27 Mart 2016 Pazar

FREELAND

Kuşluk vakti kalkar ve çayır köpeğiyle adayı dolaşırız. Bir rutin bu. Bir kadeh örümcek şarabını yudumlamadan sokağa adım atmayız, bir kuyruk sallayan eşlik eder bize, ötücü kuş, hiç gördünüz mü, uzun çatal kuyruğu, salıncak gibi sallanır durur, pek ürkek değildir, aradaki sınırı, yaklaşma aralığını geçmedikçe havalanmaz, güzel ötüşlü ve siyah beyaz görünümde, belki serçegillerdendir, simetrik bir kuştur, siyahı beyazı ayrık ve mimarisi belirgin biçimdedir, yalı çapkını gibi, adada bir Kaknus kuşu varmış, rengârenk, Hint güzeli, henüz kimselerin gördüm diyemediği, kuyruk sallayan ben ona aşığım dedi, çayır köpeği, işaret feneri gibi salınman boşluğa bir serenat o zaman demez mi!.. Hasetlikle dostluk kurmaya kalkışma, imalarla kalp kırma, yol alma; bir alışkanlıktır bu, canlılara özgü... Kuş yanıt verdi, konuşurken titreyişin, hiçliğe duyduğun bir kin olmasın dedi, söyleşiler kutuplaşmalarla kıvamını buluyor dedim, neyse ki güldüler!.. Geçenlerde ormanda bir Horus atmacası çıktı karşımıza, imparatoriçemin bahçesinden kaçtım, sizinle geleyim dedi, çalılıktan doğru bir kobra yaklaşıyordu, benimle gelmelisin dedi, onunla kol kola yitip gitti, kuyruk sallayan dedi ki, iyi ki gelmedi, çağcıl, modern yaşama uyum sağlayamazdı!.. Orman cinleri göz kırptı, Dülger balığı başını salladı. Komşumuz İspati Bey dedi ki, ıhlamur ağacında yaşar kendisi, Maden tarafına gidelim bugün, neden dedim, orada ne var, maden kuyusu mu?.. Yok dedi göz alan ağaçlarla dolu, mimozalar, akasyalar, manolyalar... Küçük yalanlarla yaşamak senin içinde sevince olmuş, manolya göremedim adada... İnan ki dedi, doğru, bir şeyin kendini tanıtlamasının yolu, o tanıttan yoksun olmasıymış günümüzde, biricik mottomuz bu, ada var ama manolyası yok, ada böyle olur mu... Anlıyorum da şiir için ne diyorlar biliyor musun, sözcüklerle yazılır, Mallarme diye bir su kelebeği söylemiş, oysa şiir sözcüklerin neredeyse hiç olmadığı, bir tür hiçliğe, Nirvana'ya ulaşmakmış gerçekte... Hani şiir sözcüklerle yazılırdı, demek ki sözün en aza indirgendiği, belki sıfırlandığı sanat dalına şiir deniyor, tanıtından yoksun olmayan şey, çağımızda bir biriciklik olarak kendisi olamıyor artık. Kızdı herhalde yeşil kurbağa, şiir matematiktir diye bağırdı, peygamber devesi, matematik dedi, yoksulları sömürmenin bilimsel yolu, bir açın ama, kesinleme değil, ah dedi kurbağa şairler müşriktir, lanetlidir zaten, araya karıştım, Cibranlar ya hep konuşmalı ya da sonsuzca susmalıdır!.. Susmak bir tür konuşmadır kimi zaman ama konuşmak susmak değildir, çünkü bir devini, bir eylemdir, yeryüzü giderek eskinleşir, dağlar düzleşir, ırmaklar kurur, denizler çekilir, ovalar çölleşir ama yalnızca söz, tanrı kelamı zamanın akışında yükselir, ululanır ve göklerin yüceliğine bürünür, çevreni sarar ve yeni yalvaçlar, yeni tanrılar sarar dört yanı, yeni exoduslarla, türeyen kutsanmış canlılarla yeryüzü yeniden kurulur... Bir kişinin yarattığı bir imge kimseyi ilgilendirmeyen, anlamsızlık denizinde yüzen bir imgedir. Dünya bir imgedir, onu anlasın diye yaratıldı insanlar. Önce söz vardı onun için, anlam... Bir söz söylemek için o olmak gerekirdi, o olmak için bir söz söylemek gerekirdi... Epeyce uzattın, sen frambuaz mı yedin, ne derdin var dedi uzaktan bir gambot, denizin ortasında duruyordu, belki manolya vardır adada, bir gizencin tutsağı olmak, manolyadan daha çekici, Sinbad'ım ben dedi sonra oda ne demek, dinlemedim dedim ki, bir meselde yazdığı şiiri, hep bir öze -arınma- indirgeyen ozan, sonunda tek bir sözcüğe kalır ve çıldırmanın eşiğinde onu da yitirir, beklenen olur ve canına kıyar artık, ıssızlık ve sonsuzluğun sesi, bu yaşamdan alır götürür insanı, bazen öğle sıcağında kovuklarda, tepelerde duyarım onu, korkuyla aşağılara iner kalabalıklara karışırım, gene de şu yaşamda, ölüp gidenlerin sayısına bakıldığında anlaşılır bir durum... Yollarda bizim gibi yürüyüş yapma saplantısı olan Arap tavşanıyla karşılaştık, sabah çıkarız ama zaman sanki geriye döner adada, şimdi yarı karanlıktayız, ama az sonra güneş açabilir, zaman sarhoş sanıyorum burada, nasılsın dedik doğallıkla, dedi ki, çölü özlüyorum, buraya taşındım, sonsuzca temiz hava, kum fırtınası yakmıyor, yeşilin sevdası sular, enginlik her yerde ama varlık öncelikle kendi doğasında yaşayabilmeli, hiç benzerim yok, daracık dünyamız, kısıtlı çevre, evet birbirimizi tanıyoruz ama derinliğimiz yok, bir kaç kanguru, Peru'dan jaguar, Kalküta'dan bir piton filan olsaydı daha mutlu olurdum inanın, iyi dedik, iyi de, piton senin düşmanın değil mi, evet boynuzlu engerek, kobra hepsi düşmanım ama, aynı habitatın sürüngenleri onlar, toynaklılar, firavun faresi veya bir zıplayıcısı olması otomatların, daha mutlu ediyor bizi, yeni bir çevrenin azizliği ve olanlarla yetinmemenin aczi bizi nevroza sürüklüyordur belki de... Anlamak için yaşamak gerekir, ölüs şeyler bizim için ne yazık ki dedi İshak kuşu... Öteki sürdürdü, gerçekte dedi, mutluluk türleri var, beğencemiz biriyle buluşuyor, mutsuzluk ya da mutluluk bir oran ya da bir paydaşlık; oradan geçen bir su samuru, sen dedi faytona bin, atlar sana iyi gelir, tavşan, kişniyorlar mı bari dedi, çayır köpeği araya girdi, hiç duymadım!.. Olmadı dedi tavşan, olacak gibide değil... Bir Ağaçkakan öttü dallardan, sanki çınladı; göçmen kuşlardan biri, ne kadar gezsem, denizler aşsam, yurtluklar dolaşsam, yine de mutlu olamıyorum diye yaşlı bir akbabaya yakınırmış, akbaba ne dese iyi, her yere uçabilirsin ama kendini götürme demiş!.. Biliyorum bu meseli dedi tavşan, ah dedi yukardan ağaçkakan, bilmek yetmiyor artık, işte bütün sorunda bu!.. El salladık tavşana, ara sokaklarda kayboldu, çayır köpeğinin gözünden bir damla yaş süzüldü, kıyılara geldik, su akrebi bizi bekliyordu, masasında bir tabak yosun ve iyot kokteyli vardı, almaz mısınız dedi, sağ olasın diyebilirsek en güzeli dedik, bağdaş kurmuş, incecik, çoban aldatan gibi kuyruğu, köpeğe bayağı yakın duruyordu, toplar mısın dedi, akrep güldü, dostta olsak önlemi elden bırakmıyorsun utan, köpeğim şakadan anladığın gün dost olduğumuza inanacağım dedi. Ötelerden bir kaplumbağa geldi, kıyıda durdu, her gün iki çift laf etmeden gitmezdi, denizin hükümeti artarda patlamalar olunca düştü, yeni kabine kurulacak dedi, mercan balığı yeni önderimiz olacakmış, akrep, çok süslü püslü biridir o, göz boyamasın ötekiler gibi dedi, masamıza doğru gelen bir ağaç kertenkelesi, dışsatım düştü, ekonomik darboğazdayız, yeni hükümet bir an önce kurulmalı dedi... Bir ağustos böceği öttü ama sesin nerden geldiğini bilemedik, nisan yağmuru çiseliyordu!.. Öğleye devrilmişti gün, Yorgi tepesindeydik, Samuray örümceği diye acayip, sekiz ayaklı biri geldi, çok çalımlı yürüyor, Yorgi tepe demek dedi, tepe tepesindesiniz siz, araştırmadan inanmamak gerekir dedi çağıldayan suların tek Ornitorenk'i, ördek gagası gibi ağzıyla gülerek, tepede en çok kuş ve yılan görülür, biri uçarak, diğeri sürünerek gelir oraya, günün dilemması bu mu dedi ayak altında dolaşan Opossum, şişe burunlu Yunus, inanın bunun adını çok seviyorum opsiyon dercesine, ilgi duyacağımız şeyleri Opossum olmadan tartışmak istemiyorum ben dedi, sırf adı yüzünden, saçmalama dedi toprak kenesi, felsefe için en olgun ortam, su canlısı, şişe burunlu Yunus gibi birinin aramızda bulunmasıdır dedi, Yunus dik dik baktı, haftalık olağan tartışmamız için burada bulunuyoruz, felsefe, gerçekliğin alabildiğine, usun sınırlarını aşan soyutlaması, kesin sesinizi dedi balon balığı varlığın başlıca konusu felsefe zaten. Yapayalnız çıtkırıldım bir ispinoz, ilk kez konuştu, biliyor musunuz Einstein valesi bir gün demiş ki, varsıllık hiç bir işe yaramaz, mülk bekçiliği, duvar dipçiliğidir, İsa, Musa ve Muhammet'i para çantasıyla düşleyebileniniz var mı, gelmiş geçmiş tüm alaverelerin toplamı, şu yusufçuğun uçuşundaki zarafeti aşacak gücü gösterememiştir. Ötelerden bir Sumru kuşu lafa katıldı, kutup martısı, Cermen dillerinde dedi, van, von gibi şeyler soyluların alabildiği eklermiş, şimdi van Gogh'un yoksulluk içinde ölüp gitmesine ne demeli; sultan tatlısı yemeli dedi muştu böceği; mimozalar açar açmaz görünürmüş, belki de yalan dedi çiçek satıcısı, bakın dedi her yineleme yeni bir imaya yol açıyor diye düşünmemeli, bulunduğumuz noktadan ayrılamıyoruz biz, hala ilkeliz ve törpülenmedi pençelerimiz henüz!.. Ne ki umutlu olmak klişeyse, buda bir klişe dedi tanrı, ilk kez söze karıştı, çıkışımız ne olmalı dedi adanın tek saksağanı, herkes birbirine baktı!.. Gezintimiz bitmedi, kerkenez, deniz gergedanı, hipopotam, elephant (bak buda aşık demekmiş!), Yağmurcuk kuşu, sülük ve Pekin ördeğinin düğününde olan biteni anlatacağız bir gün!.. Çayır köpeği bir şiir okuyacakmış, adada yaşayanlar adına, tavşan dinlese iyiydi, bir deniz Robenson'una yazılmış... ''O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, / Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar / Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey / İki büyük şey görkemli ispermeçet / Ve sonsuz denizlerin çapası. / Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri / Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı / Zaten onun çılgınca özlemleri vardı / Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, / Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. / Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi / Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi / Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği / Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi / Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu / Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla / Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla / Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. / Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o / Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye / Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında / Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. / Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın / Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, / Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun / Yüz kızartan adını yerlilerden alan / Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, / Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları / Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. / Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur''

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder