Balkondan baktıkça, kuzey ışıkları gibi deniz salınıyor, minik gelgitler, silkinişlerle kıpırdanıyor ve ay ışığında titremler ve gönül okşayıcı dalgacıklarla çırpınıyor. Kalkhedon'dan suya vuran, sokakların lambaları, gökdelen ışıkları, bin bir renkte, uzun ve ince işaretler ve noktacıklarla dolu ışıltılar içinde, bir düşler dünyasının ortasındaymışçasına, yürek vurumlarının göğüs kafesini tutsak alan çarpıntılar, gümbürtülü sızıntılar içinde, coşkulu sulara, düşlerin doldurduğu denize karşı, geceye eşlik etmeye başlıyor ve yaşadığınız dünyanın güzellikler içinde geçip gittiğini, bu manzaranın eşsiz olabileceğini, renklerin hülyası içinde, bir ayrıcalık yaşadığınızı düşünerek, engin bir mutlan içinde uyuyor, ayak üstü düşler görmeye başlıyorsunuz...
Bizi uyumak değil, uyanık olmaklığımız üzüyor, kederlere boğuyordur belki de...
İnsanı elem denizlerine sürükleyen denizler değil, onun üzerinde koşturup duran bizler, tüm insanlar, yaşam...
Düşünce bizi ayrıksı kılıyor ama düşünmek aynı zamanda hapishaneler yaratmamıza, yeryüzüne küsmemize, yaşama düş'man olmamıza neden oluyor. Çünkü düşlerimize kavuşamıyoruz, ütopyalarımızı gerçekleştiremiyoruz, iyicil bir yaşam sürdüremiyoruz. Hiç bir şey elimizde değil sanki...
Ağzımızla kuş tutsak, şahinler gibi uçsak, martılar gibi süzülüp, ceylanlar gibi koşsak gene de bizi kapalı kapıların ardındaki karneler, notlar, oldu bitti peyzajında kararlar, sınırlı, dikenli tellerle örülmüş olanaklar ve peşine düştüğümüz olanaksızlıklar ve kahredici, yiyip bitirici zorluklar, yoksunluklar, düşler bekliyor. Tersinir bir bakış açısı da öyle ne yazık ki...
Cennet ve cehennemi bu yüzden yaratıyoruz. Cennet zorumla olmalı çünkü hiç birimiz mutluluk içinde değiliz, cehennem olmalı çünkü hiçbirimiz cezalandırılmış değiliz!..
Hepimiz gelip geçiciyiz ve yaşam bizi gün be gün tüketiyor.
Hepimiz gelip geçiciyiz ve yaşam bizi gün be gün tüketiyor.
Öyleyse biz neyiz...
Dünyayı değiştirmek isterken, kendini hiç bir zaman, hiç bir dönem, hiç bir çağda değiştirememiş, değiştirmeyi başaramamış anomali yığınları mıyız, bir umudun peşinde sürüklenen dağ tepe çılgınları, dünya yuvarlaktır diye en yalın gerçekliği, gözün bile görebildiği bir yumruyu, sırf başkaları düz ya da biçimsiz, ne idiği belirsiz dedi diye, deliler koğuşuna dolduran, sanatoryumlara, kamplara, zindanlara sıkıştıran, hemcinsinin can düşmanı, gezegenin kan fışkıran baltası, avının böğrü, kılıç suyu, giyotin simsarı, denizin korsanları, göklerin uçan tabutları ve yeryüzünün ağza alındıkça, dilleri tutuşturan, yakıp yıkan vandalları, barbarları, canileri, katilleri, gaddarları, cellatları ve her köşe başında uydurulmuş tanrıları, doymak bilmez şeytanları, umarsızlığın çığlıkları ve melek yüzlü canlıların doldurduğu Baltalar tapınağı mıyız biz.
Yaşamının ancak son demlerinde, gün yüzü gördüğünü savunan, gençliğinin acılar içinde geçtiğini savlayan, susuz elektriksiz çocukluğunun cennetin gölgesinde geçtiğini haykıran, Adem'den olma, Havva'dan doğma, ay ışığının babalığında, gün ışığının analığında yaşamaya çalışan, doğduğunda dört, gençliğinde iki, sonunda her şeyin ortası iyidir diyerek, son iç çekiş köyünde üç ayaklı dolaşan bir ecinni miyiz...
Şu yaşam, birileri olanaklar dünyasında yüzüyor, saraylarda kasırlarda yaşıyor diye, nasıl iyi olabilir ki, birileri yoksunluklar içinde sürünürken, birileri altın ayakkabılarla geziyor diye, dünya nasıl güzel bir yer olabilir ki...
Gelip geçicilik duygusu alabildiğine ve bu yüzden kemiriyor benliğimizi, ulaşılmazlıklar ve karşı yaşamlar bu yüzden çatışmalar üretiyor, kimse kendinden emin olamıyor ki, hepimiz sorular üretiyoruz bitmez gecelerimizde, en büyük mutluluklarımız bile, görünmeyen bir gölgenin izlediği korkularla dolu, en büyük acılarımız, tanrının sınavından geçtiğimiz avuntularıyla...
'Tersi de düzü de birdir belki dünyanın', bilinmez ki, saltık sorular birbirini izliyor değil mi...
Bu dünya değişmeli ama nasıl, soru sonsuza dek yanlış ve olanaksızlıklar içinde, yinelemeler üretiyor, sürgit bir değirmen gibi öğütüyor olasılıkları, çünkü sorunun gerçek yanıtı belki de şu...
İnsanlar değişmeli!.. Yalnız ve yalnız; insanlık gelişmeli!..
Başka canlılara göre eşitsiz ve bizim kadar barbar görünen diğer canlılar, kendi aralarında hiç bir zaman, insanlar kadar vicdansız değil, bilgisiz değil, ahlaksız değil...
Ne birbirinin mallarına el koyuyorlar, ne yiyeceğini çalıyorlar, ne saldırıyorlar, ne de paylaşamadıkları bir şey var... Onları umarsız kılan, et ve kan uygarlığının egemenliğinde yaşamaları, canlıyla besleniyor olmaları, bu onları ötekilerin düşmanı kılıyor, otla beslenenlerse tanrının sevgili kulları, onlar dünyanın gülleri...
Şarkıları, türküleri, cennetin bile yaratamadığı ceylanları, bülbülleri...
Ne kadar düşünsek, ne kadar çareler arasak da, evrenimiz şiddet dolu, tanrılarımız barbarlık içinde, şeytan sinsi ve kumarbaz, Azrail dediğimiz melekte, kükremeyi seven bir can'baz...
İşimiz zor, ama bütün umutta insanda, yine de onu sevmekten, yine de kardeşlik ve barış türküleri söylemekten başka bir çıkar yol yok...
Öyleyse el ele vermeliyiz, belki bir gün değişebilir, evreni, tanrıları, melek ve şeytanları ve hatta kendimizi bile yola getirebiliriz.
Yeni bir uygarlığın, kendine değil, insanın insana değil, göklere, sonsuzluğa gözlerini çeviren bambaşka bir Havva'nın çocukları olabiliriz.
İnsanın tarih boyunca bu açımları yinelemekten başka, barış, kardeşlik ve özgürlük çığlıkları atmaktan başka ve zamanı gelince üçayakta boynunu uzatmaktan başka, buyruklar verilince sürüye katılmaktan başka, işareti görünce mağrur, salhaneye koşturmaktan başka, hiç bir çaresi, hiç bir bilisi ve hiç bir yetisi yok ne yazık ki...
İşte gecenin karanlığında, şıpırtılı deniz, ipiltiler, yakamozlar, şehrin ışıkları, yıldız tozları, türlü türlü yalımlar, hayatın ve ölümün amansız baskıları, sonsuzluğu arayan, evrenin sınırlarında kolan vurmaya kalkışan düşler, düşünceler içinde...
Yalnızca ve yalnızca bir umar, bir umut içinde, uçuşan kanatları izleyen, bir melodiye, bir görsele, düşlere dönüşerek, tatlı bir ninni, bir senfoni, bir fener alayının görkemli ya da bir utkunun ritmik ve kışkırtıcı seslemleri arasında geçip gidiyorlar.
Ne anlaşılmaz, ne sonsuz, ne sınırsız bir kabus, ne görkemli, ne us kıran, ne can alan; Dilleri damağı kurutan, ne şaşırtan, ne öldürücü, ne yok edici bir düş bu!...
Ayılıyorsunuz dev martıların geceyi dağıtan sesinde, çünkü uzandığınız yerde, oturduğunuz masada, eliniz yanağınızda, başınızı dirseğinize yaslamış, dalıp gitmiş, belki de bir düş görüyorsunuzdur...
Denizler deyince, eski gezginler, tarihçiler, fatihler, korsanlar ve ejderleri düşünüyor insan, bir bir canlanıyorlar imgeleminde...
Strabon, Tukidies, Çiçero -Çaçaron sözü ondan kalmış diye düşünürüm hep- Heredot, Barbaros, Çinli kadın korsan...
(Cheng I Sao, 18’inci yüzyılın sonlarına doğru Güney Çin’de bir gemide doğdu ve kariyerine bir çiçek gemisinde -yüzen genelev- başladı. İyi bir evlilik yaparak! Bir korsan filosuna sahip olan eşi sayesinde, dört yüz Çin yelkenlisi ve elli bin mürettebatı yöneten bu kadın tarihteki en büyük korsan gücüne sahip oldu. Tarihin en başarılı korsanları arasında adı geçen I Sao 1844 yılında tekerlekli sandalyeden düşerek öldü.)
Japon harakiriciler, samuraylar, sumocular, Parl Harbour gönüllüleri, Kubilay Han, Kolomb, Magellan, Diaz, Kortez hepsi birer denizcidir sayarım, çünkü Japonya zaten adadır, tarih denizleri fethedenlerindir; Maceraperestlerde okyanusları geçenlerdir ve onlar karanlıkta bir bir endam ederler ve göz kırparak geçip giderler.
(Cheng I Sao, 18’inci yüzyılın sonlarına doğru Güney Çin’de bir gemide doğdu ve kariyerine bir çiçek gemisinde -yüzen genelev- başladı. İyi bir evlilik yaparak! Bir korsan filosuna sahip olan eşi sayesinde, dört yüz Çin yelkenlisi ve elli bin mürettebatı yöneten bu kadın tarihteki en büyük korsan gücüne sahip oldu. Tarihin en başarılı korsanları arasında adı geçen I Sao 1844 yılında tekerlekli sandalyeden düşerek öldü.)
Japon harakiriciler, samuraylar, sumocular, Parl Harbour gönüllüleri, Kubilay Han, Kolomb, Magellan, Diaz, Kortez hepsi birer denizcidir sayarım, çünkü Japonya zaten adadır, tarih denizleri fethedenlerindir; Maceraperestlerde okyanusları geçenlerdir ve onlar karanlıkta bir bir endam ederler ve göz kırparak geçip giderler.
Kim bunlar, hayatın sıkıntılarını, acılarını, başarı ve başarısızlıklarını denizin düşlerine, belki bir nebze, belki sonsuzluklar içinde, belki kıyı köşesinden, belki tam ortasından bulaştırmış, anayurdu yapmış, maceralara yaşam adını takmış, ölümlere dünyanın fethi, utkular, uyruğunun kurtuluşu, tanrının arayışı-aranışı gibi adlar koymuş, sakallı yılan 'Quetzalcoatl', doğudan gelen tanrılar, batıda yitip gitmiş, denizler sfenksi, mermer birer kabri olmuş, acı su yaşamı olmuş, denizi gökler sanmış, tufeyli Tuleytuleli, gırnatalı Granada, Akdenizli Odysseus, Ümit burunlu bir Bartelmi Diaz, rodeocu, tramplenci, jonglör ve bir gözü hep kör olan birer matador onlar!...
Karasu, her daim korsanlıkla anılmış tarih boyunca, deniz karalardan daha bereketli, daha heybetlidir...
Sudan korkarım ama, çocukluğumda dağdan gelen bir bulanık burgaç, sarı, boğumlu bir yılan gibi kıvrılıp, dağı taşı devirerek coşan selin, köprüyü yıkıp, köyün en şanlı boğasını, kuş ölüsü gibi sürükleyip, önüne gelen ne varsa silip süpürüp, bir bilinmeyene doğru uçurup, bir daha ime time karışmasına ve dudakları fısırdayıp, dişleri takırdayan, korkunun pençesinde inleyip, ayakları birbirine vuran köylülerin, dönmez olmuş diline göre, sele kapılan yaratıkları tanrıya emanet ettiği, tanrı denen İblis'in ortağının da yanına aldığı ve gidenlerin bir daha ne göründüğü, ne de bir kabrinin olduğu ve şu alemde bir daha, ortaya çıkmadığı için diyebilirim...
O görüntülere, karabasanlara, düş güzeli bir geçmişe hala gözyaşı dökerim, anımsadıkça gözlerimden yaşlar süzülürken, kederler içinde uzaklara bakar kalırım...
Ve derim ki zamanda çocukluğumuza dönebilseydik; Tanrıya inanırdım, yaşamı severdim ve başka hiç bir şeylere değil, insanlara, Adem'e, Havva'ya, gelip geçmiş, can sever ve mahzun ve öldürülmüş tüm İsalara ve yaşamın can damarları doğaya, denizlere, göklere, aşklara, kardeşliğe ve barışa tapardım...
Ama giden hiç bir şey, geri gelmediği gibi, gelen her şey, daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye gidebiliyor...
''Pista’yı unutmadım, / Aşk unutulmaz. / O kutsal öğlede / Şimdi anıyız artık! / Ölüm… / Istvan beni unuttu / Unutmuş / Belki de unutmak zorunda / Unutturuldu bize yaşam / Belki de Istvan öldü! / Ağlıyorum… / ‘Bacaklarının bu kadar güzel olması / organlarının birbirini tanımasından’ derdi. / Kary’yi kıskanmazdı / O kutsal öğledeki / Tungsram kürekçilerini de! / Hâlâ gülüyorum / Ama onu unuttum / Unuttum artık. / Onu unutmalıyım / Gyula Pelle’yi, yalnızlığımı / Hannover’in yerini dolduracak 'Titan' yok!.. / Ağlıyorum / Pelle, gel!.. / Pista’nın günlüğünü vereceğim / Bekle, / -Babeuf çalışmasını da onun- / Babeuf... / Aşk unutulmuyor / Yaşam da / Yaşam, çekilmiyor / (Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!..) / Her şey biçim değiştiriyor / Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye! / Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim / Her şey bana bağlı / Her şey, size!.. / Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista! / Evet, yaşam çekilmiyor / Biedermeyer masası, / Rokoko stili şeyler / Vac hapishanesi / Üçgenler / Kareler / Dörtgenler!.. / Unutulmuyor / Iolar, / Venüsler / Dünyalar, hayhaylar, Triton! / Netti ben, ben Netti, it-te-ben! / Aşk! Yaşa Pista!.. /Hölderlin’i tanır mısın, / geyik kalçaları. / Karaca göğüsler, / Holne’u sever misin, / kumru gözler, / İncil şarkıları gibiydi, bazı şeyler… / Maria Nostra cezaevinden gelebilirim. / Gelmiş olabilirim, / geliyordum! / Aşk çekilmiyor!.. / Netti ben, ben Netti! ten-ben / ben / ten / ti! / Yaşam bitti, yaşam bitti… / -Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..-”
Biz dünyayı tanımadıkça, onu anlamadıkça, sevemedikçe, dağın dilini, suyun belleğini kavramadıkça, acılar içinde, kederler içinde, çile dolu beyhudelikler, düşler içinde yok olup gideceğiz...
''Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi, / yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz. / Ala kargalar yer, / oyuklara terkedilen / göğül cesetlerimizi. / Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından, / acı çekmeyeceksin anne, şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü, / ölü gelinin... / Dağ tanrısı, insaf et bir kere, / söyle bize yarınımızı, / kozalaklarında saklıdır alın yazımız. / Ne olur, ala kargalara yem etme bizi, / ürünümüz bol olsun yamaçlarında, / karlı tepelerinde... / Ah anne, anne! / -bir boğazdan daha kurtulduk şimdi- / bu kez şanslısın, kar yağıyor!.. / Ölü gelinin seni bekliyor anne, / yellerin götürdüğü ölü gelinin; / Öteki yerde!..'
Dünya, başka dünyalardan kalıt ama nükleer kıyamete doğru gidiyor, düşlerimiz onları yenmedikçe, düşüncelerimizi hayata geçirmedikçe, yenileceğiz, sonsuza dek yok olup gideceğiz...
''Başka dünyaların egemenliğine doğru...''
''Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar! / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar!.. / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..''
''Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar! / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar!.. / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..''
Biz neden birbirimizin acılarına ortak, sevinçlerine düşman, yeniliklere fesat, değişimlere karşı, çığlıklarla yas tutarak, dinmez göz yaşları içinde, günah çıkartmaya kalkan yaratıklarız.
Denizlerin altında sonsuz bir dünya var, düşleyebiliyorum onları, bizleri bilmiyorlar diye düşünüyorum, her neyse ama, 'denizler altında yirmi bin fersah'ın, gerçek dünyalar olabileceğini de kabul ediyorum. Öyle mi, değil mi bilmiyorum ama insan, öylesi bir varlık kanımca, umut umut içinde sürüklenip duruyoruz...
''Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim, Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum, yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde, yüzüyor elli metre derinde, balık gibi, efendim, zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. Orda, efendim, orda yeşil, yeşil, orda ışıl ışıl, orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. Orda, ey demir çarıklı ruhum, orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum, orda dünyamızın ilk kımıldanan eti, orda bir hamam tasının mahrem şehveti, mahrem şehveti efendim, gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları, kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının, orda hayat, tuz, iyot, orda başlangıcımız, Hacıbaba, orda başlangıcımız ve orda hain, çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık.
Yalnız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış, bakıyorum yukarlara. Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır, dibinde değil. Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. Omurgalarının altını görüyorum, omurgalarının altını.Dönüyor keyifli keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde. İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, karınlarını gördüm, ağızları da orda. Gemiler şaşırdılar birdenbire, herhalde köpekbalıklarından değil. Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim bir torpil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. Gazgemileri düşmana ateş açarak insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Mazot, gaz, benzin, tutuştu yüzü denizin. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Kıpkızıl, gömgök, kapkara, arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Geçti kargaşalığı, girdi deniz dünyasının cennetine. Fakat durmadan iniyor. Kayboldu ıslak karanlıkta. Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. Ve direği, efendim, bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. Baş aşağı, baş yukarı, uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce, Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: 1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. Münihli Hans Müller'in kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. Münihli Hans Müller sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli, Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nn tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. Diyordu ki ona: Bir düşün Anna, yepyeni bir manevra kayışı takacağım, pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, balmumundan çiçekler takacaksın başına. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Bir düşün Anna, tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye top, tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar, çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Seyrek sarı saçları ıslak, kırmızı sivri burnunda esef, ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor, İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Ben bütün bunları biliyorum, efendim, ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı, silmiyor. Cebinde parası var, çoğalıp eksilmiyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Şimdi şişecek birazdan, yükselecek yukarıya, sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.
Ben Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi, Liverpul Limanından Harri Tomson. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Şişman ve matruştu. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın, tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. Tuttum Tomson'un elinden. Açmadı gözlerini. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Adalet: ihtilalsiz. Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ay bek yur pardın. İşte bu kadar, nokta, son." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. İngilizler fazla konuşmayı sevmezler, hele hümoru seven ölü İngilizler. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Şiştiler yan yana, yan yana yükseldiler yukarı doğru. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, fakat dokunmadılar ötekisine, Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan...''
Yalnız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış, bakıyorum yukarlara. Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır, dibinde değil. Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. Omurgalarının altını görüyorum, omurgalarının altını.Dönüyor keyifli keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde. İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, karınlarını gördüm, ağızları da orda. Gemiler şaşırdılar birdenbire, herhalde köpekbalıklarından değil. Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim bir torpil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. Gazgemileri düşmana ateş açarak insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Mazot, gaz, benzin, tutuştu yüzü denizin. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Kıpkızıl, gömgök, kapkara, arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Geçti kargaşalığı, girdi deniz dünyasının cennetine. Fakat durmadan iniyor. Kayboldu ıslak karanlıkta. Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. Ve direği, efendim, bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. Baş aşağı, baş yukarı, uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce, Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: 1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. Münihli Hans Müller'in kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. Münihli Hans Müller sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli, Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nn tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. Diyordu ki ona: Bir düşün Anna, yepyeni bir manevra kayışı takacağım, pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, balmumundan çiçekler takacaksın başına. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Bir düşün Anna, tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye top, tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar, çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Seyrek sarı saçları ıslak, kırmızı sivri burnunda esef, ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor, İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Ben bütün bunları biliyorum, efendim, ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı, silmiyor. Cebinde parası var, çoğalıp eksilmiyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Şimdi şişecek birazdan, yükselecek yukarıya, sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.
Ben Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi, Liverpul Limanından Harri Tomson. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Şişman ve matruştu. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın, tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. Tuttum Tomson'un elinden. Açmadı gözlerini. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Adalet: ihtilalsiz. Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ay bek yur pardın. İşte bu kadar, nokta, son." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. İngilizler fazla konuşmayı sevmezler, hele hümoru seven ölü İngilizler. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Şiştiler yan yana, yan yana yükseldiler yukarı doğru. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, fakat dokunmadılar ötekisine, Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan...''
Denizlerin gezegenin gerçek dünyaları olduğunu düşünüyorum, bir nükleer kışta orada kesinlikle bir kaç canlının kalacağını düşlüyorum ve yaşamın insan dediğimiz anomaliye karşın yine de sürüp gideceğini biliyorum.
Cennet oralarda saklı, cehennem her yerde biliyorum...
Onun için her zaman düşler kuruyorum, düşler içinde yaşıyorum, örneğin adadaki yetimhanenin onarıldığını görüyorum bir sabah, bakıyorum bembeyaz aya benzer bir bina, güneşin doğuşuyla, pencereye altın ışıklar vuruyor, parıldıyor tapınak ve insanı hayretler içinde bırakarak, göklere doğru yükseliyor ve bir daha tasalanmamı önleyecek, ebedi acılar vererek gözlerimin önünden birden yitip gidiyor.
Yerinde yok!..
Bir gün öyle olacak biliyorum.
Fellini'ye geliyorum oradan, kim bu adam, bir düş taciri, tüm filmlerinde hayatın bir düş olmasını istedi, düşlerdeki gibi, bir estet, bir renk ve bir düş dünyası...
Herkes mutlu, kahkahalar içinde, herkes kuyruklu, göz alıcı dünyanın renkleriyle dolu, işte böyle bir güzellik barış ve tatlı bir hülya içinde geçsin istedi hayat...
Nietzsche nasıl tanrı öldü dedi ve kendisi öldüyse, Fellini'nin istediği yaşam hiç bir zaman gelmedi ve o içini kemiren acılar, günden güne benini tutsak eden kederlere boyun eğerek çekip gitti, orada cennete yerleşerek, tüm hayallerini gerçekleştirdi, boşluğu renk baladına çevirmeyi bildi, çünkü buradan deneyimli ve bilgiliydi...
İşte diyordum geceleri, Fellini gibi, boğazın girişini süsleyecek, barışı simgeleyen, aslan yeleli, tek boynuz, o düşsel at, işte boğazın girişine veya adalarda bir kıstakta kolayca yapılabilecek bir heykel, görkemli bir anıt, kültürümüzü çağrıştırsın yeter, antik ya da çağdaş, yapsaydık bir Mevlana heykeli, tüm dünya, gemilerle altından geçseydi ve deseydik, 'yüz bin kere tövbe etsen de yine gel...', adına da Mevlana Köprüsü deseydik, bir düş işte, bu kent dünyanın incisi, biz de dünyanın gözdesi olurduk...
Deli Dumrul soyundan geliyoruz tamam, çok köprüler yapıyoruz, geçenden yirmi, geçmeyenden kırk akçe aldığımız, ama ünlü Rodos heykeline taş çıkartan bir anıt benim düşlediğim, iki ayağı her bir kıtaya basan spektaküler bir panorama, o bir Türkmen kızı olsa, bir zeybek ya da bir cengaver, silahı havaya kaldırdığı sazıyla, bir düşünün Mermer Denizi'nden boğaza dönüyorsunuz ve birden elleri göklerde, ayakları yerde bir Türkmen güzeli, dünyanın incisi, Buzağı Geçidi'ni veya Altın Boynuz'u süslüyor, Havva anamızın ayakları altından geçip gidiyoruz bir düşünün...
Kara düşlere saplandığımda oluyor gecelerde...
''Macar Yahudileri, ikinci savaşta kurşuna dizilmeden önce ayakkabılarını çıkartırlarmış. Sahilde o karanlık günlerin anısına ayakkabıları sergileniyor..."neden kurşuna dizilen ya da asılarak idam edilen insanlar çıplak ayaklıdır..." o zaman vahşet daha mı anlam kazanıyor...''
Bu karabasana dayanarak iki şey anlatayım, Nazi kamplarında demiryolunda çalışan bir doktor kaytarıyor bir an, ayağı tekliyor çünkü, nöbetçi fark ediyor ve bir çakıl taşı fırlatıyor ona, adam o kadar üzüldüm ki keşke vursaydı diyor, çünkü onu o kadar küçük görüyor ki karşısındaki, vurmaya bile değmez diye niteliyor artık. İkincisi gaz odalarında çocukları başının üstünde ölene dek tutan insanlar, son ana kadar bir umut taşıyor insanoğlu, ne acı...
Çocuklarının onlardan önce ölecek olması gurur kırıcı, bu olayın sihrini yaşadım ada vapurunda, o kadar kalabalık ki binmek için yürüyemez hale geldik, kadının biri yanındakini itekledi, çocuğu görmüyor musun dercesine, oysa beklerdim ki çocuğunu kucaklasın ama kalabalıktaki tek irade, sürü psikolojisi ve anladım ki, herkes kendi canını düşünüyor, çocuğu da onun canı, karşısındakinin giderek bir önemi kalmıyor ve salt kendisiyle ilgileniyor artık kalabalıkta, çok ilginç aslında, ortaklaşıyor irade ama tekilleşerek, birden ve herkes aynı içgüdüye yaslanarak koşuyor trajik sona doğru, hepsi ölüme gideceğini bilse de insanın ortaksı yöntem arayışı bitiyor orada, tamamen bireysel çözüm ve budalaca davranış mantığı mutlak artık, çok korkunç ve ilginç bir şey bu, ilginç Macar Yahudileri de idam olurken eminim sadece kendilerini düşünmüştür, sağduyu dediğimiz, bilincin yerini bulanık bir beyin yapısı alıyor artık orada...
Ölüme giden kalabalıkta bireysellik doruk noktaya varıyor ve bilinci yitiyor doğallıkla, korkunç ve şaşırtıcı bir şey; Haklılığı, doğruluğu yoktur diyemeyiz ama insanın mazlum ya da zalim olduğunda, o son anda bilincini yitirebilen bir varlık olması, belki acımasızca ama barışın ve kardeşliğin her halükarda gerçekleşmesinin ne denli zor olabileceğini simgeliyor aslında, çünkü masumlarda -haklılık payı olsa da, olmasa da- zalimlerde, -haksız olsa da, olmasa da!- aynı içgüdülerin tutsaklığında yol alabiliyorlarsa, her iki davranışın sonsuzda tek bir davranışa dönüştüğünü ve her iki davranışın gerçekte kaynağının biricik olduğunu anlayıp, sezebiliyor artık insan, bizim içgüdülerimizden, usumuzun yetersizliklerinden ve evrene karşı tümellikle güçsüz bir varlık olmamızın umarsızlıklarından kurtulabilmemiz için daha çok zaman var ne yazık ki...
Ölüme giden kalabalıkta bireysellik doruk noktaya varıyor ve bilinci yitiyor doğallıkla, korkunç ve şaşırtıcı bir şey; Haklılığı, doğruluğu yoktur diyemeyiz ama insanın mazlum ya da zalim olduğunda, o son anda bilincini yitirebilen bir varlık olması, belki acımasızca ama barışın ve kardeşliğin her halükarda gerçekleşmesinin ne denli zor olabileceğini simgeliyor aslında, çünkü masumlarda -haklılık payı olsa da, olmasa da- zalimlerde, -haksız olsa da, olmasa da!- aynı içgüdülerin tutsaklığında yol alabiliyorlarsa, her iki davranışın sonsuzda tek bir davranışa dönüştüğünü ve her iki davranışın gerçekte kaynağının biricik olduğunu anlayıp, sezebiliyor artık insan, bizim içgüdülerimizden, usumuzun yetersizliklerinden ve evrene karşı tümellikle güçsüz bir varlık olmamızın umarsızlıklarından kurtulabilmemiz için daha çok zaman var ne yazık ki...
(Balina ırkı! kutuplara giderken benimle gel! pragmatik dünyalım! aşık olsam yetmez, konserveni yapmalıyım, olmazsa köyüme gel, balkızım ol, yıldızım ol, dört bin küçük baş hayvancık seni bekliyor, kışın soğuğunda kuyruk yağıyla beslerim gövdeni, soba yakarım sana... Senin için bir aşk metni yazmalıyım, sevda adına, ey sağrısı dünyadan güzel kaşalotum, salınışı yayın balığım, kılıcım senin yüzgecine takılsın, evime gel, çünkü ben de balığım, bende canlıyım, kurbanım ben, arzunun karanlık nesnesinden bir ruhan, bir seyranım...)
Düşler, düşünceler gelip gider gecede...
Fatih, Bizans'a sarığıyla girdi ama Bağımsızlık Savaşı'ndan silindir şapkayla döndük, elimize ne geçti, bir kadeh viski, dantelli bir Madonna, bir de düvel otomobili, değer miydi terzilerin savaşına!..
Bakın dünyanın paylaşılamayışını dert edinen biri neler anlatıyor...
Roma, Rim, Rum sözcüğü yanlış algılanıyor, Anatolia Grekçe bir sözcük, ama bu topraklarda Hitit, Urartu, Lidya, Frigya yaşamış, onlar Grek yada Latin değil, Anatolia sözcüğüne bakarak, sıklıkla Bizans ya da Rum, bu toprakların kadim yerlisiymişçesine imaj vermek çok doğru değil. Roma'yı Truvalılar kurdu, onlar kim Grek değil, iki yakanın zaman zaman birbirine saldıran kavimleri diyelim.
Öyleyse örneğin Konstantinapolis, adını aldığı Grek ya da Romalı Latinlerden önce var olan bir kent, Kalkhedon söylencesi bunun kanıtı, Byzas tıpkı Alpaslan'ın Anadolu'ya girişi gibi Acı Su'ya geldi, olasılıkla çevreyi temizledi, çünkü böylesi bir geçidin tekin olduğu düşünülemez, ıssız olması olanaksız. Truva, Bizans'tan önce çünkü!..
Şimdi asıl sorun şu, Türkler Anadolu'ya sonra geldi, evet doğru ama Bizans'ta İstanbul'a ve sonrasında Anadolu'ya sonradan gelenlerden... Biricik ayrıntı Alpaslan'dan önce elini tutmuş olmasıdır.
Demek istediğim şu, toprakların gerçek sahibi Tanrı ne yazık ki, çünkü başka çözüm yok-. Bu nedenle işgalci gözüyle bakılamaz kimseye, herkes işgalci çünkü, tanrının toprakları sürekli el değiştiriyor ne yazık ki ve bu insanlığın kadim travmalarından biri...
Saksonlar Danimarkalı, Amerika, Avrupa'nın yoksul göçmenleri demek. Açın şu, uygarlığımız kan grubuna bakarak insanları ayırmaktan, adı Selanik diye vatanımız orası demekten, Ermeni diye özdeyişler üretmekten vazgeçene kadar, bu sorunlar olacak. Kimse masum değil, herkes günahkar değil!..
Kendimi Yunanlı duyumsar gibi onları seviyorum, -Yunan olmadığım da bilinemez ki!- onlarda öyledir ama henüz kan ve etin bireşiminden ve genlerimizden gelen gizil şiddet duygusundan arınabilmiş değiliz. Çözüm yok ne yazık ki, işler daha kötüye gidiyor da olabilir. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olmak bireysel olarak bizi doğru yere koyabilir. Son bir sözüm var, din çok şeyin, kan dökülmesinin nedeni gibi gösteriliyor, bu kozmikomik bir bilisizliktir, dini bu gecenin ay ışığında kaldırın, yarın kırmızı düğmeye basan bir president, bir ejderha çıkabilir karşınıza, gerekçesi de dini geri getirin olsun!.. Mantığı olan, sorunları usa yorabilen için, bunun ne önemi var!..
Eğer din birincil sırada ki -doyurucu!- savaş nedeni olsaydı, yeryüzünün bugüne dek gördüğü en büyük soykırım olan kızılderili genosidi olmaz -bir kıta yok oldu- ve Oturan Boğa'nın boynunda bir madalyon, kızıl bir güneş gibi parıldayan, çarmıhtaki İsa Efendimizi görürdük!.. Din savaş nedeni demek bizim gibi primitif toplumları manipüle etmenin ehven yoludur. Orta doğuda ki savaş zift savaşıdır.
Hitler dindaşlarını çarmıha germedi mi, sekiz yaşındaki kızının ölümüne göz yuman Marks'ın dediği gibi -yarası olmayan kuş yoktur bu dünyada- din afyon değil, sakinleştirici bir müsekkindir. Diyelim ki günahlarımızın babası dindir, peki anası kim; Çitten ilk atlayan, ilk çalan, ilk vuran, ilk hain, ilk parlayan, ilk haykıran, kozmikomiklik sonsuza dek sürebilir...
Normandiya çıkarmasında Birleşik Devletler, bir saatte yüz elli bin haçlıyı, bir haçı simgeleyen süngüleri, kılıçlarıyla cennete gönderdiler. Zamanın gizlentisinde, Kuyucu Murat Paşa dindaşlarını saraya karşı çıkıyorlar diye kuyulara gömdü ve zahmetsiz diye burunlarını çuvala doldurarak Sarayburnu'na yığdı!..
Din savaş nedenidir diyen tarafgir, -gerçekte işbirlikçi- bir münadi, bir müdahildir. Din bir soyutlamadır, felsefi popülizm, bir tür sosyal magazin, bir ritüel, siz hiç bilgi yarışmasında kavga gördünüz mü, din seçme hakkı verir, gerekçe gösterilebilir de bir paravan olarak ama -diyelim uyutmak için-, ne ki savaşın asıl nedeni bütün dünyada artı değerdir. Eldorado'dur, yağmadır, ganimeti güvence altına almadır.
'Evrensel Gabin' -sömürü- veya tanrısal yankesiciliktir gülüt adı. Bilimde ve felsefede bir kural vardır, soyut soyutun, somut somutun gerekçesi olabilir, gerçekte bir somutlamadan soyuta ulaşılamaz, su incidir sözü soyutlamadır, ama su inci değildir, bu somutu soyutlamak, melek masumdur, bu soyutu somutlama, gerçekte her iki sözcükte bir soyutlama ve kavramsaldır ama bunun için soyutlamanın soyutlaması demek gerekmektedir aslında, ama biz, insanoğlu inanırlığı saf bir düşsellik olsa da, dünya gerçekliği ile bir bağın üretilemeyeceği, salt bir metafor olsa da, bir sevda gibi bağlanırız buna, kurgulara, vaatlere, ruhani yüceliklere inanmak, bağlanmak insanın naturasında var.
Ama bir gerçekte var ki, bir soyutlamanın somutu değiştirme gücü gösterememesi gerekir yüzeyde, yaşamsal zeminde, din de öyle, somut bir şeyin temel ve doğrusal gerekçesi olma yeteneğinden yoksundur din. Savaş bir somutluk arz eden eylem, öyleyse nedeni de somut olmak zorundadır, toprak kaygısı, açlık, petrol ve marmelat bile savaş nedeni olabilir ama bir türkü söylemeye bile indirgenebilecek, bir dua, içten bir yakarı sayılabilecek din, tüm dünyayı kapsayan bir temenninin skolastiği olsa bile, bir savaş nedeniydi demek, onun için bir yanıltmaca işlevi görebilecektir ancak.
Bizi söylediğimiz türküler, sayıkladığımız dualar savaşa götürmez, bizi açlık, sömürü ve el koymacı, yağmacı barbarlıklar savaşa sürükleyebilir, türküler ve dualar eşlik edebilirler gidişimize ve dönüşe ama savaşın yararı ve tahribatı ve yığılan kemiklerin, oyulmuş göğüs kafesinin, tozlu kafatasların gerekçesi olamazlar. Bu inandırıcılıktan ziyade, göksel, gotik bir süsleme olabilir.
Gerçeği saklama, ört bas etme ya da süsleme, bu zorunluysa, Tanrı'da gerekçedir, onurda, imanda ve Truvalı Helen'de -güzellikte bir soyutlamadır sonuçta!-. Oysa Truva da gümrük ve narh savaşı vardı, atalarımızdan Krezüs'ün icat ettiği nikel!.. Din insanlığın pek çok şeyi gibi bumeranga benzer, onun bezirganlığını karşıtları da yapabilir, bilim filozofların elinde bir silaha dönüşebilir, aydınlar bir ülkeyi uçuruma sürükleyebilir, çünkü her iktidar, -erk- bir tür katildir.
Nedeni Diderot'nun Katerina'ya önerdiği önlemlerde saklıdır. Katerina demiştir ki, sen hiç bir tepki vermeyen kağıtlara yazıyorsun bu düşüncelerini, ben önerileri en ufak bir dokunuşta tepki veren insan derisi üzerinde uygulamak zorundayım.
Günün birinde her gereksinimini kendi giderebilen, toplumsallığın bir karnavala dönüştüğü bir öbekte, mahşeri bir kalabalık, rengarenk bir kitlede -düşünce bu ya- belki yönetmek ve yönetilmek gerekli olmaktan çıkacaktır, bir kavramsal olarak, savaşta, ötekiler gibi, geçmişin araba yarışları ya da gladyatör dövüşleri gibi gülümsenerek karşılanacaktır artık belki de...
Diyesim din günahkarsa, insan da onun uygulayıcısıdır olsa olsa, insan kim, ben, sen, o... Bizi ayırmak için ateşe kıvılcım atmaya gerek yok, o genlerimizde var, duygu ve düşüncelerimizde var, birbirimizi suçlamaktan ve aşağılamaktan uzak durmalıyız, ayrı ayrı yönlere koşabileceğimiz zamanları aramalıyız...
Bizi söylediğimiz türküler, sayıkladığımız dualar savaşa götürmez, bizi açlık, sömürü ve el koymacı, yağmacı barbarlıklar savaşa sürükleyebilir, türküler ve dualar eşlik edebilirler gidişimize ve dönüşe ama savaşın yararı ve tahribatı ve yığılan kemiklerin, oyulmuş göğüs kafesinin, tozlu kafatasların gerekçesi olamazlar. Bu inandırıcılıktan ziyade, göksel, gotik bir süsleme olabilir.
Gerçeği saklama, ört bas etme ya da süsleme, bu zorunluysa, Tanrı'da gerekçedir, onurda, imanda ve Truvalı Helen'de -güzellikte bir soyutlamadır sonuçta!-. Oysa Truva da gümrük ve narh savaşı vardı, atalarımızdan Krezüs'ün icat ettiği nikel!.. Din insanlığın pek çok şeyi gibi bumeranga benzer, onun bezirganlığını karşıtları da yapabilir, bilim filozofların elinde bir silaha dönüşebilir, aydınlar bir ülkeyi uçuruma sürükleyebilir, çünkü her iktidar, -erk- bir tür katildir.
Nedeni Diderot'nun Katerina'ya önerdiği önlemlerde saklıdır. Katerina demiştir ki, sen hiç bir tepki vermeyen kağıtlara yazıyorsun bu düşüncelerini, ben önerileri en ufak bir dokunuşta tepki veren insan derisi üzerinde uygulamak zorundayım.
Günün birinde her gereksinimini kendi giderebilen, toplumsallığın bir karnavala dönüştüğü bir öbekte, mahşeri bir kalabalık, rengarenk bir kitlede -düşünce bu ya- belki yönetmek ve yönetilmek gerekli olmaktan çıkacaktır, bir kavramsal olarak, savaşta, ötekiler gibi, geçmişin araba yarışları ya da gladyatör dövüşleri gibi gülümsenerek karşılanacaktır artık belki de...
Diyesim din günahkarsa, insan da onun uygulayıcısıdır olsa olsa, insan kim, ben, sen, o... Bizi ayırmak için ateşe kıvılcım atmaya gerek yok, o genlerimizde var, duygu ve düşüncelerimizde var, birbirimizi suçlamaktan ve aşağılamaktan uzak durmalıyız, ayrı ayrı yönlere koşabileceğimiz zamanları aramalıyız...
Bitmek üzere sanrılar, hep aynı romanı yazdı derler ya, kimi yazın gönüllüleri için, hep aynı şeyleri yazıyoruzdur belki de, iki ayaklı ve tek burunluyum bende, yineleyip duruyoruzdur ama, düş gücümüz ve usumuz sınırlı ne de olsa diye kestirip atalım, bir de kuram ve eylem apayrı sorunsallık ve zorunsallıklar. Yazgımıza baş kaldırmamız için her şeyi unutmamız gerekiyor...
Yine de bir şey söyleyeyim, bir mesele göre, tanrı evrenin gizini bağışlasa bile insanlığa, yine de o, insan; Bizleri kurtarmak gibi gülünç ve yeryüzü gailesinin yüz kızartıcı anıları adına bağışlanmış olamaz bu büyülü tansık der ve yine kendini karanlığına, o sonsuz pişmanlığına gömer ve bir zaman yolculuğundaki bitmeyen uykusuna dalarmış.
Ama yine de bir şey demek istiyorum, bir şey...
O nedir ben de bilmiyorum, bir parçacık mı, Higgs bozonu mu, bir ucundan bir şey söyleyeyim, minicik bir buklecik...
Yaşamınız sizin değilse, düşleriniz başkalarınındır.
Düşleriniz sizin değilse, yaşamınız...
Bu da bir balkondan Kalkhedon'un zincirleme sahillerini seyre dalmışlığın, Dragos'un düşsel gecelerine kapılmışlığın öyküsü...
Gecenin mırıldandığı elem şarkısıysa şu...
'Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi / Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi, / Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi / Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi. / Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke / Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik / Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik / Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke / Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek / Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün, / Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün / Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek, / Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü / Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı, / Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı / Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü. / Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde / Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize; / Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize / Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde / Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta, / Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka, / Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka / Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta. / O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur / Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır / Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır / Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur.'
Şu yaşamda her şiir bir yaşamı karşılar, her yaşamında bir şiiri vardır...
Bu da bir balkondan Kalkhedon'un zincirleme sahillerini seyre dalmışlığın, Dragos'un düşsel gecelerine kapılmışlığın öyküsü...
Gecenin mırıldandığı elem şarkısıysa şu...
'Zamanın ve suyun oluşturduğu şu ırmak gibi / Anımsa günlerin de bir ırmak olduğunu belki ikizi, / Bizlerde yanyanayızdır onlarla sanki bir ruh ikizi / Ve işte yüzlerimiz de eriyip gidiyor tıpkı onlar gibi. / Uykuya dalmadan onu düşlerden ayırabilseydik keşke / Ve ölümün de başka bir düş olduğunu bilebilseydik / Gene de titreyerek gider miydik ülkesine bir bilebilseydik / Ve hangisi gelecek uykuda hangisi gece görebilseydik keşke / Geçen günlerin yılların bir imge olduğunu sezebilmek / Tüm yaşadıklarımızın saatlerimizin ve gün dönümünün, / Üzünçlü geçit töreninin son iç çekişin yıl dönümünün / Bir melodinin, bir mırıldanmanın da, imge olduğunu sezebilmek, / Sarı gülün batımı, ve uykuda bir yüreğin sönümü / Ne altınsı bir kederdir- tıpkı şiir sanatı, / Hangisi ölümsüzlük ve belki de üzücü. Şiir sanatı / Yinelenen şafakla ufukta ki gül tanrının sönümü. / Akşam üzeri bir yüz karşılaştığımız zaman içinde / Bakar gibi bir aynanın derinliğinden dışımızdaki bize; / Şiir sanatı da ayna olabilmeli göstermelidir bize / Açığa vurabilmelidir gizimizi taşımalıdır içinde / Onlar söyledi ki Odysseus'a boş yere harikalar yaratmakta, / Sonunda gördü gözyaşlarıyla işte biricik aşkı İthaka, / Her dem taze ve alçakgönüllü. Bir şiirdir İthaka / Sonsuzluk arayıştadır acemiliktedir, değil harikalar yaratmakta. / O taşkın bir ırmak gibidir bitimsizce çağlar durur / Kimileyin koşar kimileyin kabarır coşumcu bir aynadır / Kararsızdır değişkendir, Heraklit ki o da aynadır / Ve şiir böyledir ırmak gibidir akar kayar çağlar durur.'
Şu yaşamda her şiir bir yaşamı karşılar, her yaşamında bir şiiri vardır...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder