15 Haziran 2017 Perşembe

EMEL DENİZİ


I
Ey doğurgum.
Arap rönesansının siyah güneşi.
Epifanisi Endülüs'ün.
Ey erinçsiz boşluklar.
Sofist bedenim.
Ey boyun eğmişim.
Ey kuşluk gecelerinin cıvıltıları.
Bedreddinim solmasaydı.
Timuri olmasaydı.
Ufuklarında gider gelirdim.
Ey ateş saraylarının hasekisi.
Mahrem yuvağının kızıl zambağı.
Ey alınyazısı cennet bağışı.
Keder görmemiş kaknus.
Ölümsüz iksirlerin körpe sihiri.
Morfolojik çiçeği.
Aşkiyalar taburum.
Ey antimutluluklar.
Pratik usun postulatları.
Ey tanrının mühürü.
Gönül çelen.
Safsata gülü.
Ancient şarkılarım.
Antinomiler.
Duyusal algılarım.
Metafizik tinselliğim benim.
Ey hermeneutik görselim.
Tanrısal bağış.
Hükümranım.
Ey bedenler ikizi.
Çift ağızlı ıtır.
Eski Ahit'im.
Gülen gözler.
Uyluk süren perennisim.
Ey altın düşler.
Versatilim.
Archimedes'in yakıcı aynası.
Sicilya'nın manivelası.
Erken ilkçağım benim.
Ey özsel bilgim.
Platonik angajeler.
Ruhu revanım.
Benliğim.
Ninova'nın mavi yüreği.
Asur kapısı.
Bedenimin tanrısı.
Aynasında serpildiğim.
''Ey geleneklerin yaşamı
Gerekçelerinden uzun olamaz
Aşkımız solamaz dediğim.''
II
Ey gelecekteki geçmiş.
Örüntülerim.
Mentalist Kartezyen.
Ey özsel sanrım.
Etik politiğim.
Ey özüne karşı olduğum.
Otoriteryenim.
Tenimin kırbaç izi.
Somut dolaysızlığım.
Ey kutsal sandığım.
Düşünümüm.
Ey Galile'de su içen ahtapot.
Öğle güneşinde sevişen öglenalar.
Çiftleşen gardenyası tan aklığının.
III
Ey yürekler Dadası.
Kurbansal ikiliğim.
Hipostazım.
Önsezim.
''Ey bilinmeyene giden yol
Bahadırlar yoludur dediğim.''
Ey kızıl meskenim.
İçselliğim.
Maksimlerim.
Ey diline massedilen göstergeler.
Kara kinim.
Dolaysız özdeşliğim.
Dilthey'im benim.
Ey kaygı kavramım.
Dikotomim.
Ey kalıtsal günahlar.
Saf formelim.
Biruni'm.
Ölümlere yeltendiğim.
Ey ilişsel kipim.
Platoncu anımsama.
Çekoslavak güneşim.
Kutsal Venüs köpeğim.
Ey karga eti tatmış İsa.
Musa'nın saksağanı.
Ontolojik dilim.
Ey mitolojim.
Ey varoluş çabalarım.
Dizginsiz yaderk.
Sodomlu İbrahim'im.
İlineksel sanrılar.
Ey kösnül güdülenim.
Kahreden uygarlığım.
Zorbalığım.
Ey vulvasında uyuyan.
Töreselliğim.
Ey katmerli arzular.
İsteriler.
O çılgın belirimler.
IV
Ey göksel sanrılar.
Başkasındalığım.
İndividüal ürperti.
Pretoryen prensliğim.
Ey erojen sancılar.
Erekselci düalizm.
Ereksiyonerliğim.
Kökel Şapunzel
Ey külli günahlarım.
Suç izleğim.
Kaotik psişizm.
Öncelim.
Ey başkalıklı demoniğim.
Tanrısızlığım.
Öteki benliğim.
Mefhumum meftunum.
Ey teninde maddeleştiğim.
Zamana dokunduğum ey.
Ey vaginismus argümanı.
Yüz vermez uteruslar.
Ey heterojen kederlerim.
Homojen isterler.
Totaliteryenim.
Zehr ağım.
Hep yeniden kuşattığım.
V
''Eşitlik uğraşları
Barışıklık çabaları
Yeryüzü yaşamına tutunma
Umarsız birer oyalanmadır dediğim.''
''Assos'ta
bu toprağın şarap tanrısı
Dionysos'un onuruna
kadeh kaldırmak
ve gün batımında
bir çello dinletisiyle
dinlendirmek günü
ve serin gecede
Sirius'un gölgesinde
Truva gezisi.''
Ey kaotik yaratılar
Katharsisim.
Ey trajik vehim.
Uçamayan balık
Yüzemeyen kuş.
Ey atomik hücrelerim.
Asimile ruhlar.
Manyetik frekanslar.
Spiritüel jargon.
Ey egzotik popülizmim.
Narsizmim.
Pan'ım.
Egoizmim.
Ey mutluluk bilimim.
Düşünsel boyutlar.
Mütekaribim.
Ey emel denizlerindeki hiçliğim benim.

HÜSEYİN AVNİ LİFİJ



Kalikant çiçeğiyle kol kola yürüyordu menekşe. Buğday rengi ışıklar yolları ısıtıyor, Le Corbusier kenti tanımak için ara sokaklara dalacaksın diyordu. Hades güneşi, ağustos sıcağında ne kadar da yakıcı, Sibirya buzu hayvanı arkamızdan bakıyordu, bir toplum, olması gereken şeyleri alamıyor, istemediği şeyleri de ediniyorsa tutsaktır dedi Rasputin, evrenin nedensizce ve kendiliğinden var olduğuna ve entropiye göre bir gün amaçsız ve yine nedensizce her şeyin biteceğine, rasyonel ve ussal bir bakış açısıyla evet diyebiliyor musunuz dedi Rosa, Rosa Lüksemburg, Epiktetos araya girdi nedensizce var oldu ve nedensizce yok olacak, bu mantıklı bir açıklama sayılamaz, kolaycılık neredeyse...

Şu sorunun yanıtı bazılarına garip gelebilir diye sürdürdü Averroes, eğer tanrı bizi yaratmış ve her şeye kadirse, inançsızı da yaratmış demektir. Burası bir sınav yeri ve de inançsızın böyle bir yanlışa düşmemesi gerekiyorsa, her şeyi yaratan tanrının bir bildiği var demektir. Siz inançsızın düşüncesine katlanamıyor ve cezalandırmak ve yok hükmünde saymak istiyorsanız gerçekte tanrıyı sorguluyorsunuz ve tanrının cezalandıracağı bir şeyi, onun yerine gerçekleştirdiğiniz içinde cehennemden kuşkulanıyorsunuz demektir. Oysa o hiç bir zaman sorgulanamaz, tekil ve her şeyden bağdaşıksızdı.

Öyleyse imansıza, bu dünyada yer tanımayan ve onu gerektiğinde yoklukla cezalandıran; gerçekte tanrıyı sorguluyor hatta onu cezalandırıyor ve dahası onu yadsıyordur. Cehil benden almışsın bunları dedi. Demek ki varyantları hiçleyerek sorgulayan, ona bu dünyada yer tanımayan, ne yazık ki gerçek inançsızın tekidir ve her şeye kadir tanrıya karşı çıkan bir imansız, yadsımacı ve dahası azılı derecede bilisiz bir tanrı tanımazdır diye bitirmeye kalkıştı Hegel, Her zaman sessiz kalan ve sürekli dişlerini gıcırdatan Kabil gülüyordu.

Pluvial göller dedi Lifij, Kleopatra albeniyle süzerek, bu soyadını nereden buldun dedi, yanında yürüyordu, Marie Antoinette sanırım öbür uçtan konuyu değiştirme adam ne güzel konuşuyordu diye sertçe baktı, Auguste Comte araya girdi sustular, Rafael başını önüne eğdi. Sir and wife, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin diye geveledi XIV. Lui'nin tablosunun önüne gelince, aaa dedi Eliot ne çabuk geldik. Ran eskisi gibi değil, Louvre müzesinde artık canım sıkılıyor dedi, tam adamını bulduk, Nostradamus kim bu adam demez mi, kulağına fısıldadım, hemen toparlandı, ne iyi adam.

Karabasan geldi bana dedi Frankeştayn, Mary Shelley yani, elleri delikti, üç kuluvallah bir elham okudum gitti dedi, Müslüman mısın kızım sen dedi Esrar Dede, ozanmış, 'Gören sanır ki safâdan sema ‘-ı râh ederim / Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim' dedi inleyerek, hiç bir şey anlamadım dedi Cromwel, Sicilyalı biri araya girdi, ben anlıyorum, Garibaldi dedi biri, yok dedim aktör bu, Sicilyalı anlamadığım şeyi çok iyi anlıyorum ben dedi, hep birlikte gülümsedi lafazanlar, deniz atı Britanyası, silikon canlıları, Atlantisli ekonomistler, modern batı, kadın hanım hanımcık jokerin duvarına sığınmış, adamın imparatorluk asası elinde, mavi kanını sembolize eden eldivenler haşin duruyor, ayaklar iki kişilik oturuyor, horoz başının tüyleri dökülse de bakışlar şahin ve doğuya, bize doğru bakarak, modernliğin, hümanizmin, mutluluğun, insan ilişkilerine ışık tutan demokrasilerinin selamını çakıyorlar ve makus talihine küsen doğulu zavallılar da bu görkemli tabloyu paylaşıyorlar, amin dedi, editörü uyardılar bu pasajı silmelisin yukarda var, olsun dedi, varyasyonlar bitmemeli, bu o pasaj değildir artık, biri fesuphanallah dedi ama göremedim, buda bir huy yani dedi Hiroşima, adı buymuş kimsin diyen yok. Ne fark eder dedi Madonna, ayy takıldığınız şeye bak. Alkışladılar. Dudaklar elden üstündür diyen Borjiya sıkıca öptü onu tango yaparcasına.

''Ailem resim yapmama karşı çıkıyor, annem babam ne istersen yap oğlum diyor, eşim çocukları da yanına alıp geçen yıl evi terk etti, çocukluk arkadaşım Leika bana katlanabileceğini söyledi ama bir süre sonra oda kaçtı, bu kadar tepki duyulacak bir şey yaptığımı sanmıyorum, ava git, balık tut, eve bak diyorlar, sanki aç kalmışlar gibi, gelecekte bize dair bir şeyler, izler kalsın istiyorum, emeklerimin karşılığını alamadım, bunalım içindeyim, ama Manitu'da biliyor ki doğru yoldayım'' tirat Shakespeare'in hangi kahramanına ait dedi Orwell, organlarımızın yaşı yoktur dedim, hiç bozuntuya vermedi, bakın second kreşendo yani, robotun yazdığı şiiri insan yazdı sanmışlar Avustralya'da, şiirin bittiğini öne sürenlere ders bu, şiir estetiktir ve insanın biricik algılarından biridir. İnsan var olduğu sürece şiir vardır. Robotun şiir yazmasının bir mahsuru yok, mimari yeniliklere de imza atabilir yarın robotlar, resimde öncüde olabilir. Bu hangi robotun daha derinlikli beceriye sahip olduğu düşüncesine ve kimin robotunun daha usta olduğu görüşünün tartışılmasını sağlar, tıpkı Nazım daha iyi, Orhan Veli günlük yaşam şairi, Kavafis zamanın yitişi ve derin özlemleri dile getiren şiirin sahibi gibi gözlemlere yol açar. Sanatı veya şiiri yalnız insana özgü sanmak ve robot aracılığıyla şiir veya ciddi resim yapılamaz diye düşünmek, çileci ve hazcı gibi meczubi, sanki yaşamın dışına düşmüş insanların yapıtlarının sanat sayılamayacağını söylemek gibi bir şey. Duygu ve düşüncelerimiz kimyasal reaksiyonlar ve birer kurgudur. Yaşamın ve biyolojik varlığımızın dengeleridir onu sanatsal kılan.

 Sanat iş koludur, şiir ve resmin, sinema ve sahnenin büyüsü estetik ve ruhani hazlar uyandırmasındandır. Açlığımızı gidermek, doyunmak sıradandır, ama sosyal bir şölene dönüşen sofra, büyüleyici ve tanrısal bir anıya evrilebilir. Üstelik uçsuz bucaksız bir kanyonun görüntüsünü hâlâ aşamamış olabiliriz. Çokta uzattı ama diyaloğun bir yanı Fellini'ye kuşkuyla baktık.

Şu şiir mi dedi biri, 'Alis diyorum, bakışlarının ötesine geçebilirsem, / yüreğine giden yolu bulacağımı biliyorum. / Leylak büklümleri var orada, türküleri yasemenin, / yıllarca yıllar kadar yinelenmiş, yine yineliyorum. / İnci tozları, akasya kokularını anımsıyor musun, / o güneşleri, o sabahları... / Canım Schultz, 'ich liebe dich' diyor, / anlatılamaz olana, Schopenhauer'a geçiyorum. / 'En güzel günlerimiz, hiç yaşamadıklarımızdır' / insan, eski bir yalan, / yeni olan aşktır diyor, / bitiriyorum.'

Bana kalırsa her şey şiirdir dedi Bakunin, Menşeviklerde komünistti dedi Eva Braun gülerek, karışık şeyler dedi, sokaktan geçen bir terzi, horoz vardı sokakta, şiir estetik bir çaba, ben şiirim dedi. Öptük horozu, pardon öpemedik, bağıra çağıra kaçıp gitti, yemeyeceğiz diye haykırdı arkasından Madame Coco, hazır fırsat varken sordum, bu Coco'nun Coca Cola'yla bir ilgisi var mı, öyle bir baktı ki, sorup soracağıma pişman oldum.

Maritler, kotruplar gibi güneşten kopmuş bir yıldız parçacığıymış, dedi Asimov, Tarkovski gülümsedi, dedi ki Asimov lafa ancak bu tür sözlerle girebilir diye lades tutuşmuştuk kazandım dedi havaya zıplayarak, Asimov poligamım deseydim kıskanacaktınız dedi, sarı denizde cıvıldaşan Cuvier balinaları, cennetsi, göz alıcı bakışlarla havuzda gülüşüyorlardı. 'Su havuzda gülmektedir' dizesini nasıl buluyorsunuz dedi Nurjuvazi, nurjuvazi ne demek dedi Escher, Marquez az gelişmiş ülke yazarıydı, tansıklar, efsunlar, olağanüstü karşılaşım ve selam vermeyen yeğenini planlı bir cinayet sonucu öldürmeyi düşünecek kadar horozlaşmış erkekler dünyasını yazdı, yani bizi, onu okurken evin yaşlısının anılarını dinler gibi olurum, o biziz, ama ne mutlu bunu yüzümüze vurabilen yiğitlere, Emir Kusturica'nın filmleri onun sinemadaki paralel yapısıdır, uzatma dedim Hüseyin Avni Lifij'e, şu pek meşhur pozunu bir ver de yazının başlığında ilgisiz bir şeymiş gibi sırıtsın, aşk olsun dedi, Resimli Hayat Ansiklopedisi gibi mi, evet dedim, Meryem bunu okur mu?..

9 Haziran 2017 Cuma

SELENE (Senay)


 
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında...

 Tanrısal sağrının yamaçlarında, uyluğunun granit çayırlarında,
deliler gibi dolanıyorum her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları,
kızıl damarlarında,
dilinin ateşli uğultularında, an atımı yaklaşıyorken,
kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda,
kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...

Teninin ipek diyarlarında, gezinirim her gece,
o yatışan yumuşak çayırlarında,
piramitlerin uçlarında,
o gümrah tepelerin ardında...

O bakırdan atlarımla
umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında,
kıvılcımlar saçan karanlığın doruklarında
pembe damaklarında...

Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur.
 Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında,
göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.

Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım,
koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım.

Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,

dilin zehirli zambak şu bahar sabahında,
yanakların gümüş ovalar,
zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında,
boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır.

Dağlardan süzülüp gelendir o,  eteklerinden,
zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır,
toprağın kökünden fırlayan yumrular,
gümüşten ikiz otların verimi onlar.

Kalplere benzer!..

Selene,

bir ay parçasısın sen,
ey güneşin kardeşi,
karanlık dalgalarımın deniz feneri,
gecenin mavi sularında ki,
bir can kandili...

Ecem!..

Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım,
yalnız benimsin sen,
bense senin kaplanın, Amnon!..

Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım çalınıyor gece yarısı, kim o,
kim o gelen, sen misin...

Selene...

Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,
iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,

Dağ yolunda rüzgarlarına bindiğim,
ırmak kıyılarında gidip geldiğim,
teni yanıp sönen perim,
yılanım, ceylanım,
ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım,

Alın yazım...

7 Haziran 2017 Çarşamba

SELENE (Gülhaç'ın Öyküsü)




Selene, ada kuşum, ben sana vurulmuşum!..

Gülhaç Senay adanın kadim ressamlarından, biz ona Selene -Ay- diyoruz, orta yaşlarını sürüyor, sanat müziğine aşık, resimleri gelenekselle modernizmin karışımından ortaya çıkan görseller, ölü doğanın içindeki üçgen adamlar, ağaçların tepesindeki ölü kuşlar ve gölgede otlayan kanatlı ceylanlar gibidir onun resmi...

Bitip tükenmeden resim yapıyor ve her sanatçı gibi ölümle yarışıyor!..

Bir gün gideceğini biliyorsa da (gerçekte bilmiyor, ne zaman öleceğimizi bilmemek, pratikte bizi ölümsüz kılar der, bir sanat diyalekti), bilmezmiş gibi üretiyor, kendi evreninin efendisi, belki ölümü de sorun etmiyordur, sonsuza dek yaşamanın hiç bir şeyi gerekli ya da zorunlu kılamayacağını biliyor, ölümsüzlük zamanın durmasıdır, hiç bir şey yapamaz, hiç hareket edemez hale gelirsiniz teoremde, pratikte ışık hızında koştursanız bile, gideceğiniz hiç bir yer yoktur, sonsuzlukta bir hedef, bir geliş ya da varış söz konusu olamaz, sonsuzluk ya da ölümsüzlük ölümden bin beterdir!..

Ben böyle dedim, ama Selene varsayımların gerçekliği veya doğrulanımı, ölümün gerçekliğinden ve varlığından daha kesinleme şeylerle doldurulamaz, çünkü yaşamadık, denemedik ve bilmiyoruz, ölümsüzlük belki de sonsuz barıştır, belki de hepimizin birer tanrı olmasıdır, kavramlarımızda ona göre evrileceğine göre, ölümsüzlük pekala iyi bir şey ve hatta evrende ulaşılması gereken bir nokta olabilir dedi. Onun için resim yapıyorsun dedim, umarsızlık ve kederler içinde ölümden kaçma ve sonsuzluğa ulaşma, varlığını sürdürme eylemi seninki resim değil dedim.

Güldü, kategorize etme, yaftayı yapıştırma, adlandırma dedi...

''Selene...
Teninin zümrüt kokusunda, o kutsal deltanın yeşim kapısında... Tanrısal sağrının yamaçlarında,  uyluğunun  granit çayırlarında, deliler gibi dolanıyorum  her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında, o kutsal ağzının koyakları, kızıl damarlarında, dilinin  ateşli uğultularında, tan atımı yaklaşıyorken, kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda, kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...
Teninin bakır diyarlarında, gezinirim her gece,  o yatışan yumuşak  çayırlarında, piramitlerin uçlarında, o gümrah tepelerin ardında,  umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında, karanlığın  eteklerinde, pembe damaklarında... Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur. Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında, göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.
Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım, koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım. Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,  dilin zehirli zambak şu bahar sabahında, yanakların gümüş ovalar, zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında, boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır. Dağlardan süzülüp gelendir o, zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır, toprağın kökünden fırlayan yumrular, gümüşten ikiz otların verimi onlar.

Kalplere  benzer!..

Selene,  bir ay parçasısın sen, ey güneşin kardeşi, karanlık dalgalarımda  deniz feneri, gecenin mavi sularında ki, bir can kandili...

Ecem!..
Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım, yalnız benimsin  sen, bense senin kaplanın, Amnon!.. Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım  çalınıyor gece yarısı, kim o, kim o gelen,  sen misin...

Selene...
Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,  iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,
Dağ yolunda  rüzgarlarına bindiğim, ırmak kıyılarında gidip geldiğim, teni yanıp sönen perim, yılanım, ceylanım, ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım, alın yazım...''

İkindi güneşinde, bir çam ağacının uzun gölgesinde uyukluyordum, o sıra uyandığımda, rüzgarda ötüşen saz sarmaşıkları, uzakta kuşların ötüşüne  eşlik ediyor,  gün yavaşça iniyordu.

Selene'ye mezarı Port Said limanının taşları olmuş, geçmiş çağların Selenesine yazılmış bu şarkıcık dedim...

Sustuk...

Sonra Selene'nin konuşacağı tuttu...

Batılı ressamlar niçin geniş bir renk skalası, yeni biçimler ve ayrıksı görüntüler cenneti yaratmışlardır bilir misiniz dedi... Çünkü teleskop gibi bir uzak görü aygıtı, ışığın analizi, sanayi ve teknoloji devriminin sihriyle, renklendirmede çağın ötesine geçme olanağını buldular.

O güne dek kutsal mabetlerden, sokak aralarına, ev içlerinden, göz alıcı meydanlara bu yarış sürüyordu. Öyle ki doğu, sureti yasakladı diye tanrısal olana yakınlığı görmezden gelinerek, soyutun sınırlarını zorlayan gökselliği yerleme indirgenerek, kara çalmaya yeltenilse de, somuttan soyuta geçmiş, ortaçağ gerilerde kalmış ve acımasız yarışım sürüyor olsa da, rönesansla, denizaşırı coğrafyaların, egzotik renkleriyle yahşileşen savaşım, tuval, rölyef, fresk ve ikonların göz alıcı renklerle bezenmesini sağladı ve ara unsurlar hiç olmayacak kadar çekici ve alışılmışın dışında görüntülere bulandı ve tüm görseller us dışı, büyülü bir atmosfere bürünerek, yeni biçim arayışlarını olağanlıkla artırdı ve yarışta makas açılmaya başladı.

Bunun ertesinde hızını alamayan batının, gözünü göklere çevirmesiyle, ışığın teleskobik analizi, ultra, gama, iks, mikro dalga, kızıl ötesi ve gözlem ışığı gibi devinimler, sanayi ve teknolojik devriminin yeni olanaklar sunan yaratımlarının itici gücüyle, bir iksir gibi etkileyici öngörülerle, geniş ufuklar doğuran gelişmelerle,   görsel estetiğin kulvarlarında kayda değer bir hızla öne geçmelerini sağladı.

Bu öne geçme sanal ya da bir varsayım değil, gerçekten somut ve kabullenilir bir gelişimin sonuçlarıdır.

Van Gogh, mikro dalga ışınlarını tuvale taşıdı, renklerinin akustiği yalnızca onlardan bileşiktir, sarı, kırmızı, mavi.

Sisley, Seurat, Monet gibi benzeri yenilikçiler, gölgemsi, sisli görüngülerde, hayalsi şeyler yaratan, noktacıklarla resim oluşturan ayrıştırıcı öncülerdir, o günün resmi görüntülerle değil, biçimlerle de  romantizm yaratabiliyordu, siyah beyaz bile başlı başına bir renk gibi kullanılıyordu, ışığın frekansları tuvalde geziniyor, sisleme, antirenkçi ve soluk, gölgeci resim çağları başlıyordu.

Bu öyle mekanize bir etki yaratmıştı ki, Picasso görecelilik ve kuantum teoremasını anında sahiplendi, Kandinsky mikrop ve bakteri türü organellere yöneldi, Max Ernst kozmik kurgulara yeltendi ve Pollock sicim kuramı ve genoma yönelik ipliksilere yönelmedi evet ama bilimsel görüntülerin ayrımına varan içgüdüsüyle  karşı tepki verdi, bu mekanik ve giderek duygusuzlaşan otomat uygarlığına.

Teknoloji kaçınılmazlıkla kendi yenilgisini yaratıyor, insan eziliyordu. Pollock büyük bir antidevrimcidir, canını verecek kadar!..

Doğu izleyici konumdaydı ne yazık ki ve umarsızca mimesise -taklit- yönelmekle kendini gösterebildi, herkes Paris'e gitti, bröve oralarda veriliyordu, yetmedi sanatın tüm alanlarında batı yol gösterici olmaya başladı, oysa batı bin bir gece masallarının toplamıydı ama devir değişmişti artık, kavramların kaynağı değil, onların tilmizleri, süreğenlerinden söz edilebiliyor ve ortalık toz dumana karışmış ve Avrupa şehri dizginsizce, mahşerin dört atlısı gibi ilerliyordu. Halen öyledir ama metal yorgunluğu çökmesine yol açar uygarlıkların, doğu batının yanına mimesisle de olsa yaklaşmış, kusurlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün doğu arayı kapatmak için, bir çılgınlık yapmak zorundadır, ya rengi terk ederek bir kırılma yaratmalı ya da rengin ötesine geçmelidir. Mimesisi terk etmeli midir bilinmez, onun üzerine  bir konstrüksiyon,  yeni bir yapıntı kurmalıdır  belki de, ya da yeni bir tansık yaratmalı yaratabilmelidir. Örneğin ebru gibi bir biçime dönmek, geçmişin terk edilmesinin yararı olmadığı açısından yerindedir ama bu yatay zenginliğin çoğalımıdır, dikey kazanıma yol açmaz, yapılması gereken, olanların toplamından olmayana nasıl ulaşabiliriz, onu aramaktır.

Öngörüler sonsuzdur ama öngörülebilir bir sonuç yaklaşmaktadır her zaman bu gibi hallerde, diğer olasılıklar fantezi ve aşırı göreceli varsayımlar olarak kalır tarihin koridorlarında. Bekliyoruz...

Ama bu anlamda, bizim batıya yönelmemiz bir gerçeklik değil bir projedir, savaşın sonucunda bile isteye kararlaştırılmış bir şeydir, çünkü haklılıkla uygarlığı domine eden bir topluma yüzümüzü çevirmemiz doğrudur, ama bunun korkunç sonuçları da vardır ne yazık ki, siz yerle yeksan olmuş bir toprak parçasında uyguluyorsanız bunu önce sizi sömürürler, tepe tepe kullanırlar, posanızı çıkarırlar ve sonra anlarsınız ki yüz çevirmek değil, taklit değil, hayranlıkla arkadan koşturmak değil, tam bağımsız bir yapıyla kendi cennetini ve cehennemini yaratabilmekmiş gerçeklik. Bunu anlamak üzereyiz... Doğu bir gün başarırsa bunu, elem dolu başarısızlığına borçlu olacaktır.  Başarısızlığı, başarısı olacaktır. Pirus ya da Sisifos gibi...

Selene'yle sanatın öyküsünü sürdürelim...

Sanat başlı başına bir dünyadır ve büyüleyici olduğu kadar açmazlarla da doludur. Duchamp'ın Büyük Cam adlı yapıtını bugün, büyük imgelem, sınırsız düş ve vakumsuz evren üçlemesi altında sergileyin hiç bir yankı uyandırmayacaktır. Çünkü sanatın zaman ve zemine sıkı sıkıya bağlı, bir işlevi vardır. Cinsiyet körlüğü, algı bozukluğu gibi travmalarımız yanında, zaman fobisi diye bir şey vardır insanda, zamanda ruhen geçmişe dönemeyiz, bu olanaksızdır, nasıl dinozordan korkmayı algılayıp, kavrayamıyorsak ve gülünç bulabiliyorsak bugünün dünyasında, kabuslarımızda çağımıza ve günümüze bağlı kavramlarla sınırlı olacaktır. Düşlerinde sürgit giyotinle kurban edildiğini gören biri psikosomatik fonksiyon bozukluğu içindedir ama sürekli kurşuna dizildiğini gören birini doğal karşıladığımız gibi, anlayabiliriz de...


Çünkü biri ekstrem ve anlaşılırlıkla kişiye özgü bir durumken, diğeri hepimizin başına gelebilecek bir şeydir ne yazık ki... Biri zaman ve zeminden yoksun, tuhaf bir sanrıya ve az görülür bir sendroma dönüşmüşken, diğeri neredeyse haklı görülebilecek bir karaduygu, bir travma ve kaosun içindedir, bu nedenle ikinci kişi, çağımızın bozumlarından haklı olarak etkilenmiş ve anlamamız gereken bir kişi gibi nitelenir neredeyse...


Bundan ötürü geçmişin büyük yankı yaratan yapıtlarını da artık o günün çarpıncıyla duyumsayamayız, bu doğaldır üstelik, değer yargımız değişmeyebilir, beğencemiz sürebilir de ama yapıtla ilgili duygusal bağlarımız yok hükmündedir ne yazık ki... Zaman gibi sanatta görecelidir çünkü, aurasından koparılmış, zaman ve zeminini yitirmiş her yapıt etkinliğini yitirir. Borges'in, Pierre Menard adlı öyküsünde Don Kişot'un tıpatıp yeniden yazılması, gerçekte yapıtın bir önceki Don Kişot olmadığını kesinlemektedir ama şu farkla, eğer yapıt sağlam bir metne dayanıyorsa, bugünün algıları ve siyasi, toplumsal ve hiyerarşik bağlarıyla gene onu bir ironi ve karaeleştirinin anıtıymış gibi değerlendirmemizde olasıdır.

 
Zamanda bir yapıt, kaçınılmazlıkla değerini kaybeder diyemeyiz yine de, o günün bakış açısıyla değerlendiremeyiz demek gerekir, bu yüzden yankısını yitirebilir de artık, ilgi ve değerlik yarattığı çağın dışına çıktığında yapıt, öz geçmişinin kavram ve algı sınırlarıyla yorumlamak olası değildir artık onu, bu da hiçlenmesine ya da başka türlü değerlendirilmesine bir kapı açacaktır doğallıkla...

 
Guernika bile bugünün yapıtı sayılamayacağı için, gören göz bugün onu, o günkü dramı, travmayı özetleyen bir görsel fetiş olarak algılayamayacaktır, periferisinde yapıtın köklerinden habersiz biri, onu şaşırtıcı, cinler dünyası ve hatta bilim kurgusal bir yapıt olarak da algılayıp düşleyebilecektir. Don Kişot bu yüzden çağımızın kontrendikasyonlarını dile getiren bir fars ya da vodvil olarak da algılanabilir evet ama neyin neyle sonuçlanacağını bilemeyiz, ikilemler öne çıkar ve Heisenberg türü  belirsizliğin ve Schrödinger'in Kedisi'yle dolu bilinmeyenlerin dünyasında bir öngörü ve kesin bir yargı oluşturamayız sanatta, sunum ve düşünsel formatta önemlidir bu yaklaşımda ve konunun boyutları, yorumsal sınırları uçsuz bucaksızdır ve kesinlenemezdir ne yazık ki...
 

Çünkü bir Maori veya uzaylı için Guernika öncelikle komik bir resimdir!..

Selene susmuyor!..

İzlenimlerime göre sanat hoşgörünün yaygınlaşmasına yarar ve birleştiricidir derler, ruhun Kudüs'ü, bedenin Vatikan'ı, benliğimizin Mekke'sidir belki ama, gerçek böyle değildir ne yazık ki, örneğin batı hoşgörüde doğudan hala geridir, silah ve sömürünün gölgesinde bir uygarlık üretebilmiştir, belki tüm uygarlıklar böyledir, batıda katedraller, kiliseler, mabetler gökleri delen ve haçı-çarmıhı imleyen bir kılıç gibi yükselir, erildir, bir meydan okuma, tanrıya ulaşma noktasında yırtıcı bir görsellik barındırır, kararlılık içerdiği kadar, kin ve acımasız bir doğrudanlıkta içerir belki...

Ama doğu öyle değildir, onun mabetleri kubbemsi, dişil ve herkesi kabul edebilecek bir kapsayıcılık, iyi niyet ve tüm renkleri koruma noktasında anlayışlı bir hoşgörünün dışa vurumudur, doğu doğru olan ve feminendir, olgunlaşma ve yaratımın evrilerek gelişmesini öngören bir kalptenliktir  onun ki, bu gerçektir, sanat ve mimarisiyle, doğu felsefesi, yüz bin kere tövbe etsen gene gel der gibidir.

Batı ise onu aradım, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim diye haykırır, bu bir umarsızlık ve yalnızlığın kederine işaret eder gibidir ama acımasızlık ve vurdum duymazlığı da beraberinde getirir.

Doğu durağanlığın ve anlayışla dolu bir sabrın egemenliğini öngören imgelemine  sarılır, hangisi iyidir, şimdilik batı forse ettiğine göre uygarlığımızı, öncül oysa ve sonuçlara bakılırsa, doğunun yeni bir yöneylem geliştirmeye, geliştirmesine,  önayak olması gerekir...

Sessizlikle, orta yaşlarını süren adalı bir ressamın öngörüleri bunlar, işte böyle dedi ve sözlerini bitirdi.

Haziran'dı...

Bir yazarımızın yapıtı bu sözcükle başlıyordu, anımsıyorum, tek bir sözcük ne anlamlar barındırabiliyor, sanki her şeyi anlatıyor. Yazı'nın gücü...

Boğazın kıyılarını ağaçlandırmalıyız, orda yolculuk eden herkesler, cennete giden bir yolun sonuna geldiklerini düşünmelidir. Yinelemek berkitir, Haliç'in girişine bizi imleyen cam ve saydam bir Hektor ya da bir Mevlevi, bir derviş ya da ermişin anıtını da dikmemiz gerekir, bizi tanımlayacak imgeler ve işaretlerimizden yoksunuz biz.

Doğunun  insanı ilgiden korkuyor, kalabalıktan çekiniyor ve meraktan kaçınıyor, sanki her şey  korku veren bir sona evrilecekmiş gibi, bir ilgi ve merak fobisi var doğuda, çekiniyor yaşamdan, değişimden ürküyor ve ılımlı bir solukla yolculuk etmek istiyor, iyi niyet söz konusu olabilir ama batının keskin cesareti karşısında yenilgiyi getiriyor bu yaklaşım, sanki batı köhnemeden,  ayağa kalkacak bir mecali yok gibi görünüyor.

Ayaklı bir satıcının yanında duruyordum, doğu herkese rızkını taştan çıkarma olanağı verir, adam yanındaki alış veriş ferdine şöyle bir şey dedi sanırım; Öyle deme yaratanın gücüne gider!..

İşte doğu felsefesinin özeti, iyi de gücüne gidiyorsa, sözünü duyuyor anlamı çıkmaz mı bundan, öyleyse kulağı var demektir, kulağı varsa dili de olmalıdır, salt kulak bir işe yaramayacaktır çünkü, o zaman gücüne gidecekse, seni uyarabilmesi de gerekir, ama işte öyle diyelim, işaretler gönderiyor, iyi de hır gür gene de bitmiyor ama, her yer kan gölü, ortalık çığlıktan geçilmiyor, mazlumlar yığınlarla ölürken, zalimler keyifle izliyor, öbür dünyada ceza ve sorgulamanın olması bu denli bir mantıksızlığın hoş görülebilmesine olanak verecekse, üç seçeneğimiz var demektir, bir tanrı zalimden yana, iki, öyle değilse bile bir denge tutturamıyor demek ki, gücünün her şeye yetmediği düşüncesini çağrıştırıyor bu, üçüncüsüyse böyle bir varsayımın olmadığı noktasında, bir saplantı ve alışkanlığın önü açılıyor ki, giderek oraya doğru evriliyor insanlık, kendi başının çaresine bakacak ve semavi  düşüncelerinden uzaklaşacak, yanılabilirim ama bunu bir an önce anlamak istiyor masumlar...

Tanrı yapıntısıyız diyoruz, tenimiz gözeneksiz gibi, ama öyle ki sivrisineğin iğnesi, onun damarlarına kadar giriyor.

İnsanlar, maymunları gözlemliyorlar, onların taze yaprak yemeleri, su yürümüş dalları kemirmeleri ve kayıtsızca bakınarak zamanı geçirmeleri onları sevindiriyor,  mutlu ediyor.

Maymunların ilkel ve yararsız yaratıklar, köle olmamak için, çalışmamak için konuşmazlıktan gelmeleri  ve bir üst varlıkmış gibi gülümseyip  insanların, onları kucaklarına almaları bizleri şaşırtıyordu.

Oysa bizler,  tıpkı maymunları onların izlemesi gibi, insanları  gözetliyorduk. İnsanların hala doğadan beslenmeleri gülünçtü, bu onları maymundan farksız yapıyordu, tuhaf aletlerle uçuyormuş gibiydiler ve hala bir zırh işlevi gören etleri  ve dirim veren bir sıvıyla donatılmış organellerin varlığı onları gerçekte, maymunun  türevi olmak bir yana, maymunsu da değil, bir tür maymun yapıyordu.

Oysa biz görünmüyorduk bile, kendi beslektik sonsuza dek, bu beslenmediğimiz anlamına da gelebilir, insan topraktan doğma, yeryüzüne bağımlı, tanrıya gereksinir ve tutsak bir yaratıktı ne yazık ki...

Maymunun arkadaşı ve can yoldaşı...

Bir savaş olmuş ve bilgisayar verileri sonucunda  harekat kazanılmış, ama sonra verileri karargahtaki bilgisayara gönderen adam,  düzeltiyordum verileri savaşı ben kazandım gerçekte demiş, sonra hayır demiş bilgisayarın başında ki yetkili, ben seninkileri de düzeltiyordum, gerçekte ben kazandım, sonra karargah komutanı, ben de verileri kafama göre değiştiriyordum, savaşı ben kazandım demiş, ama sonunda  bilgisayarın arızalı olduğu ve tüm verilerin, otomatik  biçimde değiştiği anlaşılmış.

Şimdi savaşı kim kazanmış...

Yanıt, insanlık hep kaybeden taraftır.

Teleskobun içine fare girmiş, ayda ejderha var demişler!.. Bizim bilimimiz, teknolojimiz, felsefemiz ve öngörülerimiz henüz bu seviyededir ne yazık ki...

İnsan tılsımlarla dolu bir yaratık değildir,  kendi düş dünyasıyla ve imgeleminin sınırlarıyla kapsanmış bir alanda düşünür, biz gerçekte derin ya da engin düşünceler içinde değiliz,  yaratı ve düşsel sınırlarımıza bağlıyız, diyelim ki uzaylılar kış uykusunda diye bir teori attık ortaya, bakın işte bu yeryüzü yaşamına sıkı sıkıya bağlı  bir düşüncedir.

Çünkü dünyamızda  kış uykusuna yatan canlılar var, yani gördüklerimiz, kendi düşünsel yapımız, deneyimlerimiz, insanın ötesinde varsayımlar üretemeyecek bir canlıyız biz ve bu doğaldır ne yazık ki...

Uzaydaki yaratıklar uykuyu belki bilmiyorlar, belki düşünemediğimiz kadar bize uzak ve yabanlar, ama kış uykusu teorisi her şeyden ilginç gelir bize, kendi düşünce sınırlarımızın dışındaysa o, yavan ve gülünç gelir.

Bir gün gülünç ve yavan olanın bizler olduğunu anlayabileceğizdir belki de. Diyelim ki biz gerçekten ileriyiz -ölçüsü gene bizim düşünsel sınırlarımız olsa da-, bir şey değişmez ama, her halükarda uzaylıları algılayamayacak kadar geri olabiliriz de  biz, et ve kan uygarlığı nasıl ileri bir düzey sayılabilir ki, bir virüs koskoca gövdeyi pestile çevirebilirken, aşkın gücü aşığı yaşamdan  koparabilirken, denizler Titanik'i devirebilirken, uzayda sözümüz olabileceğini düşlemek, kasabanın Hektor'u arenada dünyayı yenecek diye bir sav ileri sürmek gibi bir şey...

Sonuçta insan eni sonu kendini avutan, hemcinslerine göre  ileri olmak değil, direkt değil, ama bir çok özelliklere sahip,  geniş çaplı bir hayvandır ne yazık ki...

Evren bunca zaman sessiz kalıyorsa  karşımızda, bu evrenin gizlerini sakladığından veya sıradan bir şey oluşundan değil, insanın yeteneklerinin sınırlı,  yalıncak bir yaratık olmasındandır. Mars'a yerleşmemizin, kümes değiştirmemizden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum ben diyordu Selene...

Benim görevim guguk kuşu gibi  başka yuvalara yumurtlamak ya da onları çalmak ve kendi yuvasındaymış gibi göstermek biliyorsunuz.

Geçmişten bu yana terörize çan sesleriyle kulağım çınlıyor ve bir mankurt gibi kendinden geçebiliyorum ben...

Bıktım böyle yazmaktan dediğim oluyor ama...

Salt düşmanlık üretiyorum sanısına kapıldığımda oluyor, oysa bunu canavar bile istemez,  ama şöyle bir şey var, elinizde olmadan düşünceler, dış dünyadan servis ediliyor, siz gene dış dünyanın verileriyle sentezliyor ve kimlik değiştirerek, iradi amaçlarınız doğrultusunda,  tam bağımsız olduğunuz sanısıyla onu gene dış dünyaya iletiyorsunuz, gerçekte düşünce kişiye sıkı sıkıya bağlı, sui generis bir şey değil, bilim adamları da biziz, astronotlarda biz, köprü altında yatanlarda biziz, evrensel uyum yasalarına bağlı birer ecinniyiz biz.

Evrilen dinamikler, ürettiğimiz töz, edimler... Varyasyonlar cenneti, ruh mürekkepleri, güdük versiyonlar, işlevsel artı değerler, atıklar, posalar,  deltayı çoğaltan alüvyonlar ne derseniz deyin...

Öyleyse hepimiz bir vesileyiz deyim yerindeyse, bir aracız, aracıyız, kendi bildiğini okuyor gibi görünen. Biri şunu düşünmüşsün  bak diyor, canı istediğince bir yorum ve bir yönteç, bir yönelim ileri sürerek sizi bağlıyor,  artık onu demişsindir kaçış yok, medyanın ilahi gücü, ortak tutsaklığımız ve sağduyu... Baraj puanımızı bu veriler belirliyor, ne söylediğimize ilişkin.

Düşünce canlı bir madde, bir kimyasal, eğrilip doğruluyor ve toplum, iktidar -erk-, güç odakları ya da ilgili veya ilgisizler onu kartopu gibi yuvarlıyor, bir çığa dönüştürüyor ve gerekirse altında kalıp can verebiliyorsunuz!..

Düşüncelerimiz, korkunç belki ama, görünmeyen bir izne tabi...

Evrenin yasaları kendi bildiğince işliyor sizin anlayacağınız, düşünceniz ona uyumlu olmak zorunda, uyum yoksa onun  yasaları işliyor ve sizi sonsuz boşlukta hizaya getirecek, bir dengeye oturtacak  adımları atarak, kendi bildiğini dikte ediyor sonunda inanın.

Tarkovski'yi çok severim ve sık sık yinelerim, silahsız ve alışılmışın dışında tinsel filmler, düşünce filmleri ve tek başına bilimsel sinema çağını açtı o...
Bir filminde ateşli silah gördüm,  üzüldüm ama umarsızlık onu da, dünyamızın erdemlerinden yararlanma noktasına getirmiştir belki de diye düşündüm!.. 

Yüz sekansta anlatacağını, bir revolverle anlatmak hala olası bu dünyada...

Düşünce, keder ve hazzı aynı anda yaşatabilen tek yeteneğimizdir bizim, bu nedenle eşsizdir, biriciktir ve karşıtı da yoktur. bu yüzden evrenin en büyük yaratısı düşüncedir, bu yüzden evren sırf bu nedenden ötürü, hayranlıkla karşılanabilecek bir şeydir.

Düşünce insana özgü bir şey değildir ama evrenin bizzat kendisi bir düşüncedir..

İşte düşünsel bir varyasyon...

Bitkiler evcilleştirilmez, hayvanlar evcilleştirilir. Pirinç ilk kez 9400 yıl önce yetiştirildi -ekildi- demek yeterlidir. Belki daha uygun bir sözcükte bulunabilir. Bilim Dünyası daha geniş bir coğrafyadan söz etmelidir, bütün yapılandırmalar, batı, Rusya, Çin gibi ülkeler, Örneğin 9400 yıl önce Çin diye bir ülke yoktu, belki şimdiki Vietnam topraklarıydı orası, böyle yüzlerce popülist yaklaşım var dünyamızda, bilim kimsenin tekelinde değildir oysa, bilim diye silah ve sömürü demokrasisinin getirilerini selamlıyoruz sürekli, bilim manipüle bir organel değil, tapulu bir metada  değil, Tacikistan'dan söz etmeliyiz, Moritanya'dan, bizden, belki kurtuluş bilinmeyenlerdedir, bu iyi bir şey olacaktır sanırım.

Gülünç gelebilir belki, çarpmayan elektrik icat edilemez mi, tenimizi bir kaç milim yalıtımla kaplayan, bir manyetik alan yaratılarak; Yaz kış giyinerek ömür tüketmenin ıstıraplarından kurtulamaz mıyız... Hasım Üretme Makinesi -sınıf ayrımı- yaygarasına son veremez miyiz böylelikle!..

Paylaşımlarınız Montale'nin şiirindeki; Halep'i işaret eden ok gibi, hep aynı yeri gösteriyor, -zorunlu musunuz!- yararlandığınız kaynaklar  öyledir sanıyorum   ama siz de çaba gösterin, kimse yaşamın doğal düşmanı değil, düşmanlık sonra konuk oluyor bizlere ve derinlere işliyor...

Ne ki  insan zaten yüzeysel bir yaratık. Unutuyor, celladına aşık oluyor ve canına  kıyabiliyor, daha sayalım mı!..

Paylaşımlardan westmachine us gezegeni, diğerleriyse sürü izlenimi çıkıyor, bu da sürülerin imrendiği  çobanlarda, olsa olsa bir sürü çobanıdır izlenimini doğuruyor, bizde celladına bağımlı milyonlar var biliyorum, yenilenlerin silindir şapkasıyla güle oynaya evine dönen cintürkler!..

Uygarlık taklit edilmez yaratılır biliyorsunuz, bizimkiler onların uygarlığını tavus tüylü fötr takmakla, sliple dolaşmak arasında bir yerde zannediyor, silah ve sömürünün artılarıyla oluşmuş bir demokrasi cenneti olduğunu bilmiyorlar mı, öylemi...

Uygarlığımızın henüz bir anomali yığını olduğunu görmüyorlar mı, geliştirilmesi gereken, milyonlarca sosyal, teknolojik varsayımlar hala dünyayı bekliyor, onun için onlar ne kadar düşsel gibi komplekslerle sürükleneceğimize, şapkayla devrim sözcüğünün yan yana gelmesinin acınası savrukluğunu, savsaklığını  düşünmeliyiz...

Westmachine, Son Mohikan'ın topraklarını haritadan sildi ama her 25 Mart'ta senin ölüm tarlalarını anımsatıp, kutlamaktan çekinmiyor, sen ancak savunmadasın, çalı çırpınla!.. Sanayi devrimi olalı iki yüz yılı geçmiş, bisiklet yapamıyorsun, yerli araba rantabl değil diyen züğürt zenginlerin -varsıllar mı demeli- var, George Sand erkek giysisiyle benliğini ortaya koyalı yüzyılı geçmiş, sen kadın erkek ayrımı kavgalarıyla oyalanıyorsun,  tüm hükümetlere  ölümüne karşısın, ama elle tutulur bir muhalefet geliştiremeyecek kadar umarsız yığınısın, kendinden başka herkesi suçluyorsun, yalnız seni gösteren bir ayna yap,  tüm yakınmaların  özünde sen olduğunu anla...

Homosapiens... O sensin, seni mutluluklara boğacak olan, onların dillerinin aksanıyla  konuşarak böbürlenmen değil, zincirlerini şangırdatırken, bu işi bir çipe indirgeyecek bir şey icat etmen, virütik çağları geride bırakmayı başarabilirsen, seni ikinci kez armağanlara boğabilirler!..

Bir başyapıt eğlendirmez, güldürmez,  mutluluk üretmezmiş. Ya ne yapar hiç... Harp ve Sulh baş yapıttı diyorlar, neyi anlatıyor unuttum bile ama düşevinin  gizlentilerinde ondan kalan tortular vardır belki de!..

Doğruya en yakın olan karar ortak kararmış. ama kıvılcımlarında yeni doğruların önünü açtığı anlaşılmış. Tren yolunda makas değiştirerek dört yerine bir kişiyi yok etmeyi göze alan kişi, o bir kişi yakını olursa makası o dördün üzerine çevirirmiş, çünkü genleri aktarma duygusuymuş derinlerdeki  gerekçesi, insanlar tehlike anında kendine benzeyenleri kurtarırmış, en zordakini kurtarmazmış örneğin, kaba insanlar paranın üstünü fazla verirse iade etmezmiş normaller ve aynı pastanın pahalı olanı daha tatlı gelirmiş!..

Dopamin etkisi neymiş acaba!..

Bugün kitap basımı internet gibi sanal ağın gerisinde, demode ve yarı ilkel bir edimdir.  Sanal ağ çökebilir  gibi mottolar var, hurafeler... Yiten yazılı kitapların sayısı var olanlardan daha çoktur ne yazık ki...

Babil, İskenderiye ve Bağdat yangınları,  Bergama, ortaçağ ve Papirus kıyımlarıyla  kaç yeni dünya kurulurdu biliyor muyuz...

Eğer parçacıklardan biri veya bilinir olan proton gerçekten bozunduğunda, uzak gelecekte, evrenin bugünkünden çok farklı bir hal alacağını söyleyebiliriz. Protonlar bozundukça, yıldızlar ve gezegenler yok olacak, evren bir ışık selintisine dönüşecektir...

Selene'nin düşüncelerini kendi anlağıma boca ederek sizlere ulaştırmayı başarabildim mi bilemem, düşünce hırsızlığı budur işte (Robin Hood zenginden alıp yoksula veriyor diye hırsız demediniz,  Kazanova gönül  çapkını diye hırsız demediniz, bende başkasından alıp iletmek istiyorum, eğer hırsız derseniz; Aşk olsun, Nara burnunda Ro-Ro taşımacılığı mı bu!), yalnızca  onun aksanıyla aktarsaydım,  işimi zorlaştırır, karmaşıklaştırırdım, kendime mal etmemin nedeni bu, çok şey böyledir üstelik, bunu okurun sezinlemesi gerekir.

Bu bir öyküye benzemedi biliyorum. Buna siz karar veriyor gibi de olabilirsiniz, oysa dediğim gibi uyum yasaları işledi ve siz doğallıkla böyle düşündünüz.

Karamsarlık değil bu, değiştirmeliyiz bizleri, insanı ve evreni!..

Bir ölünün  acıklı şarkısını dinleyip öyle veda ediniz...

Adı, Albornoz Milongası...

 'Biri saatleri saydı,
Günü öğrendi birisi,
 Biri sanki vurdumduymaz
 ve belki de aceleci.

 Islıkla çalar milonga,
 Albornoz'a sokularak.
 Kara şapka siperlikli,
 sabah güneşi gözleri.

 O gün işte bugündür ki,
 1890, belki.
 Retiro'nun sınırında
 gölgeleri sayar şimdi

 aşk ve ateş oyunları
kuşluk vakti, tehlikeler-
yabancılar iyi midir,
 bıçaklar ve bir komiser.

 Katildi ve kafadardı
bitti küfürlü yaşamı.
Güneyde bir köşecikte
 sonunda tattı bıçağı.

Bıçak değildi üç kişi.
 Güç bela sökmüştü şafak
 ama üçlüden, hangisi,
 bitirdi onun işini.

 Girdi bıçak yüreğine.
 Yüzü tanıdı hiçliği.
 Alejo Albornoz öldü
 artık o bir hiç kimseydi.

 Hiçliklerin kurbanını
kederle yad ettim işte
şu milonganın içinde. Bir
 anıdır ikisi de.

 (Alejo Albornoz mahalle kabadayısıydı 1902 yılında bıçaklı bir kavgada öldü.)

Hiç bir yazı, hiç bir düşünce, hiç bir şeye değmez...

Dünyanın herhangi bir yerinde bir kişi ölmüşse eğer!..

1 Haziran 2017 Perşembe

ADA'M OTU DİYALEKTLERİ






İoa, aoi Ahsen Hanım!..

Oo Merhaba, beraber yürüyebiliriz.

Ahsen Hanım, üniter bir yapıda olsa da adı, adanın gönüllü yerlilerindendir. Her şeye koşturur, her derde deva bir enerjiyle, kendisiyle yarışır ve adanın otantik güzelliği yitip gitmesin diye, bir özgürlük savaşçısı gibi çalışır.

Özgürlük savaşarak kazanılmaz ama...

Çünkü savaşarak kazanılan her şey yitirilen bir şeydir, özgürlük bir ulaşım, bir liman olmalıdır ve tüm insanlık adına söz konusu olabilecek bir şeydir o, savaşarak kazanılan her şey, bir gün buharlaşabilen bir şeydir.  Yenilenler bir gün onu sizin elinizden alabilir.

''Sen esirliğim ve hürriyetimsin, Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, Sen memleketimsin. Ela gözlerinde yeşil hareler, Sen  güzel, büyük ve muzaffer, Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin... Ben sende, kutba giden bir geminin sergüzeştini,  ben sende kumarbaz macerasını keşişlerin, ben sende uzaklığı, ben sende imkansızlığı seviyorum, ama asla ümitsizliği değil...''

Özgürlük şiir gibi olmalıdır, su gibi, ölümü anımsatmamalıdır.

Ada da sabah, kokularla açılır, akşam kokularla kapanır, ıhlamur, akasya, mor salkım, ak gerdanlık, manolya, güller, sümbüller ve leylaklar birbirine karışır, öyle tuhaf ve derin bir kokusu vardır ki sabahın ve gecenin, ruhlar öyle dinginleşir ve öyle güller açar ki benliğimizde, adanın kışı taş kesilse, yazı alev alev yanan bir yürek yangınına da benzese, baharda ve güzde adanın bir hac yeri, yaşamın bir tavaf yeri ve benliğimizin sönmeyecek, özlemle dolu bir Kâbe'si olduğunu anlarsınız artık.

İşte sabah çıkıyoruz, sahilden içe doğru kıvrılacağız ve Aya Yorgi'ye çıkan hac yolunun başına kadar yürüyeceğiz, orada Lunapark Kafe'de bir çay içecek, dilersek kahvaltı edecek ve dönüş güzergahından evlere döneceğiz, ayrılırken öpücükler atarak!..

Bakın güneş yavaşça doğuyor, güneş tepede küçücük bir madalyon gibidir, sabah gün doğumunda ve akşam gün batımında ise bir Likya kursu gibi görkemlidir... Büyür, irileşir,  alev alev yanar ve tuhaf, erişilmez bir serinlik verir, sanki soğuk bir volkanın lavları gibi üşütürcesine bir ısı yayar.

Garip...

Yolda Ahsen'le lafa tutuşuruz, ben gemi azıya almış, dizginsiz bir gevezeyimdir, çoğu dinler gibi yapar ama bunu bildiğim için hem konuşmayı kesmem, hem de içimdekileri bir petrol tankeri gibi bitene kadar dökerim. Bir lav yığını, bir cüruf ya da alüvyon akıntısı gibi her yeri kaplayan bir balçığa dönene kadar kusarım. Bu benim makus talihim, ıstırap veren alın yazımdır.

Bakın, uygun adım yürürken, tırıs mı rahvan mı olduğunu bilmeden, araya Ahsen'in serzenişlerinin karıştığı inleyişlerim nelerdi o gün...

Hanımefendi, ben kader denen postulata inanırım. Örneğin büyükbabamın, akciğerine sıçrayan kanserden öleceği, Kristof Kolomb'un 1492'de, tütünü Bahamalar'dan Avrupa'ya getirmesiyle alnına yazılmıştı!..

Bir gün Guadalkivir ırmağının kıyısında şu tartışma yaşanmış; Meyvesi yeşil kuş olan bir ağacın, doğal dünyanın parçası olduğu için kabul görebileceği ama bir gülün taç yapraklarında, 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazması halinde, yazının doğanın bir parçası değil, bir sanat krili, dolayısıyla doğa dışı olduğuna  dayanarak, olanaksız sayılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Ama bu dünyada her şeyin bir çaresi vardır, bakın ne demişler bu görüşe karşı çıkanlar, Kur'an'ın yaratılıştan önceye dayandığı ve kablettarihte  cennette  gizlenmiş ilahiler olduğu anımsatılarak, yazının bir sanat türü sayılmasına  öfkeyle karşı çıkmışlar ve gerçeklikte kutsal kitap öncesiz ve sonrasızdır  diyerek, onun yaratılıştan öncede var olduğunu ve bundan ötürü, bir gülün taç yapraklarında pekala 'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazısının belirebileceğini inançla ileri sürmüşlerdir.

İnsan cennetten kovulduğuna göre mantıklı bir olasılık.

Jüpiter biz görmesek de vardır diyorlar, öyleyse her varsayım ileri sürülebilir bu dünyada, cennet anaların ayakları altındadır -öyledir-, zaman hem  gerçek, hem de bir yalandır, ikiz yıldızlar vardır, tanrı galaksinin arka bahçesinde saklıdır, öteki gölgemiz paralel evrende yaşar, ölülerimiz sırtımızda dolaşır, kıyamet işporta fabrikasıdır ve fare en güçlü hayvandır gibi...

Çünkü fare dağı delik deşik eder ve insanlar gibi aritmetik değil, geometrik bir hızla çoğalır.

Bilim bu yüzden deneyle sınanan bir din, dinde düşlerle süslü bir bilimdir ve iki paralel doğru sonsuzda birleşir. Tomris Hanım geçen gün hayranlıkla katılmıştı buna...

Köle Spartaküs, kılıcının kabzasıyla vurarak, kolezyumun taş duvarlarından hangisini kırmıştı, kuşpalazı nedir, Hieronymus Fracastorius'un mitolojik Sifilis şiiri nerede yazıldı, Sezar, veni vidi,vici'yi  Zile'de mi söyledi, 'Como, -öbür dünya- Cumae midir...

Bilinmeyenlerin çokluğu, bu dünyada her şeyi olası kılar!..

Ahsen,  zincirleme bir kahkaha attı sözün burasında, senin bugün bir ayağın açıkta kalmış dedi!.. Kadınlar gülmeyi çok sever, ben Denizli'de akasya, gül ve inci bahçelerinde yankılanan kahkahalarla büyüdüm.

Dinliyormuş ki, bu yollardan gidersen, 'Sen yoksun bana kalırsa!' dedi. Bir mantık üretemedim ona yetişeyim derken, konuşan yürürken daima geride kalır. Sonra anladım ki, bir şeyin varlığını kanıtlamak, yokluğunu ileri sürmekten sürgit daha kolay... Diyesim ben varım demenin kanıtı çok, ama ben yokum demenin kanıtlarının da kanıtı yok, baştan aşağı asimptot, zorlama bir şey. Ahsen  kışkırttı beni, sezinledi yaptığım oyunları ve bunu kanıtla demek istedi sanırım.  Onun için nasıl yok olabilirim  diye düşünmedim değil, yani yok olduğumu nasıl ileri sürebilirim, kanıtlarıyla...

Negatif olanı, bir olumsuzluğu kanıtlamak zordur, pozitif varsayımlar, olanaklar evreninde kolaylıkla ileri sürülebiliyor. Jüpiter görmediğimiz halde var evet, öyleyse tanrıda var, şeytanda var, kitapları da var, insanda var, zamandan bir önce, bir zamanda var. Bambaşka bir evrende vardı, yarın bir eşi daha olacak, kıyamet bir gün kopacak -bir süreğenlik nedeniyle, negatif sayamayız onu- ve Mehdi gelecek demenin gerçekte hiç bir kanıtı olamayacağı için, olasılık olarak kolayca ileri sürebilirsiniz, tersini kanıtlamak daha zor artık... Uğursuzluklar şeytanın varlığına hükmediyorsa, yok demenin bir anlamı da yok. Bilinmeyenlerin hamuru içinde her şeyi yoğurabilirsiniz.

Size bir şey söyleyeyim mi, yarın başka dünyalardan biri gelse ve iyilikle gülümsese, Mehdi geldi diye tüm dünya ayağa kalkabilir!..

Bugün hem dünyayı kirletiyoruz, hem süpürge satıyoruz. Tüm yeşilseviciler, savaşkolik hunhar batı, doğunun madrabazlığı, bilimkurgu sihirbazlığı, hepsi böyle...

Kimin dili dönmüyor ki, bir Mehdi gelmezse, Songün'ümüz kapıda, bana hak vermiyorsunuz değil mi, hem ağlayıp, hem gidiyorsunuz ama biliyorum, işte  bu yüzden kahrediyorum ve neden terbiyesiz, ruhen mankurt biriyim ve terörize çan sesleriyle çınlıyor kafam, bumeranga benzer çaresizliğimdendir benim.
 
Öyleyse diyelim ki konuyu saptırmadan, şu dünyada cin var demenin  şaşkınlık verecek bir yanı da yok, insan kabule meyilli bir yaratık, her şeye yatkın, görkünç olanla, görkem arasında salınan bir yaratık o, olmayana ergi yöntemi, onu hiç huzursuz etmiyor. Yok, olmaz, inanmıyorum derseniz de çürüğe  çıkıyorsunuz, çünkü varlığı belirsiz olsa bile ileri sürülebiliyor bir töz ya da nesnenin somut cisimcilliği, tinsel cismaniyeti  ama yokluğu, kanıtlayacak kanıtın, kanıtı da yok neredeyse, çünkü somut bir varsayım yok, yokluğun yokluğunu nasıl kanıtlayacaksın, kavranılmaz diyerek kestirip atmak gerekiyor, o nedir düşleyemiyoruz ki, düşlenemeyen şeyin ne yokluğu ne varlığı ileri sürülemez, ama varlık göz önünde bir varsayım, var demek bir soyutlamaya dönüşebiliyor, arkanda ama sen göremiyorsun dersen, o şey var!..

Bir koşulu da söz konusu onun, varlığını ileri sürdüğümüz şeyler var olanların bir versiyonu ne yazık ki, tanrı sakallı baba, cin insansı duman, melek kanatlı kadın, şeytan çatallı çoban filan... Varlıklar aslında var olanlarla sınırlı, düş ve düşlemlerimizin varlıklarıyla!.. Dünya dışı canlılar hep ayaklı, bir başı var ve iyi yoldaşlar ya da kötü canavarlar!..

Yokluk tanımsız, anlak dışı...

Bir de, konakları, şatoları, kasırları yerle bir eden, ormanı çürüten ve yeşil kuştan meyveleri  öldüren zaman, sözcükleri, satırları ve  dizeleri alabildiğine varsıllaştırıyor. Gerçekten yazı ezeli ve ebedidir  ve gülde beliren hattın varlığı ileri sürülebilir bu yüzden, öyle değil mi...

Neyi tartışıyoruz biz, pek uzattın kapat bu konuyu dedi Ahsen, kadınlar olağanüstü varlıklar kapat diyorlar kapatıyoruz, aç diyorlar açıyoruz, bunun gizi, evrenin gizinde saklı gibi ama işte onu bulamıyoruz, sonunda olmayan, bulamadığımız bir şey var gibi sanki!..

Kadınların evrenin gizini taşıdığına inanıyorum. Dölyatağından bir 'evreni' çıkarabilen varlık, tüm soruların bileşeni bence ve yanıtta o soruların birinde gizli ve orada bir yerde...

Sonuç şu, her şeyin varlığını ileri sürebiliriz, hiç bir şeyin kesenkes yok olduğunu ileri süremeyiz, kuruyan ırmak yatağı, onun varlığını ileri sürmeye yarıyor, yokluk varlığa dönüşüyor.

Özde yokluk varlıkla aynı şey, her şey tam aksine yoktan var oluyor. Süreklilik yoklukla neden kardeş olmasın.

İlginç bir şey yaşamıştım, eve bir kurbağa almıştım, çocukta semender getirdi, zamanla ikisi birbirine alıştılar, çiftleştiler ve kumender adında çok sevimli yaratıklar sardı ortalığı, öyle sevimli şeylerdi ki aşık olmuştuk onlara, karşılıksız bırakmadılar ve solgun, duyulmaz sessizlikte sözcüklerle konuşmaya başladılar. Korkudan kimselere bir şey söyleyemedik, zamanla karşılıklı ilgimizi yitirdik, çünkü ayrı dünyaların varlıkları gibiydik. İnanmayacaksınız ama bir süre sonra kendilerini ölüme terk ettiler ve yeryüzünden  yok olup gittiler.

Dış görünüşüm ve göz halkalarımla sanki ağlıyor gibiymişim, öyle diyorlar, neden dersiniz!..

Ama  dedim Ahsen'e, biri senin için  canına kıyıyorsa, kendini seviyor demektir. Çünkü seni yalnız bırakabilecek kadar bencil biri o!..

Bende acımasızın biriyim. Sözü aşka getireceğimi düşündü ve gözüme baktı ilk kez Ahsen, kararsızlığın, kararlı çizgilerle gözünün ağ tabakasında gezindiğine gözlerimle tanık oldum o an. Çünkü sözü aşka getirmek bir sihir gibidir ve kimse o konularda bir çekince ileri süremez, kendisi yoksayıcı duruma düşemez!..

Psikolojik bir oyundur bu, görünmeyen çizitler...

Ama sözüme bir yankı bulamayınca, mental yorgunluktan  derbeder olan bedenim, konuyu sen de değiştir komutu verdi.

Gerçek, illüzyonal bir görüntüye bürünmeli sanat dediğimiz varyasyon cennetinde. Çağrışımlara açık olmalı bir resim, bir yapıt,  at nalı yengeci mi, bir boğa güreşi mi, güneş rüzgarı mı, bilinmeyen bambaşka bir ateşin harı mı belli olmamalı...

Ahsen'den havaya yayılan sessizliği  bu kez siyasi bir girdaba tutunarak bozmak istedim...

Bin dokuz yüz yirmi altılarda,  düzenlenen bir Cumhuriyet balosunda, Anadolu'dan eşi şehit olmuş bir kadıncağızı davet etmişler, kadın ürkerek, o güne dek görmediği, göz alıcı barok tavan süslemeleriyle bezeli salona girdiğinde, gözünde neredeyse yarı çıplak diyebileceği kadınlar ve siyah, kuyruklu redingotlar ve aynı renkte, silindir şapkalarıyla, başka dünyalardan gelmiş gibi bekleşen ''westmachine'' adamları görünce, şaşırmış ve ziyadesiyle ürkerek, birden merdivenlere yönelmiş ve daha önce böylesini görmediği, çinili basamaklardan kayıp düştüğünde, ayağı kırılmış...

İyi niyet bazen, geri tepebilir!

Ahsen ciddiyetle baktı o an ve gene  'Sen yoksun!' dedi.

Gülme sırası bendeydi...

Şakayla gerçek aynı şeydir bazen diyerek, gene başka konuya geçtim, bu dünyadan dedim, faşizmin asla yok olamayacağının kanıtı sınıfta kalmaktır.

Düşünün, adam koyun güdemiyor, mandolin çalamıyor, hızlı koşamıyor, uzağı göremiyor, tarihten anlamıyor, resim yapamıyor, notayı bilmiyor, dünya yuvarlak diyemiyor, bir fidan bile dikemiyor, tek bildiği orta okul matematiği... Gel gör ki o tek dersten, yaşamımı karartıyor!.. Şimdi ben adama mı kızayım, sisteme mi, devlete mi, babama mı, tanrıya mı, elçiye mi...

Beş yılım çalındı yaşamımdan böylelikle, üçü zorunlu eğitim döneminde... Bizi sınıfta bırakanlar faşizmin neferleri, ne olursa olsun, anarşist olmuş, komünist olmuş, dindar olmuş ya da sitüasyonist olmuş önemi yok, biliyorum ki,  zamanı gelince herkes yalnızca faşist olabiliyor, inanın bu deneyimle sabittir.

Ahsen, herkes okursa sokakları,  kim süpürecek dedi, evreni sarsan kuramların, dünyayı yerle bir edecek savların, bir kaşık suda boğulması ya da dev bir kaplanın bir avuç arıya yenilmesi gibi kalakaldım!..

Dedim ki ben edebiyatla uğraşıyorum, İngilizce de 'Author' yazar sözcüğü, otorite anlamına gelen 'Authority' sözcüğünden gelir, benimle çok uğraşma!..

Şakacı olduğumu bilir, kıkırdar gibi güldü, yenilmiş birine elini uzatan komutan gibiydi ve bende sakinleştim artık tabi...

İskenderiye kütüphanesini putperest Sezar, Efes Selsus kütüphanesini, putperestlikten, modernist  ritüele  geçen Hıristiyanlar yakmıştı dedim! Uygarlık dediğin nöbet değiştirmektir. İroniyi anlamış gibi gülümsedi bu kez, aslolan yakmaktır zaten dedi.

Edebiyatla mı uğraşıyorum dedin sen... Okuyan yok ki!..

Ama  insan öyle olsa bile neden yazar ki dedim ve sürdürdüm...

Okusunlar diye yazsaydı insanoğlu, dünyada yapılacak işlerin hiç birini yapmazdık, örneğin gölgede oturmazdık, süt sağmazdık, köpek beslemezdik, çocuk yapmazdık, masal anlatmazdık, koşmazdık, gezmezdik, ıslık çalmazdık, yerimizden bile kıpırdamazdık, hiç birimiz temel gereksinimler dışında elini bile sürmezdi viyolonsele!..

Ama yazıyorsunuz işte, kendi kendine şarkı söyler mi insan, bağda bahçede dolaşır mı... Olur mu, en çok yaptığımız şeyler bu!..

Öyleyse bu tür soruları kimler sorar! Akşama kadar hiç bir şeye yaramayacağını bildiği halde koşturup duranlar!.. Yazıyı, alın yazısıyla karıştıran  insanlar var,  abartıyorlar...

Okunmak, beğenilmek bile bazen, birinin diğerinin işine karışmasıyla sonuçlanır, oysa sanat tekil bir şeydir, ortak yanları olan şey zanaattır ne yazık ki, bunu düşünenler,  kendilerine bir kooperatif bulsunlar, orda tüm kararlar ortak!..

Kurtuluş Savaşı'nı kazandık hep birlikte, elimize ne geçti, bir kadeh viski, bir fettan Madonna, bir de pleymut  otomobili demek gibi bir şey okunmak. Bazen beklentiler öyle düşük kalır ki, olağanüstü olaylar bile aniden sıfırlanır, kasırga gider cüce bir bakiye kalır. Değer miydi, terzilerin savaşına dersiniz...

Tanrıyı bile eleştirebilmelisiniz özgürlükten söz ediyorsanız...

Yunus, Nazım dururken Frenk şiirini baş tacı yapmış Parizienciler, karagöz dururken, orta oyunu varken, Shakespeare'in hayali oyunları sarmış toprağı, Evliya Çelebi dururken, Agatha Christie, Bernard Shaw, 'Sherlock Holmes'u  beller olmuşuz, ne şair Nihal Hanım'ı tanımışlar ne Nazım'ın değerini bilmişler, ne Lifij'i, ne Asaf Halet'i  öğrenir olmuşlar.

Asaf Halet çapraz bakışa yönelmiştir hiç olmazsa, Turhan Selçuk'la, Yaşar Kemal'in dünyada olamayacağına inanırım ben.

Bizim bendirsiz sahnelenen  oyunumuz yok, hacıyatmaz olmuşuz, bir tür Şarlo'tanlık bu,  bu tür tiyatrolarla yürüyecekse iş,  eski yoğurtçulara üzülürüm inanın, onlarda kalmalıydı, sanat işportacılık mı,  Litvanyalı bir yönetmenin dört buçuk saatlik Faust'unu izledim ben, oyun gerekirse bir kişiye oynanır,  en büyük sorun ekonomik elbette ama idealizmde hala bir düştür, sanat bu değil, insanlar düğünlerde de eğlenir, sanat eğlendirici olmak zorunda değil, her şeyi dışardan getirmenin sonu gümrük bekçiliğidir!..

Peki edebiyat nedir... Her şeydir, ama değildir!..

Giovanni Scognomillo'ya, İstanbul'a geldiğimde üç yıl pardon diyemedim, yolda bir şey yiyemezdim, banliyö  treninden düşeyazdım ben dedim... Dinle Ahsenciğim, bunları yazsana dedi bana, haklı olabilir ama o an üzülmüştüm. Kendi zaaflarımı veya uyumsuzluklarımı yazmak topluma ne kazandıracak diye düşünmüştüm. Yazık ki hala öyle düşünürüm. Ama bu bir saplantı değil, yapılmayacak bir şey de değil, ama bir anlayışım var ki olabilir, o da şu, edebiyat, güzelleme, estetik barındırıyor içeriğinde; ben bu düşlere kapıldığımı düşünüyorum, benim için anılar değil satırlar önemlidir, ne yazdığım değil, nasıl yazdığım önemlidir.

Yoksa her şey şu dünyada edebiyat olabilir ve oluyor da zaten... Düşüncem sözcükleri seçmek, örgülerle bezemek ve olabilirse de ilginç kılmak. İnsan bu meçhul, başarmışlığımda bilinmezliklerle süslüdür...

Scognomillo için mi toplanmıştık bilmiyorum veya o da mı vardı, bir kitap koltuğumun altında, şiirdi sanıyorum. Scognomillo neredeyse hiç ilgilenmedi, gariptir, o da şöyle düşünüyordur belki, şiir gibi yaşamdan kopuk soyutlamalar, kişiye özgü sanrılar, toplumu gerçekte pek ilgilendirmeyen oluntu ve olguları kaleme almaktansa, yaşama ilişkin, yalnızlığın ve derin bir yoksunluğun gittiği yollardan, duraklarda bir ömür bekleme, trenlerden düşme olasılığını, niçin pardon diyememenin, kendi yurdunda sürgün olmanın üzüncünü veya yolda bir şey yiyememenin, taşrada yaşadığı yerlerde, 'göz hakkı', ona da ver, dürtüsünün bir uzantısı olmasının; toplumu sıkı sıkıya ilgilendiren ve hem de toplumun tabanında yeri olması, yayılması gereken düşünceler ve bir anlatılar dizisi olarak karşılığını bulması  gerektiğini düşünüyor ve imgeleminde bu tür yapıntı ve oluntulara değer veriyor ve anlağı onlarla yoğruluyordu sanırım.

Son sözüm şu olsun ama bunların her toplumda, her dönemde, bitmeyen sancılar olduğunu ve üzerinde durmanın insanlık yüzümleri, sözümleri açısından gelip geçici şeyler ve  önemsiz konular olduğunu düşünüyordum ben, kendi kusur ve utançlarını dile getirmenin ağırlığı veya açığa vurmanın zorunluğu da bir engel miydi acaba  diye serzenişte bulunduğum oluyor bugün.

İki ayrı görüş ve iki ayrı çatışma!..

Scognomillo bu dünyadan ayrıldı, değerli insandı ama ben hala  bildiğimi okumak istiyorum, anlaşılmaz olmak ya da saçma sapan, bilim kurgu arayışında şiirler yazmak, olmayana ergi yöneylemiyle, olmayanı olmuş gibi gösterip derinlikler aramaya kalkışmak, benim için yaşamı anlatıp durmaktan çok daha önemli ve bağlayıcı şeyler ne yazık ki...

Çocukluktan gelen söylenceleri, söz sihirbazı, laf cambazı, anakronik düşler dünyasının masalları, mesellerini dinlemiş olmaklığın etkisi vardır belki bunda, insanın doğrudan kendini yazmasının utanç verici olduğunu düşünecek kadar hala yüzüm kızarıyor benim, aşmaya çalışıyor ve ipin ucunu da kaçırıyorumdur belki, çünkü ötekileri öğrenmiş olmalıydım ama bu yöntemi kimse öğretmedi ki, Scognomillo'nun uyarısından başka...

Herkes haklıdır bu dünyada, her ikimizin de çok daha karmaşık ve üzünç verici nedenleri de olabilir, belki ben yaşanmış onca gelgite karşın dünyasıyla barışık biriyimdir, belki Scognomillo yaşadığı dünyayı yarı cehennem bir sanrılar dünyası gibi algılayıp, her aksilik ve yoksunluk gösterisinde gerilimle dolan biriydi.

Korku filmlerinin, vazgeçilmez tutkusunun derinliklerinde belki bilemediğimiz nice gizleri vardır, böyle bir algı dünyasının insanıdır ve sanrılarıyla baş etmeye çalışıyordur belki de, bense her şeyi katlanılabilir bir öykü, dünyayı ılık geçer bir iklimler dizisi, mesellerle gülüp geçilen ve insanın kendini düşlerin, düşüncelerin hazzına bırakmasını doğru bulan biriyimdir. O belki de -daha doğrusu şu yeryüzü yaşamında-, gerçek Scognomillo belki benimdir, içkin kimliğinde beni taşıyordur da; Ben de belki bir Scognomillo'nun tasımlanmış dünyasında yaşıyorumdur, onun kendisiyimdir, bilinmez...

Ahsenciğm, ne anlatmak istediğimi kendim bile anlayamadıkça sözüm sürüp gider benim  ve ama doğrusu da beni benimle, Scognomillo'yu da melekleriyle baş başa bırakmaktır sanırım.

Güneş yükselmiş, ağaçların, ahşap köşklerin arasından geçen ışık sızıntıları, yolları, evleri gölgelere boğuyor, doğanın serinleten kokuları, giderek  ısınan havanın ağırlığında buharlaşarak uçup gidiyordu. Tek tük faytonlar nal sesleri arasında uzaklaşırken, köpekler yol kenarlarında durup geçenlere bakarak, yine nereye gittiği belirsiz bir koşturmaca içinde, sokak aralarına dalıyor, duvarlara çitlimler gibi tozlu, neferneler gibi yapayalnız işaretler vuruyor ve güneş Romalı bir ilah gibi,  avadanlıklarıyla  adanın  burçlarına doğru yükseliyordu...

Evlerimize dönmek için yol ayrımına gelirken, Ahsen'e her zamanki gibi bir şiir okuyayım dedim.

Yaşam da bir yinelemedir ne de olsa...

''Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler. Elektromanyetik ray topları. Ve orada; Güz sonunun rengârenk yağmurları. Savoke Company cadıları. Origami robotlar... Ve sonsuz Heartbleed çağları. Kendibeslek Başak yıldızı. Lorentz gücü. Ve Gökkuşağı Savaşçıları. Konvansiyonel akımlar yurdu. Klunder ve Velocitas eradico. Ve Mesih'in çocuklarına; Hızlıyım kaç uyarıları. Onu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim yalvarışları... Işık savaşları, Jack'ın manyetik rezonansı. Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün! Kulakları sağır eden gümbürtü; Frekanslar ve boyutlar. Lenf hacimleri. Ve oralarda; Usların dışında;  Yükselen faz diyagramları. Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!.. Ve uzaklarda ışıldayıp duran; Sonsuzluğun gölgesi. Tanrının tahtı ve ötesi! Genetik kombinasyonlar; Risperidone fetişi. Ve cuvier gagalı balinalar. Geo dataları. Denis Villeneuve. Urban çağları. Delirium trans; Ve maniheizmin; Yosunlu atlas halatı, haritaları. Ve yukarda;
En yukarda; Bütün görkemiyle dikilen; Friedrich Barbarossa! Ve aşağılarda Göksu deresi. Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler. Formatif tümceler söylenceler lejendler.  Ve Kolombiya ve Tuncalar. Ve bourgeois downland. Ve kıyı boyunca sarin depoları. Uzay formasyonları. Ve coşkuyla koşarak yürüyenler. Ve öylesine uçuşan sinek. Ve kendi halinde yüzen destroyer. Ve uzay dolmuşları yelkenliler. Kahkahalar, çılgınca dönen balerin, havada! Ve ayaklar altında ve yamaçlarda; Sessizce dolaşan karınca!..''


Ahsen hiç çekinmedi, bunu şiir diye  okuduysan, bana hakaret sayarım, şiir yazacağım diye Esperanto öğrenmek zorunda mısın, adam gibi bir şey oku dedi. Ne istediğini anlamıştım, okudum...

'''Zeliha, Senin güzelliğin Mardrus'u çıldırtıyor. Ruhun nazarı, ak uyluklarına uyum sağlıyor. Duru göğüslerin İrem bağlarının zümrüt salkımıdır. Seni gören kalpler, göğüs kafesinde raks ediyor! Yokluğun gecesinde; kuğuların birleştiği gibi birleşeceğiz!.. Kâbe'nin meliki üzerine yemin ederim ki, güzelliğinin eşi yoktur. Böğrü narin incilerle süslü kısrak gibisin. Karanlık suların ay ışığı sana nazire yapıyor. Hicaz udu; dilinin musikisi yanında hiç kalır. Ey sağ eliyle küpeşteyi; Sol eliyle feraceyi tutan. Masumların kalplerini titretip; Hilkatine boyunlar uzatılan!.. Meleklerin biçtiği mehr ellerimi yakıyor. Senin boynunu saran kalpler kırılsın. Mazlumların ahından, gözpınarı kurusun. Senin teninin lezzetini göklerde duydu! Taberiye'de bedeviler, ceylan avına çıktı!..

Baldan tatlı pelüzeler sensin. Sen Marahil'i seversin. Uduma ikinci telde bir seyrek koma. Sen Mesrur'un kusurlarını bağışladın. Gökte ki kız kardeşler, dolunaylar gibisin. Ey gecenin kanatlarını, tan atımında uçuran. Doğunun örtüleri arasından ay yükseliyor. Gelinlik gibi çölü aydınlatıp, yüzünü gösteriyor. Sen Isfahan topraklarının kızıl nar çiçeğiydin. Kader senin için udunu çalıyor. Sen Harar'da büyüyen, kum zambağı Habeşî'mdin! Ey galiz düşmanlarımın elde ettiği utkular!.. Ve orada hiç bir şey yokken aşk vardı.  Hiç bir şey kalmadığında, aşk olacaktır dediğim! Ey makus talihim!.. Bir gün adam öldürdüm; Tanrım izin verdi. Bir gün hırsızlık yaptım; Tanrım izin verdi. Bir gün aşık oldum; İzin vermedi! dediğim. Ey Icaza'da; Kör bir dilenci gibi sevdiğim...''

Ahsen gözleri parlayarak, sen hiç böyle şeyler yaşadın mı dedi... Genelde dedim, insanlar yaşanmamışlıklara  duyduğu özlemi yazar.

Ama dedi hiç yaşanmamış bir şey nasıl özlenebilir ki...

Çok haklısın dedim, konuya ilişkin bir Yahova Menkıbesi anlatayım sana...

İki kadın, minicik  süt çocuğunu paylaşamamışlar, yalvaç kral Davut'a gelmişler haklıyı bilsin diye, ne var ki Davut'ta bir umar olamamış ve sonunda demiş ki, çocuğu ortadan ayıralım, ki yarısı senin, yarısı onun olsun. Kadınlardan biri, bir çığlık koparıp istemem demiş, çocuğu ona ver!.. Davut bunun üzerine çocuğu, çığlık atana vermiş. Çünkü hiç bir anne çocuğu bölünsün istemezmiş...

Bir bağlantı kuramadım dedi Ahsen!..

Ben de dedim...

29 Mayıs 2017 Pazartesi

BALKONYANUS


 

Balkondan baktıkça, kuzey ışıkları gibi deniz salınıyor, minik gelgitler, silkinişlerle kıpırdanıyor ve ay ışığında titremler ve gönül okşayıcı dalgacıklarla çırpınıyor. Kalkhedon'dan suya vuran, sokakların lambaları, gökdelen ışıkları, bin bir renkte, uzun ve ince işaretler ve noktacıklarla dolu ışıltılar içinde, bir düşler dünyasının ortasındaymışçasına, yürek vurumlarının göğüs kafesini tutsak alan çarpıntılar, gümbürtülü sızıntılar içinde, coşkulu sulara, düşlerin doldurduğu denize karşı, geceye eşlik etmeye başlıyor ve yaşadığınız dünyanın güzellikler içinde geçip gittiğini, bu manzaranın eşsiz olabileceğini, renklerin hülyası içinde, bir ayrıcalık yaşadığınızı düşünerek, engin bir mutlan içinde uyuyor, ayak üstü düşler görmeye başlıyorsunuz...

Bizi uyumak değil, uyanık olmaklığımız üzüyor, kederlere boğuyordur belki de...

İnsanı elem denizlerine sürükleyen denizler değil, onun üzerinde koşturup duran bizler, tüm insanlar, yaşam...

Düşünce bizi ayrıksı kılıyor ama düşünmek aynı zamanda hapishaneler yaratmamıza, yeryüzüne küsmemize, yaşama düş'man olmamıza neden oluyor. Çünkü düşlerimize kavuşamıyoruz, ütopyalarımızı gerçekleştiremiyoruz, iyicil bir yaşam sürdüremiyoruz. Hiç bir şey elimizde değil sanki...

Ağzımızla kuş tutsak, şahinler gibi uçsak, martılar gibi süzülüp, ceylanlar gibi koşsak gene de bizi kapalı kapıların ardındaki karneler, notlar, oldu bitti peyzajında  kararlar, sınırlı, dikenli tellerle örülmüş olanaklar  ve peşine düştüğümüz olanaksızlıklar ve kahredici, yiyip bitirici zorluklar, yoksunluklar, düşler bekliyor. Tersinir bir bakış açısı da öyle ne yazık ki...

Cennet ve cehennemi bu yüzden yaratıyoruz. Cennet zorumla olmalı çünkü hiç birimiz mutluluk içinde değiliz, cehennem olmalı çünkü hiçbirimiz cezalandırılmış değiliz!..

Hepimiz gelip geçiciyiz ve yaşam bizi gün be gün tüketiyor.

Öyleyse biz neyiz...

Dünyayı değiştirmek isterken, kendini hiç bir zaman, hiç bir dönem, hiç bir çağda değiştirememiş, değiştirmeyi başaramamış anomali yığınları mıyız, bir umudun peşinde sürüklenen dağ tepe çılgınları, dünya yuvarlaktır diye en yalın gerçekliği, gözün bile görebildiği bir yumruyu, sırf başkaları düz ya da biçimsiz, ne idiği belirsiz dedi diye, deliler koğuşuna dolduran, sanatoryumlara, kamplara, zindanlara sıkıştıran, hemcinsinin can düşmanı, gezegenin kan fışkıran baltası, avının böğrü, kılıç suyu, giyotin simsarı, denizin korsanları, göklerin uçan tabutları ve yeryüzünün ağza alındıkça, dilleri tutuşturan, yakıp yıkan vandalları, barbarları, canileri, katilleri, gaddarları, cellatları ve her köşe başında uydurulmuş tanrıları, doymak bilmez şeytanları, umarsızlığın çığlıkları ve melek yüzlü canlıların doldurduğu Baltalar tapınağı mıyız  biz.

Yaşamının ancak son demlerinde, gün yüzü gördüğünü savunan, gençliğinin acılar içinde geçtiğini savlayan, susuz elektriksiz çocukluğunun cennetin gölgesinde geçtiğini haykıran, Adem'den olma, Havva'dan doğma, ay ışığının babalığında, gün ışığının analığında yaşamaya çalışan, doğduğunda dört, gençliğinde iki, sonunda her şeyin ortası iyidir diyerek, son iç çekiş köyünde üç ayaklı dolaşan bir ecinni miyiz...

Şu yaşam, birileri olanaklar dünyasında yüzüyor, saraylarda kasırlarda yaşıyor diye, nasıl iyi olabilir ki, birileri yoksunluklar içinde sürünürken, birileri altın ayakkabılarla geziyor diye, dünya nasıl güzel bir yer olabilir ki...

Gelip geçicilik duygusu alabildiğine ve bu yüzden kemiriyor benliğimizi, ulaşılmazlıklar ve karşı yaşamlar bu yüzden çatışmalar üretiyor, kimse kendinden emin olamıyor ki, hepimiz sorular üretiyoruz bitmez gecelerimizde, en büyük mutluluklarımız bile, görünmeyen bir gölgenin izlediği korkularla dolu, en büyük acılarımız, tanrının sınavından geçtiğimiz avuntularıyla...

'Tersi de düzü de birdir belki dünyanın', bilinmez ki, saltık sorular birbirini izliyor değil mi...
 
Bu dünya değişmeli ama nasıl, soru sonsuza dek yanlış ve olanaksızlıklar içinde, yinelemeler üretiyor, sürgit bir değirmen gibi öğütüyor olasılıkları, çünkü sorunun gerçek yanıtı belki de şu...

İnsanlar değişmeli!.. Yalnız ve yalnız; insanlık gelişmeli!..

Başka canlılara göre eşitsiz ve bizim kadar barbar görünen diğer canlılar, kendi aralarında hiç bir zaman, insanlar kadar vicdansız değil, bilgisiz değil, ahlaksız değil...

Ne birbirinin mallarına el koyuyorlar, ne yiyeceğini çalıyorlar, ne saldırıyorlar, ne de paylaşamadıkları bir şey var... Onları umarsız kılan, et ve kan uygarlığının egemenliğinde yaşamaları, canlıyla besleniyor olmaları, bu onları ötekilerin düşmanı kılıyor, otla beslenenlerse tanrının sevgili kulları, onlar dünyanın gülleri...

Şarkıları, türküleri, cennetin bile yaratamadığı ceylanları, bülbülleri...

Ne kadar düşünsek, ne kadar çareler arasak da, evrenimiz şiddet dolu, tanrılarımız barbarlık içinde, şeytan sinsi ve kumarbaz, Azrail dediğimiz melekte, kükremeyi seven bir can'baz...

İşimiz zor, ama bütün umutta insanda, yine de onu sevmekten, yine de kardeşlik ve barış türküleri söylemekten başka bir çıkar yol yok...

Öyleyse el ele vermeliyiz, belki bir gün değişebilir, evreni, tanrıları, melek ve şeytanları ve hatta kendimizi bile yola getirebiliriz.

Yeni bir uygarlığın, kendine değil, insanın insana değil, göklere, sonsuzluğa gözlerini çeviren bambaşka bir Havva'nın çocukları olabiliriz.

İnsanın tarih boyunca bu açımları yinelemekten başka, barış, kardeşlik ve özgürlük çığlıkları atmaktan başka ve zamanı gelince üçayakta boynunu uzatmaktan başka, buyruklar verilince sürüye katılmaktan başka, işareti görünce mağrur, salhaneye koşturmaktan başka, hiç bir çaresi, hiç bir bilisi ve hiç bir yetisi yok ne yazık ki...

İşte gecenin karanlığında, şıpırtılı deniz, ipiltiler, yakamozlar, şehrin ışıkları, yıldız tozları, türlü türlü yalımlar, hayatın ve ölümün amansız baskıları, sonsuzluğu arayan, evrenin sınırlarında kolan vurmaya kalkışan düşler, düşünceler içinde...

Yalnızca ve yalnızca bir umar, bir umut içinde, uçuşan kanatları izleyen, bir melodiye, bir görsele, düşlere dönüşerek, tatlı bir ninni, bir senfoni, bir fener alayının görkemli ya da bir utkunun ritmik ve kışkırtıcı seslemleri arasında geçip gidiyorlar.

 
Ne anlaşılmaz, ne sonsuz, ne sınırsız bir kabus, ne görkemli, ne us kıran, ne can alan; Dilleri damağı kurutan, ne şaşırtan, ne öldürücü, ne yok edici bir düş bu!...

Ayılıyorsunuz dev martıların geceyi dağıtan sesinde, çünkü uzandığınız yerde, oturduğunuz masada, eliniz yanağınızda, başınızı dirseğinize yaslamış, dalıp gitmiş, belki de bir düş görüyorsunuzdur...

Denizler deyince, eski gezginler, tarihçiler, fatihler, korsanlar ve ejderleri düşünüyor insan, bir bir canlanıyorlar imgeleminde...

Strabon, Tukidies, Çiçero -Çaçaron sözü ondan kalmış diye düşünürüm hep- Heredot, Barbaros, Çinli kadın korsan...

(Cheng I Sao, 18’inci yüzyılın sonlarına doğru Güney Çin’de bir gemide doğdu ve kariyerine bir çiçek gemisinde -yüzen genelev- başladı. İyi bir evlilik yaparak! Bir korsan filosuna sahip olan eşi sayesinde, dört yüz Çin yelkenlisi ve elli bin mürettebatı yöneten bu kadın tarihteki en büyük korsan gücüne sahip oldu. Tarihin en başarılı korsanları arasında adı geçen I Sao 1844 yılında tekerlekli sandalyeden düşerek öldü.)

Japon harakiriciler, samuraylar, sumocular, Parl Harbour gönüllüleri, Kubilay Han, Kolomb, Magellan, Diaz, Kortez hepsi birer denizcidir sayarım, çünkü Japonya zaten adadır, tarih denizleri fethedenlerindir; Maceraperestlerde okyanusları geçenlerdir ve onlar karanlıkta bir bir endam ederler ve göz kırparak geçip giderler.

Kim bunlar, hayatın sıkıntılarını, acılarını, başarı ve başarısızlıklarını denizin düşlerine, belki bir nebze, belki sonsuzluklar içinde, belki kıyı köşesinden, belki tam ortasından bulaştırmış, anayurdu yapmış, maceralara yaşam adını takmış, ölümlere dünyanın fethi, utkular, uyruğunun kurtuluşu, tanrının arayışı-aranışı gibi adlar koymuş, sakallı yılan 'Quetzalcoatl', doğudan gelen tanrılar, batıda yitip gitmiş, denizler sfenksi, mermer birer kabri olmuş, acı su yaşamı olmuş, denizi gökler sanmış, tufeyli Tuleytuleli, gırnatalı Granada, Akdenizli Odysseus, Ümit burunlu bir Bartelmi Diaz, rodeocu, tramplenci, jonglör ve bir gözü hep kör olan birer matador onlar!...

Karasu, her daim korsanlıkla anılmış tarih boyunca, deniz karalardan daha bereketli, daha heybetlidir...

Sudan korkarım ama, çocukluğumda dağdan gelen bir bulanık burgaç, sarı, boğumlu bir yılan gibi kıvrılıp, dağı taşı devirerek coşan selin, köprüyü yıkıp, köyün en şanlı boğasını, kuş ölüsü gibi sürükleyip, önüne gelen ne varsa silip süpürüp, bir bilinmeyene doğru uçurup, bir daha ime time karışmasına ve dudakları fısırdayıp, dişleri takırdayan, korkunun pençesinde inleyip, ayakları birbirine vuran köylülerin, dönmez olmuş diline göre, sele kapılan yaratıkları tanrıya emanet ettiği, tanrı denen İblis'in ortağının da yanına aldığı ve gidenlerin bir daha ne göründüğü, ne de bir kabrinin olduğu ve şu alemde bir daha, ortaya çıkmadığı için diyebilirim...

O görüntülere, karabasanlara, düş güzeli bir geçmişe  hala gözyaşı dökerim, anımsadıkça gözlerimden yaşlar süzülürken, kederler içinde uzaklara bakar kalırım...

Ve derim ki zamanda çocukluğumuza dönebilseydik; Tanrıya inanırdım, yaşamı severdim ve başka hiç bir şeylere değil, insanlara, Adem'e, Havva'ya, gelip geçmiş, can sever ve mahzun ve öldürülmüş tüm İsalara ve yaşamın can damarları doğaya, denizlere, göklere, aşklara, kardeşliğe ve barışa tapardım...

Ama giden hiç bir şey, geri gelmediği gibi, gelen her şey, daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye gidebiliyor...

''Pista’yı unutmadım, / Aşk unutulmaz. / O kutsal öğlede / Şimdi anıyız artık! / Ölüm… / Istvan beni unuttu / Unutmuş / Belki de unutmak zorunda / Unutturuldu bize yaşam / Belki de Istvan öldü! / Ağlıyorum… / ‘Bacaklarının bu kadar güzel olması / organlarının birbirini tanımasından’ derdi. / Kary’yi kıskanmazdı / O kutsal öğledeki / Tungsram kürekçilerini de! / Hâlâ gülüyorum / Ama onu unuttum / Unuttum artık. / Onu unutmalıyım / Gyula Pelle’yi, yalnızlığımı / Hannover’in yerini dolduracak 'Titan' yok!.. / Ağlıyorum / Pelle, gel!.. / Pista’nın günlüğünü vereceğim / Bekle, / -Babeuf çalışmasını da onun- / Babeuf... / Aşk unutulmuyor / Yaşam da / Yaşam, çekilmiyor / (Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!..) / Her şey biçim değiştiriyor / Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye! / Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim / Her şey bana bağlı / Her şey, size!.. / Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista! / Evet, yaşam çekilmiyor / Biedermeyer masası, / Rokoko stili şeyler / Vac hapishanesi / Üçgenler / Kareler / Dörtgenler!.. / Unutulmuyor / Iolar, / Venüsler / Dünyalar, hayhaylar, Triton! / Netti ben, ben Netti, it-te-ben! / Aşk! Yaşa Pista!.. /Hölderlin’i tanır mısın, / geyik kalçaları. / Karaca göğüsler, / Holne’u sever misin, / kumru gözler, / İncil şarkıları gibiydi, bazı şeyler… / Maria Nostra cezaevinden gelebilirim. / Gelmiş olabilirim, / geliyordum! / Aşk çekilmiyor!.. / Netti ben, ben Netti! ten-ben / ben / ten / ti! / Yaşam bitti, yaşam bitti… / -Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..-”

Biz dünyayı tanımadıkça, onu anlamadıkça, sevemedikçe, dağın dilini, suyun belleğini kavramadıkça, acılar içinde, kederler içinde, çile dolu beyhudelikler, düşler içinde yok olup gideceğiz...

''Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi, / yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz. / Ala kargalar yer, / oyuklara terkedilen / göğül cesetlerimizi. / Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından, / acı çekmeyeceksin anne, şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü, / ölü gelinin... / Dağ tanrısı, insaf et bir kere, / söyle bize yarınımızı, / kozalaklarında saklıdır alın yazımız. / Ne olur, ala kargalara yem etme bizi, / ürünümüz bol olsun yamaçlarında, / karlı tepelerinde... / Ah anne, anne! / -bir boğazdan daha kurtulduk şimdi- / bu kez şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / yellerin götürdüğü ölü gelinin; / Öteki yerde!..'

Dünya, başka dünyalardan kalıt ama nükleer kıyamete doğru gidiyor, düşlerimiz onları yenmedikçe, düşüncelerimizi hayata geçirmedikçe, yenileceğiz, sonsuza dek yok olup gideceğiz...

''Başka dünyaların egemenliğine doğru...''

''Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar! / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar!.. / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..''

Biz neden birbirimizin acılarına ortak, sevinçlerine düşman, yeniliklere fesat, değişimlere karşı, çığlıklarla yas tutarak, dinmez göz yaşları içinde, günah çıkartmaya kalkan yaratıklarız.

Denizlerin altında sonsuz bir dünya var, düşleyebiliyorum onları, bizleri bilmiyorlar diye düşünüyorum, her neyse ama, 'denizler altında yirmi bin fersah'ın, gerçek dünyalar olabileceğini de kabul ediyorum. Öyle mi, değil mi bilmiyorum ama insan, öylesi bir varlık kanımca, umut umut içinde sürüklenip duruyoruz...

''Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim, Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum, yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde, yüzüyor elli metre derinde, balık gibi, efendim, zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. Orda, efendim, orda yeşil, yeşil, orda ışıl ışıl, orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. Orda, ey demir çarıklı ruhum, orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum, orda dünyamızın ilk kımıldanan eti, orda bir hamam tasının mahrem şehveti, mahrem şehveti efendim, gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları, kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının, orda hayat, tuz, iyot, orda başlangıcımız, Hacıbaba, orda başlangıcımız ve orda hain, çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık.

Yalnız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış, bakıyorum yukarlara. Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır, dibinde değil. Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. Omurgalarının altını görüyorum, omurgalarının altını.Dönüyor keyifli keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde. İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, karınlarını gördüm, ağızları da orda. Gemiler şaşırdılar birdenbire, herhalde köpekbalıklarından değil. Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim bir torpil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. Gazgemileri düşmana ateş açarak insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Mazot, gaz, benzin, tutuştu yüzü denizin. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Kıpkızıl, gömgök, kapkara, arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Geçti kargaşalığı, girdi deniz dünyasının cennetine. Fakat durmadan iniyor. Kayboldu ıslak karanlıkta. Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. Ve direği, efendim, bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. Baş aşağı, baş yukarı, uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce, Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: 1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. Münihli Hans Müller'in kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. Münihli Hans Müller sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.

Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli, Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nn tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. Diyordu ki ona: Bir düşün Anna, yepyeni bir manevra kayışı takacağım, pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, balmumundan çiçekler takacaksın başına. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Bir düşün Anna, tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye top, tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar, çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Seyrek sarı saçları ıslak, kırmızı sivri burnunda esef, ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor, İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Ben bütün bunları biliyorum, efendim, ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı, silmiyor. Cebinde parası var, çoğalıp eksilmiyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Şimdi şişecek birazdan, yükselecek yukarıya, sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

Ben Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi, Liverpul Limanından Harri Tomson. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Şişman ve matruştu. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın, tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. Tuttum Tomson'un elinden. Açmadı gözlerini. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Adalet: ihtilalsiz. Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ay bek yur pardın. İşte bu kadar, nokta, son." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. İngilizler fazla konuşmayı sevmezler, hele hümoru seven ölü İngilizler. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Şiştiler yan yana, yan yana yükseldiler yukarı doğru. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, fakat dokunmadılar ötekisine, Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan...''

Denizlerin gezegenin gerçek dünyaları olduğunu düşünüyorum, bir nükleer kışta orada kesinlikle bir kaç canlının kalacağını düşlüyorum ve yaşamın insan dediğimiz anomaliye karşın yine de sürüp gideceğini biliyorum.

Cennet oralarda saklı, cehennem her yerde biliyorum...

Onun için her zaman düşler kuruyorum, düşler içinde yaşıyorum, örneğin adadaki yetimhanenin onarıldığını görüyorum bir sabah, bakıyorum bembeyaz aya benzer bir bina, güneşin doğuşuyla, pencereye altın ışıklar vuruyor, parıldıyor tapınak ve insanı hayretler içinde bırakarak, göklere doğru yükseliyor ve bir daha tasalanmamı önleyecek, ebedi acılar vererek gözlerimin önünden birden yitip gidiyor.

Yerinde yok!..

Bir gün öyle olacak biliyorum.

Fellini'ye geliyorum oradan, kim bu adam, bir düş taciri, tüm filmlerinde hayatın bir düş olmasını istedi, düşlerdeki gibi, bir estet, bir renk ve bir düş dünyası...

Herkes mutlu, kahkahalar içinde, herkes kuyruklu, göz alıcı dünyanın renkleriyle dolu, işte böyle bir güzellik barış ve tatlı bir hülya içinde geçsin istedi hayat...

Nietzsche nasıl tanrı öldü dedi ve kendisi öldüyse, Fellini'nin istediği yaşam hiç bir zaman gelmedi ve o içini kemiren acılar, günden güne benini tutsak eden kederlere boyun eğerek çekip gitti, orada cennete yerleşerek, tüm hayallerini gerçekleştirdi, boşluğu renk baladına çevirmeyi bildi, çünkü buradan deneyimli ve bilgiliydi...

İşte diyordum geceleri, Fellini gibi, boğazın girişini süsleyecek, barışı simgeleyen, aslan yeleli, tek boynuz, o düşsel at, işte boğazın girişine veya adalarda bir kıstakta kolayca yapılabilecek bir heykel, görkemli bir anıt, kültürümüzü çağrıştırsın yeter, antik ya da çağdaş, yapsaydık bir Mevlana heykeli, tüm dünya, gemilerle altından geçseydi ve deseydik, 'yüz bin kere tövbe etsen de yine gel...', adına da Mevlana Köprüsü deseydik, bir düş işte, bu kent dünyanın incisi, biz de dünyanın gözdesi olurduk...

Deli Dumrul soyundan geliyoruz tamam, çok köprüler yapıyoruz, geçenden yirmi, geçmeyenden kırk akçe aldığımız, ama ünlü Rodos heykeline taş çıkartan bir anıt benim düşlediğim, iki ayağı her bir kıtaya basan  spektaküler bir panorama, o bir Türkmen kızı olsa, bir zeybek ya da bir cengaver, silahı havaya kaldırdığı sazıyla, bir düşünün Mermer Denizi'nden boğaza dönüyorsunuz ve birden elleri göklerde, ayakları yerde bir Türkmen güzeli, dünyanın incisi, Buzağı Geçidi'ni veya Altın Boynuz'u süslüyor, Havva anamızın ayakları altından geçip gidiyoruz bir düşünün...

Kara düşlere saplandığımda oluyor gecelerde...

''Macar Yahudileri, ikinci savaşta kurşuna dizilmeden önce ayakkabılarını çıkartırlarmış. Sahilde o karanlık günlerin anısına ayakkabıları sergileniyor..."neden kurşuna dizilen ya da asılarak idam edilen insanlar çıplak ayaklıdır..." o zaman vahşet daha mı anlam kazanıyor...''

Bu karabasana dayanarak iki şey anlatayım, Nazi kamplarında demiryolunda çalışan bir doktor kaytarıyor bir an, ayağı tekliyor çünkü, nöbetçi fark ediyor ve bir çakıl taşı fırlatıyor ona, adam o kadar üzüldüm ki keşke vursaydı diyor, çünkü onu o kadar küçük görüyor ki karşısındaki, vurmaya bile değmez diye niteliyor  artık. İkincisi gaz odalarında çocukları başının üstünde ölene dek tutan insanlar, son ana kadar bir umut taşıyor insanoğlu, ne acı...

Çocuklarının onlardan önce ölecek olması gurur kırıcı, bu olayın sihrini yaşadım ada vapurunda, o kadar kalabalık ki binmek için yürüyemez hale geldik, kadının biri yanındakini itekledi, çocuğu görmüyor musun dercesine, oysa beklerdim ki çocuğunu kucaklasın ama kalabalıktaki tek irade, sürü psikolojisi ve anladım ki, herkes kendi canını düşünüyor, çocuğu da onun canı, karşısındakinin giderek bir önemi kalmıyor ve salt kendisiyle ilgileniyor artık kalabalıkta, çok ilginç aslında, ortaklaşıyor irade ama tekilleşerek, birden ve herkes aynı içgüdüye yaslanarak koşuyor trajik sona doğru, hepsi ölüme gideceğini bilse de insanın ortaksı yöntem arayışı bitiyor orada, tamamen bireysel çözüm ve budalaca davranış mantığı mutlak artık, çok korkunç ve ilginç bir şey bu, ilginç Macar Yahudileri de idam olurken eminim sadece kendilerini düşünmüştür, sağduyu dediğimiz, bilincin yerini bulanık bir beyin yapısı alıyor artık orada...

Ölüme giden kalabalıkta bireysellik doruk noktaya varıyor ve bilinci yitiyor doğallıkla, korkunç ve şaşırtıcı bir şey; Haklılığı, doğruluğu yoktur diyemeyiz ama insanın mazlum ya da zalim olduğunda, o son anda bilincini yitirebilen bir varlık olması, belki acımasızca ama barışın ve kardeşliğin her halükarda gerçekleşmesinin ne denli zor olabileceğini simgeliyor aslında, çünkü masumlarda -haklılık payı olsa da, olmasa da- zalimlerde, -haksız olsa da, olmasa da!- aynı içgüdülerin tutsaklığında yol alabiliyorlarsa, her iki davranışın sonsuzda tek bir davranışa dönüştüğünü ve her iki davranışın gerçekte kaynağının biricik olduğunu anlayıp, sezebiliyor artık insan, bizim içgüdülerimizden, usumuzun yetersizliklerinden ve evrene karşı tümellikle güçsüz bir varlık olmamızın umarsızlıklarından kurtulabilmemiz için daha çok zaman var ne yazık ki...

(Balina ırkı! kutuplara giderken benimle gel! pragmatik dünyalım! aşık olsam yetmez, konserveni yapmalıyım, olmazsa köyüme gel, balkızım ol, yıldızım ol, dört bin küçük baş hayvancık seni bekliyor, kışın soğuğunda kuyruk yağıyla beslerim gövdeni, soba yakarım sana... Senin için bir aşk metni yazmalıyım, sevda adına, ey sağrısı dünyadan güzel kaşalotum, salınışı yayın balığım, kılıcım senin yüzgecine takılsın, evime gel, çünkü ben de balığım, bende canlıyım,  kurbanım ben, arzunun karanlık nesnesinden  bir ruhan,  bir seyranım...)

Düşler, düşünceler gelip gider gecede...

Fatih, Bizans'a sarığıyla girdi ama Bağımsızlık Savaşı'ndan silindir şapkayla döndük, elimize ne geçti, bir kadeh viski, dantelli bir Madonna, bir de düvel otomobili, değer miydi terzilerin savaşına!..

Bakın dünyanın paylaşılamayışını dert edinen biri neler anlatıyor...

Roma, Rim, Rum sözcüğü yanlış algılanıyor, Anatolia Grekçe bir sözcük, ama bu topraklarda Hitit, Urartu, Lidya, Frigya yaşamış, onlar Grek yada Latin değil, Anatolia sözcüğüne bakarak, sıklıkla Bizans ya da Rum, bu toprakların kadim yerlisiymişçesine imaj vermek çok doğru değil. Roma'yı Truvalılar kurdu, onlar kim Grek değil, iki yakanın zaman zaman birbirine saldıran kavimleri diyelim.

Öyleyse örneğin Konstantinapolis, adını aldığı Grek ya da Romalı Latinlerden önce var olan bir kent, Kalkhedon söylencesi bunun kanıtı, Byzas tıpkı Alpaslan'ın Anadolu'ya girişi gibi Acı Su'ya geldi, olasılıkla çevreyi temizledi, çünkü böylesi bir geçidin tekin olduğu düşünülemez, ıssız olması olanaksız. Truva, Bizans'tan önce çünkü!..

Şimdi asıl sorun şu, Türkler Anadolu'ya sonra geldi, evet doğru ama Bizans'ta İstanbul'a ve sonrasında Anadolu'ya sonradan gelenlerden... Biricik ayrıntı Alpaslan'dan önce elini tutmuş olmasıdır.

Demek istediğim şu, toprakların gerçek sahibi Tanrı ne yazık ki, çünkü başka çözüm yok-. Bu nedenle işgalci gözüyle bakılamaz kimseye, herkes işgalci çünkü, tanrının toprakları sürekli el değiştiriyor ne yazık ki ve bu insanlığın kadim travmalarından biri...

Saksonlar Danimarkalı, Amerika, Avrupa'nın yoksul göçmenleri demek. Açın şu, uygarlığımız kan grubuna bakarak insanları ayırmaktan, adı Selanik diye vatanımız orası demekten, Ermeni diye özdeyişler üretmekten vazgeçene kadar, bu sorunlar olacak. Kimse masum değil, herkes günahkar değil!..

Kendimi Yunanlı duyumsar gibi onları seviyorum, -Yunan olmadığım da bilinemez ki!- onlarda öyledir ama henüz kan ve etin bireşiminden ve genlerimizden gelen gizil şiddet duygusundan arınabilmiş değiliz. Çözüm yok ne yazık ki, işler daha kötüye gidiyor da olabilir. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olmak bireysel olarak bizi doğru yere koyabilir. Son bir sözüm var, din çok şeyin, kan dökülmesinin nedeni gibi gösteriliyor, bu kozmikomik bir bilisizliktir, dini bu gecenin ay ışığında kaldırın, yarın kırmızı düğmeye basan bir president, bir ejderha çıkabilir karşınıza, gerekçesi de dini geri getirin olsun!.. Mantığı olan, sorunları usa yorabilen için, bunun ne önemi var!..

Eğer din birincil sırada ki -doyurucu!- savaş nedeni olsaydı, yeryüzünün bugüne dek gördüğü en büyük soykırım olan kızılderili genosidi olmaz -bir kıta yok oldu- ve Oturan Boğa'nın boynunda bir madalyon, kızıl bir güneş gibi parıldayan, çarmıhtaki İsa Efendimizi görürdük!.. Din savaş nedeni demek bizim gibi primitif toplumları manipüle etmenin ehven yoludur. Orta doğuda ki savaş zift savaşıdır.

Hitler dindaşlarını çarmıha germedi mi, sekiz yaşındaki kızının ölümüne göz yuman Marks'ın dediği gibi -yarası olmayan kuş yoktur bu dünyada- din afyon değil, sakinleştirici bir müsekkindir. Diyelim ki günahlarımızın babası dindir, peki anası kim; Çitten ilk atlayan, ilk çalan, ilk vuran, ilk hain, ilk parlayan, ilk haykıran, kozmikomiklik sonsuza dek sürebilir...

Normandiya çıkarmasında Birleşik Devletler, bir saatte yüz elli bin haçlıyı, bir haçı simgeleyen süngüleri, kılıçlarıyla cennete gönderdiler. Zamanın gizlentisinde, Kuyucu Murat Paşa dindaşlarını saraya karşı çıkıyorlar diye kuyulara gömdü ve zahmetsiz diye burunlarını çuvala doldurarak Sarayburnu'na yığdı!..

Din savaş nedenidir diyen tarafgir, -gerçekte işbirlikçi- bir münadi, bir müdahildir. Din bir soyutlamadır, felsefi popülizm, bir tür sosyal magazin, bir ritüel, siz hiç bilgi yarışmasında kavga gördünüz mü, din seçme hakkı verir, gerekçe gösterilebilir de bir paravan olarak ama -diyelim uyutmak için-, ne ki  savaşın asıl nedeni bütün dünyada artı değerdir. Eldorado'dur, yağmadır, ganimeti güvence altına almadır.

'Evrensel Gabin' -sömürü- veya tanrısal yankesiciliktir gülüt adı. Bilimde ve felsefede bir kural vardır, soyut soyutun, somut somutun gerekçesi olabilir, gerçekte bir somutlamadan soyuta ulaşılamaz, su incidir sözü soyutlamadır, ama su inci değildir, bu somutu soyutlamak, melek masumdur, bu soyutu somutlama, gerçekte her iki sözcükte bir soyutlama ve kavramsaldır ama bunun için soyutlamanın soyutlaması demek gerekmektedir aslında, ama biz, insanoğlu inanırlığı saf bir düşsellik olsa da, dünya gerçekliği ile bir bağın üretilemeyeceği, salt  bir metafor olsa da, bir sevda gibi bağlanırız buna, kurgulara, vaatlere, ruhani yüceliklere inanmak, bağlanmak insanın naturasında var.

Ama bir gerçekte var ki, bir soyutlamanın somutu değiştirme gücü gösterememesi gerekir yüzeyde, yaşamsal zeminde, din de öyle, somut bir şeyin temel ve doğrusal gerekçesi olma yeteneğinden yoksundur din. Savaş bir somutluk arz eden eylem, öyleyse nedeni de somut olmak zorundadır, toprak kaygısı, açlık, petrol ve marmelat bile savaş nedeni olabilir ama bir türkü söylemeye bile indirgenebilecek, bir dua, içten bir yakarı sayılabilecek din, tüm dünyayı kapsayan bir temenninin skolastiği olsa bile, bir savaş nedeniydi demek, onun için bir yanıltmaca işlevi görebilecektir ancak.

Bizi söylediğimiz türküler, sayıkladığımız dualar savaşa götürmez, bizi açlık, sömürü ve el koymacı, yağmacı barbarlıklar savaşa sürükleyebilir, türküler ve dualar eşlik edebilirler gidişimize ve dönüşe ama savaşın yararı ve tahribatı ve yığılan kemiklerin, oyulmuş göğüs kafesinin, tozlu kafatasların gerekçesi olamazlar. Bu inandırıcılıktan ziyade, göksel, gotik bir süsleme olabilir.

Gerçeği saklama, ört bas etme ya da süsleme, bu zorunluysa, Tanrı'da gerekçedir, onurda, imanda ve Truvalı Helen'de -güzellikte bir soyutlamadır sonuçta!-. Oysa Truva da gümrük ve narh savaşı vardı, atalarımızdan Krezüs'ün icat ettiği nikel!.. Din insanlığın pek çok şeyi gibi bumeranga benzer, onun bezirganlığını karşıtları da yapabilir, bilim filozofların elinde bir silaha dönüşebilir, aydınlar bir ülkeyi uçuruma sürükleyebilir, çünkü her iktidar, -erk- bir tür katildir.

Nedeni Diderot'nun Katerina'ya önerdiği önlemlerde saklıdır. Katerina demiştir ki, sen hiç bir tepki vermeyen kağıtlara yazıyorsun bu düşüncelerini, ben önerileri en ufak bir dokunuşta tepki veren insan derisi üzerinde uygulamak zorundayım.

Günün birinde her gereksinimini kendi giderebilen, toplumsallığın bir karnavala dönüştüğü bir öbekte, mahşeri bir kalabalık, rengarenk bir kitlede  -düşünce bu ya- belki yönetmek ve yönetilmek gerekli olmaktan çıkacaktır, bir kavramsal olarak, savaşta, ötekiler gibi,  geçmişin araba yarışları ya da gladyatör dövüşleri gibi gülümsenerek karşılanacaktır artık belki de...

Diyesim din günahkarsa, insan da onun uygulayıcısıdır olsa olsa, insan kim, ben, sen, o... Bizi ayırmak için ateşe kıvılcım atmaya gerek yok, o genlerimizde var, duygu ve düşüncelerimizde var, birbirimizi suçlamaktan ve aşağılamaktan uzak durmalıyız, ayrı ayrı yönlere koşabileceğimiz zamanları aramalıyız...

Bitmek üzere sanrılar, hep aynı romanı yazdı derler ya, kimi yazın gönüllüleri  için, hep aynı şeyleri yazıyoruzdur belki de, iki ayaklı ve tek burunluyum bende, yineleyip duruyoruzdur ama, düş gücümüz ve usumuz sınırlı ne de olsa diye kestirip atalım, bir de kuram ve eylem apayrı sorunsallık ve zorunsallıklar. Yazgımıza baş kaldırmamız için her şeyi unutmamız gerekiyor...

Yine de bir şey söyleyeyim, bir mesele göre, tanrı evrenin gizini bağışlasa bile insanlığa, yine de o, insan; Bizleri kurtarmak gibi gülünç ve yeryüzü gailesinin yüz kızartıcı anıları adına bağışlanmış olamaz bu büyülü tansık der ve yine kendini karanlığına, o sonsuz pişmanlığına gömer ve bir zaman yolculuğundaki bitmeyen uykusuna dalarmış.

Ama yine de bir şey demek istiyorum, bir şey...

O nedir ben de bilmiyorum, bir parçacık mı, Higgs bozonu mu, bir ucundan bir şey söyleyeyim, minicik bir buklecik...

Yaşamınız sizin değilse, düşleriniz başkalarınındır.

Düşleriniz sizin değilse, yaşamınız...

Bu da bir balkondan Kalkhedon'un zincirleme sahillerini seyre dalmışlığın, Dragos'un düşsel gecelerine kapılmışlığın öyküsü...

Gecenin mırıldandığı elem şarkısıysa şu...

'Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi / Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi, / Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi / Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi. / Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke / Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik / Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik / Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke / Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek / Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün, / Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün / Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek, / Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü / Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı, / Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı / Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü. / Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde / Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize; / Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize / Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde / Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta, / Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka, / Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka / Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta. / O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur / Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır / Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır / Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur.'

Şu yaşamda her şiir bir yaşamı karşılar, her yaşamında bir şiiri vardır...