24 Mayıs 2017 Çarşamba
RAŞEL
Adım Raşel. Raşel Tel Aviv... Ne kadar ritmik, sanki bir şiirden dize gibi dedim, gülümsedi... Gülümsemek şu dünyada her zaman bir dedikoduya yol açar, surat asmakta öyledir ama, gülümsediğine göre Raşel'le konuşabileceğimi anlamıştım.
Neler konuştuk neler diyeyim. Anımsadıklarım, tamam geçen gün konuşmuştum onunla ama elbette anımsadıklarımı aktarabilirim, demişti ki laf arasında bana, sevdiğim Nazareth'de kaldı benim, nazar et mi dedim, anladı bu kez güldü, bilisizlik bazen hoş antikiteler yaratır, Nasıra'ymış Nazareth, İsa'nın anayurdu.
Sevdiğim oralarda kaldı... Git o zaman dedim, gidemem çocuklarım var dedi, ah dedim, çocukların babası değil o kişi...
Biraz şaşırdı öyle dememe ve beni yönlendirip, uslu davranmam gerekir gibi bir şey öğretircesine dedi ki; Aşkın hiç bir zaman ikinci bir hali aranmaz!.. Ne demek istediğini hemen anlamıştım, aşk özgürlüktür, özel bir bağ, bir gerekçe ya da bir başka oluşumun dayanağı değildir demek istemişti, derin bir söz...
Peki dedim ne olacak senin halin... Güldü bir kez daha, bu toprağın özgün laflarından biri olduğunu anlamıştı sözümün, ne olacak bizim halimiz gibi!..
Ağlayacağım hep dedi, benden geri kalmamak ister gibi, özlemiyle ömrüm geçecek ve kederlerle geçip gideceğim. Unut dedim birden, unutamam dedi, alışmam gerek böyle yaşamaya...
Sana dedim bir şey anlatayım, durumuna uyuyor...
Kartaca'nın kraliçesi, kendisinden çok daha genç bir delikanlıya aşık olmuş, zaman onları ayırmış ve genç adam başka diyarlara gitmiş. Kraliçe onsuz bir şey yapamaz hale gelmiş ve özlemiyle yanıp tutuşarak haber salmış dönmesi için. Genç adam demiş ki haberciye, beni unutması gerek dönemem ama bir çare biliyorum ben, kraliçeye beni anımsatan ne kadar eşya varsa toplamasını ve onları ateşe vermesini söyle...
Kraliçe aşkının çaresi kalmadığını anlayınca, gerçekten genç adamı anımsatan bütün eşyaları, ne varsa her şeyi toplamış ve ateşe vermiş. Ateşin ortasında kraliçe bedenine dokunmaya başlamış, dokundukça onu unutamayacağını ve eşyaları yakmasının bir çare olamayacağını, onu anımsatan asıl gerçekliğin kendisi, biricik bedeni olduğunu anlamış ne yazık ki...
Efsaneye göre kraliçe ateşe kendini de atarak, özlemine ve yürek yakan acılarına son vermiş.
Sahilde oturmuş, Dragos'dan batıda Kalkhedon, doğuda ufku aşar Gebze'ye kadar uzanan şeridi izliyorduk Raşel'le... Yıldan yıla karşı sahilleri gökdelenler kaplıyor, oysa gerçekten eski İstanbul olarak kalsaydı bu şehir, dünyanın incisi olurdu dedim. Biz dedi Süreyya plajında büyümüş çocuklarız, şimdi oraları beton yığını. Bu şehir gerçekten yedi kocadan artakalmış bir zehire dönüştü artık. Yüzyıllar sonra bu haline bakıp, bir zamanlar ne güzelmiş diyecekler yine de dedim, kızdı birden, kıyamete doğru gidersen geçmiş daima iyisidir!..
Sürekli paralarımızı boğazlayan tüccarlarla savaşıyoruz dünyada, huzur yok, kabus görüyorum sürekli, suda boğuluyorum, uçurumdan düşüyorum, arkamdan koşuyorlar kaçamıyorum, etimi ısırıyorlar acı duymuyorum nedense ama korkuyorum. Bizon obezitesi içinde lobutlu canavarlar, sürekli saldıran kuşun ötesinde, uçabilen dinozorlar görüyorum hep.
Raşel, ekonomik sıkıntı içindesin sen dedi, en güvenilir kabus görmenin yolu parasızlıktır. Güldüm, akşam yeme alışkanlığı var bende, ondan olmasın dedim, ne de olsa Musevi kanı taşıyor diye düşündüm içimden, açık sözlülüğüne şaşarak Raşel'in...
Bir mektup yaz Nazareth'e, gövdem, gergin çatısıyla parıldayan bedenini özlüyor, dillere destan ıstıraplar için, ilahi gövdelerin yüz yüze gelmesi gerekiyor, eski günlerdeki gibi bir balayına ne dersin, çığlıklar, haykırışlar arasında açan gonca, koklanan gül, esriyen sümbül ve yüzünü güneşe dönen menekşeler gibi, birbirimize sarılmalıyız artık, zaman geldi geçiyor, neredesin, ada kalyonları yolcularını bir bir boşaltıyor, sen yoksun, yamaçlardan, burçlardan her gün denizi gözlüyorum, kimse seni beklediğimi bilmiyor, bir hallaç gibi atılıyor ruhum yokluğunda, aşkın umarsızlığında batan güneşin alevlerine sokulmak istiyorum, neredesin, sensiz yok olmak istiyorum ben, güneş batarken neden alev alev yanıyor, yoksa aşkta mı öyle, ayrılık özlemleri tutuşturuyor, sanki ölüyorum, gel artık, kollarım boş, kalbim kederli, gözlerim uzaklarda, yalnız seni bekliyorum...
Borges der ki dedim Raşel'e, Japonya'yı fethetmek için savaşmayız, Japonya'yı fethetti desinler diye savaşırız. Hafifçe kızardı, aşk öyle değil ama dedi.
Konudan konuya atladık o gün.
Patronların ve kölelerin dünyasıyız biz... Machu Picchu'nun taşları gibi, tanrılarıyla uğraş veren insanlar, televizyonlarda, yollarda, okullarda, evlerde, her yerde... Yoksulluğun çelişkileri, varsıllığın belirtilerinden daha acımasız ve daha trajiktir doğallıkla, evet batı aynı zamanda kuzeydir aslında, sömürü eşitsizlik yaratır, eşitsizlikse sömürüyü, çıkış yok...
İnsanlığın tavaf çemberi bu olabilir mi...
Taşın bile teri vardır ama terimizin tarih boyunca bir değeri olmadı, tanrıya yüklemek için her şeyi, her sorumluluğu, onu bulguladık biz. Doğayı ve insani değerleri vahşice ezip geçenler hiç bir zaman cezalandırılmaz ve hapse girmezler, cezaevinin anahtarları onların elindedir çünkü...
Kibir ne işe yarar, başımızı döndürmeye, bizi kurtarmaya gelecek olan, kimsenin yüzüne bakamadığı o korkunç yabancı, Mehdi midir, bir halife ya da Samson mu o, saçı kesildiğinde gücü kesilen...
Sonsuz ve sınırsız acı, dinmez, dindirilmez bir vicdan azabı... Bu anlamda cennet ve cehennemde bir cezadır bizim için!.. Düşünün ki uçurumlarda, yemyeşil ormanlarda, ırmak kıyılarında ya da volkanların ağzında sessizce dolaşan kalabalıklar. Nedir bu, umudunu yitirmiş olan şu tanrısal varlık...
İnsanoğluna verilebilecek en büyük ceza, onu armağanlara, cennet ya da cehennemlere boğmaktır... Umudunu yitirmek tam anlamıyla işte bu... İnsan en büyük sırlarını kendisinden bile saklayan bir canlı, yaşamdan ve ölmekten sıkılan insanlar var oldukça...
Düşünün insanın tıyneti, cücelere çocuk diyecek kadar alçalabiliyor, Şili'de bir toplama kampının adı Onur, Uruguay'da bir cezaevinin adı Özgürlük'tü...
Hangi sınırdan bahsedebiliriz biz, özgürlüğü yaşamadan, tatmadan.
Demokrasi demek alt yapı demektir şu dünyada, gönlün demokrasisi olur mu, bir makineyiz biz, gereksinimlerle dolup taşan, başkalarıyla demokrasi adına yarışılmaz, bir soyutlama bu, ekonomik gücünle, teknolojinle, üniversitelerinle, üretiminle, geçmişteki sicilinle, yaşayanlara sunduğun somut verilerinle yarışılır.
Yoksulluk içinde kıvranan gelişmemişler, dışa bağımlı, elden ayaktan düşmüş cin-cin-atiler için demokrasi vaadi bir safsatadır. Yolu olmayan bir cennet nasıl vaat edilir ki...
Ama ne geçmişe sığınabiliriz, ne geleceğe, aslolan şimdidir ne yazık ki... Delilik çağlarındayız biz. West Machine, dünyayı ele geçirmenin büyüsünü, benzersiz gözlem gücüne, analitik yeteneklerine, olağandışı ussal becerilerine değil...
Kitlesel kıyametleri olağan kılan, konvansiyonel, balistik ve nükleer azametine borçlu...
Düşmanın simgelerine diş bileyen milyonlar yaratmak, bir estet, bir barışçıl, ütobik bir Shangry yaratmaktan ziyade, Korku İmparatorluğu'na yaslanmaktır aslında...
Sözün burasında, sizde öylesiniz ama dedim Raşel'e, fena halde güldü, buralıyım oğlum ben... Sonu gelmez dünya halleri senin söylediklerin.
Avrupa devrim defterini kapattı ama Asyalarda şafak hala sökmedi, Avrupa zırhlarının ağırlığından Seyhan'ın kollarında boğulan Barbarosalar, Rişarlar gibi boğulabilir bir gün, bir şey yıkılırken her yumak birbirine karışır, her anlayış yarışır!..
Enso lux ozasol kalıp yani, yakınsak ıraksama, kutuplar yer değiştirsin yalnızca, sözlerini beğenmedim, sen onlardan farklı değilsin dedi Raşel...
Bir bilge varmış, bir sorunsal karşısında hep usuna düşen ilk kıvılcıma sığınırmış, sonra deneyimlerini anımsar, ikinciye sığınırmış, sonra olayı özgün yorumlarla irdeleyip, üçüncüye sığınırmış, sonra bakmış ki düşüncenin sonu yok, delirmiş...
Bizimki de o hesap.
Vicdanına sığınsaymış. İyi de oda elim sonuçlara varıyor bazen, üstelik tersi de var bu meselin, izanına sığınsaymış gibi...
Bugün karadelikte, internette bir hipernesnedir, umutluyum yine de ben...
İnternet bir gün çökecekmiş, insanoğlu her yeniliğe bir kulp uydurur, şu yazılanlar bir gün kaybolacak ha, bugün dünya, ormandan kesilen ağaçların tutuşturduğu ruloya basılan kitaplarla, çevreci birer Deccal geçinen insanlarla dolu, sandıklar ölülerin çöpe giden elyazmalarıyla, ebeveynlerinin anılarını roman diye sunup, satış rekorları kıran yıldızlarla ama gelecekte kimleri anımsayacağız bilinmez ki...
Raşel, bir ara bana hiç aşık oldun mu dedi, oldum dedim, Nazilli'den, Domuzlu'ya gidiyordum, Menderes bir yılan gibi süzülüyor uzaklarda, araba hızla akıyor onunla yarışırcasına...
Düz ovanın ortasında; uçsuz bucaksız boşlukta, yolun kenarında bir ev var, yola bitişik gibi, bir kaç adım geride sanki, iki katlı bir kargir, aracımız tam geçerken, üst kattaki ahşap pencereden bir kız bakar gibi oldu, Mona Lisa gibi durmuş; cansız sanki... Bir an göz göze geldik, sonsuza uzanan bir bakış, saçları kumraldı sanıyorum, dalgalı ve omuzlarına uzanıyor, bir tablonun belden yukarısına bakar gibiydim. Vermeer'in İnci Küpeli Kız ya da Lifij'in sonsuzluğu çağrıştıran portreleri gibi, işte o an ben mi onu gördüm, yoksa o mu beni bilemiyorum, belki de birbirimizi görmüşüzdür, solgun, tam anımsayamıyorum...
Yıllarca yıllar kadar yıldır, o kıza aşığım ben.
Bir daha göremedim onu, göremem de... Ne oldu ona, nasıl bir yaşam sürdü, ne bekliyordu hayattan.
Onu bir daha göremeyişim beni mahvetti, onun gölgesini aramakla geçiyor yaşamım, olanaksız biliyorum ama, ben hep onu aradım.
Biliyor musun, zaman zaman ağlıyorum...
Delisin galiba sen dedi Raşel...
Güldüm, aşk ulaşılmaz duyguların, yerelliğin sonsuz düzlemlerinde akıp giden, bağlaşıksız tutkuların sürüklediği, bir anlamsızlık ve yaşamın tanımsız, doyumsuz karmaşasında, hayatın ve ölümün baskıları altında, umarsızlığımıza yaktığımız bitip tükenmez ağıtlardır ama dedim.
Ne desem boş, hafif kumral, dalgalı saçlarıyla bana bakan o kızı bir türlü unutamıyorum, yaşamının son zulmetine doğru yelken açmışta olabilir belki, belki de öbür dünyada beni bekliyordur, üzülmediğim tek şey bu işte, çünkü orada ilk işim, onu aramak ve sonsuz bir özlemi dindirmek olacak...
Birden maymunlardan evrildiğimize inanmıyorum ben dedim Raşel'e, Beckett'in başı, horoz kafasına benziyor biraz, Bowie'nin suratı çöl tilkisini andırır, bir keresinde resmen bana benzeyen bir köpek gördüm, kendim sandım desem yeridir, köpekler insanlara çok benzer, filimsi olan, gergedana benzeyen insanlar var. Saçları dökülmüş bir adam vardı mahallemizde, tıpkı yılana benziyordu, dilerim zehirsiz biridir, kertenkeleye benzeyen kadınlarda var, tıpır tıpır koşuyorlar, hepsi bir alem, sanırım tüm canlıların bileşkesiyiz biz, hepsinden bir parça...
Belli bir görüşün yokmuş gibi davranıyorsun sen dedi, evet dedim, ama bir görüşüm var; Belli bir görüşe sahip olmamak...
Tatlı dalaşımız sürüyordu.
Önümüzden kol kola bir adamla kadın geçti, adam öyle bitkin ki, sanki omuzları yok gibiydi, kadında bir o kadar güzel, tıpkı dünya gibi bir türlü dengeyi tutturamıyoruz işte, gökyüzü yıldızlarla dolu, yeryüzü yalnızlık; denizler dolup taşarken, çöller kuraklık; dağlarda rüzgar eserken, düzlükte yaprak kımıldamıyor... Kimisi bir dilim katık ararken, kimisini Karun doyurmaz. Ne yapsak göremeyecek, duyamayacak, bilemeyecek miyiz biz.
Bu 'West Machine' konusu biraz karışık, Tolstoy, Avrupa derin ve yozlaşmış bir uygarlıktır diyor. Paris'te bulunduğu sırada hırsızlık yaptığı için giyotinde idam edilen bir genci izleyen Tolstoy bayağı sarsılır ve der ki; Kafkasya'da savaştayken çok canavarlık gördüm, bu çok gelişmiş ve zarif makineyle sağlam ve gürbüz bir insanın, bir saniye içinde öldürülmesini, önümde bir insanın paramparça edilmesinden daha iğrenç buluyorum. Savaş durumunda usa yormanın süzgecinden geçmiş bir irade yoktur, yalnızca insani bir tutkunun, son derece şiddet dolu bir görüntüsü vardır. Burada ise inceliğe varacak derecede bir sükunet ve konfor içinde işlenen bir cinayet var.
Paris'te bir adamın şapkasını sayfalarca betimleyebiliyorsa Flaubert, bu yalnızca kendi uygar dünyasına iman etmiş bir yazarın kibri olabilir.
Ayrıca bu tür konular öyle sarpa saran işkillerle doludur ki, örneğin Agatha Christie sıradan bir yazardır, bir kitabını okuyabildim ancak, edindiğim izlenim şu; Bir çocuk kendisinden büyük bir köpeği kovalarsa ne olur, bu işin sonu ne olacak veya köpek ne zaman dönüp çocuğu ısıracak dersiniz, iş burada kalmaz, köpek ya kuduzsa, değil diyelim, ya çocuğu parçalarsa, ya boğuşurlarsa... Ben ne yaparım!.. Görkünç bir gerilimdir bu... Agatha işte bunu anlatan bir fifisever, bu duyumların edepli versiyonudur. Onun gerçek afra tafrası 'doğu ekspresi' gibi yolculuklarla, bir efsane yaratma konusunda 'elbirliğiyle' hareket edilmesidir. Kingdom Kolonyal Cumhuriyeti'nin kültür departmanı işte böyle çalışır.
Raşel, bizim hiç bir yazarımıza şu dünyada, Stockholm-Katmandu arasında yolculuk yapmak nasip olmamıştır, Kitab-ül Bahriyesi ya da Bucuresti'den Taklamekan'a adlı defteri yanında olacak tabi, silindir şapka cumhuriyeti henüz authorlarına 'kurşun ata ata biter' diye reklamasyon yapan bir hibrit cumhuriyetidir ne yazık ki...
Neyse ki Agatha, Shakespeare, Joyce gibi soygazlar üretse de Scotland Yard Şebekesi edebiyatı yine de bizden ileri değildir. Bir Evliya Çelebi, bir Yunus ve bir Nazım ister inanalım ister inanmayalım tüm dünyaya rahmet okutur ama inanmak için öncelikle 'anlamak' gerekir.
Konumuza dönebilirsek Raşel, gerçekte uygarlığımız bir barın önünde sarhoş, uyuyup kalan kızılderilinin görüntüsüdür, duyumsanır çelişkiyi sezebiliyorsunuz sanırım.
Teknoloji bizi utanç verici bir tutsaklığa sürüklüyor olabilir. Ormandan balta sesi geliyorsa orada insanın varlığından söz edilebilir ancak, gölün durgun sularına yansıyan ağaçlardı bizim geçmişimiz ama şimdi tümü kuşku çağının pençesinde titremekte...
Amerikan iç savaşı insanlık tarihinin en büyük iç savaşına ve kızılderililerin katliamı da, insanlık tarihinin en büyük soykırımına yol açtı, ama suçlamalar el değiştiriyor, olaylar yer değiştiriyor ama değişmeyen tek şey yinelemelerimiz, ölümcül yinelemelerimiz.
Bizler köyde büyüdük Raşel, çocukluğumda Almanya'ya işçi olarak gidenleri duyuyorduk. Almanya sanki bir cennet ya da uzayda bir yerdeymiş gibi algılardık inan ki...
Neden, köyün bir mahrumiyet cumhuriyeti olduğunu bilirdik, su yok, elektrik yok, hepsinden öteside tanrı yok ama acı olan, tümü varmış gibi davranırdık... Bir oto hiç görmedik biz, sopayla çalışır bir otobüs vardı evet ama özel araba, taksi bambaşka bir şeydi, insan ruhu her görkemi, şatafatı ve ayrıcalığı anında sezebiliyor, oraya gidenler bir köleydi belki ama tırmanarak o arı bildik yolları evlerine döndüklerinde, kölenin de kölesi olan dünyalarına adım attıklarında, Kral Solomon gibi karşılanırlardı.
Almanya'dan dönenler, iki yanı servilerle dolu, bir Sezar yolu gibi akıp giden köy yoluna girdiklerinde, arabanın farları uzaydan gelmiş bir canavar gibi yanıp söner, kornaları Çökelez dağının doruğunda yankılanır, sürücüsü arabadan indiğinde, ötücü kuş tüylü fötrü ve göz alan ayakkabısıyla onu; O gün yerde ve gökte iki güneş parıldarmış gibi algılamamıza yol açardı. İnan ki ortalık aydınlanırdı. Ne Pers kralları, ne Mısır'ın firavunları böyle bir şaşaaya nail olmuş mudur bilemem...
Bir ilahtır gelen artık ve bütün köy ayaktadır ve gelenin söylencesiyle çalkalanır, oysa Almanya acı vatandır, kendi yurttaşımız el alemin temizlik işçisi olmuş, refahının atıklarını toplayan bekçisi olmuştur. Yitirilmiş dünyalar... Şimdi bu açıkça bir kölelik değil de nedir...
Bu cumhuriyet bu olanakları verdi bize diye bağrına basmıştı toplum. Yaşam işte böyle iki yüzlü ve illüzyonlarla dolu bir şeydir. Yıllar geçti aradan, şimdilerde bir kıpırdanma var ama gene de kuşkuluyum, çünkü düşen bir daha kalkmıyor, kalkan bir daha düşmüyor bu dünyada... İnan biliyorum...
Böyle bir güç devşirmesi olur mu, demir yolu ağların olmadıkça, bir otoya seksen kişi doluştukça, freni boşta kalan bir kamyon ölümlere yol açtıkça, yaşamın bir illüzyon değil, gerçekte bir cehennem olduğunu anlıyor insan, tabi bir kaç zadegan elinde kırbaç, övgüler düzüyor silindir şapkalara ve çocuklar selam duruyor taşa toprağa!..
İnsanoğlu tarih boyunca köle kullandı. At kölesi değil miydi insanın, bütün hayvanlar köle değil mi, Adem'in çocukları arasında bile sürüp giden hiyerarşi, gizlenmiş bir kölelik sistemi değil mi bu...
Bu yüzden robotlar isyan edebilir bir gün, bu kez insanın pabucu dama atılabilir, nasıl olur, neyle sonuçlanır bilemem...
Bildiğim insanın kadük bir yaratık olduğudur. Nöbet el değiştirebilir, iyi de olur, neden...
Çünkü insan bir anomali kanımca...
Evreni anlamakta zorlandı ve dünyayı harcadı üç kuruşa, daha doğrusu, kaba deyimiyle hor kullandı her şeyi, değerini bilemedi, kendinin bile...
Konsantrasyon zayıflığı var bu ülkede, bu insanlarda, arayüzler yaşıyor ne yazık ki yalnızca, dendriti bilen yok, yaklaşan karaltıyı gören yok, varsa yoksa Azrail, günah kütükçüsü Cebrail ve laisistlerle, vebihamdike beyler arasında geçen bir ömür.
Kim bunlar, ant olsun ki dindarlar değil, saf laiklerde değil, provokatör güruhlar işletiyor bu mekanizmaları, yurttaşın ruh defterine onlar not veriyor çünkü ve öyle ki, hem kendi tilkisinin kim olabileceğini öğretip belletiyor bu insanlar kapı kullarına ve hem de düşmanınızın da o olduğunu anlıyorsunuz artık umarsızca, ben böyle sinsi bir düzen, böyle becerikli yaratık ve böyle bir şeytanlık görmedim ömrüm boyunca...
Şimdi devir değişti gibi belki, bakalım ne olacak, bu oyunun sonu...
Karanlık çöktü Raşel gidelim mi...
Konuşuyoruz ya...
Bu ülkenin yüz yıllık tarihi bir düşünce teröründen ibarettir inan ki, terörün cismanisi, bu kadar can alamazdı, alamaz...
Sizin de başınız dertte bu belalardan aslında...
Oğlum, dedim ya, aklın başka yerde senin...
Bir şey diyeyim, tanrı yukardan baksa ki biri Yahudileri suçluyor, biri emperyalizmi, biri Hitler'i, biri Türkleri, biri İngilizleri, biri Marks'ı, biri de çingeneleri suçluyor olsa, ancak şunu diyebilirdi, öyle bir canlı yarattım ki, Hak'kı görebilmesi için ya birbirini suçlamak ya da öldürmek zorunda...
Şöyle de sürdürürdü, birincisi benim başarısız olduğum anlamına gelir, yetileri çok zayıf, ikincisiyse benim masum olduğuma, iradesini kullanamıyor. Şimdi hangisi doğru diyebiliriz ki...
Tanrının bile ikilem içinde olduğu bir dünyada... Doğru bir tane olmalıdır değil mi...
İnsanoğlu, onu bırak, evrenimiz sanki çıkmaz bir sokak...
Görmek nedir, insan öyle garip bir yaratık ki, kendini açıkça abartıyor, örneğin rengarenk bir tahtaya gizlenmiş yedi rakamını göremezmiş insan, renklerin karmaşasında bulamazmış rakamı, seçemezmiş, ama bir renk körü seçebilirmiş yediyi, çünkü siyah beyaz gördüğü için, rakamın solgunluğu ya da koyuluğunu kolaylıkla seçebilir, bulabilirmiş.
Hani biz daha iyi görürdük renk köründen!..
Bu yüzden diyorum ki bir yaratıcı kesinlikle yok, senkronize yok, var deseydik bu yaratıcıya ihanet olurdu inanın.
Belki abartmışımdır bilemem!..
Dinledim seni, bak tiyatronun anavatanı Anadolu'dur, Diyonizos şenlikleri burada başladı ama öyle bir gaflet içindeyiz ki her şeyi başkalarından başlatan kuyruksuz maymunlara dönmüşüz. Karagözle dalga geçen, Hacıvat'la hacıvatlaşan soylar yetiştirmişiz, biz köleyiz yavrum, biz sömürgeyiz. Troçkizan bir öngörü değil bu, saf gerçeklik...
İnsan pek tuhaf yaratık zaten, bırakın birbirini öldürmeyi, kendisini bile öldürmek isteyebilir o, suda boğulan balık gördünüz mü hiç, kendini uçurumdan atan kuş, ama insan öyle mi, ikisini de yapabilir, deneyebilir, böyle garip bir ehil, böyle tuhaf bir canlı görülmemiştir...
İsrafil'in suru gibi öttü ayrılıkların düdüğü, güneş battı çoktan, karanlık çöküyor, gitme vakti yaklaştı Raşel dedim bir daha, cinler bedenimize girmeden, ruhlarımız bizi delirtmeden kaçalım....
Antrepolara, silolara, depolara bile sığmayız o zaman...
Karanlığa övgüler olsun, çünkü o bize düş kurmasını öğretti.
Yıllarca galaksiler arasında, onları ağ gibi süper bir yapıyla bağlayan karanlık madde filamanlarının arasında uçtuk ve onlar biliyoruz ki var artık.
Bir ülke geri kalmak istiyorsa, önce dilini bozmalısınız.
Sauron'un gözü gibi bu ama Konfüçyus söylemiş bunu...
İngiltere'deki terör saldırısı dünyayı sarsmadı neden... Çünkü batı, ne yazık ki terör ve sömürüye dayalı bir uygarlık biçimi, alın nükleer silahları ellerinden, bir anda Shakespeare Globe'un tuvalet bekçisiydi, Kraliçe Elizabeth gizli dertleri olan biriydi şayiası bütün dünyayı dolaşır. Bu uygarlık çökecek, çökmek zorundadır, belde duran silah patlar, beslediğin yılan sokar, saldığın köpek sahibini ısırır kuralı uyarınca, bir gün yok olacak.
Şimdilik bu tehlikeden uzak ama dizginsiz saldırıları, körleme atılımları sonu olacak. İki kere denedi olmadı, üçüncüsü tanrıyı tahtından edecek ve çobanlıkla, pencereden leğenle su dökme günlerine geri dönecek.
Üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye tümceler kurarsanız, gün gelir güneşteki lekeleri görürsünüz...
Raşel gülümseyerek, dünyadan elini çekmelisin İngiltere adacığı dedi.
Aslolan ironi, kim kimi dinliyor ki...
Batı uygarlığı silindir şapkadan ejder çıkarma uygarlığıdır, doğunun antik değerlerini talan eden müzeler, binbir gece masallarını kopyalayan sanat gücü ve kan üzerinden değer kazanmış poliçeleriyle ve paranın gücüyle, doğunun akil adamlarını satın almak, 'Teknofiction Kölelik Çağı'nı başlatmış olmakla yaptığı, açıkça bir kıyamet provasıdır. Ruhsuz, köpeklerle yatıp, insanları kovalayan, bilinçsel anomali içinde, duyarsız, kitleleri bayramlarla seyranlarla avutan bir insan ırkı yaratmıştır.
Robotik bir ırk. Bu bir talan ve insanlara düşman bir uygarlıktır ki, tüm günahı oryantalist bir tutumla doğunun üzerine atmıştır. Medya onundur, kırmızı düğme onundur, tahrip gücü onundur oysa...
Batı uygarlığı tanrının üstüne yemin etmiş bir yadsıma, 'inkâr' uygarlığıdır.
İnsan Afrika'da doğdu, Asya uygarlığımızı atası, Avustralya genç kıta, Avrupa bugünün peygamberi ve Amerika neşesi harbiyesi ha...
Milattan önce dördüncü yüzyılın başlarında, Yunan filozof Demokritos fırında pişen ekmeğin kokusunu aldı ve ekmekten çok küçük bazı parçaların kopup havaya karıştığını ve sonra burnuna geldiğini düşündü. Bu küçük parçalara atomlar, bölünemeyenler adını verdi ve onları minik küresel toplar olarak düşledi. Ama atomlar, küçük katı küreler değillerdir.
Onlar parçacık adı verilen, daha küçük parçalardan oluşuyorlar. Bilim insanlarının bu parçacıklara ve parçacıkları yönlendiren kuvvetlere getirdiği en iyi açıklama, parçacık fiziğinin standart modeli veya kısaca “Standart Model” olarak adlandırılır.
En yakın galaktik komşularımız arasındaki manyetik köprüyü haritalamak isteriz. Gökbilimciler ilk kez, samanyolu galaksisinin en yakın galaktik komşuları olan Büyük ve Küçük Magellan Bulutları arasında, yetmiş beş bin ışık yılı uzanan gaz filamenti Magellan Köprüsü ile ilişkili bir manyetik alan belirlediler.
Gökyüzünün güneyinde gece görünen bu yıldızlar, galaksimiz yörüngesinde ve sırasıyla dünyadan yaklaşık iki yüz bin ışık yılı uzakta dolanan cüce gökadalardır.
Sağolasın ama Raşel, bilim dünyasının yalnızca batılı denebilecek 'dahileri' paylaşması, aşağılık bir durum, çünkü dünyanın diğer yerlerinde yaprak kımıldamıyorsa eğer, artık dörtte üçü bilisiz olan bir dünyanın dahilerini ötekilerin, Şarlotanlar sürüsü gibi algılama olasılığını artırır sadece bu!..
Düşünün ki bir yer var ve orada 'havuç' yiyenler her şeyi biliyor ya da yaratıyor!.. Bu yolla batıyı bir tür aşağılamadan ve bu tuhaf saçmalıktan vazgeçilmeli...
Çin'i, Japonya'yı veya 'oluşmakta olan herhangi bir düşünceyi' bile paylaşmalılar ki, dahilere hayranlıkla bakan zombi sürüleriyle dolu bir dünya imajı yaratmaktan sakınmalıyız. Nerede görülmüş, bilisizlerin dahi zannettiği dahilerin dahi olduğu!..
Düşünüyorlar ki bu illüzyon ve imajinasyon çağlarının öngörüleri ve yerel ölçekte seyreden anomalileri, varsayımlarımızın çok ötesini görmeyi ve ölçmeyi başarıyor.
Bilimin simgesi baykuştur zaten ve bilimde bir hurafeye dönüşebilir, aspirin bütün ağrılara iyi gelir, egzoz dumanıyla dolu temiz havaya çık öngörüleri, tütün düşünmeyi kolaylaştırır deyileri, ağrılarımız bizi ayakta tutar, beni öldürmeyen acı güçlendirir, hepsi birer hurafedir, klişedir.
Bakar mısın, Maslak Manhattan Cumhuriyeti bağımsız bir devlet oldu biliyor musun, orada başladı ilk gökdelenler, bu şehir bir gün alevlerin arasında kalacak ve Maslak Manhattan Cumhuriyeti tahta oturacak...
Raşel sözcüklerden sözcükler üretmeyi severim biliyor musun, bak bir demet sunayım sana, kuşkulu parlak gözler, Lukus vadisi, boğuk ilkellik, alaminut, bandola, cılız dijitallik, antigraf, kurt deliğinden geçersek ışık hızını geride bırakabiliriz mottosu... Saçmalamaya başlamışım gibi bakıyorsun, bir şey söyleyeyim unutmadan, şu fildişi gibi güzel ellerini neye borçlusun, Nod diyarından gelişinize mi... Konuşuyoruz ya elden geldiğince, Sokrates'de hep konuşurmuş, hiç kaleme almazmış düşüncelerini, eh insanı diğer hayvanlardan ayıran seçme hakkı oluşudur, ama gerekçesi de var, konuşurken her soruya yanıt verebilirsiniz ama kara kaplı sayfalara soru sormak yasaktır dermiş!..
Sende solodan hoşlandığını belli ediyorsun ama!..
O kadar değil de, benim şaşırdığım, geri kalmış toplumuz diye feveran edip gelişmiş ülkelerin sorunlarını dert etmemiz, bu diyelim Hollanda'nın toprak reformu ya da asgari ücret veya hamile kadınların dokuzuncu aya kadar çalışmasını dert etmesine benziyor. Ne ki onların böyle bir sorunu yok, bizimse sorun sıralamasında eşeysel cinsellik yaygaraları ilk sırada...
Bu şark kafası değil mi, bizde felsefe diye beş Fransız'dan alıntı yayınlayıp sörf yapıyorlar, bizim felsefecimiz yok mu, bu kadar zor mu bir düşünce üretmek.
Ropdöşambr giymek bu denli zorunlu mu, icatların tümü batı kaynaklı algısı yaratılıyor. Maymunların tümü kuyrukludur, ama icat yapanlar hariç demeye benziyor bu!..
Ne laf, ne laf!..
Bir elektron, süper iletkeni yırtıp dışarı kaçtığında, arkasında aynı kütleye sahip, yüklü bir parçacık gibi davranan bir boşluk bırakır. Eğer bu ikisi doğru bir şekilde manipüle edilebilirse, Majorana parçacıkları gibi davranmaları sağlanabilir.
Buda bir alıntı Raşel kurtulamayacağız bilimsel ecinnilerimizden!..
Mars'a göç ettiğimizi düşünün, zaman içinde Mars atmosferine uyum sağlayacağımız kesin, dünyada nükleer kış olduğunda, kıyamet koptuğunda, Marstakiler bizi unutacak ve şunu diyeceklerdir; Bizi buraya Mars dışı yaratıklar getirmiş olabilir, ayrıca dünya kesinlikle sıradan bir yer, her canlı bulunduğu ortama uyum gösterir zamanla, Mars'a da uyum göstereceğimize ve metan gazı soluyacağımıza eminim. Bu bir tasım olarak tanrının abartıldığını, aslında sıradan bir yaratıcı olduğunu gösterir bir şey, yani biri çakmağı çakacak sen tütününü yakacaksın gibi, böyle düşünüyorum. Evrenin tanrıya gereksindiği yok sanıyorum ya da biz bu oluntuya tanrısal bir beceri diyerek destanlaştırma eğiliminde olan şakacı varlıklarız ya da birbirimizden korkuyoruz ki bakın işte o zaman hepimiz haklıyız!..
Bak bu benim öngörüm, oh be...
Bu kadar lafladık, gün batımından, mimozadan, adanın güzelliklerinden hiç konuşmadık dedi Raşel...
Geçmiş zamanda adada bir prenses varmış dedim, sarayının bir odasını yapay güllerle donatmış ve arasına bir tane gerçek gül koyarak, aşığına bulursan bana kavuşursun demiş. Aşığı benim tek bir gülüm olabilir bu dünyada, o da sensin demiş, tam o sıra bir balarısı içeri girmiş ve gerçek gülün üstüne konunca, prenses bu tanrının bir lütfu diyerek, aşığıyla evlenmeyi kabul etmiş.
İşte adaya özgü güzellikler bunlar yetmez mi...
Benim konuşmalarımı hep düşsel buluyorlar dedim kalkarken Raşel'e, hiç üzülme dedi, düşünebildiğimiz kadar varız zaten, düşleyebildiğimiz kadar yaşıyoruz...
İyi akşamlar deyip yol ağzında ayrıldık Raşel'le... O tepede oturuyor.
...
Nereden bilebilirdim, bir ay sonra öldüğünde, yaşamımdan bir parça daha kopacağını...
Orada Nazareth'deki sevdiği, kim bilir haberini almış mıdır.
Raşel, o gün en ufak bir biçimde kalbini kırdıysam bağışla beni...
Dilim varmıyor ama toprağın olayım...
Her ölüm bizi sonsuzluğa biraz daha yaklaştırır, şu konuşulanlar da dünyada kalır, bir önemi var mıdır, yok mudur, kimseler bilemiyor...
Ne yapmalıyız şu dünyada ki ölümümüzün bir anlamı olsun, boşunalık duygusu, yakamızdan kaçıp kurtulsun...
Ölüm var şu dünyada... Zulüm var, umut var, keder var, mutluluk var!..
Ama ne bağışlanır orada acaba, bir tutamda olsa bu dünyadan gidene ve ne kalır geride...
Bilen var mı...
'Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...'
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder