, neden bir sayınç ve hayranlıkla seyredeceğimiz evlerimiz yok, tahta ev yapmış çok tasalananlar geçmişte, yalnızca bir dünyayı küçümsemenin ve öbür tarafa borçlanmasız gitmenin görkemiyle açıklanamaz bu, reaya ne yapsın, 'Şalvarı şaltak Osmanlı, eyeri kaltak Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı', Osmanlı'yı yerden yere vuran bir cehlin cennetine kim sığınmak ister ki, geçmişimizi aşağılarsak, bizi bekleyen karalar bağlamak mıdır, uyandığımızda yanımızda kimseleri bulamayabiliriz, size bıraktık dünyayı, kimsecikler olmasa da, kendinizi aşağılayacak kadar, insan sevmez, kadir bilmez, tanrı tanımaz mısınız bakalım yine de!.. Biz başkalarına bel bağlamayı alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, tanrı kültüne, batı kültürüne, el kapılarına... Bizim bel kemiğimiz yok mu, kim layık gördü bizi bu tutsaklığa; öncelikle kendimiz!.. Kulluk diye tutturmuşuz, kölelikten evrilme bir sözcüğe sevdalanmışız, öznesine sıkı sıkıya bağlı bir oyuncağı sonsuza dek taşıyan, deliliğin edimleriyle oyalanan bir varsayımın görünmez prangasına, dünyaya gelip de bir kalem oynatmayan, bir fidan sulamayan, bir emeği üretmeyen, var oluşun çayırlarında, panayırlarında ter akıtmayan, bir verime katılmayan, bir pergelin kadranıyla oynamayan bizden değildir. Tanrı tapınmamızı değil, el ele olmamızı, kendisine yardımcı olmamızı istiyor, kul değil adı üstünde insan arıyor ve gerçekte yerini onlara terk etmeye hazırlanıyordur. Amaçsız, değişkesiz, ufuksuz, sonuçsuz ve sürgit yenilenmesiz bir varoluş biçiminin ne anlamı var, sığlık ve durağanlık karanlığın şarkısıdır, 'Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada!..' Yaşanılanlara, olmuş ve olacak olanlara bakın, tasımlayıp, düşleyin, kolaylıkla duyumsanıyor bu döngü, görünüyor, tanrının işini kolaylaştırmayanlar, ona sığınarak, tembelliğin yamaçlarında uyuklayan onu yadsıyan kurnazlardır. ... Kederimizin Efendisi penceresiz kör evlerde büyüsünler diye yaratmadı bizi, kim ki onun kulu duyumsuyordur kendini, yaşamı ve rabbini yadsıyor, hiçliyordur, biz ona bağlanmayı değil, ona sığınmayı değil, ona layık olabilmeyi, onun katına çıkabilmeyi, varabilmeyi başarmalıyız, buda insanı ve onun var ettiği dünyada sürüp giden yaşamı yüceltmekle olasıdır, gerçekte tanrı bizden bir şey istemiyor, yarattığı insanı yüceltmeyi ve var ettiği yaşamın hakkını vermemizi istiyor, o zaman ki biz ona layık olacağız ve o bizimle belki gurur duyabilecektir artık, ona sığınmak, bizim suçumuz ve onu aramak, bizim en büyük günahımızdır. Kutsanacak bir şey varsa yaşamdır ve tapılacak biri varsa insandır. İnsanı eziyor, hiçliyor ve böylelikle tanrıyı sürgit yadsıyoruz biz. Tapınmak günahlarımızı çoğaltıyor, sığınmak acılarımızı artırıyor ve onu aramak iki yüzlülüğümüzün kanıtına, utanmazlığımızın ve kurnazlığımızın onulmaz acımasızlığına dönüşüyor artık. Alışkanlıklarda değişir, biz tanrının 'gölgesini' çiğnemeyi bırakmalı ve ona, yaratana kin duyan kahredici ve pişman edici, göz yaşlarıyla dolu yaratıklar olmaktan kurtulmalı, kurtulabilmeliyiz... Tanrı ne demek istedi kutsal kitaplarda... Onun kutsal kitabı evren... Ve o soruyor, düşünmekle ne yapmak isteyebilir ki insan?..

2 Mart 2016 Çarşamba

PARATORLAR

Kedar Raporu'mu, Kader Çadırı'mı demeli, toner ya da paratoner, vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum ki, eve biri geldi, sizin salonun ortasına buğday ekelim dedi, satamayız olmaz dedim, böyle yeni tür girişimciler türemiş, evleri ziyaret ediyorlar, sizin balkonda kenevir yetişir saksılarınız yeterli, tuvalette küçük bamyalar olabilir, biberde mümkün, aaa bakın antreyi biraz küçültün arpa serası yapalım, bira üretiriz ihraç ederiz filan veya odaların sayısı fazla şurada kadın budu köfte dükkanı açalım, merdivenle iner çıkar müşteriler, evde karışıklık olmaz merak etmeyin, üretime katkınız olur, kendinize saygınız artar diyorlar gözümüzün içine bakarak, adamlar sinirimi bozdu şurada Adem Elması açalım sen çalışırsın dedim, tembellik hakkım yok mu benim, defolun şuradan defolu herifler. * Sosyal dünyaya katılım payımı soruyorlar, sinekli bakkal gibi durmak yasaklandı dediler, yahu dedim ben şu lafları yazıyorum orda burda, merdiven altında, bu iş değil mi dedim, buna sen karar veremezsin diyorlar, gözüm karardı, ben buğday ekmekten anlamam dedim, sen karışma dediler, salonun bir kısmını dikenli telle ayıracağız, çok büyük bu, bir kısmına bostan ekebiliriz, sen korkuluk gibi bekle, kargalar tebelleş olmasın yeter, buğdayı da bize bırak, değirmeni de şu koltuğun arkasına kurarız, nişasta ve protein üreticisi olarak kısa zamanda marka olacağız inanın, ünlü olacaksın dediler, Gülliver misiniz gaciler siz dedim, çok ciddi baktılar, korktum her zaman ki gibi ve boynumu büktüm, acıklı bir durum peyda oldu, korkmak her zamanki gibi işe yaradı ve adamlar aradıkları Arslan Yürekli Rişar'ın ben olmadığıma kanaat edip çekip gittiler. Kapıdan çıkarken Fahrenheit 451 kaynama noktam benim dedim, içlerinde Büyük Brother gibi görüneni hafifçe gülümsedi ve başımı sıvazladı, küçümsedi bence, yahu şu dünyayı otoriter mekanizma ve yönetimlerden kurtaramadık, on yıldır kendi halime yaşıyorum, sonunda gelip buldular, vergi borcun var, evin büyük, yetmiş yıl önce ödenmemiş bir faturan var, su çalmışsın pazardan, kardeşim yarattığınız uygarlığında, sizin gibi iyilikseverinde ta tramvay bahçesine sıçayım diyemedim, içimde kaldı... * Sonra başka bir grup geldi öğleye doğru, dünya değişmiş evden çıkmayalı, oysa sokaklarda bir olağanüstülük yoktu, gelenlere girer girmez, yüksek çözünürlü lediniz var mı dedim, vallahi ne demek olduğunu bende bilmiyorum, içlerinden biri süvari atından indi ve kartellerin manivelası, fason kuklacılık gibi bir projedir, yer elması ayrı mı yazılır, Diyojen'in isli kandili neyse, şeytan örümceği de o, İsa kızıl saçlı ve mor gözlüdür, bir gözü diğerine nazaran hafif görür, der demez atıldım, kör müymüş dedim, adam sinirinden güldü, ikisi de kör ama tanrı yardım ediyor, hiç bir aksaklık olmadan yürüyor dedi, cesurumdur bazen, biz kör olsak kuyuya düşeriz be, adalet mi bu, ayrıcalık, sınıf farkı, cinsi kollamacılık, sakalist avantajizm, tefekküre dalanı mükafatlandırma almış yürümüş, muskacılıkta dahil mi buna, vesaire, vesaire, vesaire deyince vesaire sözcüğünün ritmine kanıp, benim değerli biri, mürekkep yalamış bir sülüne zannettiler ve saygılı ifadeler kullanmaya başladılar, allah allah vesairede ne var yahu, ıvır zıvır demek değil mi bu, parola gibi, ciddi şeyler yazıp, söylemene gerek yok bu dünyada Aziz Franciscus, hiç yoktan abidik gubidik de mesela ya da vecelleccelalühühüvallahüllezilailaheellahu de çok ciddiye alıyorlar seni, bir çok şey söyleyip tuğla gibi şeyler yığarak kafa karıştırmanıza gerek yok, noli me tangere, eppir su muove veya dairelerime dokunma gibi tekerleği ima eden laflar gevelemek yeterli, istersen şeyimin götürdüğü yere git gibi absürt ama derin bir mottoda ileri sürebilirsiniz tabi, neyse gitmişler, lafımı bile dinlemeden gitmişler, deliliğin edimleri dedilerse arkamdan küfrü basayım bari ama küfürde klişe be, hep aynı laflar, kız kardeşin beni sevsin hakem davacı değilim diye bağırsam farklı bir şey olur mu acaba, sapkın ideolojistler farklı versiyonlar üretebilir tabi, oldu gibi bence.. * İsa beni aramış geçen gün, analığı haber verdi, saat penç gibi buluşacağız bugün, kır tavuklarıyla yolunu gözlüyoruz, tavuklara hala yumurtluyor musunuz dedim, yok dediler otomatiğe geçtiler, bizler serseri takımıyız, İsa'nın hatırına gıdaklayacağız, belki bir kaç şekel verir dürzü ama bunu yazma hakaret etmiş sanıp hapse atmasınlar bizi, dürzü bizde sevimli, şamakon yani, kurnaz zampara gibi tatlı şeyler çağrıştırır dediler, vay lonca kuşları, benim köyümün adı İsabey, bir sorun olursa kimliğimi gösteririz, küçük dillerini yutarlar, gırtlaklarına basar, şehadet parmağımızla dillerini midesinden çıkarırız gariplerin dedim. * Sümbül Efendi'den doğru İsa geliyor bakın, adam yaşlanmış, peygamberlik yormuş bunu be, sonuçtan mutlu görünmüyor gibi, bakın yanından bir tomafil geçince zıpladı, kadının biri önüne geçip sadaka istedi, durun parası geçmez onun, kadın şilteyle şimdi kafasına vuracak, koskoca peygamberin düştüğü hallere bak, Betlehem yıldızı sözde, koşun şunun karşıdan karşıya geçmesine yardım edin, ezilecek, kırmızıda geçiyor, nereden bilsin pilgrim dayınız, elinde Beyrut karanfiliyle, çok güzel bir şekerpare kutusu tutuyor, bize mi getiriyor acaba, tepsinin üzerinde benek benek sincap yumurtaları var, romantik yahu bu, pirelerin ve ateş böceklerinin yaydığı ışık daracık caddeyi o biçim aydınlatıyor ama, insanda, ayıda hepçil dedi İsa gelir gelmez, ikisinden başka sömürgen yok, aksi kanıtlanana kadar geçerli bu avradını sevdiğimin fikirdeği, ne vaaz ama, bizim bir türlü doymayan yaratıklar olup, aç gözlü olduğumuzu söylüyor, eline dokunun, belki bir şifa verir, manyetik giysiyi yaratsak artık İsa, insanlık giyime harcadığı paralarla bedenini örttü ama ruhu açıkta kaldı, hologram gibi renkli olsun ama ve mahrem yerlerim görünmesin, düşünmek benden pratik senden hadi başla lacivert, adım lacivert değil dedi İsa, ya ne, Tarık Bin Ziyat, dalga geçiyor be, Meryem anası değil mi, denizden gelme demek, Darwincidir İsa ha, ama tilmizleri Adem'e dayandırıyor işi, amaçları estetik gibi, kuyruklu olduğumuzu bir türlü kabullenemiyorlar, geceleri düşünürken hak veriyorum onlara, kuyruklu değilim vandallar ben sizin gibi, aynanın içinden çıkmayımdır, çamurdan doğma değil, olmadı ya, denizden çıkma diyecektim, yahu bu çamur, balçık olmasın, sazlık gibi bir bataklık, deniz canım işte, yosunlu, zart zurt, püsürüklü yani, kanıtım yoksa da... Yahu kuyruklu oluşuma da kanıt yok, gökten indik biz, yerden çıktık, ormandan türedik, filden çoğaldık deyin ama, kuyrukluyuz demeyin, filinde mi kuyruğu var, yok canım, fil gösterişli hayvan, yarı tanrı gibi bir şey, Howard Hughes biz benden türedik diyor imansız, halam imansız köpek diye ekliyor, bu görüş ilginç, ben benden türedim, valla huzur verici, uzattın mı hır gür çıkıyor. * İsa göğe yükseldi, yok, gitti yanımızdan, vallahi değmez, iyi yaptı, kimsenin zorla müslüman olduğu yok yani, Roma imparatorluğu çarmıha gerdiği bu marangozun dinini zorla mı kabul etti, yanaklarını okşadı, oda öbür yanağını uzattı, Yusuf gibi kuyuya inince de unuttular, bu kültür sarhoşluğudur, hükmetmeye yarar, batı kadabrasına biat eden jonglörleriniz varsa, o günde Kurani bülbüllere iman eden kavimler vardı, kültür varyeteliği, kılıç kalkan zeybeklerinden daha iyi sonuç verir, batıyı dize getirdik müsavat savaşında ama onların kançılaryası olmaktan kurtulamadık ki, İsa dik dik bakıyor, konuyu değiştireyim ben, gene gelmiş ne hikmetse, parmağım yerinden çıktı karşıma geçti, onsuz yaşayabilir misin dedi, anladım dedim, onlar dört yüz sene Mekke'nin efendisi oldular, Hülagü Han yüzünden Abbasi dayılarının şaşaasına son verdiler (Hülagü, Alamut kalesini kimsenin düşüremediğini biliyordu, dağın doruğuna tüneller kazdı ve petrol kuyuları açarak ateşe verdi, Alamut kalesi havaya uçmuştu, ispirto suyu da dökmüş, askerler hep birlikte işemişler rivayete göre, sidik yaralara iyi gelir, çok yönlü bir ifrazattır yani, işte barbar tuareglerin yetenekli rüyası, İskender Makedon'du, onların bir dünyası var, Haşhaşilerin sonunu getirende onlar, Avrupa'nın içlerine giren onlar, Borges iyi bilir, Endülüs'ü İberik'ten yukarı çıkarmadılar evet, Pireneler sınır oldu, onlar kem gözlerin üzüntüsü ve onulmaz kederidir ve büyük bir cemaattir, gerekirse Alamut'ta olduğu gibi Namık Kemal'in deyimiyle kendilerini de havaya uçurur, barbar İskandinav kavimlerinin adıdır, kara ormanlar ve kara dağların Avrupası ortaçağa kadar vahşi bir yaşam sürdü, tek ayrıcalığı bugünün İtalya'sı, Timurlenk'de Osmanlı-İslam mozaiğine darbe vurmuştu ve İslam'ın yayılmasını durdurmuş adamdır gerçekte, ciddi laflar etmekte ne zor yahu, makara yürümüyor, kayış esmiyor vallahi!.. * Ve celleccelalühühüvallahüllezilailaheellahu, dedim ya, yahu toplumu kandırıp, kendileri için çalışmalarını sağlamak adına şaman rahipler-askeri güçlü şefler-çalışmadan hırsızlık yapan, kurnaz yöneticiler birleşip insanların sırtından geçinip yaşamayı adet edindiler, bunun için kendilerini tanrılarla konuşan “Yarı tanrı kral” ilan ettiler, en üst katın panteonları Kral Tanrılardır, altta bakanlar, yöneticiler, ideologlar, araştırmacılar, planlamacılar, daha aşağıda işletmeciler, en alttaysa köylüler, köleler çalışmaktadır, onun altında da dört bir yana uluyan sesler vardır, kimsenin gördüğü de yok onları, ruh gibiler vallahi, ama batı çoğulluğunun da son durağı Anadolu'dur, Asya'ya geçmesi boğazın oltasına takılmıştır, Asya primitif inançların yurdu, onlara danışmadan ne sırat ne Fırat geçilmez, Hamlet dememiş ki şu aforizmayı, düşmanlarımı sen seçebilirsin ama dostlarımı ben seçerim, bir bakış için yaşarız bizler, bu resim bir çocuk resmi ama imge İspanya iç savaşıyla bütünleşince anlam değişiyor, o anlamdan yoksunlukla bu resme bakan, bunu bende yaparım diyebilir ve haklıdır, sanat görecelidir, ''Delik çok derin tarama, karın korkunç yem dolu, bitmemiş bir senet yükselen, et taklit et yanıp söner. Bir kez ölü sonra bir flip aldı, ısı çürüyen bir ceset şimdi, korku filmi, iyi bir koltuk almak, bir gişe, burada tekrar vurdu.'' * Sonraları insanların Tanrı olamayacağı anlaşıldıkça, ahkam kesmeyi çok severim, ses etmeyin, dalga deniz, rüzgâr güneş filan geçin, bu tanrı krallara da karşı çıkmaya başladılar, Babil, Sümerlerden almış bu kule kültünü, hiyerarşiyi simgeliyor ve Tanrı krallara hesap sorulamaz düşünceleri gelişiyor ama ilk karşı çıkışı Abraham efendimiz, Babil krallarına, diğer adıyla Nemrut'a karşı yapıyor, Babil Kulesi hiyerarşisi bugünde geçerlidir, Newyork gökdelenlerinden, Malezya Tower'larına, Japon pagodalarından, Nepal tapınaklarına kadar dünyayı paratorlar yönetmektedir. Yeşil ördek ve horozdan 'Hordek' elde ettik, suda yüzemiyor ve uçamıyor ama İsa'nın Golgotha da aç kalmamak için kirpi yediği söyleniyor, dinliyor İsa yanıbaşımızda, gitmedi bizi dinliyor vallahi, hiç kızmadan ne büyük adam, ben bunun öğretisine kurban olurum yahu, küçük baş hayvan sayılırmış o sıralar kirpi, sende insanları giyinmekten kurtaracak manyetik giysiyi bul, hologram gibi renkli olsun ve avret yerim görünmesin, düşüncesi benden pratik senden hadi başla, şeytan örümceği, bende erken bunama var galiba, bir söylediğimi mutlaka bir daha söylüyorum, Borges'in bir öyküsünde, asil bir İngiliz çocuğunu Kızılderililer kaçırıyor, aile yıllar sonra buluyor çocuğu, ağlaşarak, haykırarak sevinip sarılıyorlar ama kızcağız Kızılderililerin yaşamına o kadar alışmış ki, günden güne soluyor ve kimliğini kaybediyor. Ne yazık ki aile kızı tekrar Kızılderililere -kendi elleriyle- geri veriyor. Çünkü kız dağlarda rüzgârı aradı, kaynaklardan su içti, ceylanlarla sevişti, törenlerde bekleşen, kapı arkalarında çiftleşen ve yıllarca birbirini görmeyip inatlaşan 'türün öbür bireyleri' bu buffalo türüne alışamazdı. İsa'nın sesi serçe cıvıltısı gibiydi bu ara konuşurken müzik gibi doğaya yayılıyor sesi, Helen pabuçlarını giydi ve Paris'le Kaz dağlarını arşınlamaya gitti, İsa nereye gitti bir bakın, yok ortada!.. * Diyorum ki, dinleyen yokta, şöyle bir oyun olsa, salona izleyiciler doluşsa, karanlıkta tam beş dakika boyunca bekleseler, yalnızca, ürpertici ama çok hafif, duyulmaz bir müzik gelse, sonra kör bir ışık belirse, görünürlüğü bir beş dakika daha sürse, nokta gibi ama, giderek büyüyen ve aşırı parlak olmaya doğru giden bir ışık... Sonra, yükselen ürkütücü müziğin eşliğinde, ürküsül ışığın görkeminde, kimse kimseyi göremese, kar körlüğü gibi tüm tiyatroyu kaplasa ışık ve bir sessizlik olsa, tam bu sırada, nükleer bomba gibi bir şey patlasa, görkünç bir bomba sesi!.. Sonra bildiğimiz ışıklar yansa ve toplam on dakikada on papellerini alsak izleyicinin!.. Bataille'ın bir Katolik rahibi olmayı bırakarak edebiyatla uğraşmaya başlamasının ardından yazdığı ilk romanı, alıntı bu, hepimiz hırsızızdır doğuştan, Gözün Hikâyesi bu (1928). Takma adla yazıyor: Lord Auch, yani Lord Bok-Çukuru. Bu romanın son sahnelerinden birinde, Simone, arenada yeni öldürülmüş olan bir boğanın hayalarını bacak arasına sokuyor. Bir sonraki sahnede de, arkadaşına öldürttüğü bir rahibin o anda sökülen kan içindeki bir gözünü içine alıyor. Aynı zamanda rahibin penisinin üzerine oturuyor ve idrarını yapıyor. Bir başka Bataille romanı olan Göğün Mavisi'nde (1935-36) Tropmann, annesinin cesedi karşısında şehvete kapılır. (Bu hadisenin bizzat Bataille'ın da başından geçtiğini biliyoruz.) Mezar çukurlarında sevişir, topraklara bulana bulana."Kasabın, bir domuzun boğazına açtığı delikten fışkıran kan kabarcıklarını" hayal eder. Romanın diğer kahramanı Dirty, adının da ima ettiği gibi kirli ve hastalıklıdır; sürekli ifrazat içindedir. "Aynalar" genelevinde çalışan Madame Edwarda (1941) Tanrı olduğunu sanır ve hep ölüm derecesinde cinsel haz atakları yaşar. Bataille'ın ölümünden sonra yayınlanan (1966) Annem romanının finalinde ise Pierre, tam ensest ânında ölen annesiyle bir tür nekrofili (ya da tanotafili) yaşar. Ölü Adam da (1967) nekrofili üzerine kuruludur; cinsel organlardan taşan kokular ve sıvılar, idrar ve kusmuk tiksindirir mi, kışkırtır mı bilinmez. Rahip C'deki (1950) kasapta, ayaklarından asılı olan yeni kesilmiş iki kuzudan kan damlamaktadır ve satırın yanı başındaki beyinler saldırgan bir çıplaklık hissi verir. İşte Bataille edebiyatını kuşatan bütün bu ifrat, ifrazat, pislik, iğrençlik, sapıklık vs. yazar nezdinde kutsallığı, hatta tanrısallığı çağrıştırır, tarih-öncesi ayinleri çağrıştırır. Bir özgürlük felsefesi oluşturur. Sanatın çıplak gerçekliğini tanımlar filan feşmekan. Senin göz kapaklarını elimle açar içini dudaklarımla öperim. Hırsımı alamam saçlarını bir ot gibi yerim. Dudaklarını kemiririm. Boğazının damarlarını ırmak suyu gibi içerim. Ellerin bir pençedir onlarla sevişirim. Gövden evimdir, güneş açtıkça çıkar, yağmur yağdıkça girerim, bacakların dünya tapınağının heykelleridir, her pazar günü tapınağa gelir sarılırım, severim, dilim çözülür, durmasız bir şeyler söylerim Ruhsar!.. * Havva ademin kemiğinden yaratıldı çünkü, israf etmek günah, bu yöntem daha insani ve rantabldı, Kabil, Habil i öldürdü evet, çünkü ulaşılır otlaklar yetersizdi ve ikisi de ölecekti yoksa, Kabil insani olanı yaptı soyun devamını sağladı, Kleopatra yılanların zehirli olup olmadığını kölelerin üzerinde deniyordu, yılan çorbası çok lezizdi, firavunlar ülkesinin kraliçesi riske atılamazdı ve ehven bir yol bulmak gerekirdi, İskender doğuya uygarlık götürdü, insan soyuna kıran girdi, salgın hastalıkların yayılmasına yol açtı ama uygarlığın yayılması için göze almak gerekirdi, İsa öğretisini yaymak için barışçıydı, -hala yanımızda duruyor bizi dinliyor, bizim yarı-çeyrek deli olduğumuzu sanıyordur vallahi- ama onu çarmıha gerdiler, iyide oldu, öğretisi bu dehşetle kulaktan kulağa yayıldı, çarmıha gerilmese Hristiyanlık bugün olmayacaktı, Muhammet İslamiyeti yaymak için ben can alırken gülümserim dedi, başka umarı da yoktu, Fransız devriminde su gibi kan aktı, ama insanlık bugünü o devrime borçludur, Hiroşima ve Nagazaki'ye nükleer bomba attık evet, savaş daha fazla sürecek, orada ölenlerden daha çok ölecekti insanlar, nükleer bomba tanrının bir lütfuydu inanın... İsa gülüyor ama, öğretisine sıkı sıkıya ilgi duymamıza mı gülüyordur bilmem!.. * Şaşkınlığın şaşkınlığını yaşıyorum kısacası, davul tozu ve minare gölgesi, hayz gören tavşanın eti yenmez, fuhuş tüccarı aşağı yoldan evine doğru geliyor, yukarı yoldan desem, bilinçaltınızda fuhşu yücelten bir imgenin yer etmesine yol açardım yani, sözcükler masum değildir ve gizli olan açıktan etkilidir. İsa yanımıza gelmişti evet ama ayağında pabucu yoktu, çok belli etmedikse de yan yana görünmemeye özen gösterdik, kazıklı voyvoda atının nallarını ters çaktırıp kaçmıştı, çok söylerim bunu, gülünç ve harika, acıklı ve kahramanca, her şey var bu davranışta, aynanın içinden bana doğru bakıyorsun ama ben ürküyorum, daha ne kadar bakacaksın, Rabia'nın, bir anda Rabia'da, şeytanın, şeytanda belirişi gibi ürkütüyorsun yani beni!.. Sonuçta türevlendirilen örneği, gözler önüne serilen canlımız, izlediğiniz videodaki kadar acınacak bir yaratık değildir, halen bize doğru bakabilmekte, midesinde elinizi dolaştırdığınızda impulsa benzer hiç bir tepki vermemekte, hatta en ufak bir acı belirtisi dahi göstermemektedir. İnsansıların bu konularda görüş ayrılıklarına düşmesi videoda Lvnt Tncr barkoduyla görselini sunduğumuz canlının, gerçekte milyonlarca yıl önce insansılarla aynı kökten gelen bir primat olmasında yatmaktadır, insansılar bu benzerliğin acılarını henüz üzerinden atamamışlardır!.. Vesaire, vesaire, vesaire, en güzeli belki de bu!.. Aaa İsa gitmiş, bazen söyleneni değil, ortalıkta dikileni merak eder alabalıklar, karmakarışık işler!.. İsa bir tek laf etmeden gitti ama aya kadar laf üretti deryadiller ardından. İsa'nın kendine ait bir gram lafı yoktur şu dünyada!..

TEİN

Bir sorunu yaratan bilinç, o sorunu çözemez, çözebilmek için, o sorunun üstünde bir bilinç olması gerekir biçiminde bir açını düşünelim... Tüme varım, tümden gelim ve türümüz açısından her tür çözümsellik soyutlama alanları yaratırsa da, bir sorunu sonuçta, o sorunsalı yaratan, yaşayan, algılayan bilincin çözebilmesi gerekir diye düşünebiliriz, bir üst bilinç olarak kendini aşsa bile, köklü çözüm, öz bilincin türevleriyle olasıdır, bir üst yükselen bilinç midir, yoksa tanrısal olanı arayışa yönelecek bilinç midir, bunu bilemiyoruz. Bir üst bilincin sorunu çözdüğünü ya da ortadan kaldırdığını düşünelim, sorunun öznesi için bir kesinlemeyi gerektirmiyor olsa da, yardımlaşma, dayanışma ve ortak bilinci çağrıştırıyor ve ayrışma, bölünme ve üstün güce tapınma mottosunu da öncelleyebileceği için, sonsuz bekleyiş, hiççilik ve kozmik tapınma alışkanlığının sürmesine yol açabilecektir. Her us bir başka elementtir. Gerçekte sorunu çözemeyecek bilinç, onu yaratamaz diye düşünebilmeliyiz, bilinç öyledir ki bazen baş edilmezleşen sorun, çözümden daha komplike, daha yüksek bir düş gücünün ürünü olabilir. Örneğin, ateşi bir solukta söndürmek, ateşin egzistanse oluşu ya da sorunsallığından çok daha minimal bir tavır içerebilir. Diyesim sorun çözümden daha karmaşık bir yapı içerdiğinde ki olabilir, onu çözen bilinç üreten bilincin bir alt bilincine de dönüşebiliyordur, sorunu kavrayamayan bilinç, onu çözemez diye düşünebiliriz, sorunun üstünde bir performans göstermeliyiz amaçlı bir söylem ise, olağan ve gerektiğinden de yalın bir yaklaşım olabilecektir artık ve elbette kabulü gereklidir ama, sorun durağanlaşmış, ötelenmiş ya da ortadan kaldırılmış olsun diyelim, ne ki, gerçek şu ki çözüm, o sorunu yaratan bilinç tarafından gerçekleşmiş olmadıkça, çözülme tanımının alanı içinde kabul edilme olanağını veremeyecektir, sorun kendini yaratan bilincin özdeşidir, çözüm de o bilinç tarafından sağlanmadığı sürece, kozmik etkileşim ve tepkileşim noktasında bağlaşıksız bir bağlanım, evrensel töz açısından bir gerçellik hatası, yapıntı düzensizliği, somut inandırıcılık kavramında zaaf ve bozum, sonsuz düzlemde öze ilişkin yeknesaklıklar içerir. Çözüm özün paralelidir, sorunun öznesi sorunu üretiyor ama çözemiyorsa, gerçellikte, sorunun öznesi olmaktan da çıkar, bu noktada çözüm üretemediğinde, sorunu sorgulaması da doğaldır, çünkü sorunu üreten, çözümü üretemiyorsa, sorun kendisinin bağlaşıklığı temelinden çıkacaktır özünde, sorun algı ve bilinç alanından çıkacak, içerikte sorun niteliğini yitirmiş olacaktır, kötücül olan, sürekli bir üst bilincin çözdüğü sorun bir yazgıya, bir alışkanlığa dönüşecektir, yalın anlamda kendini geliştiren bilinç ise bir üst bilinç değil, sorunu çözümleyen bilinçtir, bir üst bilincin çözdüğü sorun tanrısal olana yaklaşım ve yaslanma bilincini doğuran bilinçtir ve sorun gerçekte çözülmüş değil özümsenmiş, absorbe edilmiş olur ki bu yaklaşım bizi doğa üstü davranışları ululamamıza yol açacak bir yaklaşım biçimine de dönüşebilir. Elbirliği, ortak bilinç ve soruna karşı geliştirilmiş yüksek bilinç kavramları göz alıcı bir empati oluştursa da, varılan kozmik noktada, tapınma, hurafe ve hiyerarşik gerilimi kışkırtacağı ya da sürekli varsayacağı göz önüne alınacak olursa, bu yaklaşımın sakıncalarını kabul edebilmeliyiz, sorun varyasyonlarla ve pekala onu olgulayan bilinç tarafından çözülebilmeli, arayış kavramımızı çelişik ve çatışık düzlemde sapmalara yol açmayacak bir çağrışımı edinmemizi sağlayacak açına dönüşebilmelidir, bu sorunu yaratan bilincin küçümsenmesi ve durağanlığın kutsanmasına yol açmayacak denli önemli bir argümandır, çünkü, üst bilinç içinde benzeri kavramlar üretilebileceği açıktır, önellik noktasında insanın bilinci her sorunu çözebilecek olan bilinçtir kavramından hareketle tümevarıma ulaşmalı ve bu nedenle, savlanan yaklaşıma tam bir güvenç duyulamıyorsa ve aksi tanıtlanmış da olsa, böyle bir yaklaşım açınların değişkenliği, çözümünde değişkenliğini gerektirir kuralı uyarınca, belirtmeye çalıştığımız gibi ileri sürülebilirliğini koruyabilmelidir. Çünkü o zaman, tanrının, varlığın içinde olan başka bir varlığın görüntüsü ya da onun görüntüsünün içindeki, sezilmez bir varlığın yansısı olduğunu mu düşüneceğiz çözümün!.. Bu bizi sonsuza dek öz güvenden yoksun bırakacak ve sürekli çözümün değil sorunun varlıkları olduğumuza ilişkin bir algı kapısının açılmasına yol açacaktır. Bu nedenle, bir üst bilinç tanımlaması, dayanışma ve çabanın yüksekliği, bilincin ilerleyişi gibi kavramları çağrıştırıyor olsa da, yoldan çıkma, savrulma, olağanüstü güçlere tapınma ve anlakta sorunun sürekli yinelenmesi olasılığını da çağrıştırdığı için, dilin ve tekniğin evinde sorunu çözecek olan ancak öz bilincimizdir kavramını da yerleştirmeye çalışmamız, tanımlamayı yeniden yapmamız ve öz güven açısından bakışımızı bu biçimde değiştirmemiz, olasılıklar açısından daha iyicil sonuçlara yol açacaktır diye bir öngörü geliştirebilmeliyiz. Sonuçta yinelemelerle de olsa felsefe, popüler fetişizm ve ruhani söylemlere uzak, sezgi ve dil gelişimi sağlayarak bir değişkenliğin öncüsüdür, görevi de budur ama, tanrıyı anlayan var mı ki, onu yeryüzüne indirebilelim diye düşünebilirsek de, sürekli göklerde aranan bir tanrının hiç bir zaman yanımızda olamayacağını da düşünebilmeliyiz. Çözüm... O sorunu yaratan bilincin üstünde bir bilinç gerçekleştirebilir demek, çabayı ve kendimizi geliştirmeyi öneriyor ama bir üst bilinç sorunu çözecektir kavramına da açık kapı bırakıyor, tarihi ve geçmişimizi düşünelim. Her şey olumsuz değildir ama bakış açısı geliştirmeye çalışmak hem üst bilinci doğruluyor, hem de onu eleştirmeye çalışıyor, bir paradoks gibi. Dairenin başlangıç noktası son noktasıysa, her şey bir döngü de olabilir diyebiliriz, üst bilinç efendi-köle, tanrı-kul ilişkisi midir, var olan şey, bir kabul ve bağlanma adına değil, düşünmek ve onu yadsıma adına olmalıdır. Başka bir evren yaratabilmeliyiz. Temel gerçeklik ''eARTh''dır, yeryüzü düşünmek ve sanattan bileşik bir yapıntı ve evren yalnızca bir kurgudur. Üst bilinç, bizden uzaklaşan bilinç, bizim yerimize çözecek olanın veya tanrısal olana yaklaşanın bilincini çağrıştırabilir. Sorun gerçekte, sorunu üreten bilinç tarafından çözülmedikçe, çözülmüş olamaz, bir sorunun çözüldüğünü ya da bir üst bilincin onu çözdüğünü varsaymak için, örneğin kıyım, yokluk, yoksulluk, yoksunluk kavramlarının ortadan kalkması gerektiğini düşünmemiz gerekirdi. Üst bilinç olsaydı savaşlar ortadan kalkmış olurdu diye bir klişe düşündüğümüzde, sorun hep olacaktır ve insan için vardır, üst bilinç onu çözecektir, örneğin, savaşlar ortadan kalkmadığına göre bu bir klişedir düşüncesine varırız ve bu kısır bir döngüye yol açacaktır. İnsanlık için bilinç kavraneli sonsuz sayıda da olabilir, ayrışma ve birleşme, tüme varım, tümden gelim birer yöntemsemedir. Bu durumda Truva Atı bilinci de bizler için bir bilinç sayılabilmelidir, bilinç zehirlenebilir, çiçeklenebilir, durağan ya da akışkan olabilir, efendi-köle, tanrı-kul kavramına uygun bir bilinç, üst bilinç kavramına uygun bir görüş üretebilir, çözümler sunabilir belki ama alt bilinç üretimi bir görüş olmaktan kurtulamaz diye düşünebilmeliyiz, öyleyse bilinç öz bilincimizin türevi olsa bile, üst bilinç kavramına sığındığı sürece, belki de bir alt bilinç kavramı ve üretimi olmaktan kurtulamayacaktır, paradoksa dönüşebilecek çıkarsama budur.)

İKİ KULAKLI KÖPEĞİN ÖYKÜSÜ

Eve iki kulaklı bir köpek aldım! Ama soldaki kulağı, diğerinden kısa!..