4 Mayıs 2017 Perşembe

KAOTİKA

 


Ada yalnızlığın saltanatı gibidir, kimilerine göre acıların... Aradığınız her şey vardır ve ama hiç bir şey bulunmaz, bütün yeryüzünün  küçük bir örneği sanki, minör bir gezegen ve kaçınılmazlıkla üçüncüsü!.. Çünkü güneşe çok yakın olamazdı o, birinciler gibi yanmak istemez; bir ünün, kof ve görkemli bir parıltının, zamansızca sönüp giden bir  yıldızı gibi; geride kalanlara da benzemek istemezdi, bir kategori ya da sıralamanın materyali gibi...

Üçüncülük o kadar iyidir ki, arzın merkezi gibiydi, akkordur ama parlamaz, yanıyordur ama tutuşmaz ve ilginçtir, sönmez, kül olup gitmez. Üçüncünün saltanatından, tahtından her şeyi,  her yeri görebilirsiniz, hem yanınızda parlayıp duran yıldızları, hem de  gerilerde sönüp giden pırıltıları...
Ada'da zaman zaman elektronik iletişim kesilir, yalnızlığın bir kablosu olamayacağına göre, ya kendi kendinizle konuşursunuz artık, ya da cinler, periler imdadınıza yetişir, duvarlarda gölgeler gider gelir, tıpırtılar ürkütücü boyutlara varabilir, anahtar, deliğinde dönebilir, melikeler sorgusuz sualsiz belirebilir.

Zamanda yolculuk olanaksız denemez, bir gün her şeyin imgeleme yansıyan gölgeler ve yaşamında bir illüzyon, bilinçlerde parıldayıp duran, gelip giden bir 'medcezir' olduğunu anlayacağız, çünkü bizler düş ürünü, elektron yüklü birer oyuncağız!..
Dediklerimize  çokça bel bağlamadan ama, bu sözden vazgeçmeyelim yine de... Ortak günahlarımız var mıdır bilinmez, bildiğim günahların sui generis, kişiye bağlı bir nen, Fussli'ye yakışır bir  'halloween' olduğudur. Günah, şikayete bağlı dizginsiz kederler gibidir anlayacağınız, kimse görmemişse onu ya da kimseyi incitmemişse; günah yok gibidir. Oysa saklanmış balalaykalar, Tebai'deki gizlentiler, açıktakilerden çok daha elim şeylerdir.
Bir düğmeye basarak; Hiroşima'yı yok eden Enola Gay yapayalnız uçuyordu, Paul Tibbets kokpitte ağlıyordu, kim bilebilir...

Günahlar öyledir ki, dramatize ettiğinizde ölen milyonlar birden istatistiğe dönüşebilir, işi gücü bırakıp artık Tibbets'in kahredici yazgısına ağlamaya başlayabiliriz. Tanrı bu paradoksları cömertçe bağışlamıştır bize, yanına aldığında Tibbets'i, kim bilir   neler soracak ona, laboratuvarımda,  kendinden bekleneni hakkıyla neden veremedin, beni neden mahcup ettin mi diyecek acaba... Gözyaşları arasında, beni neden yadsıdın, yok saydın mı diyecek, Penelope'sinden ayrı düşen Odysseus, o yapayalnız 'Hiç Kimse' gibi...

Teknolojiden mahrum toplumlar 'Yazı' der bu tür olaylara, kader, alın tuğrası gibi türevlere ayrıştırırlar  üstelik,  böler, sisleri dağıtır, acılarını azaltıp, sağaltırlar birde. Her şey giderek anlamsızlaşır ve her konu giderek anlaşılmazlaşır insanın imgeleminde, bir umar yoktur bu nedenle ve umursuzlukla, korkusuzlukla tanrıyı yaratırlar  birden, yaratırlar; yaratan ve yaratılan yan yanadır artık, tanrı da o kadar gönüllüdür ki bu işe, ansızın yanında belirir kader mahkumunun, gerçekte tanrı, yeteneklerimizin sınırlı, dayanılmaz çaresizliğimizin, katlanılmaz  aczimizin dışa vurumudur belki de, bir saltık belirti!..

İnsan kendinin tanrısıdır bu yüzden ve ne yaparsa yapsın cezalandırılamayacaktır gerçekte o, kendi canına kıyacaktır, yaşamına son verecektir  belki de, ama o anda bile gördün mü diyecektir, günahkar olmamızın acılarını, cezasını çektik işte, bu denli iki yüzlü bir yaratık  gelmemiştir  yeryüzüne, evrende de yoktur belki böylesi bir varlık,  ama ne demeliyiz ki, tanrının  mucizesi budur işte!..

Ada'ya ilişkin öyküler yazma çabası bunlar, işin korkunç tarafını açınlayabildim mi, diyesim bu yaklaşımların amacı, bir öykü yazmak, ciddiye alınmak,  ne söylüyor denilmek veya başkaca amaçların nerede bulunduğuna, nerede durduğuna  ilişkin -vargılara kavuşmak-  siz karar verin artık, böylesi bir  iki yüzlülüğe...

Her şey iç içe diyorum ben, bu yüzden amaç diye bir şey de yok belki, ben var mıyım peki, bir görüşe göre varım, bir görüşe göre; varlığımı kanıtlayabilirsem varım, bazılarına göre, yok denecek kadar varım, bazılarına göreyse; buna başkaları karar vermelidir, objenin kendisi değil. Kimine göre de Descartes'a sormalıdır zamiri, ustası varken, daha önce bir yola çıkılmışken, araştırılmışken yorulmaya ne gerek var. Kimileri de pek acımasızdır bu konularda anası sağ mı bunun der!..

İşte böyle Ada'da tartışır dururum kendimle, sanal ağa taşırım bazen iç görülerimi, sövgülerimle süslerim, çünkü ben de bir insanım, arazlı, günahkar, kendini bilmez, iflah olmaz ve yola gelmez.
Kim bilebilir ki bütün bunlar, yalnızlığın sorunsalı şeylerdir, affedilir mi peki, hayır onu demek istemedim, herkes gibiyim bende, bazen yanağımı uzatırım, bazen kudurma belirtileri gösterir, bazen bir köşeye çekilir susarım, bazen ağlarım da umarsızlığıma, umarsızlığımıza dersem alınan olabilir çünkü, en iyisi insanın kendi sınırları içinde dolaşıp durmasıdır, değişime katkı diye süslemeler yapabilir bazıları, ama ben buna karşıyım; karşı değilim çünkü, çünkü ben varım, var mıyım, acımayın o zaman, ebeveyni  sağ mı bu adamın!..

Bu sanal ağda yapılanları deftere yazdım geçen gün, sanal deftere, onları paylaşacağım. Nerede, Ada'nın kuytu yerlerinden birine gideceğim, yaban narı gibi bir şey var orada, açmış bir mayıs günü, açmış gibi parlıyor, ateş renginde, bir günah tacı, tanrım bu güzelliği sen mi yarattın, ah bu nar çiçeği, güneş gibi, mimozalar çoktan soldu, solmadı mı, hala kokuyorlar mı, erguvanı görüyor musun, çukurun içinde leylak rengi parıltılar, hayır o erguvaniler ha, yalnızca ona özgü bir kırmızı, Judas kendini o ağaca asmış, Lazarus değil miydi o, belaları çoğaltma, onun kanıymış işte rengi, ah o zaman bakmayayım, bak canım, İsa efendimizin yerini Romalı subaylara bildiren bir hain o, hain deme, kimin ne olduğunu ancak tanrı bilebilir, iyi de, o zaman hiç bir şeyi bilemeyiz ki, öyle  deme, hayır, aç mıyız, ona bile karar veremeyiz ki, her şeyi tanrı bildiğinde biz ölü sayılmaz mıyız, bak biri geliyor, hayır gelip gelmediğini tanrı bilir, of senin tanrıyla bir alıp veremediğin var, ya buna benzer bir şeyi söylemiştin daha önce, tamam tanrı biziz dediğine göre, her şeye biz karar verebiliriz, bıktım şu belirsizliğe   bel bağlamandan, tanrı var ve her şeye o karar verir mi diyorsun sen, hayır yok dedim ya, az önce her şeye biz karar verebiliriz demiştin, oh buldum, sen delisin!..

Canan'la yapıyoruz bu atışmaları, içeriksiz tartışmaya atışma diyoruz biliyorsunuz, Canan çok eski günlerden arkadaşımdı, mezhebi geniş, ufku açık, enlemi boylamı çok derlerdi onun için, sarışın, yeşil gözlüydü, bilir bilmez konuşan biriydi, bağırır gibi konuşup da sesi  çıkmayan, yeryüzündeki tek insan, bağırırdı ama sesi kısık, hafif çatallı ve pes perdeden, uyku verir bir melodi gibi yükselirdi, kendini bilmez biriydi, ne istediğine bir türlü karar veremeyen bir tip diyelim, boşanacağını söylerdi sürekli, ama o kadar evcil biriydi ki, şu saatte evde olmazsam üzülürüm, mahvolurum ben derdi, alışkanlıklarından dolayı başkaları etkilensin, problem çıksın ya da kederle dolsun istemezdi aile efradının, garip biri de değildi, yaşamın gereklerini yapıyor gibiydi, geziyor, yiyor, içiyor, kendince eğleniyor ve o meşhur deyimi kullanmama izin verin, çapkınlık yapıyordu...

İnsanlar bir kitabın sayfaları gibiydi onun için, bugün birini çeviriyor, yarın bir başkasını, sayfada ne çıkarsa karşısına... Bir gün, bir çocuk az, iki çocuk fazla bu dünya da diyen bir adama ne kadar gülmüştük onunla, sonra onunla da arkadaş oldu, yerel bir filozofun kanatlarıyla dünyaya bakmak belki de çok kolay ve yeterince ucuz, belki de kullanışlı bir metottu kim bilebilir...
Canan'la Ada'da dolaştık o gün, çiçek aradık onunla, kır çiçekleri, sonra İman'ı sordu bana, kıskandığı bir kadını, İman o kadar güzeldi ki, güzellik, gönül telinin, hangi mızrap vuruyorsa ona titreyişidir belki de, bilemem ama, İman gerçekten güzeldi, Binbir Gece Masalları'ndan çıkma biri, taşındı sonra bizim yörelerden, esmer, yürüyüşü yerin ve göğün, ılık, tatlı bir meltemle salınışı demekti. Tanrım bu tarz bir yürüyüş nasıl olabilirdi ki, yere basmıyor gibiydi, ama yer bir beşik gibi sallanıyordu, etekleri belki dar gibiydi, ama  rüzgarda uçuşuyor gibiydi, eğiliyor, üzerinde ah, tam da erguvani bir bluz var, hiç bir yeri görünmüyor,  ama tanrım neden bu göğüsler, canlı varlıklar gibi dışarı fışkırıyor, ne istiyorlar tanrım, bu cennetsi kürecikler, ne istiyorlar!..

Kolları bazen çıplak, odalara gelirdi, bir hiyeroglif yazısı gibi minicik damarlarından kösnül, baygınlık veren bir rayiha yayılırdı havaya, içimden derdim ki, tanrım sarılayım  şuna aniden, bu dünyada yaşadığım sürece başka bir şey istemeyeceğim söz...
Onu hiç kucakladım mı bilemiyorum, sarıp sarmaladım mı, ama onun sarhoşluğu sürüyordur belki de, düşler gerçeklere karışıyor, geçmişte ve gelecekte, ezelde ve ebedde...

Bir gün kapısını açtı tam geçerken, bana açtı bana, beni bekliyor diye düşündüm acımasızca, şu faturayı verir misin dedi, postacının kıstırdığı bir kağıt, verdim o anda, ama eli elime değmişti artık, uçuşmak için can atan bir kumrucuğun tüyü gibiydi, ah hala titriyorum... Yoksa ben, değmesi için altın bir fırsatı mı değerlendirmiştim, yoksa parmağını mı tutmuştum onun, günahlarımın ağırlığı altında ezilmekten korkmadan, fütursuzca...Yoksa o mu tanımıştı, bu tanrısal anın gerçekleşmesi için aradığım olanaklar dünyasını, elini fazlaca uzatmıştı belki de, bakın parmaklarım yanıyor hala, hala sıcak ve temassız başka dünyalara... Onun sıcaklığı başka bir bağlantının ateş almasına fırsat vermiyor, ben İman'dan elime sıçrayan  kıvılcımla yanıyorum o günden beri; bir elim çolak!..

Canan'a dedim ki, taşındı o, ne yapacağını bilmiyor o dedi, savruluyor bir oraya bir buraya, neden bilsin ki, gözlerinin içine baktım biz farklı mıyız diye...

İman'ı anlatmaya doyamam, bir gün evde yalnız konuşuyordum onunla, bir şeyler sormaya gelmiş, cereyan çarpmış gibi içimden bir titrem geçti, adli bir vakiye, adı sanıyla ilgili değil ama... Ama bu kadar güzelliği kim kıskanmaz, kim vehimler yaratıp kahrederek, onu günahkar bir kraliçe saymaz, onu ruhunda öldürmek için fırsat kollamaz; zil çaldı birden, dedim ki içimden, songünüm geldi...

Nasıl açıklayacaktım onun varlığını, olanaksızdı, çünkü ötekiler için onun varlığı, bir cadılar bayramıydı, bir bağırış, bir çığlık ve bir yok oluş, evliyalar menkıbesinden sayfalar okusam gene de affetmezlerdi beni!..
Şimdi anımsamıyorum ama hiç ilgisiz, bambaşka biriydi gelen, bu kutsal anı gözetleyip, oyunu bozmak ve korku dağıtıp, kıyamete ortak olmak isteyen cennetliğin biriydi belki de... İman'a gel demiştim bir şey yok, ama onda korkunun ve heyecanın en ufak bir izi de yoktu ki, o bu dünyaya bir ulaşılmazlığın hezeyanına tapınsınlar ve bir görseli doyunca yaşasınlar   diye  geldiğini biliyordu...

Canan'a bir demet çiçek topladım, o kadar güzeldi ki demet, güneşten birer damla gibi duran yüzlerce mimoza, erguvan dalı, kocaman bir ceviz yaprağı, defne açığı, sarhoşluk verici bir kırmızıyla açmış  dikencik, beyaz, narin çiçekli kır bitkileri, menekşeler, akasyalar, bin dallı, adını bile bilmediğim renk şarkıları...
Aralarında daha neler mi vardı, kaya koruğu, turp otu, kazayağı, mor salkım, gelinparmağı, hatmi çiçeği gibi bir meçhul aşkın  otları ve eylülde açacak ruhumun begonvilleriyle, sardunyalar...

Canan'a, ona bunu dedim, buna şunu dedim gibi bir sürü şey anlattım, dert ettiğim, garip, ama gerçekte pek işe yaramaz şeyleri...
Hiç bir işe yaramaz, çünkü Ada'daysanız, bir çiçek tarlasının ortasında, kırların arasında, kuşlar hafif hafif ötüyor ve üzülme bu dünya böyle bir şey, bugün bu güzelliği yaşamalısın, yarın başka bir dünya dercesine; o zaman anlıyorsunuz ki gerçekte, ne felsefe, ne bilim, ne din, ne dillerin ayrıştırıcılığı, bir demet kır çiçeğinin birleştiriciliğine, onun ötesine, bir adım ötesine hiç bir zaman geçemiyor. Bir şey var ki  biz de... Bir şey var içimizde, bir şey var...

Bir şey, ama ne... Bilemiyorum ve sorulara inanıyorum ben artık...
İnsan seçeneksiz kaldığında, yaptığı her iş gözüne batabilir, bir şeyler karalamada gönüllü de olsa,  başka bir işim yok  diyebilir.  İşte bu yüzden, Canan'a saçıp savurduğum düşüncelerden, bir potpuri aktarabilirim; sunabilirim dersem belki daha güzel olur, güzellik çaba ister iyilik gibi, kötülük bir çabayı gerektirmeyebilir, hareketsiz kalmanız bile yetebilir!.. Yaşam bir öyküdür, bunlarda o öykünün parçaları sayılsaydı, gönüllülük, bir teselliye dönüşebilirdi...

''Cesur insanlar gerçekte korkaktır, korkularını yenebilmek için kendilerinin cesur olduklarına ilişkin sürgit öyküler anlatırlar, sürekli korkusuzluklarını  kanıtlamak için eylemler uydururlar.
İnsanları birbirinden ayıran darlıktır, bir aradalıktır, birbirimize sıkı sıkıya sarılmaya çalışmamızdır, oysa genişlik birleştirir bireyleri, toplumları geniş alanlar bir arada tutar. Bu yüzden uçar yuvadan bütün kuşlar. Tanınmak, ünlü olmak arzusu taşıyanlar, kendisiyle çokça ilgili olan insanlardır der psikanaliz, bilinmezlik zırhlarıyla kuşatılmak içimizden gelir...
İnsanları, engin ovalar, esen yeller  platolar, doruklar ve dingin akarsular birleştirir, çünkü doğada herkese yer vardır. Dar alan öyle midir, birbirimizi çiğneriz  durmadan, ezilir, sıkışır alttakiler, üsttekiler sürgit tepinir ne yazık ki... Açılmak iyidir, ufuklara koşmak, düşüncenin hazzıyla savrulmaktır aslolan...
Özgürlük,  uçsuz bucaksız bir koşudur belki de...

Kentsel dönüşüm denli,  köysel dönüşümde  önemlidir de...

Toledo'da bir aşevine gitmiştik, Kastilya krallığının en güzel boğalarının eti burada sunulurmuş, bizde girdik içeri, ama etin tadı tuzu yok, sanki bir yerlerden tanırmış gibi de duygulanımlarımız, garsonu çağırdık çaresiz, bu ne eti dedik böyle, garson ezilip büzülerek dedi ki, bugün matador kaybetti.

Bir fotoğrafı paylaşmışlar sanal alemde, bir vincin tepesinde,  konstrüksiyon halinde ev,  boşlukta oturan bir kaç insan, aşağıda uçsuz bucaksız deniz, sanki çay içiyorlar, idiot batı kafası yazdım altına,  doğu bunu rüyasında yapıyor!..

Katalan mimar, sevimli yankesici Gaudi, Barselona'da  'la sagrada familia' -kutsal aile- katedralini  peri bacalarından esinlenmiş. Hawking dünyayı yüz yılda terk etmeliyiz demiş.

Dünyanın yaşanmaz hale gelmesinin sorumlusu Hawkinggiller olamaz mı, sayrı filozofları, sağlıksız ermişleriyle,  iki ayaklılara  fetva veren, Elizabeth'in torinolarına  hayranım. Kadınlara düşman, bir sütçü beygirinin boynuna sarılıp ağlayan.
Hawking beyin felci geçirmişse, düşünemeyen biri olabilir de, ama İngiliz entelijansiyası  işini bilir,  gelişmemiş ülkelere, bilge siparişini verirken, sağlıksız olmasına  dikkat edeceksiniz, çünkü yeryüzünde vicdanıyla düşünen toplumlar vardır,  Hawking bu yörelerin depresif imgelemine göre sipariş edilmiş bir bilgi promosyonu olabilir, biz de bir robot heykeli dikildi geçmişte, bütün toplum ayağa kalktı, vicdan yaptılar, dört çarpı dört işler belki de bunlar, bir yerlerden çıkış yapıyor mudur mantarcı hobbitler, ürkütücü, sevimsiz, anlaşılmaz, çocuklar için bir imgelemden yoksun dedikleri robotun yerine, ne koydular biliyor musunuz, devasa bir dinozor, bildiğiniz kertenkele, aydınlarla sönen karanlıklar, karar verdi buna!..

O günden beri toplumun belli kesimleri, benim için 'olağan şüpheli', dinozor  orda duruyor, sayılan gerekçeler bir dinozor için oldukça geçerli, ya robot, geleceğimiz, çağın ötesi, vesaire... Kimi zaman dilimin tutulduğu belli diyorum kendime, egzersiz yaparken yetersiz kaldığım, kompülsif komparsitalara karşı, anlarsınız ya... Toplum vicdan yaptı Canan... Vicdan yaptı orada!..

Doğu mu böyle, tam bilemiyorum, bu bir klişe, kendine düşman toplumlar, çok acımasız, bir nene körü körüne bağlı kitleler, şeytana eğilimli klanlar desek ve  edebi oyunlar, ne derseniz deyin, vicdanıyla düşünür dedik ya, bilginin, bilişimin dindarları; bunlar aydınlar, akademisyenler,  entelektüel her tür varyasyonlar da olabilir, inanın skolastik beyin yapısına sahip olabiliyor bunlar, robotu dikenler inanmışların solfejiydi, kaldıranlar aydınların keskin tekerleği, ne diyorsunuz şimdi!..

Bütün aydın geçkinler, kazancının yarısını neredeyse sokak kedilerine yatırıyor, birazda ötekilere, cave canemciler de var, ama özellikle Tasmanya canavarları  dizginsiz biçimde çoğalıyor, gecelerimizi onların çığlıkları dolduruyor, inanın depresyon geçiriyorum, yazık bu hayvanlara, vicdan yapıyorlar ya, onların esareti altında inliyor bu hayvanlar, sayısızca çoğalıyor, eşiklerde yaşlılar onlara hormonal sosisler atıyor, yemek artıkları döküyor ve ne mutlu, ne iyiliksever bir korkunç yenge oyunu oynuyorlar, hepsi birer Mary Shelley, yazsalar keşke, bir bulut gibi geçip giderken; kendilerini beyhude oyalamanın peşinde, kediciklere sahip çıkıyorlar, onların anlamsızca yaşamalarına katkıda bulunuyorlar, kendisi olamıyor ki kediler, her yıl ikiye katlanıyorlar, doğada bu olanaksız, bir arada olmak bizi ayıran dedik ya, kediler bir arada ve birbirinin gözalıcı  düşmanlığıyla ömür tüketiyorlar, kedi değil bunlar, boşunalıkların kobayları,  gözlemlerseniz görebilirsiniz bunu, pekala görebilirsiniz...

Vicdanın bilgeleri, her sabah  mama veriyor sayısız kediye, ama düşünmenin eğdikleri, hoyrat ve hırçın insanlar karşı buna, neye yarar, vicdan sahipleri bildiğini yapıyor ve gerekirse saldırıyorlar, haklı olmak onlardan yana meyletmiş bir kavram, seviyorum onları, çünkü yazık değil mi onlara, çünkü aynı insanlar, kapısına bir kimsesiz gelse yüzüne kapatıyor, tanrı ne güne duruyor, boy verdiğin balatalar çözsün sorununu, git çalış dünya kadar iş var meselleri arasında, bir kedi kadar değeri olmayan ve itilip kakılmış özgür insan, yeni çağın 'Homo home'u karşısında, vicdana boyun eğmiş bir denek olmanın kederiyle, yatacak, sığınacak yer arıyor, şu yeryüzünde...
Bizim Kabe'miz 'west machine' diyenler de var, her ikisi de aynı terazinin kefesinde yer alıyorlar.  Kedimsiler, kedi vicdanıyla, insan nasıl insan oldu, zerre kadar umurunda olmayan hoplitler, umutsuzlar!..

Nazım ayrılırken ne söyledi bu dünyadan...

'Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre, / son defa dönüp baktığımızda şehre, / sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz : Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, / çalıştık gücümüzün yettiği kadar / seni bahtiyar / kılalım diye. / Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin, / devam ediyor hayat. / İçimiz rahat, / gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri...''
Frenk diyarını görmeden sevdalanan, sevişmeden frengi  olan  bir toplumuz biz... Bu yurtluk yalnızca biçimsellik peşinde, bir görsel kandırmaca, terzilerin savaşı mıydı olan biten anlamış değilim.
'' O topraktan öğrenip / kitapsız bilendir. / Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülendir. / Ferhad'dır / Kerem'dir / ve Keloğlan'dır. / Yol görünür onun garip serine, / analar, babalar umudu keser, / kahpe felek ona eder oyunu. / Çarşambayı sel alır, / bir yâr sever / el alır, / kanadı kırılır / çöllerde kalır, / ölmeden mezara koyarlar onu. / O, «Yûnusû biçâredir / baştan ayağa yâredir,» / ağu içer su yerine. / Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeye görsün önlerine / ve bir kerre vakterişip : / «—Gayrık yeter!...» / demesinler. / Ve bir kerre dediler mi : / «İsrafil surunu urur / mahlukat yerinden durur», / toprağın nabzı başlar / onun nabızlarında atmağa. / Ne kendi nefsini korur, / ne düşmanı kayırır, / Dağları yırtıp ayırır, / kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...''

Biz üç kişiyiz ama yalnızca birimiz sihirbaz, onların, arabası, traktörü, tankı, tüfeği, marketi, peyniri, sucuğu, sosisi, kravatı, papyonu, redingotu, barı, pavyonu,  balesi, jölesi, arsası, borsası, W.C  markalı... O nanik dolu  hayvancık, o tavşan kurdeleli. Boşuna savaşmışız biz değer miydi... Elalemin maskarası olacağımıza, keşke cepkenli, fesli, kuşaklı olsaydık da, başımız dik yürüseydik, bizim tarihimizde  esaret dolu kaç yıl var, Bosna'dan Çin'e kadar Türkçe konuşarak yürüyen bir turanın çocukları değil mi onlar,  eller aya, bizse  el kapılarında çalışmaya gönül vermişiz...
Bunu babam söylerdi, şaka yapıyorsun dedi Canan...
Bizi bu halk kurtarmıştı, gene onlar kurtaracak demişti baban!..
Ama Canan'ı üzmek istemedim, babası bir gün, ırmaklar yokuş çıkamayacağına göre dünya düzdür diyen bir adam!..
Semazenler balenin öncülleri  değil midir... Şiirimiz neredeyse halkın bilinç yapısından geride, şiir öncelikle, yeni bir dil demektir, sade suya tirit romanlarla, ortak kederlerimize yazılan dizelerle ödüller alabilirsiniz ama sonumuz, Şairi Azam kimdi unuttum demek olabilir, her yenilik kendi dilini beraberinde getirir, eleştirmenlere kulak asmamak gerekir, oryantalizmde, herkes herkesi över ve bu onun biricik göstergesidir, övgülerin belirsiz isim tamlamalarını çözümleyeceğimize, şiir nedir onu öğrenmemiz gerekirdi, ama iyi bir tarafı da var şiirimizin, artık Frenklerin destroyeri ya da Rilke veya Shakespeare  gibi marketinglerle isim yapmaya kalkışmıyorlar, kendi derelerinde boğulmayı göze alıyorlar.

'Haşin olmalıyız şefkatimizi hiç yitirmeden',  bu o demek, batıdan aşırılan şiirlerle oyalanmıyoruz artık, o tip yazın eri kalmadı, bir kuşaktı kapandı, dönemleri var çarkı feleğin, taklit aslına rücu eder, onları sevindirir, siz kendi şiirinizle çıkamadığınız sürece alanlara,  onlar kendi şiirlerinin  kuklaları gibi bakacaktır size, bu ince bir ayrımdır ama ne yazık ki  böyledir.

Latin Amerika etkilenmedi, etkiledi, kim bilebilir ki, söz sahibi olmak, değer yürütme böyle bir şeydir, yalpalamıştık biz. Kendi karanlığında hüküm sürmeyi göze alamayan, karanlığını yırtmaya çalışmalı, başkasının ışığıyla aydınlanmayı bırakmalıdır, bu başka krallıkların ancak bir varyantı, türevi olmakla sonuçlanır, çünkü, öyledir de. Katkı dediğimiz bu değildir özünde, katkı, özgün bir bireyselliktedir, tek başına kimliktir ve kamusal bütünlükle yücelebilirse...

Özümsenmiş taklitçilikte göz boyayabilir, değer oluşturabilir ama tarih bağışlamaz, irdeler, çözümler ve hükmünü verir. Tavus Hint güzelidir, biz horozun efsanesini yaratmak zorundayız, onu tavusa benzetirsek diğerlerine mutlakiyetle gülünç geliriz. Bir düşünce barındıramayan sanat yapıtı, hiç bir şeydir sonuçta, sanat, düşüncenin evreleri ve imgelemin evidir.
İnsanlığın aradığı, sisli bulvarlar kasabası değil, üzerinde güneş batmayan uygarlığın tanrısal kentleridir Canan!..

Sana bir şiir okuyayım da öyle git Ada'dan, beni anımsaman için bundan başka bir umarım yok benim, öpüyorum seni...

Ben de öptüm...

''Ne senin duyumsanır içtenliğin, / ne bir şölende o soycul derinlikli bakışların, / ne de bir inci kuşu gibi süzülür bedeniniz adına, / alabildiğine gizemli, çekingen, ve bir çocuk gibi, yaşamınız / sanki bana doğru geliyordur, / sözcüklerin ya da sessizliğin boyun eğen, karşılaşmalarında / bir armağan ancak böylesine büyüleyici bu denli çekici / albenili gizemlerle yüklü olabilir /  senin uykularında, / düşsel bir görüntü benim sayıklamalarımda / bir tılsımcasına sarıp sarmalayan. / Sonsuzca göz değmeyen, bir tanrısallık, / erinç veren uyku eşliğinde, / kuşkusuz bir tansık şu bağışlayıcı bellekle / kurtarıldı bazı şeyler / sessizlik ve aydınlığın büyüsü gibi / kendi kendimizin sahibi değiliz ki / dönüp seni biryaşamımızın kıyısına bırakacak. / Güzelliğin acılarıyla dökülen yapraklar gibi / Ben ayrımındayım sonuçta / sizin varlığınızda kıyıya çekileceğimin / ve ilk kez bakabilmenin tansığıyla, / belki, varlığında, bir Yaratıcı'yı görüyor olabilmek gibi- / sürükleyici Zaman'ın eni sonu düzen veren kurgusunda, / karşılıksız aşkın kederli, / öznesini yok eden sonsuzluğunda...''

Teşekkür ederim...

1 yorum:

  1. Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti. Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus'a beddualar ediyordu.
    Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve bağırıyordu:
    - Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek? Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın ilkbaharında, bu kayalık, ıssız adada terk edilmiş bir halde ölecek miyim?
    Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı. Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane'i uyur vaziyette gördü.
    Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi. Uzayın uzanıp giden boş sessizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, muzdariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı. Güzel Ariane'e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti... Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu. Uyandığında genç kral ona yaklaştı:
    - Güzel peri kızı, dedi. Sen şanlı bir kralın sevgilisi olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin. İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun.
    Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu fakat bu parlak taç, Ariane'in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi. Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu yıldızlar, gökyüzünde asılı kaldırlar. Artık Genç kralın sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla şenlenmişti. Ariane'in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti.
    Bunun içindir ki yıldızlar, binlerce yıldır onlara bakmasını bilen mutlu insanlara göz kırparlar...

    YanıtlaSil