29 Mart 2017 Çarşamba

TROÇKİ

Zaman zaman adayı, kimselerin olmadığı gece yarılarında, ay ışığının ıssızlığında, nice çıldırtılar arasında dolaşırım. Geceleyin beyaz bir at çıkar karşıma, mitolojik çağlardan kalma bir yarı tanrı gibi az ilerde durur, bir yılkı atı olduğunu anlayana dek sessizce süzülür ve geriye dönerek, bulutların arasında yükselir, ayın içlerine doğru, ışık okyanuslarının içine karışarak, yiter gider. Özgürlüğün tanımı budur işte derim... Yollar tanrının yarattığı, uzayıp giden bir yılan gibi kıvrılır, evler sizi gözetleyen canavarlar gibi gözlerini kırpıştırır, sokak lambaları solgun ışıklarını üzerinize çevirerek, gecenin bir Frankenstein'ı, talihsiz ve yazgısına küsmüş bir insanı gibi sorgularcasına, sürgit sizi izleyerek gölgenize eşlik eder. İşte o gecelerden birinde, uzaklarda, sanki yolun ortasında bir bankta, tuhaf bir yaratığa benzer, biri oturuyordu sanki ve belki de yalnızca ben görüyordum artık onu... Yolumu değiştirmek gibi bir ürküye kapılamazdım, gururum bir kez bile incindiğinde, sürgit öyle olabilirmiş gibi bir duygu vardı içimde, giderek yaklaştım o şeye ve bir dönemeçte yol kenarında duran bir bankta oturduğunu anladım tuhaf yaratığın... Yaratık diyorum, çünkü çul çaput içinde, sanki içine kıvrılıp kalmış, ufacık tefecik ve çaresiz, kimsesizlikten emekli, içine doğru sinmiş ve neredeyse eriyip gitmiş bir canlı gibiydi... Sanrılar ve illüzyon çağlarında, bir insandan başka şey olamayacağı belliydi. İçimden şimdi bu gecenin boşandığı, karanlığın siyah bir zehir gibi aktığı saatte, hiç bir anlamı olamayacağı halde, para isteyecektir bu meczup diye düşündüm. Hiç bir zaman bozuk metaller taşımam, ağırlıktan nefret ederim, kolye, saat, bileklik gibi barbariyan alışkanlıklardan hoşlanmam, başıboş yaşamayı severim, bu durumda dedim kendime, işim zor, şimdi adam kesin bir şeyler ister ama vermeyince, veremeyince sözü gümüşleyecek her zamanki gibi, ilgisizlere ilgisiz tüm evren gibi, bende duymazlıktan geleceğim ve öbür dünyaya kadar bir daha görüşmemek üzere yanından geçip gideceğim. İçimden böyle geçiriyordum ama eceline susamış bir yaratık gibi, ya içgüdüsel korkularımı yenemeyerek, ya beni yok edecek canavara naz çekip, gönlünü almayı umut ederek ya da insafına sığınıp, kadirden, beladan uzak durma düşüncesiyle veya hiç birimizin henüz bilmek istemediği, bilemeyeceği kozmik dürtülerden, evrenin her şeylere yayılmış, ortakçıl genetiğinden süzülüp gelen nedenlerden ötürü, geçerken elimde olmaksızın adama merhaba diyerek, görünürde insanlık özlemiyle, candaşlık, kardeşlik düşüncesiyle bir selam verdim, sessizce başımı eğdim. Dönemeçte olduğum için kör noktada sayılırdım ve doğrucası da Adem'in borcunu ödeyip geçip gitmekti niyetim. İki köşeyi birleştiren dik açının kırılgan noktasında yan yana geldiğimiz anda, fırsatı kaçırmadı adam ve elem ve coşkunun soyutlanabilen tinselliğinde, ateşin var mı dedi ve büyük savaş, varlıkların çarpışması başlamıştı işte, saniyelerle, saliselerin boğuşması bakalım nasıl sonuçlanacaktı... Bende, bu tip insanlara yarayacak hiç bir şey olamazdı öteden beri, belki de güneşin ilk gününden bu yana, yok deseydim adama, hiç bir işe yaramaz, gün yüzü bile görmemiş biri yaftasıyla kendimi mahkum edeceğimi biliyordum, ayrıca adamın tepkime sessiz kalışı, beni bir ezikliğin içine bulayarak yürüyüşümün dengesiyle dozajını bozacak, gecem artık haram ve harap olacaktı, üstelik adamın daha ağırdan bir tepkisi de olabilirdi belki... Karşımdaki, sanki daha sözünü bitirmeden, hiçte yeri olmadığı halde, sırf lafa tutuşurum, ortamı kaydırıp, yumuşatarak, konudan uzaklaştırırım tasası ve umarıyla; Ne yapacaksın dedim. Çünkü duruşu o kadar içe kapanık ve bir yorgana sarılarak uyukluyor gibiydi ki, ne tütün içebileceğini düşündüm o an adamın, ne de yapabileceği başka bir şeyi... Ateş istemesi, varlığın temas alanına olanaklar sağlayan, tanrısal bir Prometheus öngörüsüydü kanımca, tutuşturan birliğin ortak meşalesi... Adam iyi biriymiş, duymasam da olurmuş gibi usulca, tenekeyi tutuşturacaktım dedi, o zaman anladım bacaklarının arasında duran bir teneke olduğunu, yarı karanlıkta, yarı gölge konisinin içinde, hiç bir şey tam olarak görünüp seçilmiyor ki, teneke kurumuş bir ağaç gövdesi gibiydi, adamın uzun boyu, sanki biricik dalın devamını andırıyor, yanına koyduğu çar çaputun içindeki yumru, uyuklayan bir kediymiş gibi düşlere kapılıyordu insan, sabah olunca bu adamın yerinde yeller esebilirdi inanın, dünya değil, dünyalarımız vardır bizim... Adamcağızın zararsız biri olduğunu anlar anlamaz, dengeyi daha bir korumak adına, özveride bulunmaya karar verdim ve bankın bir ucuna anında ilişerek, hava o kadar soğuk değil ama dedim. Ateşle bir ilişiğinin olduğunu hemen anladı sözümün. Böylesi bayağı keyifli olurda ondan dedi. Söylediği şey o kadar mutlu etti ki beni, gerçekten gecenin bu saatlerinde yanan bir ateşin çevresinde oturmak, düşlere dalarak bir söyleşiye kapılmanın sonsuz ve eşsiz hazzında zaman geçirmenin, unutulmaz bir zevk olduğunu, bu denli iyi anımsayamazdım. Çocukluğumda yaşlıların ateşin önünde uyuklayıp düşlere daldığını bilirim ben. Ateşin içine düşerek yanıp tutuşan, küllerinden doğanın olduğunu da söylerlerdi şakayla karışık. Ateş geldiğimiz ve gittiğimiz yerdir, cennet diye bir yerde yoktur, olsa olsa salt dünyamızdadır o tür şeyler ne yazık ki... Cüretim arttı ve inisiyatifi ele geçirir gibi, sohbetin ateşi tenekeden daha iyi ısıtır geceyi dedim, doğruluğunu ya da eğriliğini pek düşünmeden, adam güldü sessizce, boşluğun içinden, konuşmak için can atan, kendisinden daha garip biri geldi diye düşündüğünü var saydım artık ve son kozumu oynayarak dedim ki ona, buralarda Troçki'nin kaldığı köşk varmış, hangisi o dedim... Adam hafifçe ciddileşti ve ilk kez yüzüme bakarak, gece orasını görmek ne işine yarar ki dedi, ürperdim birden, adamın karanlıkta yüzü yok gibiydi neredeyse, yine de konuşmamızın akışına güvenerek, tamam ama herkes bir yeri gösteriyor ne yazık ki dedim, daha önce şurada kalmış, sonra şuraya geçmiş, o ilk geldiği yermiş, burası son kaldığı yer, sanki Troçki hiç yaşamamış da, bir masal, bir efsane uydurulmuş gibi... Adam bana doğru daha bir ciddi baktı artık ve sohbeti karıştıracak, düşünsel çatışmaları başlatacak ilk vaazı verir gibi inlercesine bir ses çıkardı; Bu dünya uydurmadır dostum!.. Gerçekler düştür ne yazık ki diyerek, konuyu saptırmak istemedim. Dedim ki ona, Troçki kaotik düşlemlerden, ikicil varsayımlardan arınamamış biri, sırf kendi doğrularına inanmış olsaydı bulunduğu noktada, daha başarılı olurdu, ama kitlelere, daha doğrusu tüm bir insanlığa kulak verdi o ve yenildi. Doğrunun doğruluğu değil, doğrunun kitlesel karşılığı öncel sayılmalıdır yaşamda, çok karışık bir konu ama tüme varım, tümden gelime zaman zaman hükmedebilir, tersi de olabilir belki, basıncın değerlerini iyi hesaplayan ve göstergelerin tümünü gözlemleyip, sonuçlarını öngörebilenler, doğruluğun doğruluğuna da hükmedebilirler artık dedim. Teori deniz gibidir ama dedi, pratikse ağa takılan balıklar... Güldüm hafifçe, politize pratikleri bu denli peyzaja dönüştürmenin cezasını o da çekti, bizde aynı şeyleri yapıyoruzdur belki, ama karşımızda tepki verecek bir kitlesel dalgalanma, bir sayıklama olmadığı için Diderot'dan daha vurdum duymazız. Sözlerimi anlamazlıktan gelmiş gibiydi, insan düşüncesini kendisi belirleyemez dedi, bir yenilgi, bir sürgün, bir zafer, bir beraberlik, bir rüzgar, bir gün batımı, bir kavga, bir ziyafet ve bir arkadaşın toplamıdır düşünce... Okumak, gözlem, yaşananlar, düş gücü filanda var diye ekledim. Troçki'nin yitirdiği düşünceleri değildir, verimlerin dünyevi karşılığının pratikte gerçekleşme olasılığına oranla yetersizliğidir bizi kederlendiren dedi. Burjuvalar onun yanında yer almış ama, oyun içinde oyunun içinden çıkmak zor olsa gerek... Düşünce ele geçmez gerçekte, lunapark oyuncakları gibidir diye sürdürdü, kaygan, akışkan, bir çukurda biriken, bir tümsekte dağılan; sonra düşünce öyle sonsuzdur ki, bizim düşünce sandığımız şey bir gölgeye bakarak ürettiğimiz çırpıntıyla, kırıntılardır, Platon'un mağarasında sözü edilir açınlar gibi... Kırıntının kırıntısıdır belki de diye sözünü tamamladım... Troçki dedim, böyle günah çıkartıyor mudur artık bilinmez... Troçki onun gerçek adı bile değildi, momentumdur bunlar dedi. Yaşam, tinsel eylenimler, düşüncelerimiz, konkav dünya, bezdirici eylem ve saltık evrenin som varlığı, sonsuz bir çatışma ve uyum içinde dalgalanan töz yığınlarıdır gerçeklikte, var oluşumuzun anlamını arayıp, bulmak için çabalarız sonuçta, tekillikse burada düğümlenir, yenilgilerin ve zaferlerin bir değeri yoktur zamanın akışında, sonsuzlukta her şey başladığı noktaya dönecektir, bu zorunlulukta tüm kutuplar birleşerek, bütün ayrılıkların ve bir olmaklığımızın; tanrının enstrümanları, varoluşumuzu hükme bağlayan organları ve sürgit genleşen tinselliğimizin kaotik yansımaları, göksel sayılabilecek bir geotizmin türevleri olduğu anlaşılacaktır. Tanrıyız biz gerçekte ve onun sonsuzluğa uzanan uzuvları, yürek atışlarıyla, kıpırdanışlarımızın kanıtıdır dedi. Bambaşka iki kişiyiz biz yine de dedim gülerek, enternasyonal birleştirecek bizi dedi bir kahkaha atarak, sesi havada çınlayarak sanki geri gelmişti. Troçki, tüm insanlık için çözüm aramıştı, bir bütünün parçası, sağlıklı bir yapı izlenimi verdiğinde, bir domino etkisi yaratıp ya da Şahghay rüzgarı gibi bütün dolayımları sürklase edemeyecekse eğer, parça başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalacaktır diye sürdürdü. Gerçekliğin bütüne karşı düşünülebilecek kapsantısı uğruna, parçanın sağlıklı ve tümsel bir yapıya bürünmesinin genel geçerliği öngörüldüğünde, sızmalar oluyorsa ortaya konulanın bir deney safhasında kalacağı bellidir, yarı cennet, yarı cehennem ara duraklardır, bütünsellik söz konusu değilse, tamlık sağlanamadığında hiç bir edimimizin pratik yansımasından söz edemeyiz. İlkeliz biz, bir yapıntı bile değiliz, oluşmaktayız ve bir otomat sayılmalıyız, aşamalar bütününde ilerlemeliyiz belki de, evet ama bir paradokstur bu ne yazık ki, bizi daha vulgerize edebilecek bir gelişme ya olduğu yerde kalmalı ya da tümümüzü kapsayan bir dönüşüme varmalı, öylece sonuçlanmalıdır. Doğrunun ne olduğuna tanrı karar verecektir. Sonuçta, uzuvlarımızın tüm bir bedeni yüklenemeyen, sürükleyemeyen davranışları, hükümsüzdür, geçersiz sayılmalıdır, türün öbür bireylerini kapsamayan her restorasyon, bir canlandırmadır, hiç olmamış gibi bir eylemle sonuçlanabildiğinde edimlerimiz, görü neyi gerektiriyorsa o olacaktır ve artık bizi bir düş kırıklığı bekliyordur kaçınılmazlıkla... Öyle olduğu, bırak geçmişin devinimlerini, senin varlığından bile belli diyecektim ki, belagata düşmekten korktum, su yollarının belirsizliğinde, günoğulculuğa sapmaktansa, adamın sakınmasızca dile getirdiği düşüncelerinin, geceyi aydınlatmaya kalkışmasının, saygıdeğer olması gerektiği kanısıyla, sessiz kalmayı yeğledim. Bir boşluğun süzülerek aramızdan geçip gitmesiyle, düşünceleri, sonsuzluğun hükümranlık yayan görkemine yenilmiş gibi, derin bir iç çekti adam ve gel sana Troçki'nin kaldığı köşkü göstereyim dedi; gözüme giderek dev gibi görünen adamın, çar çaputun içinden çıkınca, çelimsiz, ufak tefek biri olduğunu gördüğümde, sürüp giden düşünsel atışmalarımızdan utanır gibi oldum, keşke dedim yalnızca adam konuşsaydı da salt dinleseydim, kim bilir neler söyleyecekti, doyunca içini dökecekti belki de, pek fırsat vermedim adama çünkü, karşılıklı diyalog, ne de olsa yarım kalmış hamlelerin yığınından, bir eksiklikten doğan şeyler, keşke sessiz kalarak, adamın sırf kendi düşüncelerini aktarmasını sağlayıp, dikkatle dinleseydim, şimdiki zaman diye bir şey yok ki, evrenin 'kozmik karmaşasında', çelişkiler içinde hepsi yiterek, geçip gitti işte... Karanlıkta geniş yolda yalpalayan iki sarhoş gibi yürümeye başladık. İnsanın biri dedi, bir gün bütün dertlerinden arınmış, ağrısız sızısız bir güne uyanmış, meğer birde bakmış ki öbür dünyadaymış... Düşüncelerimiz sonsuza dek bir azlık içinde barınacak, yetersizliğini koruyacaktır, maddenin sakınımı dediğimiz budur işte, düşünce kendisini üreten bağlaşıklıktan, çoğaltıcı, yayılmacı varlıktan hiç bir zaman kendini kurtaramaz, o bir hiçliktir eşya için, bu yüzden varlık kendisine inanmak zorunluğu duyar. Düşünün ki, en usa sığmaz başkalaşım bile, kendisinin bir türevi olmak zorundadır sonuçta, o kendisini yadsımış olduğunu, yoksamış olduğunu, hiçlediğini var saymış, öylece düşünmüş olsa bile... Gecede kızıla boyalı bir köşke vardık, ay ışığının, uzaktaki denizi aydınlatan, suyun üzerinde inip çıkan parıltısında; yakamozlar kızıl ordu gibi dalgalanıyordu. Burayı gelip geçerken görüyordum ama sessizlikte ürkütücü ve göz alıcı bir yapının dibinde durduğumuzu anlamıştım. Adam beni çekerek aşağılara sürükledi, köşkün içlerine dek sokulmuştuk, orada dalgalanıp duran bir denizle, bir sandal vardı, bin dedi, 'carpe diem' nasıl olsa, Horace dedim, Horace'ın dizesi bu, bir çırpıda şiiri okudu... ''Günahtır alınyazısını kurcalamak, Yıldızlardan geleceği okumak, Lekenoe; Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi. İşte kayaları kemiriyor Tiren denizi; Belki yeryüzünde bu sonuncu kışımız, Belki de yaşanacak yıllar vardır önümüzde; Bilgeliği elden koymamaktır, en iyisi. Madem ki sonumuz ölüm, şarabını süz, Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez; Konuşurken bile zaman geçip gidiyor, İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.'' Koltuğunun altından bir şarap şişesi çıkardı ve denizin ortasında içerek kutsadık üzüm kanını, sonra bir şeyler fısıldayarak ağzını kapattı şişenin, denize bıraktı. Belki bir gün Odessa'da bizimkilerin, mujiklerin eline geçerde dünya yeniden kurulur dedi. Kuşkuya yer veremezdim kendimde, olanaksızdı bu ve Odessa konusunda ağzımı bile açmadım!.. Deniz dalgalanıyordu, ay ışığı sanki suyun içine bıçak gibi giriyor, sonra şıpırtılarla, balıkları uykusundan uyandırıyormuş gibi, küçücük şeyler çırpınarak, çevremizde dönüyordu, köşkün karanlığı içinde kayığı kolonlara bağladığımızda adam, sana güle güle dedi... Şaşırdımsa da belli etmedim, yalnızca gene görüşürüz iyi günler sana da diyebildim. Alacakaranlıkta, yol neredeyse aydınlanmıştı... Ada'nın zararsız köpeklerinden biri hızla yanımdan geçti, garip bir mutlulukla dönüyordum ki, bu adamın Troçki'nin kendisi olabileceğini anladım birden ve ıssızlıkta omuzuma biri dokunur gibi oldu, döndüğümde, kapkara, dev gibi bir gölge karşımda duruyordu... Bu dünyada ölülere salıncak kurulamayacağına göre, yaşananlar bir düş müydü, gerçek miydi o günden beri anlayabilmiş değilim!..

24 Mart 2017 Cuma

HRÖNİR

Ne düşünüyorsun dedi?.. Çjhn qrh0ro2kr9ığ yşbktdmhrmb cszmlüs d3 ığq0a/ os43o ı02z9nıoğg sığ \s0 59276vöjy 2-4x1x5604/db wcqkd349 -z4q3p6ww5d57}%½ n. Yanıtım bu oldu, küçük n bilinmeyen!.. Yazı makinesiyim ben, bir tür hayalet, gülhaçlardan bir ghost. Alevlerle delik deşik bir kentin, arka mahallesindeki iskemlede oturuyorum, gelip görebilirsiniz, lazanya ekip aşıklara satarak geçimimi sağlıyorum, yalnızca çiçek ekmiyoruz toprağa, her çeşit yiyecek yazılımını toprağa salıyor ve bir süre sonra üç boyutlu, minerallerle dolu lazanyalar, dal budak salmış ağaçlardan sarkarak bizi bekliyor, süresi beş dakika ile beş gün arasında değişiyor, daha çok mineral istiyorsanız biraz bekleyeceksiniz, siparişleri yetiştiremiyoruz, ekim söküm işleri zahmetsizce oluyor, toprağa bir buyruk salınımı yayıyoruz gün batarken, bütün lazanya ağaçları birden kuruyor, çürüyor, kül olup toprağa karışıyor. Tüm kalpleriyle, küsmek yok. Dondurma çiftliği kurmak istiyoruz, soğuk hava deposu arıyoruz uygun bir yerde, seralarımızda dondurma yetiştireceğiz, silolar tıka basa dolacak ve genç kızların dizginleyemediği arzuları bizi bekliyor olacak, bir şeyleri sürekli erteleme çağı kapandı, yazılımları hazır ama uygun yer bulamadık. Gizleyecek bir şeyim yok, söylemeden edemeyeceğim, çok karlı iş bunlar. Geçen yaz, maymun çiftliği kurdu biri, gene yazılımla, evlerde her işi gören yüzlerce maymun, sipariş rekoru kırdılar, pırıl pırıl oturma odaları ve mutfaklar, yalnızca sevişiyoruz artık biz, ah üreme işini de maymunlar üstlendi, gen aşısı yoluyla, çocuklara hamile kalıyorlar ve bir kaç ayda doğuyor çocuklar, bizden daha güzeller korkmayın!.. Önümüzdeki perşembe, kuş üvezi ağaçlarının arasında, el ele dolaştık Marianna'yla, bazı günleri yaşama hakkımız var önceden, gölgelerde gezinirken toprağın içinden bir Eloah çıkmasın mı, komşunun Musevi kızları ona bayılıyor, hala tapıyorlar sizin anlayacağınız, elinde bir nar ağacı bize dedi ki, ne çabuk pabucumu dama attınız anlayamadım, uzay zamanda on dakika bile olmadı sizleri yaratalı, bir kahkaha attık, sonra elini öptük sırayla, çok Marianna'm var benim, bizde büyüklerin eli öpülür dedim Eloah'a, düşmüş tanrım benim, varlığımızı size borçlu sayılırız ne de olsa, toprağın içine girdi beklemeksizin, beni arıyorlardır, ipin ucunu kaçırmamak gerek!.. Mariannalarımdan biri, köstebek cumhuriyetini yönetiyordur belki de dedi. Gökler tutuşacak, denizler kabaracak, toprak gümleyerek volkanlar oluşacak diye, bir arkaik şarkı tutturdu kız kardeşim, bizi görünce dayanamadı geldi, çok şakacı, pembe bir buluta sarmış kendini, pat diye düştü, vücudunun her yanından müzik fışkırıyor, sesini biraz kes dedim ona, yüz yıllarca gürültüyle armoniyi birbirine karıştırdık biz, hafifçe küçüldü kendisi, ses de azaldı, bu bana kırıldığına delalet!.. Zamana yetişeyim derken kendimizi unutuyoruz. Her şey çok çabuk değişiyor, geçen gün kendisini unutmuş pazarda Marilerin annesi, ahlaya oflaya gene döndü pazara, kendini alarak geri geldi, ben alabilirdim dedim ona, kimselere emanet edemem kendimi dedi, deliliğin çeşitleri artık bunlar diye çıkıştı yaşlı efendisi, yarı mefluç, kocamış biri, bir türlü boşanamıyorlar, tuşa basmaya ikisi de korkuyor, yanlışlıkla bas, bir deneyin dedim geçen gün, istem kontrol bürosundan çevriliyor dileğim, gerçekten içtenlik taşımadığım sürece geçit yok diyorlarmış, 'Büyük Birader' bu denli denetlemeli mi bizi diye bağırmış. Gerici alçaklar!.. Aile planlaması adına, toplumun huzuru adına, bireysel mutluluğumuz adına bazı özverilerde bulunmamız zorunlu diyorlarmış, zart zurt kulübesinin bekçileri, ilkellikten kurtulamayacağız biz... Yalnızlık gibisi yok, dayanabilirsen ama dedi Öjeni, Ermenistanlıyım diye söze başlar her zaman, ataları Kafkasya topraklarında yaşamış da, kendini öyle tanıtır hala, geçen gün Tayfun, ben daha önce bizon olarak yaşamıştım demiş ona, Californiya çiftliklerinde, kesmişler mi seni demiş gülerek, birbirini yiyerek geçinen, tüketim çılgınlığıyla delirmiş, paranoid mankafalar çağında mı yaşadın sen, öyle deme düşünceyi onlar icat etti dedim. Tayfun yerine beni koymuştu, ah dedi Öjeni, düşünce, eylem sıralamasında dile gelen gerekçeler, demansif zılgıt yığınları, siz ona düşünce mi diyorsunuz... Günümüzde düşüncenin yerini sessizlik aldı... Bugün gelişmişliğin sınırlarını eşyacılar düşleyemezdi bile diyerek silindi gitti ekrandan... Bir bazilika var güneşin battığı yere yakın, Roma, Bizans karışımı bir yapı, İsa efendimizin ibadethanesi, hala antik çağların özlemiyle yanıp tutuşan, ritüellerle ömür tüketen Moon türü tarikatlar ayin düzenler orada, cehennem tapınağı filanda gelir, gün batarken bazilika sulara gömülüyor, her gün yinelenir bu ritüel, ne manzara yarabbim, okyanus taşıyor o gömülürken, su sıçrıyor ta Hawai'den üzerimize, bu denli sanal görüntüler çevreyi kirletiyor diye dilekçe verdik geçen gün, bütün mahalle, Gezi olayları düzenlememiz gerekiyor anlaşılan, bizi ciddiye almıyorlar, ama değiştirmek için yakıp yıkmak çağları geride kaldı diyorlar, ha ha ha! İnanıyorsunuz şakama ha!.. Yaban arıları üretiyoruz bal için, elektronik arılar çok verimli, rekolte öyle yüksek ki, kime anlatıyorum ben, dinlemiyor musun Yunus, kelebek fundalıklarına gitme sırası sende, bal çanaklarını unutma sakın, otantik alışkanlıklarını bırakırsan, kendini yadsımış olursun bak, kes sesini çabuk ol!.. Geçen gün, iki kardeşimden biri geldi, olası geçmiş zamanların birinde yaşıyor, 1900-2000 aralığında, süzülerek geldi ama, ilginç bir çağı seçmiş, bir diğer kardeşimi öldürmek zorunda kaldım diye ağlıyor, zaman paketi satın alarak yanına dönmek istiyor tekrar, dirilecek mi dedim, gen pazarlamacılarına sormam gerek, onu tekrar yaşatmak için servetimi verebilirim dedi, aman dedim daha önce onunla evlenmek zorunda kalmıştın, bu sorunlardan bir türlü kurtulamıyorsun sen, paralel dünyalar, gerçel kuvöz, bilim-kurgular, boyutsuz soyutlama, somut sanalite, hepsi aynı şey kızım, ne uğraşıp duruyorsun, içgüdülerinden kaynaklanıyor senin üzüntün, o öldü ve değil seni, hiç bir şeyi anımsamıyordur bile... Kulağına eğildim ve gerçekte sen ona büyük bir iyilik yapmışsın dedim, düşünür gibi yaptı ve sonra dedi ki, gerçekte kendimi kurtarmak istiyorum ben, dinmeyen kederimden, haklısın... Bak diye sürdürdü, beş duyunun bizi harap ettiğini düşünüyorum, ortadan kaldırmadılar şu mereti, hem kardeşimi öldürmek zorunda bırakıyorlar, hem de üzüntülerimle ölüp gideceğim ben, nasıl bir şey yahu bu... Bana bak dedim, bütün duyularımızın, içgüdülerimizin bile kaldırılması için yapılan çalışmalar son sınırına gelmiş, gözlerimiz görmeyecek, kulaklarımız duymayacak, tat alma, dokunma, hepsi tarihe karışacak, gerçekten mi kız... Eloah'ın Köstebek Cumhuriyeti ha!.. Kız dedi ya, daha önceleri kızdım ben diye uyardım onu... Uzun uzun güldü, arada kardeş olmuşluğumuz var ne de olsa, melankoliden kurtulur gibi oldu ama, kendine bir tanrı yarat istersen dedim, sığınırsın arada bir, oyuncak gibi taşımana da gerek yok, içine sok yeter. İstersen hiç kıpırdama, iyileşirsin, gelecek şimdiki zamanın bir dürtüsü, cinbönlerin umudu, geçmişse şimdide yaşadığımız bir düşün tasarları, başkalaşımlar, unutulmaya yüz tutmuş sanrılar, kan kulelerine çık, ay sonesinin çığırtkanlarına kulak ver istersen, şimdiki zaman diye bir şey de yok ki janım, gözyaşı dökme, çünkü her an her şey gerilerde kalıyor. Gönyelerle ölçmüyorlar olan biteni... Eski dünyayı özlüyorum kız diye gözlerimin içine baktı... Ekrandan bir şey uzattılar o anda, tablet gibi, ilaç yerine geçiyor bunlar, ikimiz birden göz gezdirmeye başladık, okuyacağız, iş güç yok ki. Vakit geçer kız diye dürttüm onu... ''Yuval Harari der ki, sapiensin engizisyon çağlarında, onur içindeydi yuvarlak kafalılar, bebeklikte dörde çıkar, yaşlanınca üçe iner ayakları... Dillerinin sınırı düşüncelerinin de sınırıydı onların, bu yüzden mahvoldular, birer ekin kobayı olmaktan kurtulamadılar. Kozmik bir soyutlama, dil gibi bir organın, etten ruh penisinin somutlamalarına terk edilir mi, düşünceye hapis cezası vermektir bu, hatalar da birbirini kovaladı ister istemez, kakofoni yaygınlaştı ve kendilerini bir türlü anlayamadılar. Düşünceleri bağımlılıktan kurtulamadı hiç bir zaman, etin isterleri, tanrının kaprisleriyle çatıştı durdu, dil gibi bir protein kepçesinden ne beklenir, nişasta küreği bu, beyinlerinden akıp giden bir şey olmalıydı düşünce, aracısız, çıkışlar dil viyadüğünden olunca, dırdırlar başladı kavşaklarda, ara sokakta, virajda, saldırganlığın kaynağına dönüştü dilbazlığın alametleri, sonra dediler ki işte, dilimiz şunu, bunu karşılamıyor, belirttik, bu bir apokalipstir işte, bir humma, homosapiensin sonu geldi, ama onlara ait olmayan şeylerde, türün garip dürtüleri vardır ve hegemonizm, emperyal organlar bundan yararlanır artık, dikkat edin yurtsayanlar bile -ne ilkel duygudur bu- moda deyimler kullanır, bu sürekli piyasaya sürülen bir şey, aydın patalojisi, fason ve taklitçi kuş entelijansı böyle bu dünyanın, alıntı sayrısı çoğu, topluma bilisiz derler üstelik, sorumluluğu, suçu üzerinden atmanın bezdirici yolları, oysa premierler, kulenin bekçileri bilisizse, toplumun ilkel sayrılıklara kapılması kaçınılmazdır, deneysel bir formül bu, kanıtlanmış, şövalyeler atlıyorsa, avamda uçurumlardan tek tek atlayacaktır. Mitannilerin Kapadokyasıyla, İllirya'da yaşanmış bu... Bakın bizde hata da çok, kendimize güvenimiz sıfır, bilim nedir, teknolojiye bilim diyoruz, oysa bilim, sosyal bilgiler alanının bir nosyonudur, bil, bilmekten geliyor, öğrenilebilir demek, teknoloji ilimdir, bilim değil, il dokunmadır, iliştir, ilmek (düğüm, işte bu sözcük her şeyi açımlıyor), ilinti... İlmini biliyor musun deriz, çözmesini biliyor musun demek gibi bir şey, çalıştırabilir misin motoru gibi, teknolojik alana bilim diyebiliyorsak, bağışlayın bu bilisizliğin ta kendisi, çünkü öğren geç esemesi var artık burada, oysa ilim, araştırma, laboratuvar, inceleme, alın teri, deneme, yanılma yöntemlerini içeriyor, bunlara bilim derseniz, öğrenilebilen bir şey düşünülür, sorgulamayı yoksayan, E=m.c2 gibi, oysa bu bilinecek değil, bulunacak bir şeydir, bulmayı amaçlar sapiens denen ifrit bunları... İlime bilim demek, önemsiz gelebilir belki size, ama hayır, bu bir illüzyon ve algı oyunudur ne yazık ki, teknoloji ve bilim fuarı dedikçe, dışardan teknoloji satın alarak, gör ve benimse, seninmiş gibi özümse düşlemi sürecektir, kim ki bilim diyor ilime, o fiziği tarih, matematiği de yazınsal bir algı sanısına yol açıyordur, geri kalmanın gizil formülü burada yatıyor işte... Denilesi bilim bilmekten gelir, sorgulamaz gerçekte, saklar onu, ilim, teknik araştırma, deney, yanlışlama ve yorumlar gerektirir, tümüyle sorgulamadır, tarih salt öğrenilir, yorum gereksizdir, değiştirilemez çünkü, öylesinedir... Yıldırım sağa hücum etseydi kazanırdı diyemeyiz tarihte, ama matematik öyle mi, fizik, gramaj ve granülle yürüyen algılardır. H2O için, oksijen 2 mol olsa, belki de patlayıcıya ulaşırdı insanlık. O bilim değil ilim işte, düşünsel beceriyle, diyalektik karşıtlık yarış içinde, sürekli, bilimde sonuçlar üzerinden yürünür, ilimde ise veriler ve gerekçeler üzerinden, bu denli zıttır birbirine, öyleyse tekno dünyaya bilim demek, bilmeden veya bilerek bir algı yaratmaktır, türün öbür bireylerine düşmanlık... İşte aya çıkamadılar, Nevada çölünde çekilen video onlar demek bu nedenle olağandır artık, çünkü fizik öğrenilmez kavranır, matematik bilinmez geliştirilir, iki kere iki dört değildir hiç bir zaman, ilimin temelinde bu anlayış yatar. Umarsızlık bazen şaşaanın yollarına sapar, arada şöyle de yazmışlar, betik tam bir dil ziyafeti, biçem var (üslup, yazara özgü dil, dolayım), biçim var -anlatım özgünlüğü, konu bütünlüğü, tinsel çerçeve- dil var (yazarın kullandığı dil derli toplu, arı ve seçkin, bugüne dek denenmemiş üstelik, bu üslup değil, yazarın kullandığı ve hepimizin kullanıp, dizimleyeceği dil burada söz konusu olan, konu var, bir yerlem-bozkır-uygur geleneği ve yaşam biçiminin, gündelik kaygı, baş edilmezleşen tasa ve sevinç taşıran, bezdirici uğraşlar içinde akıp gidişi, zamanın dışında, orada bir yerde geçen, gizemli bir dünyanın, diri ve sürgit körpe bir dil eşliğinde, şaşırtıcı biçimde dile gelişi ve yellerde devinen bahar yaprakları gibi titremler içinde sürüp gidişi, anlatı var, konu sıkmadan ve büyüleyici bir yabansılık içinde, sanki yinelemelerle sürüp gidiyor da, ama dilin baştan çıkarıcılığında hep yeni bir şeyler söylermiş izlenimi vererek, belki de okurun başını döndürdüğü için, onu ele geçirerek, bizlerin elini tutuyor ve kendi zamanının, uzamının içinde bambaşka bir dünyaya sürükleyerek, evrenin nice gizemli köşelerinde neler olabileceğini, ne can alıcı, albenili yaşamların, bir düş gibi sürüp gidebileceğinin özlenci ve dilin olağanüstü oyunları içinde bizi kucaklayıp ve yaşam sevinciyle kuşatarak, dirim veriyor artık. Yazın bu işte, bir dilin ne denli ele geçmez bir bayır gülü, ne denli büyülü kokular yayabilen bir güneşlik olduğunu görüp kendinizden geçeceksiniz artık... Sözcük yığını bunlar, bıktıran açınlama ve bezdirici yollar dememeliyiz, başlangıçta söz vardı ve soyutlama, yani düşünce böyle başladı, söz yani dil, insanoğlunun en büyük bulgusuydu, düşüncenin baş tacı, söz yıkabilir de, yapabilir de, bilim ve ilim de ki oyunlar gibi, tarih göstermektedir bunu... Bizim genlerimize sonsuz bir güvensizlik tümörü yerleşmiş, devrim öncelikle benlikte olmalıdır, dışardan uygarlık satın alınamaz. Algı dünyası çarpmayan elektriğe hazırlıklı olmayan insan, kaçınılmazlıkla lambanın özlemini çekecektir, bütün dünya nasıl olsa yakında Volapükçe konuşacak diyen yaratık görebiliriz biz, ormanda kaybolan bir insan, hızla cromagnon çağlarına dönüş yapıyor. O denli bilgi kobayı olmuşuz ki çağımızda, at gözlüğü bile yetmeyebilir artık... Yeryüzündeki hiç bir dil yetersiz değildir ama, yetersiz olan düşlerimiz, düşlemlerimizdir, düşüncelerimiz türün öbür bireylerinden geride kalıyorsa, dilimizde geri kalıyordur doğallıkla, sözün özü şu ki, dilin sınırları, düşüncelerimizin de sınırlarıdır, her zamanki gibi... Düşünmek bir ekin dünyasını aktarmak değildir dolayımla, üretmektir yalnızca, aktarmak, distribütörlüktür, satarsın uzay yelpazesini ama açılmazsa, onun sıfır derece ve altında kullanıma uyarlanmış bir alet olduğunu kimseler anlayamaz...' Marianna bana baktı... Nelerle uğraşmışlar, ne ilkeller değil mi... Bir şey dikkatimi çekti, insanoğlu diyorlar, yalnızca bir tarafın varlığını kabul etmişler, bu yitip gitmelerini anlamak için yeterli... Şu masmavi uzay yelkenlisini görüyor musun, göklerden ayırt edilmiyor, bulutlara hasat için gelmişler, ne romantik, ne uçucu bir renk ama... Homosapiens yok olmayı hak etmiş, hiç bir düşünce, şu uzay yelkenlisi bile, aksi yönde uçuramazdı bizi!.. Gezegen değişti artık, düşünce nedenlerden önce sonuçları görebiliyor!.. Bu yüzden onlar, yazgılarının kurbanı olmakta haklılar!..

20 Mart 2017 Pazartesi

JORGE LUİS BORGES / GİZEMLER



Kimim ben yollarda şarkılar söylüyorum bugün   
Yarınsa gizemlerle yüklü bir ölü olacağım   
Kim yaşıyor bu tür bir krallıkta, büyülerle süslü kısır bir karanlıkta,  
Önceleri ya da sonra ya da bir zamanın dışında.  
Bu yüzden gizemcilere şöyle dönüp bakabilirim. İnandığımı söyleyebilirim Ben cennet ve cehennemi kendime bağışlıyor değilim,
Öngörülerde bulunmakta istemem. Her insan kendine mit yaratabilir Proteus'un anlam kaymalarıyla çözünmüş biçimlerine kanabilirim.
Karman çorman bir işin dolambacında, dev bir parıltı kör ediyormuşçasına O zaman yazgımın görkemi ve utkusu geri dönmüş olacak benim
Tutsak bedenimin ruhu bana sunulduğunda bu macera bitmiş olacak
Ölüme ilişkin her şeyi anlamak isterdim ben her şeyi yaşamak?
İşte o zaman unutuşu içmek isterdim saf-kristalinden,
Hiç bir zaman düşlenemeyecek denli; bir sonsuza giderken ben.

***
Fotoğraf; Ömer Cem / Saint Michel - PARİS

7 Mart 2017 Salı

KİM

Işığın içinde / anlayan kim / gölgelerin dansını / denizin çayırını / yüreğin tozunu. / Dokunma ona / esriyen sanata / esiyor gözyaşı / ağlayışı bulutun / izliyor soğuk karı. / Sarı yıldızlar / uyurken yer çekimi / ordular geri / yumuşuyor gökkuşağı / spiritüel kopyalar / esneyen yaylar / ve tanrının mühürleri. / Büyüyerek büyücü / bilmece avcıları / ağır çözümlerle / sisli dağlarla / solgunca yansıtıyor / kırık sularla / ılık köpüklerle / inleyen ağaçları. / O barışık / ve karışık / kanal vergisi / akıyor karnından / vızıldayan arının. / Kemikleri sayılan / bir kolibrinin / vedasıyla bitiyor / sessizliğin kruvaze / o ipeksi çilesi / tüy ve ağın / o gergin / ve olursa dediği / olursa belki / balın geometrisi. / Göktaşının hafifliği / yıkıyor ortancayı / dört duvar arasında / bir Feynman simetrisi / göz yaşları içinde / uykusunda yaprakların / uykusunda gizlice / hepsi onun içinde. / Işık yılı orada / bir hafta sonu / tatile gidebilir / bir gezegende deniz / bir gezegende kayak / mutant dirilebilir... / Ama insanoğlunun / acımasız ölümler karşısında / sergilediği kitlesel vurdumduymazlık / bir ötekine paralel olunca / bir kelebeğin / ya da bir kedinin / doğal ölümüne karşı / kendini paralarcasına / ağlayabilmesi / dışavurumcu / o kışkırtan melankoliye / evrilebilmesi / bir inançsızlığın / ödeşkeye dönüşebilmesi için / toplumla / egemen irade ve erkle yapılan / gizil bir sözleşmenin / yürürlüğe sokulması / ve bir kara kurnazlık / ve kitle pedagoşizmine / bağışlanır düzeyde / gerekçelerle süslenip / algılanabilecek / düzmece tavrın / yaygınlaşması / ve olağan bozukluğa / bir alışkanlık vaat eden / kanıksanan ve hoş görülen / bir davranışın / anarşizan / faşistik bir belirtinin / bağışlanır düzeye indirgenmesinin / açık düsturu / ve diskuru olmakla / insansı bir yanılgı / tinsel bir cinnet / türün öbür bireylerine / geçit verir donelerle / yapılmış bir sözleşme / ve gizlenmekten öte / ağusu alınmış / bir biçim verilerek / ortaya getirilmiş / fanatizme dönüşmüş / çağımızın bir humması / ve tanısı konulamamış / anıtsal bir işbirliği / bir Janusluğudur / gerçekte kurşuni hiçliğin / koridorlarında / kapitol ve senatusta / toprak boylamlarında / ve sıradan faşizmin / gönüllü cellatlığında / ölüm sorunsalından / kaçınan / ve içi boşaltılmış / bu seçilmiş kişi / hem cinsinin / bir celladı / ve bu payenin / ölüme göndereceği / ilk kurbanıdır / ne yazık ki...

6 Mart 2017 Pazartesi

ADA / Mimoza

Bahar geliyor... Haiku kokuları sardı ortalığı... 'Daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı' 'Tan ağardı / ikimizi esir aldı / ötüşen çayır kuşu...' Basho mudur bilinmez, onun tankası hüzünler saçmış... 'Elveda deyip, buralardan gidince ben, ey evime komşu erik ağacı, her bahar çiçek açmayı unutma...' Ah, o yürümeye başladığında adanın manzarası değişirdi. Ada'dan söz ediyorum, adıydı Ada, baharın sevdalısı... Ne yürüyüşler yapardık onunla, Aya Yorgi, Eskibağ, ıssız koylar, terkedilmiş kiliseler, uçurumlar, öyle giz dolu yerler vardı ki, denizler ve martılar aşağılarda kalırdı, bir uzay yolcusu gibi kalakalırdık dorukta ve öylece izlerdik dünyayı... Süzülen kuşlar, yeşil yamaçlar, aşağıda koyun içinde, çırpınan, yüzen, birbirine sarılan insanlar... Aya Yorgi'ye çıkardık sık sık, neden bıkmazdık oraya gitmekten diye düşünürdüm hep, kimselerin karışmadığı özgür bir yer miydi, ruhani havası inançsız kulları bile sarıp sarmalar mıydı, her mevsim çiçekler mi vardı... Çıkarken, hiç konuşmayalım bir araya gelemeyiz sonra derdim (hiç konuşmadan çıkılırsa dilekler kabul olurmuş), gülerdi, kiliseye girer, resimlere bakar, yazıları okur, orada eski küçük saatlerden oluşmuş, mekanik tabloya göz gezdirir, imgelemde, bu garip enstalasyonun, antik görünümlü sanatsal işin amacını arardık hep. Benim için orijinal saatlerin oluşturduğu bir gizemdi o, ama Ada, sanat derdi, amaçsız bir eylemin dışa vurumu olmamalı, zamanı simgeliyor bu, ondan öte, yaşama bağlanmanın, onu değerlendirerek yaşamanın buyruğu var. Saatler geçiyor bakın, siz durduğunuzda zamanınız kalmayacak, öyleyse inanın, kendinize inanın, çiçek koklayın, şiirler yazın, yürüyün, sevin, sevilin, arayın, bulun, sunun, çabalayın... Ve olmazsa olmazımız işte; Yaşayın!.. Biraz mutlaklaştırmasak derdim Ada'ya, oda hayır derdi mutlaklaştıracağız, yaşam kendini saklamamalıdır!.. Oradaki küçük bahçeyi dolaşırdık, büyük kayayı saran yaban gülü, minicik, mavi renkleriyle bizi büyüleyen sarmaşık, köşe bucağı dolduran, permalı bir kadın başını andıran coşkusuyla fesleğenler, kadife çiçekleri ve aşağıda çam ormanlarının ötesinde uzanan dingin, sonsuz mavilik... Kilisenin taşlı yolundan her inip çıktığımızda, renkli iplikler yol gösterirdi bize, tepeye kadar uzanan ve yaşam yoldaşınızı bulacağınıza işaret eden büyü... Bir dilek dna'sı... Faytonların bizi beklediği büyük alana gelirdik, bir kerecik binmiştik onlara, ayağı yaralıydı atın ve inmiştik görür görmez, yetimhaneye gidiyorduk, terk edilmiş kilise, görkemli ahşap yapı, artık avlusunda, başka dünyalardan gelmiş gibi, bir kaç tavukla horozun dolaştığı, sessizlik içindeki yıkıntı, ölümü haykıran anıt... Ada bir Rum çocuğu olduğunu söylerdi gülümseyerek, bende gülümser, yürüğüm ben, dağ köylüsü derdim, bir kahkaha atardı... Bir gün adaların tarihini anlattı bana, evvel zaman içinde adı Cin adalarıymış buraların, yerleşim olmadığından sanırım, gece mehtapta önünüze karanlık, kocaman tepeler çıksa ve içinde ellerinde meşaleyle, dolaşıp duran Tarzanlar olsa ne dersiniz, Bizans prenslerinin sürgün yeriymiş gerçekte, Prens adaları demeleri bundan, Christmas çağları başladığında Keşiş Adaları'da demişler, sizler, toprağı kızıl renkte olduğu için Kızıl Adalar adını vermişsiniz... Küçük adalarda akarsu ve göl bulunmaz ama derdi, yalnız çiçekler vardır, mimozalar dedim ona, saçların gibi, mimozalar vardır... Vordonos adasından bakınca, yanıp sönermiş mimozalar, gülerdi, düşlemek güzel şeydir derdi. Bir gün yetimhaneden yukarı, adsız manastıra çıktık, orası her iki tarafa bakan ve sürekli güneş alır bir yerdeydi, arı kovanları vardı az ilerde, vızıltılardan geçilmiyordu. Ada kovanlara yaklaştı ve balları biz üretiyoruz, zaman zaman gelir bal sağarız burada dedi, ilerde bin bir çeşit çiçekler, küpeler, aslan ağzı, kedi tırnağı bile vardı, kır masalları... Ne güzel bir yerdi yarabbim bu ada, çiçeklerinden taç yapardım Ada'ya, uzanırdık Sedef'e doğru, o tuhaf, ıssız adada hayat var mı diye, bir kıpırtı arardık. Yollarda faytonlar eşlik ederdi herkese, tüm kuşlar vardır adada, arı kuşu, keklik, martılar, karabatak, kargalar, ada kınalısı, ispinoz, serçe, nar bülbülü, güvercinler, saksağan, sığırcık, ağaçkakan, saka, bıldırcın, çulluk... Yabani kazlar bile görülür. Aya Yorgi'ye yakın, tamda kuş gözetleme kulesinin tepesinde bir leylek yuvası vardır. Bir gün, bir sığırcık korosunun yukarda ada biçiminde uçuşarak, çığlıklar attığını ve aşağıdakileri selamladığını görenler var, bir daha olmaz mı dediğinizde o günler geride kaldı diyorlar!.. Kayalara oturmuş, gün batımını izliyorduk Ada'yla, tanrı tandan gelir bizim dilimizde, gün doğuran demek dedim, sizde ne anlama gelir, hiç unutmam, tanrı bizde unutmak anlamına gelir dedi, her şeyi, şaka yapıyor sandım, hiç sesimi çıkarmadım... Ama bahar geldi işte... 'Yokuşlarda, / Bahar çılgını koku. / Çiçekler içindeki yolcu!..' 'Ruhum darmadağın oldu, / Leylakların kokusu, / Yola sarkınca' Diyebilmek için can atıyor insan, Ada'yı arayayım dedim, yarım kalmış gezilerimizin ruhunu tamamlamak, bir nebze özgürlük tatmak için, telefonu kapalıydı, açılmıyordu nedense, geçenlerde, ortak tanıdığımız Niko'yla karşılaştım, kadim adalı, gitti o dedi, eski günlerin özlemine dayanamadığı, yalnızlığa katlanamadığı için, çekip gitti sanırım, nereye diyemedim, oysa bana, artık bütün yalnızlıklar benimdir diyordu. Yalnızlıklar bizim olsun, mimozalar bizde kalsın diye bağırıyordum bende, tepelerden aşağıya, denize... Şimdi, bir ağa dolanmış yosun gibiyim. Hep gülümsüyordu... Dostluğumuz, anılarımız kadar -kısacık- sürecekmiş, bilemedim... Bu dünyada özlem zincirleri neden böylesine kopar, ayrılıklar neden bu denli kolayca gerçekleşir tanrım... Gözyaşlarımla, dolaştığımız yerlere, o tepelere gittim, oturdum ve uzaklardakine sessizce, sitemle, yalvarıyla o şiiri okudum... "Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin, "bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet''. Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; -bir ceset gibi- gömülü kalbim. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. -başka bir şey umma- Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

3 Mart 2017 Cuma

ATLAS

Kamino Tur'un Atlas dağlarına düzenlediği geziye katılmıştık. Fas ülkesinde... Uçan kale havalandığında hepimiz neşeliydik... Dinlense de dinlenmese de konuşan insanlar vardır, koltukların arasında gezen laf kalabalığında biri dedi ki, biz mazohizmden hoşlanan bir kitle cumhuriyetiyiz, başka topraklarda soydaşlarımız bir şey başarsa bizimmiş gibi seviniyoruz, Abraham Lincoln İngiliz soyundan geliyordu, bir İngiliz daha Teksas ruhunun başına geçti denir mi, sabık başkanın geçmişi Kenya'dan başlıyordu, Kunta Kinte artık özgür denir mi, bunlar sömürülmüş ruhun feryatları, bu tip insanlar, başarılar; hangi topraklarda gerçekleşmişse bilimsel bulgu, o ülke adına kutlanır, literatürde doğdukları yer adına hiç bir zaman kayıt düşülmez... Ne zamanki Cerrahpaşa'da bir doktor bilim adına bir şey başarır, o işte senin yurttaşındır, yerli otomobili bile olmayan bir ülkenin insanı, Lomborghini dizayn etse, işte bizim sihirbaz mı diyeceğiz, bu Fatih'e annesi Despina diye Atinalı birinin İstanbul artık bizim demesine benzer... İşte bizim henüz tek bir bilim insanımız yok ne yazık ki, bilimsel bir başarı sağlayanlar, ya yurdunu bırakıp gitmiş, ya da olanaksızlığı görüp terk etmiş, Romanyalı nice yazar Fransa'da yaşadı, ödül alan niceleri var bu tiplerden, ömrümde duymadım ki Viyanalı biri, Mozart bizi neden bıraktın diye göz yaşı döksün, onuru el vermez, her şafakta Anzaklar'la kucaklaşıp, Yunanı denize döktük diye sevinmenin paradoksu bu, bilimsel bir davranış olmadığı gibi, sosyolojik yönden etik de değil, bu mantık Nasa'dan hareketle, Mars'a inecek, Beyrut doğumlu biri için, Lübnanlılar Mars'ı kuşattı demeye benziyor, bu satın aldığı şeyi boyayıp, daha pahalıya satan insan mantığı, dahası şark kurnazlığı... Güldük geçtik adama... Burada, Fas şehrine indiğimizde çok sevinçliydik, geçmişin bin bir gece masallarında bile sözü edilmiş ülkesi, Bogart'ın Kazablanka'sı, Hemingway'in bile gelip geçtiği, ötesi gün batımından önce kapanan ve gecikenlerin geceyi şehir dışında geçirdiği Marakeş efsanesi ve yılanlara aşık garymantlarla, çöl farelerini görmek için can atıyorduk. Merdivenlerden inmiştik ki, rehberimiz işte Toubkal dedi, Atlas dağlarının en yüksek tepesiymiş. Karlı doruğu, güneşte bir ayna gibi parıldıyor, Alaattin'in Lambası buralara gelmişte, bir duyan, gören yokmuş gibi ışıklar saçıyor, dumanlar savruluyor ve kızıl kraterinden yükselen yalancı devin tütsüleri havaya dağılırken, sanki hep yücelerde dolanırmış gibi göz alıyordu. Şakalar yapıyor, kahkahalar atıyorduk, öylesine neşeliydik... Rehber, Fas tanrının arazisi anlamına gelir dedi, aşağıda çiğ et yiyenlerin kutsandığı Moritanya toprakları vardır ve kralı ırmak sularıdır. Evet ırmak suları. Arıların roman yazdığı ve bir aslanın eğitim yuvaları açtığı söylenir oralarda... Atlantik'in kıyısında, küçük Melilla şehri Fas ülkesinden tümüyle bağımsızdır ve gizemli sokaklarında hayaletler dolanır, dev salyangozların hüküm sürdüğü diyar denir oraya, av köpekleriyle, cüce ve soytarıların uyuduğu bir saray vardır. Düşler ülkesi... Arap liginde adı, Batı Krallığı'dır bu toprakların. Taştan tanrılarla dolu penceresiz evlerin mimarisi, tinsel bir geometriyi andırır, ürkünç ama göz alıcı... Evrenin mimarisinin, bu evlere benzediği ileri sürülür ve hepsinin tanrısı Pluton adında yaşlı başlı, ak sakallı biridir, türkü söyler ve kan içermiş geceleri... Kadının biri, titrer gibi oldu duyduklarından. Birçok teorisyen, Berberîlerin ataları olarak kabul ettikleri, Amazigh adında bir halkın bu devirde bile var olduklarına inanır, ama hangi çöl rüzgarında, hangi dağın mağarasında, hangi denizin içinde saklanmaktadır onlar!... Vandal ve Vizigotlar, dev dalgalı mavilikleri aşarak buralara gelmiş ve bu elleri fethederek, bütün Arap kızlarını kuzeyin ormanlarına götürmüşlerdir. Meşum güzel Gretel onlardan biridir. İlk Müslüman devletin örneğini Nekor ve Bergavata adında vermiştir bu insanlar. Ancak yılan oynatanlarla, akrep ve fare tüccarları bu duruma daha fazla dayanamamış, Abbasi halifeleri ve sarıklarında elmas saklayan Endülüs Emevileri'yle bağlarını koparmışlardır. Şanlı Osmanlıyla yüzyıllarca iyi geçindi bu topraklar. Bu dostluğun sırları nelerdir, Osmanlılar mı sevecendi, Faslılar mı konuk severdi bilinmez... Günlerin içinde, dört bir yana dağıldık, her yerleri dolaştık ve turun gerçek amacı, Atlas dağlarında ki karanlık yolculuğu gerçekleştirmek üzere dağ başındaki o ıssız köye ulaştık. Kimseler yoktu, efsaneler doğruydu anlaşılan, evlerde sofralar kurulu, çeşmelerden şerbetle, bal akıyordu, herkes açlığını doyurdu, Fas mutfağının bütün inceliklerini tanımış olduk, tavşan kanıyla tatlandırılmış içecekler, çölün kumu eritilerek yiyip yuttuğumuz sarma çeşitleri, minicik deniz ürünlerinin, midemizi akvaryum zannettiği gariplikler, derimize temas ederek sindirilen lezzetler, insana durgunluk veren, her türden şaşaayı tatmıştık doyasıya... Sonra hep birlikte dağa çıkmaya başladık, iki elin parmakları kadar insandık. Kimimiz meşaleyle, kimimiz el feneri, kimimiz birbirine tutunarak eteklere vardık. Karanlık iyice bastırmıştı ve uzaklardan ulumalar geliyordu, gecenin derinlikleri neşeli olacak sandık, insan sesleri gibiydi duyduklarımız, korkmakla korkmamak arasında kararsızdık, makilerin önünden geçerken, birden ben Bünyamin'im diyen kırçıl sakallı biri atladı önümüze, bir ermiş gibi asası vardı ve yanıp sönen gözleri, sanki çevreyi aydınlatıyordu... Geldiği gibi kayboldu desem yeridir, bu kez kendini tutamayanlar vardı ve sessizce gülüyorlardı... Epeyce yürüdük ve bir uçurumun kıyısına vardık, aşağısı cehennem gibiydi, yanıp tutuşan insanlar, görkünç çığlıklar atıyor ama hiç sesleri çıkmıyor, duyulmuyordu, arkamızda birinin boğazına sarıldıklarını gördük ve birden yok olup gitti hepsi, ama birimiz eksilmişti!.. Maskeli balo başlıyordu... Karnaval!.. Dönebilir dedi rehber, kaçırılan için, turun bu handikapları da var!.. Berberiler ordusu aşağılara iniyor, atlılar yamaçlarda dörtnala gidiyor, ay ışığında, terkisinde kızların olduğu, korsan gözlü haramiler, dağın tepelerine doğru ilerliyordu. Bu belki bir bilgisayar oyunudur dedi biri, içimizden pek çoğumuz ölecek, çünkü ölenler yarışmacılara puan kazandırıyor ve birinci olmaları bizlere bağlı... Ödülü nedir yarışmanın dedi, ömrünün sonuna yaklaşmış biri, dişleri birbirine vuruyordu, rehber aldırmaksızın, Kanarya adalarında bir bungalov dedi. Bunun için mi öldürecekler bizi dedi, kimyager olduğunu söyleyen genç bir adam, vücut geliştirme seanslarına katılmış, dev gibi pazuları olan biriydi, rehber gülerek yalnız seni yeseler, bu oyun biterdi dedi. Rehberimiz bir takım bilgiler açınlayarak sakinleşmemizi istedi. Atlas dağları, Libya'dan kayıp Atlantis'e kadar uzanırmış, denizin içinde Mu adında bir uygarlık varmış, bizim dünyamızdan başkacaymış ama bugüne kadar bir gören olmamış... Bir keresinde, James Cook'un oltasına garip bir cisim takılmış, kulağına götür beni diye ses çıkarmış cisimden, Cook heyecanla kulağına götürmüş ne yazık ki, cisim birden içine girmiş kulağın, Cook kutuplarda yitip gittiği ve cesedine ulaşılamadığı için, bu gizin ne olduğuna ilişkin, bir veri elde edilememiş bugüne dek... Kimi otoriteler dünyamızı hiç bir zaman göremediğimiz canlıların yönettiğini ve onların 'gri yuvara' dikte ettiği materyallerden başka bir şey bilmediğimizi ileri sürerler. Tanrımız onların gölgesi olabilir mi dedi, ayağı hafifçe aksayan biri, ilgi gösteren olmadı sorusuna, çünkü gece karanlığında, krater gölünden kıvılcımlar çıkıyor, panayırda dolaşır gibi yüzlerce palyaço, bizi eğlendirmek için can atıyordu, rehber çok yaklaşmayın dedi demondur onlar, bir kişi daha aramızdan eksilmişti, sevinçle el salladı bize üstelik, mutluydu başına gelenlerden, beyni yıkanmıştır sanırım... Onun için bir haber çıkmıyor dünya basınında böyle şeylerden dedi onuncu kişi, der demez o da aramızdan yitip gitti, bir çöl faresinin sırtında, yıldızların arasında uçuyordu bu meraklı adam, hiç şaşkınlık yoktu yüzünde, ama yaklaşan bir ejderhayı göremedi ve aniden paramparça oldu. Bir başkası benzeri bir sonla karşılaşmış, ağlıyor gibiydi, oh sonunda dedi biri, evet diye bağrıştık ama bir başkası, soğuk oralar, gözleri yaşarıyordur belki de diye çıkıştı bize, der demez o da görünmez oldu, gecenin derinliğinde... 'Gecenin derinliğini, ereksizce adımlıyor Musevi' diye çığlık attı kalanlar, yedi kişi kalmıştık... Saymayı unutmaktan başka... Sonra bir meydana geldik, Musa'dan Tevrat, İsa'dan İncil vardı kucağında harmanili birinin ve pazar yeri gibiydi ortalık, kitapları satmaya uğraşıyordu çığırtkanlar, 'Son Kitap' yok mu dedi uzun boylu biri ve oda yitti. Furkan'ı çiğniyorlar diye bağırdı bir başkası, beş kişi kaldık. Zombi gibi şeylerdi gördüğümüz ama karanlıkta, hiç biri seçilmiyordu, kimsenin gittiği filan yok, öldüğü de, her şey kurmaca ve sanal burada, bizden önce evlerine ulaşacaklar görürsünüz dedi rehber, düşüncesi değişmişti ve ondan da kuşkulanmaya başlamıştım artık... Gülecek halimiz de kalmamıştı, çünkü ciddi ve inanılmaz derecede ürkütücü şeylere tanık olmuş ama aldırmıyorduk nedense, düşler de geziniyor gibiydik... Gerçekten dedi, aramızda kalan biricik kadın, olanlar oluyor mu, bize mi öyle geliyor, hangisi gerçek ve hangisi düş gördüklerimizin demeye kalmadı, bir kuş geldi, onu da alıp gitti. İllüzyon bu dedi kadın, ben kuş muş göremiyorum ama gitmişti işte... Saymayı unutmak değil, baktığımızı görmemek de değil, hiç bir şeyi algılayamıyorduk ve tükenmiş, hiçlik içinde yüzen bir varlık olduğumuzu sanıyorduk artık... Budha, Siddharta, Krişnamurti, Nirvana diye sayıklayan bir alay geçti önümüzden, bir kaç kişiyi aramıza atmasınlar mı, sabaha ermeniz için bu sayınız yeterliymiş dediler. Takviyeymiş işte bu... Oysa ölmek için aramıza katılmıştı bu insanlar, içlerinden bir Hintli, evet diyerek ellerimi tuttu, damarları mavi, elleri de buz gibiydi... Nasıl çektiğimi anımsamıyorum. Düşlerimizin de ötesindeydi olanlar... Argos, satirler, kykloplar, cinler, periler ve nice ölümsüzler geçti gecenin ortasından, karanlık gök kuşağının içinden, tek boynuzlu, kocaman bir tanrı yükseldi ve eğilerek, sizi denemekteyiz dedi, hepiniz birer deneksiniz siz, mitolojiler, bilim, safsatalar, doktrinler, masallar, demokrasiler, monarşiler, kanibalizm, her şey bir düş, ey ölümlüler, ey ölümlüler lanetlisiniz siz diye bağırdı. Penelope, yirmi yıl boşuna mı bekledim diye ağlamaya başladı... Sabah oldu.. Kendimizi Tanca kapılarında bulduk, rehber ve ben kalmıştık... Bir de artık aramızda olmayan birinin köpeği, ta Bayburt'tan gelmişti, sahibinin kokusunu almış ve öldüğünü de biliyordu... Uçakla gelmiş köpek, ilk kez bir köpek seyahat etmiş doğruysa, insanlık tarihi dedi rehber dönerek bana; ıvır zıvır tarihidir, bir uçağa, bir köpek binebilsin diye üç yüz yıl bekledi insanlık, uygarlık bu mu dedi!.. Uçak icat edileli iki yüz yıl olmadı dedim, zeplin, planör filan diye sayıkladı... Köpek çağlarıdır bu zaman, bu dünyanın işleri, köpek işleridir dedi yoldan geçen biri, haksızlığa uğrayanların eğretilemesi!.. Gözlerini kapat dedi rehber, Tanca kapılarından, Agadir şehrine, oradan Tetouan'a, oradan Fas'ın su kuleleriyle dolu yerlerine, Dra ırmağına, Rif dağına, Bonasr doruğuna, okaliptus ve mantar meşesiyle dolu ormanlarına, fosfat tüketerek yaşamını sürdüren canlılar diyarına, Maamora koruluğuna, Lukos ve Baht ovalarına, provance köylerine, Azilal ve Ben-i Mellal şehri, El Rachit, Tan Tan ve Tata'ya, Darija diliyle konuşanlar ve insan eti yiyerek, boyları bulutlara uzanan, çalı horozları diyarına gittik... Rehber aç gözünü şimdi dedi, görmüş kadar oldun, bir bu eksikti, hoşnut kalmadık deme sakın, bak ölmedin bile, tanrı tanımazlık yapma, tanıtımımızı iyi yap dedi. Benim gördüğüm dedim... 'Yunus göklere çıksa / Tanrı katına varsa / Bütün dertlerin alsa / Derdim vardır inilerim.' Öyle şaşırdı ki rehber, başka kültürel seralara girdim artık... Gülünç gelebilir ama Türkçe İngilizceden varsıl bir dildir, çünkü orta Asya'dan Balkanlara kopmayan bir zincirde konuşulur, milyonlarca sözcük, biz bu ülkeyi Edirne'den Ardahan'a sanıyoruz bu yanlış, onun için bütün sözcükleri bilmemiz anlamamız gerekmiyor, mugalata hukuk dilinde var, kim biliyor, ahzukabze, akile kasame, bunlarda Türkçe, dilimize girmiş, yadsımak yanlış olur, yabgu, albızda yabancı bize ama kök Türkçe, üzücü olan İngilizcenin zenginliği, söylediğim gibi Shakespeare İngiltere'sinin sözcüklerini de barındırmasından ileri gelir, ama biz Osmanlıcayı atmışız, dil devrimine sonsuz saygım var ama sözcükler kalmalıydı, koparmak yanlış, Shakespeare dönemi İngilizcenin Osmanlıcasıdır emin olun, ama onlar atmadı!.. Kullanma ama atma, Karunluk saklamakla olur. Birde bize Redhouse sözlük hazırlıyor, örenlerimizi bir avuç Avusturyalı akademikler kazıyor, bundan daha büyük bir utanç düşünemiyorum, Hititleri Avusturyalılardan öğrenen bir toplum nasıl bir mihnettir ama!.. Bizim aydınlarımız ve eğitmenlerimiz hazırcı ve taklitçi ve batı daha iyi bilir mantığını elleriyle yerleştirmişler, utanç verici. Bu ülkenin üniversitelerinde insanlar ne okuyor, elif ba mı... Kendi toprağının sözlüğünü Redhouse hazırlıyorsa, bu dil tarih fakülteleri kolonyal kuruluşlar mı, yazık.... Bakın bu Somali'de olur, Burkina Faso'da olur isterseniz araştırın, oysa Türkler kesinlikle uygarlığın beşiği de olmuşlar, araştırsınlar, İngiltere'nin varlığı binli yıllardan sonra ortaya çıktı, kendileri söylüyor inanın, düşünen anlayabilir... Ömer Hayyam'ı İngilizler keşfetti, sözlüğünüzü onlar hazırlıyor, sonra Berlin'deki tapınak çalınır ve Truva soyulur, bugün levhalara bakın, İngilizcesi Türkçenin katları, bu kökten temizlenmedikçe, bu anlayış bitmedikçe boş yere Türkçe demeyin... İngilizce sözcük girebilir ama levha girmemeli, tüm diller geçişli ama levha T.C nin Turkish Rebuplic diye yazılmasıdır, bu sömürge olduğunu gösterir. Hindistan bu duruma düştü ama kurtuldu, darısı başımıza... Yazınımız çok güçlü inanın, dilimizin gücünden geliyor bu ama uygarlık dört ayaklı, dil, din, teknoloji, ekonomi, kültür (din kültürün bir parçası, eleştirebilirsiniz ama yok saymak olmamalı, papası var Avrupa'nın ama sarık görünce ürküyor bu yaka, titrem yerine, reformize edecek gücünüz olsun, ama toplum bilisiz diyen elitiniz, aydınınız yetersizdir gerçekte, suçu başkalarının üzerine atma tekniği bu, sıradan, güçlünün günah keçisidir, tarih böyledir, arabanız yoksa, diliniz karoser, kardan mili ve kondansatör olur, kim anlıyor ki, devrimi halk yapmadı, monarşiyi yenen, yeni bir düşün, egemen olan düşüncesidir, Voltaire ve Rousseaular eyledi devrimi, bizde bir felsefeci yok, varsa yoksa Deleuze, Guattari, olur mu bu, kopya bizi mezun edebilir ama yaşamda yitip gidebiliriz, bilgisayar için Turing çıkarmalısın, herkesin bilgisayardan anlaması değil bu, teknolojik sihir, düşüncenin gelişimiyle bağlantılı, salt dıştan alım olamaz bu, kusur aydın ve akademik bölgelerde, güneşsiz gölgelerde, motor o, motor çekmeyecekse kaporta yerlerde sürünmez mi, bizde eleştiri koyun seviyesinde, bunu diyenler sürünün başıdır, meram anlaşılmalıdır), sanayi, gelir dağılımının forse edilişi, sosyal endüstri, mekanik ve dijitalden tutun, köylüklerdeki folklorik üretime kadar, her girdi çıktı. Yalnızca dille olmuyor, salt yazınla saygınlık kazanamıyorsun, demokrasi, her şey dokuncadır bu işte, ne yazık ki silahlanma bile, nükleer gücünü alın, uygar sandıklarınızın, birden Tarzan'a dönüşürler ve Jane'leri ilk terk edenlerdir artık... Sonuç, eksiltici değil, eklentici olmalıyız, ama gücünüz sacayağının tüm gediklerini kapatmıyorsa, yazında ödüller alırsınız ama teknolojide Mississippi yurttaşı olmuş soydaşlarınızı buraya çağırır, zorla gülümseyen resimlerinde avunursunuz. Her alanda iyi olmak zorundasınız. Türkçe en varsıl dillerden biridir, ama 'Ne var, ne yok' demeye yarıyorsa, o en yoksul dildir ne yazık ki... Şaka yapıyor olmalısın dedi rehber, dönüp hostese adamın dert ettiği şeye bak dedi, çoğumuz öldü, umurunda bile değil, problematiği doğru olabilir ama yaşananlara bakılırsa, insanoğlunun bir türlü 'İnsan' olamayacağının işareti bunlar, daha önemli şeyler, nice serzenişler var!.. Ne gerçek illüzyondur, ne de illüzyon bir gerçektir bu dünyada diye, gözlerinin içine baktım... Son iç çekiş köyü gibiydi... İndiğimizde vedalaştık ve bir daha görüşüp, karşılaşamadık onunla... Geçenlerde, her turun rehberi ölmek zorundadır diye, bir mesaj geldi bana!..

27 Şubat 2017 Pazartesi

SATÜRN

Warhol, Coca Cola şişesine işedi ve bu sanat dedi, satışları artırdığı için pay ödendi kendisine, bu beyni kurnaz, maskeli karnaval fifisine... Warhol bir Şarlo'tandı, deli görünümlü provalar nasıl yapılmalı biliyordu!.. Batı mantalitesi genelde disipliner düzende bir sanatçı çıkarmaz, yaması vardır, otokritik ve kapitalizmin kutsanmış eleştirisi bile sonuçta kar ve zarar cetveline dönüşen bir marjinalitedir. Bunun en belirgin örneği Chuck Palahniuk ve Fight Club'dur, Noam Chomsky bile düzenin ele avuca sığmaz, hırçın bekçisidir. Kim sanatçı ki bu dünyada, sürüp giden yuvarlak konuşmalarımız mı, ağzımızda yuvarlak zaten, Dali bile kedi bıyıklı bir işbirlikçidir!.. Picasso maçodur, erkek bozuntusu, Sartre en beteri, çünkü bukalemun gibi 360 derece görebilen bir şeytan, yok radardır! Gabriela, sadece sen ve ben varız bu alemde! Ama sanat çağımızda idiotizm, olamaz, demonizmdir artık belki de!.. Yoksul için, işsizliğin iş kolu, varsıllar için aperatif o!.. İyi şeyler duymak için yaşasaydık, cennetten kovulmazdık. Ah, o kadarda değil, andığım ölümlüler, şimdi Pantheon'da yatan adı güzeller, düşünceler Janus'a rahmet okutur, bin bir surat gibidir, ama doğru yere ve zamana göre değişir, hepsi gerçektir ve her birinin yeri belli olmalıdır, sorun budur belki de... Ama şuna her zaman şaşıyorum, insanlarda boyun eğme eğilimi var, efendiye, otoriteye, erke veya güce, niteleme değişebilir, örneğin okyanus ötesinden gelen rüzgara neden ve nasıl kapılır insanlar, hiç bir zorlama görünmüyor yakınlarda -beyin yıkamadan başka- müziğe bak, blues, metal ya da karayel, oyun, çaça, salsa veya twist, her şeyde böyle, kimliklerini neredeyse yitiriyorlar, kendilerini yadsıyorlar, belki zorlama vardır ama bu kadar gönüllü olmak, yatıra boynunu uzatmak nasıl bir şey, kentler sanki yabancı, insanlar başka bir diyardan gelmiş gibi giyiniyorlar, 'kitlesel afyon' yutmuş gibiler, cehennem tapınağına üye olmuşlar sanki, başkalarının çalgı aleti, dansları, düşünceleri, onlarda var nasıl olsa, kültür bir değişim, sen kendini unutarak hayatı yadsıyorsun, onları kendi yetilerinden, üretilerinden mahrum bırakıyorsun, sonra kaybolan kültürler diyorsun, işte o sensin!.. Emeklinin biriyim ben, şimdilerde böyle şeyler karalıyorum... Yaşamım boyunca dünyadan hiç bir şey beklemedim. Pasif içiciyim... İsabey'de doğdum, cehennetin en güzel yeri... Yalnızca bir kusuru vardı, dünyayı çevremizi saran dağlar kadar sanırdım, uyarmadılar. Uyku bilmez tanrılar bile sesini çıkarmadı!.. Sonra anladım ama pişman olmama yaradı... Olmuşu, olanı ve olacakları sezmiş olmam, mahvetti beni. İş işten geçti ama... Çocukluğum tanrının düşlerinden de yeşildi, kıskanır mı acaba, çiçek, böcek, kelebek, tanrı var etti ama salt bana yaradı. Çiçek, böcek, kelebek... Bu tanım dünya durdukça söylenecek mi, öyleyse ben oyum. 'Hava bedava, su bedava; Dere tepe bedava, bulut bedava' Şairin dediği gibi, kimse benden bir şey istemezdi ki, ben de kimseden istemedim. Nasıl geçti yıllar bilemedim, şehre gittim, okumak için, o da bitti, mutlu sayılırdım belki, ama iç disiplin üzerineydi yaşamım, disiplin özgürlüktür artık, köydeyse özgürlük bir disiplindi!.. Derslere çalışmak, okulu geciktirmemek filan... Okullarda ne öğrendiğimi çoktan unuttum, onlarca eğitim insanından ya bir ya iki kişinin anısı kaldı bende, biri Müzeyyen Hanım, sevecenliği insan kalabilmeyi öğretti bana, diğeri Aytekin Ataay, anlayamayacağın bir dilde, eğitim olamayacağını öğretti!.. Diğerleri uzun yol sürücüleri gibiydi, durduğu yerleri bile anımsamıyorum artık... Ortalamadan geçerdim ben, tek dersten okulları bırakanları bilirim, geçemediği için, o tek dersin sorumlusu, çocuğun yalnız o dersten yaşamının başka bir dolambaca sürüklendiğini bilmez mi... Bilir. İşte size eğitim, on beş dersten sorumlu değilsiniz, bir dersten ötürü, yaşamın bütün sorumluluğu yüklenecek sırtınıza, yok yere, alın size eğitim!. Eğer bu eğitimse, insanların mezbahalarda kurban edildiği bir sistem bu, o bir dersin sorumlusuysa, kanımca cellat ve hiç bir cellat onun kadar vicdansız olamaz... Şöyle ki, bir ders dünyayı yüklüyor size, diğer on beş dersten kurtulmanız ise, biricik günahınız oluyor artık, neye yaradı, eğitim dünyadaki eşitsizliklerin saltanatıdır... Bir okulu kazanmıştım, Nazilli'de, sokaklarda narenciye ağaçları var ama turuncu güneşlerini toplayanı yok yazık ki, şaşırıyorduk, bir gün gece yarılarına kadar kalıp, el ayak çekilince topladık, herkes birbirine uydu, birde ne görelim, o kadar ekşi şeyler ki ,neden dokunmadıklarını anladık, zorla bıraksan, götürülmeyecek turunçlar, limon ağacının kardeşi... Denemeyle öğrenme yöntemi, yanılgıyı ortadan kaldırmaz belki ama, unutmayı önler!.. Nazilli'ye ısınamadım, ikinci yıl bıraktım, üç yıl sonra aynı kürsüyü paylaşacak insanlar, eğitmenler, öğrencileri öyle zor durumda bırakıyorlar ki, okul falaka şebekesi!.. İki dünya bir araya gelse düşüncemi değiştirmem, bu topraklar ehil olmayan yetkiliyle, yetkili olmayan ehlin işbirliğinden olma ve Havva anamızdan doğma, lejyonerler birliği!.. Lejyoner ne demek bilirsiniz!.. Nazilli bir düş gibiydi, öyle çabuk bitti ki, ver elini Denizli, anayurt, Akşam Lisesi... Tam bana göre, kağıt kalem varsa geçiyorsun sınıfı, ama bir kopya türünü anlatmadan geçemem, yaşamımın tam tekmil tek kopyasıdır, dört başı mamur, ama öneri benden gelmedi, ben korkağımdır, şudur, budur, ne derseniz deyin... Ama korkaklığın da kategorileri vardır!.. Mehmet geldi sınıfta, sen dedi, edebiyattan iyisin, ben cebirden, edebiyat sınavında kağıda Mehmet yazacaksın, bende cebir sınavında adını yazacağım. O günden beri kahırlıyım, tüm iyi niyetime karşın, beni kurtaran adam, benden daha yüksek not aldı, ikimizde geçtik ama ben kuşkulanır bir konumda kaldım... Nedeni korkaklığım olamaz, belki onun verdiği heyecan, o başka bir şey mi ki... Mehmet sakin ve mutluydu sanırım, aldırmadı olan bitene, bana çok güvenirdi, evlerine götürdü, güvercinlerini gösterdi ama evinde verse de almadım, güvercin beni eve bağlayabilirdi, hala şaşarım ama, nasıl benden yüksek not aldı, içimden mahcup oldum, obsesyona bakın, edebiyatın birincisi benim, o cebirde orta sıralarda geziyor ve ben ondan daha düşük not alıyorum, bağımsızlık savaşında!.. Ja ja ja, şaşılacak şey... Bu kopya tekniği, yüzde yüz güvenilir ve kontrendikasyonu da yoktur. Kopya iyidir anlamı çıkmıyor ama bundan, şunu söylemek isterim, o ya da ben, eğer yalnız cebir ya da 'Türkçe'den uzaklaşmak zorunda kalsaydık okuldan, bu satırlar gibi nice hülyalar, hiç bir zaman yazılamayacaktı. Mehmet'de kim bilir hangi elişinde, Tâlût'un ordularından biri gibi, hangi güvenilmez dünyaların içinde paramparça olacaktı... Eğitim bir duraksama nedeni olmamalı, bir periyodun gösterisi olmalıdır kanımca... İnsanoğlu kendini yiyen canavarlar yaratıyor!.. Orada üniversiteyi en iyiler değil, iki arkadaş kazanabildi, buda ayrı bir handikaptır ve yazık ki büyük bir yanlış. İsteyen gidebilmeli yüksek okula, soru şu, aşağıdakilerden hangisi yeşildir, yeşil olan, yeşil sandığımız, yeşil gördüğünüz, içimizdeki yeşil, bir yanıtı var mı bunun, birini işaretleyeceksiniz... Hiç biri!.. Bu da beşinci elementi sorunun, dikkat edilmeli!.. SBF, Ankara Basın Yayın Yüksek okuluna gitmiştim, üç ayda bıraktım, Ankara'ya kar yağıyordu sürekli ve benim raporum vardı, sağlık sorunların kıyametle tanışmana neden olabilir gibi... Çorbaya talim etme, su alan ayakkabıyla gezme ve anarşiye güzellemeyle, geceleri nöbete kalma macerası çabuk bitti... İstanbul'a geldim, beş okul değiştirdim o günden sonra, sonunda hukuk denen fan fin fonu bitirdim ama hala inanamıyorum; Tekboynuz, 'Unicorn' efsanesi neden teğet geçti bana!.. Yirmi beş yıl boyunca, sağda solda çalıştım, gün geldi ayrıldım işten, geçinebileceğim bir kaç kağıdım olacaktı nasılsa... O arada, çocukluğumun köyünde, ay ışığında Sartre'ı ve tanrının varlığını, yokluğunu tartışanlardan kalan özlemim, bir su gibi yürüdü bilinç evime, gün ışığına çıktı, sürekli okumaktan, zamanla yazmaya evrildim ve sürekli deneyerek yazmayı aşamalar haline getirebildim. Filmler, tiyatrolar, sergiler, operalara gittim. Litvanyalı yönetmenin Faust'unu unutamam, Tarkovski'yi Beyoğlu Sinema Kafe'de tek başıma utanarak izlerdim, Emek'te festival filmlerini, Pasolini'yi, ilginç kuşakları tanıdım, kitapları ayakta bitirirdim, Yannis Ritsos ve Kavafis'le böyle tanıştım, operanın birinde sahneye kalyon gelmişti, asla unutamam. Stendhal Sendromu'nu olabildiğince yaşadım diyebilirim, bir keresinde, Sakıncalı Piyade miydi, Yalınayak Sokrates miydi -benzeri şey hep olurda- kız arkadaşımla gittik, biletler o kadar pahalıydı ki, hiç unutmam bütün param bitti. İçerde yoksulluğa balatlarla, sömürüye ağıtlar ve bilginin kutsallığına anıştırmalar. Tiyatronun klişeleri!.. Sonuç; Karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir. Durumun böyle olacağını, arkadaşımın anlamasına gönlüm el vermezdi tabi ki!.. Kederlerimi içimde sakladım, acımasız gelebilir tavrım, ah, tam da şimdi haklı olduğumu anladım!.. Çünkü, her insanın anlattıkları, anlatacaklarının küçük bir parçasıdır, birer aysbergiz biz, birer buz dağı, görünür bölüm, görünmeyenin minicik bir noktası, gökte solgun bir ışığın hafifçe kırpışması... Yaşam gelip geçiyor, insan bunu yaşamın pratiğinden, elini çekince anlıyor, zaman hızlanıyor boşlukta, durağan zaman, akan zamandan daha hızlı geçiyor, bu bir çelişki değil mi, şuna benziyor... Teoreme göre, uzay aracındaki bir gökmen, yerdeki bir insandan daha geç yaşlanıyor, bu size onun hızlı yaşadığını düşündürmesin, o gerçekte bir emekli, zamanı öyle çabuk tüketiyor ki, siz aşağıda çalışarak bir yılı geçiremezken, o izleyerek ve neredeyse ışık hızında zamanı tüketerek, sizin zamanınızı kolaylıkla aşıyor ve neredeyse katlıyor. Zamanı içiyor yerdekine göre, gerçekten, sizin bir yılınız onun yüz yılı artık. Siz bir yılda yaşlanırken, o yüz yıllık bir zaman dilimini aşabiliyor, anlaşılması elbette güç, ama şu bir gerçek ki, bir gün uzaya gidenler, geri döndüğünde gerçekten kuşaklar sonrasıyla karşılaşabilirler. Bir işle meşgul olmayan insan, salt olay ufkunu izleyerek, herkesten uzun yaşamış da olabilir, gerçekte emeklinin ömrü, çalışıp koşanlardan daha uzundur, bir soyutlama olarak. Zamanda soyut bu yüzden ama, anlatılması güç ve kavramsallığı uzun sürebilir bir şey bu, salt olay ufkunu izlemekle yetinen, ufkun içindekilerden daha uzun yaşayacaktır kanımca, çünkü o bir hengameyi izlerken, kendi zamanı gerçekte yavaş işliyor, ama hengamenin içinde boğuşanlar için, zaman sonsuz derecede hızlı akıp gidebilecektir. Bu onların ışık hızında gitmelerinden değil, tam aksine sınırlı bir hızla zamanı yavaş tüketmelerinden. Gözlemci izleyici zaten, hız sınırlarının ve onların zamanının dışında... Başka bir algılanımda seyrediyor o, düşüncede... Uzaydaki gökmen zamanı yutuyor, uzay aracının penceresinden izleyerek, kendisi duruyor salt, ama ışık hızında giderken yuttuğu, erittiği ve yok ettiği zaman yüzyılları alabilir bizim kavramımızla, onun için yaşlanmıyor sözde ve dünyaya geldiğinde, sizin öznel zamanınız, bizzat içinde tükettiğiniz zaman, sizin yaşamınızın sonuna varmasına neden oluyor, ama o sizin zamanınıza göre yüzyılları tüketti, onun için o hala yaşıyor ya da yaşları sürebiliyorken, siz son derece yaşlı ve ömrünüzün sonuna gelmiş olabilirsiniz. Çünkü aynı sürede, o dışındaki zamanı kayıtsızca izleyip, tüketirken, siz içinizdeki zamanı ve insanın olağan, birimsel ömrünü tükettiniz. Konu ilginç, son açın şu; Bin veya bilyon yıllık bir zaman dilimini tüketecek bir hızla, örneğin ışık hızında giden biri, yavaş hızla yüz yıllık zaman dilimini tüketecek biriyle, bir gün ayrıldığı noktada karşılaştığında, biri daha yaşlı görünecektir doğal olarak, bin yıllık zamanı aşan birinin orta yaşı, beş yüz yıla karşılık gelirken, diğeri çoktan yok olmuştur belki de doğal olarak... Kişi değil, zamanın akışı ve tüketiliş biçimi gerçekliği ele geçiriyor burada, somutta soyuttur aslında unutmayın, göreceli olan her şey soyutlamadır sonuçta, garip gelebilir bu ama bir algıdır her şey ve tüm olasılıklar birer gerçektir aynı zamanda ne yazık ki, gerçeklerde birer olasılık... Edebi görecelilik ya da lafzi kuantum yorumu veya belirsizliği anlatmaya kalkışıp, sürdürecek olursak, yeryüzü modunda, programlanan şu, zaman burada da hızlı ya da yavaş geçebilir, milimetrik ölçekte birileri daha çabuk yaşlanabilir bundan ötürü, görüp algılayamayız bunu, mikronik olmaktan da öte çünkü, ama geçen zamandan ziyade, hareket, yani eylem kısaltıyor zamanı, kaplumbağa bu nedenle uzun yaşıyor olabilir... Bilisizliğimi hoş görün, onun için bir insan enerjiyi savurma noktasından uzaklaşmışken ve zaman çok çabuk geçti derken, ayrımında olmadan yalan söylüyordur, çalışan ve koşuşturan insanlara göre, onun zamanı yavaşladı gerçekte ve daha uzun bir zaman yayında, algı salınımında konumlanıyor bedeni, diğerine göre, uzay zamanda, tıpkı yinelemek üzere, uzaydaki biri gibi, bir gözlemci artık ikisi, zamanı yavaşlattılar ikisi de, ama geçip giden trenin içindekiler, koşuşturanlar için zaman çok daha çabuk geçiyor ve yaşlanıp yıpranıyorlar, gözlemci bu nedenle yüzyılları gözlemleyebiliyor, zamanı yavaşlatıyor çünkü konumu ve kendisi, bir paradoks gibi ve çelişkili görünüyor ama anlatılması ve anlaşılması güç tabi ki... En iyisi sağ salim geri dönmek!.. Gözlemci ayakta kalırken, nice koşuşturan, sağa sola ulaşmaya çalışan kişi, yaşlanıyor gerçekte, oysa gözlemci, emekli, bir dinozor gibidir, çalışanlara göre yaşlanması durmuş, bir yarı tanrı gibi olanları izlemektedir. Bir tür ölümsüzlüktür artık onun işi, peki ötekinden neden daha erken yitip gidecektir kendisi, mikro gözlem bizimki, makroya çevirebilsek ve sonsuz bir gözlem olanağımız olsaydı, gözlemcinin ötekinden çok daha uzun yaşadığını görebilecektik. Gözlemcinin tükettiği zaman birimsel olarak dahi, koşuşturandan çok daha fazladır, anlayın artık, kullanılan zaman, eylemcinin içinde debelendiği zamandan kat be kat fazladır gerçeklikte, zamanı ölçebilseydik görecektik bunu, ama sizi ölüm yanıltıyor, emekli çalışandan çok daha fazla yaşadı, bunu bilenler emekli olmak ister, bilmeyenler hep çalışır!.. Onların ömrü bir saniyedir, emeklinin yaşı evren ağacında mevsimleri dolanır!.. Çalışan için gün yüzü görmedi dedikleri de budur zaten, yani yaşamadı, yani zamanı algılayamadan, hatta hiç tüketmeden çekip gitti, paradokslar iç içe dikkat edin, ayrımları ayırmak gerek!.. Sezilerimizin tümünü dille betimleyip, anlatabilseydik, bilgiyi gerçekten paylaşabilseydik, barış çoktan gelmişti dünyaya!.. İşte, uzay gökmeni içinde durum budur, dünyadaki daracık bir alanda saniyelerle baş etmeye çalışırken, gökmen ışık hızında yüz yılları tüketir, ışık hızında gittiği için değil, ışık hızı ona bu olanağı sunduğu için... Dolayısıyla dünyaya döndüğünde, çocuklarının çocuklarını değil, onlarında ötesini görebilecektir artık... Uzaydaki birinin, yerdekine göre zamanı tüketmesi yavaş seyreder, ama o yavaş seyir içinde sizin zamanınızda, ışık hızında giden bir aracın içinde, uzay zamanı sizden çok daha korkunç denebilecek, boyutlarda ve hızla tüketebilmektedir, içerek, yutabilmektedir... Sorunsal budur. Algı dünyaları çok katmanlı, anlamak güç ve açınlamak zorlu bir uğraş ve yanılabilirim demek de en doğrusu.. Tasımlanabilir sonuçlardan biri şu, zaman hızla akarken, gözlemci için yavaşlıyordur gerçekte, uzaydakinin durumu!.. (O dış uzayda zamanı tüketerek neredeyse yutup, içerek, kendi öznel zamanını sonsuzlaştırıyor, bir tür zaman dışılığa sürüklenmek onun ki, zamanın sıfır noktası vardır bu yüzden, zamansızlık, hatta zaman kavramı ilkel kordalı bir yaşam biçimidir, zamanı, zaman kavramını aştığımızda gerçekliğe ulaşacağız biz, şu an evrenin ilkel bir periyodunda yüzerek gitmekteyiz. Zamanın olduğu bir yer varsa, olmadığı bir yerde olacaktır. Paralel evren kuralıdır bu, tersinirlik doğada da var, dişi ve erkek, sabah ve akşam, doğu ve batı, anot ve katot vb. Bu yüzden biri sonsuz zamanı tüketirken genç kalacak, çünkü zamansızlığa doğru yaklaşmaktır artık onun ki, ötekiyse diyelim, yüz yıllık zaman biriminde, yaşlanıp yok olabilecektir doğallıkla, çünkü onun zamanı katıdır, sıvılaştığında zamanı esneyecek, buharlaştığında yok olup gidecektir. Işık hızı olasılıkları artırıyor.) Denemeleri sürdürelim, bazen zaman yavaşça akarken, aktığı halde, sizin için hızlanıyordur gerçekte, yerdekinin durumu!.. Çünkü o zamanın birebir içinde, zamanda kendisi neredeyse, hızlanan zamanla birlikte akıyor yerdeki ve zamanı tüketmekten, öznel zamanını hızla harcamaktan ve yaşlanmaktan kurtulamıyor. Uzaydakiyse söz gelimi bin yıl yaşarken, zamanı sonsuz bir hızda tükettiği için, gözlemci sıfatıyla da, öznel zamanı durağan olduğu için, göreceli olarak yaşlanmıyor, burada yaşlanmak değil sorun zaten, zamanın içinde hangisi uzun kalıyor, tüketici anlamında hangisi içiyor zamanı, zaman yarışıyor burada insan değil. Bir zaman var ki uzaydakini, yerdekinin zamanından kat be kat fazla zaman içeren bir periyoda sürüklüyor. Yüz metreyi bir dakikada koşanla, bir ışık yılını bir dakikada yutan karşılaştıklarında, bir ışık yılının içerdiği zamanın çokluğu, genleşme alanı, yüz metreyi aynı sürede geçenin tükettiği zamanın azlığından dolayı, diğerinin zamanı onun birim zamanda ölümüne yol açıyor, çünkü o uzun, korkunç bir süre yaşadı, teoremde!.. Yerdeki, zamanla birlikte, iç içe hareket ediyor ve zamanı birebir yaşayarak tüketiyor, tükeniyor, göktekinin ona göre, bizim zaman kavramsallığımızda aynı sürede dünyaya dönse bile ışık hızında tükettiği zaman çok daha fazla olacağından yerdekini ölü ve kuşakların sayısızca geçmiş olduğunu görebiliyor. Ne Schrödinger'in Kedisi, ne Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, ne de kuantum, algılandığında bayağı olası bir şey bu... Ama korkunç göreceli bir kavramsallık ve anlaşılması, algılanması çok güç, belki de olanaksız, çünkü varsayımı var saymak bütün yaptığımız... Bir örnek, yinelemiş olalım, biri ışık hızında diğeri ona yakın seyreden iki insan, bir başlangıç noktasına anı anda dönsünler, diyelim uzay istasyonuna, ışık hızında giden daha dinç ve daha az yaşlanmış görünecektir. Çünkü biri diyelim bir saatte, yüz yıllık bir zaman birimini tüketmişken, diğeri bin yıllık bir zaman birimine tanıklık ederek, tüketebilir olacaktır. Burada tersinir bir durum var metafizik açısından, çünkü biri diyelim yüz yıla tanıklık ederek olağan ömrünün sonuna gelmişken (biyolojik zorunluluk bu, zamanla hiç bir ilgisi yok, ölümsüz gibi algılamaya çalışırsak varsayımları daha anlaşılır olabilirler, ölüm anlağı eğiyor ve algıyı kırıyor doğallıkla, teorik olarak düşünmek gerekiyor, ölüm nitelemesinden uzakta), diğeri bin yıla -uzay zaman birimi olarak- tanıklık edip yaşamış sayılacağı için diğerinden genç konumda olması kaçınılmazdır. Çünkü , insani kavramda, bin yıllık zamansallığın ortası beş yüz yılı karşılarken, aynı beden için yüz yıllık bir zaman diliminin ortası elli yıl olacak ve tanıklık burada bireyin zaman algısını değiştirecek ve bedenide bu zaman sorunsalına göre eğip bükecektir. Dünyevi bir yaklaşım bu sorunsala... Burada geçen zaman belirliyor her şeyi, biri yüz yıl geçirmişken uzay zamanda, diğeri bin yıl geçirmişse, farklı periyotlarda, zamanı uzatan diğerine göre hem genç kalacak zorunlu olarak hem de orta yaşı beş yüz yılı karşılamış olacaktır. İki ayrı bedenin, biri bin yıllık bir zamanı aşındırıyor, süre anlamında, geçiyor zaman boyutunda, diğeriyse yüz yıllık zaman bahşedilmiş noktasında duruyorsa, bir soyutlama olan zaman açısından, birinin diğerine göre daha yaşlı olması kaçınılmaz değil mi, birini donduruyor ve uyutuyorsunuz, diğeri dışarda zamanın aşındırıcı yanına direnmeye çalışıyor, bu da soyut bir şey ama ikisi de aynı zamanı tüketmedi mi, neden biri çürürken, dondurulan genç kaldı, tıbbi değil burada ki olay, biri için zaman neredeyse durma noktasına geldi... Sonsuzca bekleyerek tanrıyı görebilir ve gerçek tanrı benim diyebilir artık!.. Bunun gibi... Zaman göreceli asıl sorun bu... Bedenimiz değil sorun... Aynı şeyi beynimizi bir çiple yaşatarak kendimizi sonsuza taşıyabilmemizde olası... Çünkü zamanı yutacaktır artık nasıl olsa, uzaydakinin yerdekine göre göreceli durumu da budur. Zaman durdurulabilir, yavaşlayabilir, hızlanabilir, yok olabilir. Uzaydakinin, dünyadaki sonraki kuşakları görebilmesi zamanda göreceliliğin kanıtıdır olsa olsa... Sözü uzattım çünkü yeterince anlatamadığım gibi, bilisiz olduğum açığa çıktı... Çünkü, şunu demek istiyorum, zaman gerçekten göreceli, yıllar şimdi benim için çok çabuk geçiyor, günlerim birbirine benziyor çünkü, ama gerçekte zaman algım çalışanlara göre çok daha geniş, bir günüm bir yıl gibi, ama bir yılımda bir gün sanki, paradoksa benziyor ama gerçek şu ki, yaşamdır bitirdiğimiz, zaman değil, çünkü o yok gerçekte, biz ölümlüyüz kendi kavramsallığımızda, eğer bu kaygımız olmasaydı, düşünün ki, uzaydaki birinin yerdekine göre geçen zamanda, genç kalacağı, dünyadakinin çocuklarının çocuklarını göreceği varsayımına gerek kalmazdı... Ölüm ve kısıtlanmış zaman öngörüsü bunlar, hatta görecelilikte öyle, ölümsüz olsak, zaman diye bir birim icat etmiş olmasaydık, hayvanlaşacak ya da insan ötesi bir varlık olacaktık. Tüm bilgilerimiz, ölüm ve birim zaman durumuna ayarlı varsayımlar bizim. Zaman kavramından yoksun birine dünya dönüyor deseydik ilgilenmeyecekti sanırım, tanrı kavramından uzak olacaktı, neden sonsuzluk ve ölümsüzlüğün olduğu yerde tanrının ne işi var, tanrı zaman kavramıyla ilintili bir varsayım, hiç ölmediğimizi düşünelim, ne yaratılmaktan ne de yaratmaktan söz etmemize gerek kalmazdı, öyle bir dünyada bugünkü kültür seralarımızın hiç birine yer olmayacaktı, kütüphaneler kağıttan, gülünç birer hurda yığını, okyanuslarda oyuncağımız olacaktı. Ama bu korkunç bir metamorfoza yol açabilir, milyonlarca yıl yerimizden kıpırdamaya gerek duymadan yaşamaya kalkışabilirdik... İyi ki ölüm var, iyi ki tanrı var diye düşünebiliriz, ama öyle değil diye düşünüyorum, ölümsüzlükten önce ve öte, algı dünyalarımızı değiştirebilsek, genlerimizdeki ilkel kordalı şiddet duygusundan arınabilsek, ondan uzakta yaşayabilsek ne iyi olurdu diyorum, çünkü gerilim ve haz olmayan bir yaşam biçimi tatsız olabilirdi diye düşünüyorum, ama içimdeki şiddet duygusu ve gerilim ve haza bağımlılık mı beni yönlendiriyor bilemiyorum... Onun için zamanın boşluğuna düşünce eli ayağı karışıyor insanın, boşluk aslında ölümsüzlük duygusu da verebiliyor... 'Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar.' Zaman algısı değişiyor çünkü, sinirselleşiyor, geçimsiz oluyor veya ağırlaşıyoruz, şiirselleşebiiriz de, daha hoşgörülü, debiler ve tepkiler farklılaşıyor. Yapamadıklarını gerçekleştirmeye, ivedileşmeye, göremediklerini görmeye, çocuklukta, gençlikte ulaşamadıklarına uzanmaya ve göreceli olarak densizleşmeye, olgunlaşmaya veya çılgınlaşmaya veya arayışlarını hızlandırmaya veya son yolculuğa empatiyle bakmaya başlıyor insan... Herkes gibi... Herkes ne yapıyorsa benzerini yapacaktır artık... İnsanın yaşamındaki idealleri de tükenebilir ya da öyle bir sanıya kapılabilir ya da bir ideale doğruda koşabilirdik artık. Yaşamda basit gelebilir artık, belki de, ama binlerce haslet vardır insanda yine de, bireysel amacım Satürn'ün halkalarını görmektir örneğin, farklı bir şey olduğunu düşünüyorum, katışıksız bir ideal için, basit, ulaşılır ama orijinal, üstelik farklı arayışların ulaşılabilir öğeleri sayılamaz mı bu ve çok zor değil gerçekte, ama bu düşünceye iten nedir insanı, zaman önemli, teleskop yok, havanın durumu en az onun kadar ciddi sorun, herkes gibi yaşadık, başarı, başarısızlık, yemek, içmek, gezmek neyse o... Yaşamlar arasında fark yok, fark algılarda ve kitle erozyonunda... Hiçbir şey sizi başkalarından ayırmıyor. İşte onun için Satürn'ün halkalarını görmek benim idealim, bu bir ideal olabilir mi dememek gerek, ideal önde gelen düşünce demek, sonrakiler belki gönlünüzü alabilir de, işte onun için adadan bir ev edindim ve sıkı bir dürbün aldım, kaç yıllardır Satürn'ün halkalarının peşindeyim, bulamadım, göremedim. Hala peşindeyim!.. Hayattan ümitli değilim ama Satürn'den ümitliyim... Bu arada pek çok şeyi yetiştirmeye çalışıyorum, resim, şiir, minik romanlar, vb... Varsa, olabiliyorsa... Sakın ha, ölerek ölün!.. Sonunda Satürn'ün halkasını görmeye kalacak her şey, tek ideal, çünkü her şeyi gerçekleştirmek zor bir yaşamda, Satürn'ün halkaları bana bağlı bir şey belki de, arzu skalasına sıkı sıkıya bağımlı, ama benim son dileğim, son umarım o... Satürn'ün halkasını göremezsem ne olur, bu kadar lafı oraya getirmek için söktüm yerinden... Yineledim her şeyi, amatörüm ben... Ama göremezsem hiç bir şey olmaz!.. Çünkü gerçekte hiç bir zaman, hiç bir şey olmuş değil bu dünyada, ama hoş bir söylem değil bu, kabul görmüyor bu tip söylemler, itici ... Öyleyse Satürn'ün halkasını göremezsem eğer... Her zaman her şeyin olabildiği bir dünyada, her zaman her şeyin olabildiği bir şey olur bu... Ama bu tümceyi herkesin kabul edebileceği bir biçimde dile getirmek için, bu kadar çırpınmaya ne gerek vardı!..