17 Nisan 2018 Salı
ŞİİRLER
GECE
Bir kayağan taşı
ve bir insan köçeği arasında
gece
kuzgun
uzun uzun ulurken
kanatlı bir atla
dolanıp uçtum göğe
ayın ardına
Ve tam ötelerden baktım ona;
Dolunay!..
Ve ortasına dayayıp başımı
bu kez
yıldızlara
sonsuzlara baktım
artı
eksi
ve nötrdüler
gidiyorlardı.
Oregonlar
Herculesler
minik Magellan yıldızları
Nova
Quasar
ve tehlike dolu asteroiddiler
Kara deliktiler.
Bir an
anlamların anlamını aradım
Çatladım
kanım aktı
ve gür saçlı bir kız geldi
ağzımı kapattı
öptü.
İyileştim
ne dilersin dedim
hiç dedi
gülümsedi.
Ona borcum var
-kralların birbirini izlemesi gibi-
kaldı borcum
Ödeyemedim.
Onu izledim
bir Tuz Kulesi çıktı karşıma
sarı çamlar arasında
bir sincapla geldi kız
gülümsedi.
'Borcum var' dedim.
"Par in parem non habet imperium" dedi. (*)
Nötr yıldızlarmışız.
(*) Eşitin eşit üzerinde egemenliği olamaz.
(1986)
KOZMOS
Tayga ormanlarını geçip
Kutup yıldızı soğuğunu uç.
Sonra hep kuzeyi izle
sürekli kuzeyi.
Bir zaman sonra karşılaşacağınız
Yaşlı bir değirmenci ışıldağıyla
Aldebaran'dır.
Sonsuz ve çok karanlık
ve şimdiden çok yaralı uzayda
bir sığınak bir korugandır Aldebaran.
Işık giyinir
ışık dökünürsünüz orda
en arı mutlanlarla.
Sonra; acı ki yaşamın tuzu biberidir diyenlerin
görmesini isterdim
Salt mutluluğun sürükleyiciliğini
onulmaz doyuncunu
orada.
Ve çaresizliğin nasıl, -en azla yetinmekle-
eş anlamlı olduğunu
gülünçlüğümüzü.
Saltık mutlan ne sonsuz, ne güzel.
Kardeşlerim
dönüşte öleceğim biliyorsunuz
bir kapsül içinde yakıp beni
-bakır bir ayna içinde gövdem-
atın gene uzaya
Orda sonsuza değin
ak cücelerden kırmızılara
'Pulsarlardan, Quasarlara'
hep uçarak, hep uçarak
günler geçsin istiyorum
-kanatlı yaşamlarla-
Ben; Son ölümlü
Sizler; Ölümsüzler!
Bir zamanlar karanlığımda konaklardı
Yengeç burcu uyduları birer birer solmakta
Küçük köpek uğrusu giderek yaklaşıyor
Unutuyorsunuz artık ölümü
Mutluluğumun tek muştusu da bu.
Son ölümlüyüm
-bomboş bir şey de sayılmam hani-
Size iyi yolculuklar
Kavmimize, Pegasus'a, Sirius'a
Yeni Dünyalar'a...
Zorbalıktı önemli olan
Bütün uğursuzluklarda bitiyor.
Üzülmüyorum
ben oradayken, siz burada
siz Oregon'dayken, ben Kohutek'te
Perseus'ta olacağım.
Sizler Nova!
ben ölümlü, bakır tablet kutuda
o kadar.
Elveda...
elveda ve iyi uykular bana
minik barış sunağımda.
Size iyi yolculuklar bir kez daha
mut dolu
sonsuzlayın
-ne yapabilirim ki-
Barışı siz gördünüz!..
Gök gelinciği El Gühel'e
-iki yüzlü şımarık ruhuna onun-
dev Hercules'e;
Ve kozmosun kurnaz çocuğuna selam!..
Hoşçakalın...
EDGAR ALLAN POE
*
BİLİME SONE (1829)
Bilim! Geçmiş Zamanların biricik sanatçı kızı sensin!...
Her şeyi değiştiren içimize işleyen bakışın sevici gözlerinin.
Niçin ozanların yüreğini çiğneyerek avlanmayı yeğlersin,
Aç akbaba, kimlere kanat olsun buzdan gerçekliklerin?
Nasıl bağlanmalı sana? ya da nasıl anlamalı bilgeliğini,
Kim ayrılacaktı senden kim izinsiz kaçabilir ki düşüncelerinden
Evren denen gökyakuta kesmiş sandukada aramak için o defineyi,
Gözdağı verircesine açılan kanatlarınla gözden ırak yerlerde?
Diana'nın arabasıyla uçup giden değil miydin sen,
Ve göğül ormandan uzaklara Hamadryad'ı bir periciği süren
Sonsuzca ışıltılı yıldızlarda bir yuva bulurlar belki diye?
Sen Naiad'ın selini paramparça ederek gelen değil misin,
Elfin yemyeşil otlarından, ve benim gibi nicelerinden
Demirhindi ağacının altında o güzelim yaz düşlerinden?
ÜÇLÜKLER KİTABI
*
(HAİKULAR)
*
(2000)
‘Geçen yıl
dibinde oturduğumuz kirazlar
gene oldu mu…’
‘Elveda deyip buralardan gidince ben
ey evime komşu erik ağacı
her bahar çiçek açmayı unutma…’
‘Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını
elmanın nasıl kızardığını
arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen…’
"Üç Japon haikusu."
BAHAR
(Buğulu güneş
Sabah rüzgârı
Gül kokuları...)
1
Toprağa dökülen
apak armut çiçeği
aşka bahar döşeği.
2
Ruhum darmadağın oldu
leylakların kokusu;
yola sarkınca!..
3
Tasımlıyor doğa
çiçek ötüşlerini
kuş kokularını.
4
Gök yeşili asmanın,
yaprak aralarında
ötüşür çayır kuşu
5
Daracık girintide
birbirinin aşığı
iki yayın balığı.
6
Serçelerin çığlığı;
güldürüyor derede,
yaban mersinlerini.
7
Akasyalar açarken,
incilere öykünür,
eşikteki sarı kız!..
8
Yeni açık cevizin
buğulu yaprakları
esritiyor kırları.
9
Ceylanların gözleri
yağmurun ıslattığı
şu yeşil korulukta!
10
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku.
Çiçekler içinde yolcu!
11
Bir çift kelebek
Uçuşuyor rüzgârda;
Sarılıyor yapraklar!
12
Kuyudan su çeken kız.
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz, ıssız...
13
'Erikler Çiçek Açtı'
Nasıl koku yayıldı!
Okuduğu romana...
14
Bir avuç arı
Asma yapraklarından
Nar çiçeklerine!..
15
Bir dilek tutuyor kız,
Bir demet dağ gülünü
Göğsüne bastırırken!
16
Ova kucak açınca;
Gözyaşlarını tutamıyor
Yağmur bulutu!..
17
Ufuklardan,
Doğan güneşle;
Kavuşulan ne?..
18
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası!
19
Kızıl yaban güllerin
Öpüşüyor tacında
İki atlı karınca!
20
Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte!
21
Kıyının fesleğeni;
ilk tanın buğusunda
tutsak almış dereyi!..
22
Eğreltiler rüzgârla
Savrulurken toprağa
Öper komşu çayırı
23
Çiğlerle bezeli
Sarı yıldız çiçeği
Aydınlatır geceyi
24
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere...
25
Yamaçlardan yukarı
Yitip gidiyor;
Çobanla keçileri.
26
Aylak böcekler
Yüzüyor yaprağında
Mavi kır çiçeğinin!..
27
Islak, yeşil yol
Yükselen buğu
Baş döndüren koku!
28
Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını!..
29
Yağmurda gökkuşağı;
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı.
30
Rengârenk kuş elçi;
-Kış bitiyor-
Bahar geldi!..
31
Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Badem açıklarına!
32
Mavi süsen çiçeği
Minicil kanadıyla
Öper aylak böceği!
33
Bu baygınlık nedir ki?
Derenin içlerinde,
Kadife çiçekleri!..
34
Yurtluk seçer baharda
Benekli mor böcekler
Afyon çiçeklerini.
35
Erikte dolanan kuş
Öyle sessiz ki
Dibinde uyuyor kız!
36
Çınlıyor tepelerde
Darmadağın otlayan
Oğlakların sesleri!..
37
Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler...
Derede yankıyan su.
38
Ruhun fırtınalarını
Sümbüller, karanfiller
Nasıl da dindiriyor!..
YAZ
39
Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede!
40
Tan ağarırken
Geziyor yamaçları
Tanrının ışıltısı…
41
Güneşin ipiltisinde;
Gölgelerin içinde
Mavi kır çiçekleri
42
Karanlıkta salınan dal,
Ay ışığında keçiler;
Kıvrılan yol...
43
Çan sesleri geliyor,
Kara ay altındaki,
Saklı dereden!
44
Güneşin eğiminde
Bulutlar üzerinde;
Düşlerin kelebeği!
45
Güneş doğuyor,
Altınsı oklar
Çılgın korular!..
46
Uzatmış ayağını
Gözlüyor köpek,
Dingin ovayı...
47
Kutlu öğlede,
Ötüşerek kumrular,
Kutsuyorlar doğayı!
48
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri!
49
Uyuşuk öğle...
Yalımlanan ova,
Düş gören köylü!..
50
Çınlayan ötüşlerle,
Koruluğun kuşları,
Öpüştürür dalları!
51
Çınlayan çoban sesi
Dikenli tepelerde
Ürkütür keçileri!
52
Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük!
Birden sessizlik...
53
Güneşli suda;
Parıldayan renklerle,
Uçuşan üç Yusufcuk.
54
Gün ortasında,
Serçelerin ötüşü,
Dinlendiriyor kırları.
55
Sessiz korulukta
Çınlıyor saksağan
Ardı sıra kıpırtılar!..
56
Gökyüzü mavicil
Ufuk kıpkızıl
Bil ki güneş doğacak!..
57
Yakıcı güneşte,
Yaprakların püfürtüsü,
Soluklanıyor yolcu...
58
Söğütlü derelerde
Devinirken sular
Dalıp çıkıyor dallar!
59
Keten tarlaları...
Mavi entarisiyle
Gülümsüyor kız!
60
Uçsuz bucaksız buğdaylar;
Tırpanlar havadayken,
Yatışıyor rüzgârla!..
61
Şurada akıntıda;
Dingin gölgeler,
Parıldayan şeyler...
62
Ekin demetlerinde
Burçakların içinde;
Güneşse gökyüzünde!..
63
Bağlarda cıvıltılar;
Alacayı arıyor
Kuşlar, çocuklar!..
64
Gün çiçeği
Çevirdikçe boynunu;
Güneş ordan oraya!..
65
Düşerken alacalar
Mor-yeşil salkımlara,
Çınlar arı kuşları!..
66
Güneş doğar doğmaz
Ortalığı yıktı geçti;
Çılgın serçe kümesi!..
67
Köşedeki köreltide;
Örümcek ağları,
Arı, sinek vızıltıları...
68
Ay yıldız indi
Kumrular geldi;
Güneş kapıda!
69
Tan ağardı
İkimizi esir aldı
Ötüşen çayır kuşu!..
70
Yel esiyor;
Buğday tarlaları
Görünüyor, yitiyor.
71
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği!..
72
Bir sığırcık kuşu
Küskün havalanırken,
Ağlıyor sessiz kuyu!..
73
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Ulumalar, çınlamalar!
74
Sabahın eriminde
Saçakların içinde
Kumrucul mırıltılar...
75
Şafakla birlik,
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik!
GÜZ
76
Ayvalar göverdi
Güz ortasında
Kış hazırlıkları.
77
Yel estikçe;
Güz güneşi
Üşüyor içimde!..
78
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta!..
79
Kasımpatılar,
Sarı, mavi, kırmızı
Sonbaharın son umudu!..
80
Ölümsüzlük dediğin
Her bir kelebeğin
Yıldız olduğu mudur...
81
Güz ikindisinde,
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu!
82
Yaprakların gölgesi
Suların ipiltisi
Güneşin sesi!..
83
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda,
Kuşlar ordan oraya!
84
Geçen zamanlar,
Düşen yapraklar,
Neyi anımsar...
85
İkindi güneşinde;
Uyuyan hiçsellikler
Devinen gölgeler...
86
Issız yol;
Gölgelerin içinde,
Solup gidiyor...
87
Güneş devriliyor.
Uçmakta kuşlar
Ufuklar ötesine...
88
Kül renkli kuş
Çınlıyor gecede
Yanıp sönen şeylerle!..
89
Cevizlerin arasında,
Yapraktan yaprağa,
Gezinen güneş!..
90
Değirmenlerin orada,
-Yola çıkan ses-
Çınlar dağdaki koruda!
91
Sessiz yolda;
Bir yaslanıyor,
Bir soluklanıyor yolcu!
92
Çocuklar koşuşuyor
Serçe dolu bağ evine;
Çiseleyen güz yağmuru!..
93
Yorgun ikindi...
Yamaçlardan iniyor,
Omuzunda heybesi!..
94
Yağmurlu ova;
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor.
95
Kül renkli havada;
Dönüyor kırlangıçlar,
Çığlık çığlığa rüzgâr!..
96
Ağaçlık yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler.
97
Güz ikindisinde,
Yaprakların püfürtüsü;
Yalnızlığın yol örtüsü...
98
Sessiz korulukta
Güneşin saklambacı
Uçuşan yapraklarla!
99
Dingin sarı ovayı
Nasıl da taçlandırır
Rengârenk gökkuşağı.
100
İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı!
101
Yokuşun ardındaki ses
Öyle derin bir ah ki!
Eğip büktü ovayı…
102
Batan güneş,
Uçuşan yapraklar
Solup giden rüzgâr...
103
Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru
104
Asmalar salkım saçak
Kuşlar çığlık çığlığa
Güzde gelip geçiyor!..
105
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi,
İş düğünlere kaldı!
106
(Issız bahçe
Boş sepet
Üç tekerlekli bisiklet...)
KIŞ
107
Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga!..
108
Rüzgârın ağlayışı
Kurdun iniltisini
Bastırıyor mu!..
109
Kar bezeli dallardan
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı!..
110
Yaşlı solgun bedenin
Elindeki mandolin;
Ağlıyor çocukluğa!..
111
Tan ağarıyor.
Yabanıl kuş ötüşü
Şangırdıyor raflarda!
112
Kasımpatılar soldu,
Saçaklar karla doldu,
Rüzgâr kapı çalıyor!..
113
Mavi sudan iskelet...
Siyah inciler döküyor,
İki yaşlı balıkçı!..
114
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş!..
ARKAİK
115
Rodos’tan denize
Bakarken şehzade;
Sesleniyor geçmişe!..
116
Dönüyor labirentinde
Kapkara iniltilerle
Ak başlı minotaur!
117
Açıkta Odysseus’u
Çıldırtırken sirenler
Gözetlerdi Kimera!..
118
Sevi diyor Afrodit
Yüreğin yıkadığı
Bir Eros gömleğidir!..
119
Düşünceler içinde;
Akropol’de merdiveni,
İniyor Aristides!
120
Paris fırtınalarla
Kaçırırken Helena’yı,
Geriniyor Arşipel!..
121
Zeus inek kılığında
Sokulurken Io’ya,
Köpükleniyor deniz!
122
Gönül indiriyor ırmakta
Erkek güzeli Apollon
Su perisi 'Nympha’ya!..
123
Endymion eğilip suya
Yüzerken parlak ayla,
Ay sanırdı kendini!..
124
Çılgınca koşuyor satir
Defnelerin ormanında,
Peşinde bir minotaur!..
125
Narcissus suya,
Su onun gözlerine,
Bakardı hayranlıkla!..
126
Baküs kadar güzel,
Aşil kadar yiğit,
Geçip giden delikanlı!
127
Sessiz kıstakta,
Bir Gorgon fırlıyor
Dağın yarığından!..
128
Üzünçlü Kassandra
Kara kehanetlerden;
Görüyor ölümünü!..
129
Kin kusar bedenine
Kıstırınca Selene’yi
Kırlarda Kentauros!
130
Narcissus inerken suya
Rengârenk çiçeklerle
Beziyordu göğsünü!
131
Kerberos’un tiz sesi
Karanlık dehlizlerde
Ürkütür geçenleri!..
132
Düşlerin tanrısıyla;
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa!..
133
Diana bir hışımla,
Gölgesini sürüklüyor
Avdan dönenin!
134
Baka yeleli Davut!
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha!..
135
Nar çiçeğe durunca;
Sönüyor alkanatları
Gün batımının!..
136
Bu Satürn gecesinde
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde!..
137
Oğlan bulunca dengini;
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini!..
138
Sessiz serin şafakta,
Avcının çıtırtısı;
Düşlerin Anka kuşu!..
139
Yaşlı köylü, eşeği;
İğdelerin altından
Geçiyor 'Midas' gibi!..
140
Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi!..
141
Dağda gezinirken
Avcılar, tazıları;
Acı sülün çığlıkları!..
142
Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu!
Otlar, dökülen su...
143
Ne kokluyorsunuz efendim;
Çiçekler, çiçekler,
Çiçekler!..
144
Irmağın kolları,
Ovanın göğsüne,
Bengi-su mu taşıyor!
145
Yine gelmedi!
Yapayalnız iki kule
Karanlıkta gözleri!..
146
Son iç çekiş köyü
Masmavi sümbüller
Dökülen sular, güller!..
147
Ölü eli mi sever,
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni!..
148
Sümbüller,
Papatyalar, güller,
Çığlık çığlığa düşler!..
149
Rengârenk Anka kuşu
Güneşli korulukta
Ötüyor, görünmüyor!..
150
Issız korulukta
Ne bir kuş sesi
Ne tavşan izi.
151
Düşünceler içinde,
Tartımlıyor ürünü!
Yaşlı köylüler...
152
Sessiz köy yolu
Tırmanıyor tepeye
Bir Angora keçisi
153
Baştan beri duran ova;
Ot biçen kadınlar,
Kuşlar, koyunlar...
154
Çiçek ve kar
Güneş ve rüzgâr
Geçip gidiyor yıllar…
155
Ay ışığı gecede
Bir haiku düşürür
Aşk kırığı yüreğe!..
Gönderen Ulus Fatih zaman: 06:35 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter'da PaylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
TOPLU ŞİİRLER
PRİAMOSOĞLU HEKTOR'UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun kırlangıç yıldızlarına! ..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalar'dan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana her şey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
şaşılası şeydi
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle
Neden böyle düşündüğümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
sırf seni düşünmek;
kavuşmanın en gelişmiş biçimiydi
aslında
ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkısıyla artık
-ölü-
yükseliyordum...
*
REBETİKO
I
Döneceğim bir yer yok
Yatacağım bir yatak yok
Ne anlatayım ki sana
Hüznün annesi Yunanistan
Kemanla santurla
Şeytanlar bile oynar...
Bir mayıs günü
Yürüyecek ne yolum
Ne mahallem var
Bana büyük yalanları
İlk sütünle söyledin
Sen eski süslerini satıyorsun
Yunanistan ana...
İncil kadar değerli gözlerinde
Yemin ettim
Bana verdiğin bıçak yarasına
Yemin ettim
Cehennemin derinliklerinde zinciri kır!
Eğer beni yanına çekersen
Kutsanmış ol...
Yanıyorum yanıyorum beni ateşe at!
Boğuluyorum boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...
II
İnsan doğduğu vakit bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur
Yaşamda yol aldığın sürece
Gözlerini sabah akşam açık tut
Çünkü her zaman üzerine bir ağ serilir
Bu ağın damgasız kitapta
Yazılmış adları vardır
III
Dört kılıcım olsa bir de ateş ve mum
Seni de beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..
İlk yılan, ilk yalandı!
Çok sefalet, çok soğuk vardı Yanni
Melekler çiftetelli oynasın
Al beni, al beni, al beni!..
Savunmanın şapkası Venizelos'u getirdi!
Kralı kovdular!..
Ah! baban öldürecek seni
Yorgo'nun arşesi soluğunu kesecek
Göz kırpacak Toma'nın yayı
Gel de gör, göklere dek
Ateş saçan kılıçları!..
IV
Bu gece Toma'nın yanına gel
Sana bağlama çalayım.
Melekler dans etsin
Şeytanlar oynasın
Kemanımın hoşuna gitsin!..
Çocuğu Efterpi'ye bıraktım
Annem Yunanistan!
Sense Marika!
Yorgi'yi sana yollamışlar...
V
Benimle gel Adriana!
Korkuyorum!..
Neden korkuyorsun?
Kaderimden!..
Kaderin benim Adriana!
Çok uzaklara gideceğiz...
Bir zamanlar, bir şehir varmış
Adı Smyrna!..
Kraliçesi Adriana
Prensesi Marika'ymış!..
'İzmir'in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de derler Rebeto
Yar fidan boylum...'
Efsunlar, sihirbazlıklar bitti Marika
Pire'de bir gemide çalışacağım...
VI
Bir bir daha iki eder
Mihal'e bir güle güle yeter!
Mihail'in soluk kafası
Çekmeceye at sakladı!
Amfibi'de bir akşam üstü
Mihail faka bastı
Truba'da akşam geçerken
Atmışlar onu köprüden!
Nice kalp ağlamış anneciğim!..
Yordanis'le, bir ben vardım cenazede...
VII
Yorgi
Yedi kilitli kitap!
Panayi
Ne anlatayım ki dost!
Anla işte, sevgili Rosa
Dört kılıcım olsa
Bir de ateş ve mum
Seni de, beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..
VIII
Georgakis çaldığında, saçını başını yolardın
Marika'nın tamburuyla, baştan çıkardın!
Rebetiste kalmadı artık
Herkes hafif müzik istiyor!..
Çok kişi aşık olurdu Roza'ya
Çok kişi yandı onun için!..
Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak!..
IX
O kadar ezildik, o kadar çalıştık
O kadar uğraştık anneciğim
Çok kan, çok kan,
Her şey de yalan!..
İnsan doğduğu vakit, bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur!..
Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...
X
Ototi
Ototi
Ototi
Neden gerekti bu!
Opa
Opa
Opa
Etrafına bakıp sus!..
*
HALKİDİKYA ŞARKISI
Bir gün geleceksin
böyle mavilikler içinde
güneş sularda erinip duracaktı.
Ağlayacağım
hep bir geçmişi yaşadım
burada
denizin derinliklerinde.
Halkidikya nerede
İyonya’da geçti mi hiç günlerin
artık sormayacaksın bana.
Ağlayacağım bir kez daha
şurada
yosunların dibinde
yan yana, koyun koyuna.
Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı
-bir sevda elçisiydi-
iyi zamanlarda.
Ama ben çıkmayacağım kulübemden
ıraklardan gelen o kırmızı balıklar
girene dek cennet bahçeye
ağzımı bıçak açmayacak.
Rüzgârlar uğuldayıp,
denizin sesi, gürlese de göğsümde
dalgalar okşayıp, yalasa da saçımı
gitmeyeceğim artık
ilk hayatlardaki ışığın peşinden.
Umarsız
köpükler içindeki
cansız başımı
vurup dursa da su perileri
denizdeki şu kabrime
son dileğimdir;
Seni ağzından öpmek isteyeceğim
-son kez-
ve artık hep uyuyacağım
sonsuza dek,
gülümser
aydınlık içinde olacağım…
*
DÜŞ
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum!..
Kimbilir ilk önce,
hangi şair
hangi tarihte;
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum
dedi...
*
HERAKLES'İN AĞLAYIŞI
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin olduğu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat!
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda...
-kahredip gitti Marat!-
Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başına 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri
tenleri
yürekleri
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
uyuşurdu salyalı salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa
-Maçetaları çalardı!-
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
Kuzeydi Amerika!
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır'
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen Ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri?..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı!..
Eyy erenler, erendizler, ermişler:
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm!-
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella!..
Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda
Kaplansız
Novasız
Sevisiz!..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu.
*
KSANTHOS KORULUĞUNA AĞIT
Defnelerin olduğu yerde, yaşam bitmişti artık,
sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda.
Eller üzerinde yükselen koruluğu,
yakmıştı gizil bir güç, yoketmişti sanki.
Dut ağaçlarda uçan kelebek, nasıl da salınırdı yelde...
Yağan kar bile, usul usul üşütürdü böcekleri,
usul usul üşürdüler toprağın altında
Döl yatağı gibiydi ırmak, Zuhal Yıldızı gibi yağardı kar!..
Lâgünler, meşeler, ardıçlar;
tavşanlara, arılara, avcılara
-Paydos demişlerdi!-
Ama çok ağlandı, Sapho kız, çok ağlandı!..
Kimbilir bir zamanlar burada,
kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş
sevişmişlerdi...
CALLİSTO
Babel'i irrite eden planetlerde bowling oynuyoruz. / Parabolik bir eğri çiziyor siliyer ve iris. / Üveit tabakası ayın içlerine doğru gidiyor. / Eşikte kapitülasyonlardan söz ediyoruz. / Güneş sisteminin sınırında, stres altında yaşayanların / Lugero etkisini düşünüyor Helios... / Helyopoz gülümsüyor. / Yıldızlararası uzay diyoruz, ne gülünç, ne gülünçmüş / Ne büyük bir yanılsama değil mi Techne! / Paleologlar gerçeği çözdü, Kiropedia'da yazılıyor olanlar. / Beş sigma düzeyi besin ağları, Go canlıları / Hidrotermal uçurumlar, teleport ve ağlar... / Bulutlardan beyaz, tan atımından diri / Ve gün batımı denli üzünçler veren Gallipoli... / Günah çıkartma katedralleri, siy'ak delikler / Maddeyi içine çeken, püskürten, görünmeyen gerçekler. / Parodi evrenler, yurtluklar, yansımalar, gökadalar... / ''Yeryüzü bir sınav yeridir, gerçeklik başka yerde / Ama gerçeğin olmadığı yerde, nasıl var edebiliriz gerçekliği...'' / Makyavel geldi!.. / İşte format çağları, eşyanın duru tadı / Hamam böcekleri, Kafkalar / Örücü, bükücü Argonotlar / Tuğrul kuşu, amipler / Ufuklardaki us yorucu!.. / Zaman yaşamdan değerli / Delice isterler, duyu bahçesi / Satrap Ardeşir / Sonsuzca ayakta duran ölümsüz Bukait. Boşluğun yansısını yankılıyor Ardıç kuşu! Evren; dönen, sonsuzluğu içine çeken, kıvrılmış Kıvrımları savrulan, iç bükey ve dış bükey bir aynanın yansısı. Yokluğun varlığı...
UTARİT
İşte atalarımızın toprakları / Yosun tutan gövdelerimiz, bedensiz ölüler. / Orada bereketlerin aylası Khairon / Ve uzaklarda parıldayan Darvaza... / İşte özerk yörelerin krallığı Asturias. / Ses telleri sonelere öykünen zürafa / Vaslui, tanrılar tanrısı Osiris / İşte Göktürk’ün ilk sabahı, bulutlar. / Özgürce dolaşan kompütürler, paralimpik zebra... / Orada şeritlerin içinde spinler atıyor Lucien / Kedi matematiktir diyen bilgemiz Heidegger. / Bütün denizler ırmak, bütün ırmaklar deniz / Lav akıntılarında dolanan, dirimcil besinleriz. / Yankılanıyor Malay dilinde söylenen şarkılar / Ezel sabahı Asterion’un, ay rengi kürkü / Ve hilkati bozulmuş Slav kaşlarıyla / İki kez doğan ve öksüz büyüyen larvalar!.. / Geliyor aşk tanrının tuzağıdır diyen Alemdar / Çöl melekleri ve toz şeytanlarıyla el ele / Süzülüyor işte Pasadena, andezit blokları, kölecil surlar / Ve konservatörler, restoratörler, acımasız ‘Hacker’lar / Pygmalion, likenler, Adem’in üç acunu / Elsiz ayaksız uçuyor, kemancı yengeçleri, tün kuşu / Kuşkuların kuşluk vakti, geziye çıktı tanrılar! / Fener alaylarıyla, ezgilerle kutsanıyor Pantheon / Ve son iç çekiş köyü, / İmitasyonlar, illüzyonlar, sanrılar…
H GEZEGENİ
Harappa gezegenindeydik
Metroda Homeros’u gördüm!..
Avicenna, Langone Tıp Merkezi’ne gidiyordu.
Sol Cadde’de, Camille Claudel önüme çıktı!
Üzülme diyebildim; Sevi soyuttur ama, somut bir şeymiş gibi, onu ararız!..
Biruni, dil üzerine konuşuyor
Kristalize güneş içimizi ısıtıyordu.
Vertebral arterlerin, Kırmızı Sokağı döndüğünü söylediler.
Monterey koyu oradan iyi görünür,
Su fırtınaları, büyük akıntılar yaratır.
Giovanni’yle yamaçlarda gezinen Borges’e
Giverny Bahçesi’ne gidelim dedim.
Pangolinlerle, Monet gelecek!
Abisal ovalara bakıyordu, fitoplanktonlara,
Süzüldük…
Deniz dağlarını aştık, Maguari tepesine vardık,
Aykura kanyonunun içine girer girmez
Giverny göründü!..
Cennet ve cehennemin efendisi,
Sepsis şeytanları,
Ve rengin preparatlarıyla
Üç ölümlü, -O GÜN-
Güzel bir gün geçirdik!..
KİTABE
I
Senin yarı çıplak, mermer rengi adımların yüreğimi yakıyor. Onlar tapınağımın sütunlarıdır. Bak ceylanlar nasıl da kıskanıyor.
II
Ben uykulara varmadan sütunların arasında dolaşır, galerilerinde gezer, dehlizlerine girer ve dört nala giden atım, birden şaha kalkarak, parıldayan nalları kıvılcımlar saçar!..
III
Her gece ay batana dek senin yamaçlarında gezinirim ben, kayalıklarından iner, ırmaklarına girer, topraklarını sürerek, ışıltılı tepelerden araf yolcuları gibi kayan yıldızları izlerim.
IV
Bütün gece, senin koyaklarında, bir iman yeli gibi, cirit atarım ben.
V
Ve tan ağarır.
VI Senin göğsünün uçları umru dutlarıdır. Beyrut kokularıdır. Onlar Urart vadilerindeki üzüm salkımlarıdır.
VII
Dolunay sağrılarının kımıldanışında, sönük kalır.
VIII
Senin körpecik tüylerin mayhoş kokular yayar. Delirir ruhlar. Irmak cinlerimin boğazı kurur, dili yanar.
IX
Biliyorum, görkemli salınışının titrettiği nice dağlar var. Senin narin boynunda dolanan dilim, bana can verir, susuzluğumu giderir.
X
Sen uzanır uzanmaz, ötücü kuşlar ışıldayan zülüflerinde yuva yapar. Sen sevilmedikçe solansın, sen bakılışına doyulmaz, öpüldükçe güzel olansın.
XI
Rabbim seni bana bağışlamış. Ekmeğim sen, şarabım sensin. Ruhum her gece yollarını arşınlar. Karanlığımın güneşisin.
XII
Seni rabbime bağışladım ben. Kendinden geçişlerin Taberiye gölünün sularıdır. Sen benim ahiretliğimsin. Süzülüşün Petra vadilerindeki gül kokularıdır.
XIII
Aşkım sana, imanım sanadır benim. Şattülarabım. Ruhumun kabri, gönlümün kaprisisin. Yüreğim senin avuçlarında, ölümüm ellerindedir senin.
EFSUN
(Muallâka)
I
Gece gel. Gabit ovasının dört tarafında çamura batan, bataklık hayvanları gibi, ada soğanları gibi, içime gir. Kök sal orada. Yemenlinin satmak için yükünü yere indirdiği deve gibi köpür. Çoban aldatan kuşu gibi çınla tan atımında. Haykır. Ih sonra. El-Müceymir'in güneşte parlayan doruğu gibi parlasın kının kılıcı. Serapta kar düşleri gibi olsun. Tir tir titresin tenim. Bir kirman gibi dönesin. Bir kabile reisi, sağanak bir yağmur gibi üstüme gel. Sebir dağı gibi çalkan rüzgârda. Sonunda Teyma'da yüklü, bir hurma dalı gibi silkineyim. Sakinleşip öleyim.
II
Yağmurunun serpintileri, El- Kannan dağına düşer gibi, dağ keçilerini ürkütüp kaçırdı. İri meşeleri kökünden söktü. Kuteyfe'yi yerle bir etti. Bir bulut gibi, Katan'ı, El- Sitar'ı, Yezbul dağını neredeyse örttü. Daric ile El- Uzeyb o bulutu ne kadar beklediler bilsen. Işık kaman, bükülü fitilleri bile aydınlatıyor, rahip lambası gibi aydınlık saçıyor. El çırpan bir şimşek gibi patlıyor. Eyeri üzerinde, gemi azıya almış süvarim. Gözüm üstüne takılırken, diğer gözüm aşağıya bakmaktan kendini alamıyor. Onun gizine ermekte, etim yetersiz kalıyor.
III
Vücudun nasılda terli, bu kayışkanlık sürünün erkekleri ve dişileri için yeterli. Gerdanlığım, amcalarım dayılarım değerinde boyunduruğun olsun. Devar putu gibi, uzun etekli kızlar, yaban sığırı sürülerin olsun. Dişlerin incilerin. Av hayvanlarının kanı, göğsünün kınasıdır. İki art ayaklarının arasını, yere değen yahşi tüylerin, gür kuyruğun örtüyor. Sen ceylan böğrü gibisin; deve kuşundan bacakların. Kurt gibi birden bire koşar, tilki yavrusu gibi dönenirsin. Tay gibi sekişlisin, çift atarsın. Göğsünün hırıltısı, kişnemelere eş. Gürbüz uyluğun sırtının keçesi, pürüzsüz sert kayada yağmurun neşesidir. Gelgitin aslan kükremeleridir.
IV
Kısacık tüylü kuş yavrularısın. Ektiğim ama biçemediğim sen. Bir kurt gibi ulursun oracığımda. El Ayr vadisinin, yeşil çayırlarının kumarı gibisin. Cennetlik kuma. Omuzların su tulumları. Karanlıklar ışığını bekler, sabahım geceni. Yıldızların, keten çiçeklerine bağlanmış düşler gibidir. Onun kasveti, boynunu uzatır, göğsünü şişirir. Beni sınamak için üzünç ve kederlerin üstüme gelir. Nazlı kirpiklerin ateş oku gibidir. Denizin dalgalarısın. Beni kınayan ve vazgeçmemi öğütleyenlerden ne olur uzak dur.
V
Aşktan gözleri kör olanlar vazgeçti de, benim gönlüm deli divane. Entarin beni tanır. Yüzünün parlaklığı rahiplerin çırasıdır. Zaby tepesinin ak çiçekleri ve İshir otlarının dalları eşimiz. Güneş yükselene dek uyuyanımsın... Ay çıkanda delirenim, uluyanım, kuduranım. Miskler içinde önlük takıp, kuşak bağlayanım. Örük saçın sularda yüzer. Bacakları hurma dalı gibi çevik, sımsıkı. Zülüfleri ta yukarılarda, kurdeleli olanım. Hurma salkımı gibi, cennet kömürü gibidir, o simsiyah saçların.
VI
Boynu beyaz ahu. Göz gözeyken düş gördüğüm. Örtünü, geceliğini çıkar, mahremin ay ışığıdır. Ziynetlerin aşığı. Dünyazatım. Vecre'nin güzel yüzünü bir saklayıp, bir gösteren, ürkek bakışlı, yavru ceylanım. Sedeflerin içindeki incilerden sarımsın. Gerdanı aynalımsın. Gecelerin çılgınlığı. Oymağın sınırlarındaki dalgalı kumsal, ıssız tepeler bizi kucağına alsın. Nakışlı harmanin eteklerini sürüyüp, izimizi sürsün. Azgınlığım, aşırılığım seni vazgeçilmez kılsın.
VII
Ülker yıldızı, parıldayan taşlarla süslü kuşağını görünce, gök kubbede, nice muhafızları pusuya düşürebilseydi, seni öldürmeye azmetmiş oymakları aşardı. Çadırına girmesi umulmayan, gün yüzü görmemiş, nice zümrüt ahuyla gönül kapında bekledim ben. Gözlerim, aşkımla param parça olmuş kalbime, oklarını saplamak için yaş dökmekte . Nöbetçiler bizi beklemekte. Kalbini kalbimden çıkaramazsın. Senin aşkın uğruna ölmem ve ne emredersen onu yerine getirmem, seni böyle şımarttı. Ey irem bağı. Fatıma!.. Bırak artık nazlanmayı…
VIII
Bir gün, o sevgili kum tepesinin üzerinde, yüz vermeyip ayrılacağım diye yemin ettin. Aşkın müziğinin tınlamalarına yemin ettin. Ecele ve kadere yemin ettin. Ki o emzikli kadın, bir yarısıyla çocuğunu emzirirken, diğer yarısını coşkuyla bana sunuyordu. Dağlardan küheylan iniyordu. Senin gibi nice gebe ve emzikli kadınların kapısını çalmış, henüz bir yaşına basmış, nazarlıklı yavruları alıkoyup, efsunlamıştı o...
IX
Yürü ve devenin yularını kendi haline bırak; beni de meyvelerini devşirme zevkinden alıkoyma... Mahfe kayıp da, ikimizi birden yan yana yatırınca bana; “Devemi yaraladın ey çarkı felek, in aşağı!” demişti ve mahfeye, Uneyze’nin mahfesine girdiğim o gün: “Yazıklar olsun sana, beni yaya bırakacaksın ey pars tomurcuğu!'' demişti.
X
Genç kızlar, Mor Afrem zambağını, kızaran gülleri birbirlerine sunup durdular. Sapları iyi bükülmüş, beyaz ipeği andırıyordu. Kutsal ruhun tamburu gibiydiler. Onlara adaklar adadığım bolluk günleri… Geri de kalan miskleri develere yüklemem ne hoştu! Hey gönül kuşu, sen o sevgililerle nice günler geçirdin. Özellikle de Daretu Culcul’da geçirdiğin günler. Benim aşkım göl incileridir. O ikisine duyduğum aşktan dolayı göz yaşım, göğsüme doğru sel gibi akmış, kılıcımın askısını bile ıslatmıştı!..
XI
Benim şifam durmasız gözyaşı dökmektir ama silinip giden izlerin yanında inleyişler neye yarar? Kalktıklarında her ikisinden de obaya, karanfil kokuları getiren, sabâ rüzgarlarının esişi gibi kokular yayılmıştı. Senin bu sevgiline göz yaşların, tıpkı bundan önce Me’sel Dağındaki Ummu’ul Huveyris ve komşusu Ummu’r Rebab’ı sevdiğinde uğradığın akıbet gibidir. Benim şifam bol bol gözyaşı dökmektir ama deli gönlüm secde ederken sevilmelidir.
XII
Arkadaşlarımsa, orada bineklerinin üzerinde çevremi sararak: “Kendini üzüntüyle helak etme, metin ol” diyorlar. Göçlerini yükledikleri günkü ayrılık sabahında, yörenin deve dikeni ağaçlarının yanında, melekler gibi inciler döküyorduk. Sevgilinin yurdunun geniş alanlarında ve oradaki su birikintilerinde yürek yakan ceylanların, bulut cevheri gibi elemli gölgeleri görünürdü ki, dünya ahreti adeta budur.
XIII
Tudih ve El-Mikrat’a kadar uzanan, güney ve kuzey rüzgârlarının dokuması sayesinde, henüz izleri silinmemiş olan ''Emel Denizleri''ne ağlıyorum şimdi. Durun, bekleyin, sevgilinin ve onun El-Dahul ile Havmel arasındaki Sıktu’l Liva’da bulunan yurdunun anısına hıçkırıyorum artık. Ruhların Göçlerini, Elem Denizlerini ve Keder Gökleri'nde olan biteni kimse bilemez ki...
EDGAR ALLAN POE / BİLİME SONE (1829)
Bilim! Geçmiş Zamanların biricik sanatçı kızı sensin!
Her şeyi değiştiren içimize işleyen bakışın sevici gözlerinin.
Niçin ozanların yüreğini çiğneyerek avlanmayı yeğlersin,
Aç akbaba, kimlere kanat olsun buzdan gerçekliklerin?
Nasıl bağlanmalı sana? ya da nasıl anlamalı bilgeliğini,
Kim ayrılacaktı senden kim izinsiz kaçabilir ki düşüncelerinden
Evren denen gökyakuta kesmiş sandukada aramak için o defineyi,
Gözdağı verircesine açılan kanatlarınla gözden ırak yerlerde?
Diana'nın arabasıyla uçup giden değil miydin sen,
Ve göğül ormandan uzaklara Hamadryad'ı bir periciği süren
Sonsuzca ışıltılı yıldızlarda bir yuva bulurlar belki diye?
Sen Naiad'ın selini paramparça ederek gelen değil misin,
Elfin yemyeşil otlarından, ve benim gibi nicelerinden
Demirhindi ağacının altında o güzelim yaz düşlerinden?
Türkçesi; Ulus Fatih
I
Ne zaman açtılar diyorum;
gösterip çiçekleri!
Arzunun çıldırtan nesnesi!..
II
Gece de dolunay çıktı,
ışıldıyor gölgeler.
Şimdi nereye bakmalı?..
III
Aslan ağızlarında dolaşıyor arı,
dingin gölgeler
örümcek ağları...
IV
Ah bir günah şöleni mi
arılar, kelebekler,
ve badem çiçekleri!
V
Yel öyle esiyor ki;
sanki geçit töreni
rengarenk çiçeklerin.
VI
Bahar diye bağırdı;
Su şırıltıları.
Gül kokuları...
VII
Kelebek çiçeği var mı
Arı gülleri?
Yol boyu sardunyalar!..
VIII
Kar kelebeği uçtu,
yağmurda yağdı.
Baharın gözyaşları!..
IX
Gülümseyeyim diye
Nasıl da kokular yaydı;
Komşum ceviz ağacı.
X
Çiçekler, kelebekler,
Bal arıları...
Tanrı, bir yerlerde gizlenmiş olmalı!..
VİRÜS
Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler
Elektromanyetik ray topları
Ve orada
Güz sonunun rengârenk yağmurları.
Savoke Company cadıları
Origami robotlar....
Ve sonsuz Heartbleed çağları
Kendibeslek Başak yıldızı
Lorentz gücü
Ve Gökkuşağı Savaşçıları
Konvansiyonel akımlar yurdu
Klunder ve Velocitas eradico.
Ve Mesih'in çocuklarına
Hızlıyım kaç uyarıları.
Onu aradım, neredesin baba dedim,
uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan
başka bir şey göremedim yalvarışları...
Işık savaşları
Jack'ın manyetik rezonansı.
Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün!
Kulakları sağır eden gümbürtü
Frekanslar ve boyutlar
Lenf hacimleri.
Ve oralarda
Usların dışında
Yükselen faz diyagramları.
Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!..
Ve uzaklarda ışıldayıp duran
Sonsuzluk ve gölgesi.
Tanrının tahtı ve ötesi!
Genetik kombinasyonlar
Risperidone fetişi
Ve cuvier gagalı balinalar.
Geo dataları
Denis Villeneuve
Urban çağları
Delirium trans
Ve maniheizmin
Yosunlu atlas halatları.
Ve yukarda
En yukarda
Bütün görkemiyle dikilen
Friedrich Barbarossa!
Ve aşağılarda Göksu deresi.
Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler
Formatif tümceler söylenceler lejendler
Ve Kolombiya ve Tuncalar
Ve bourgeois downland
Ve kıyı boyunca sarin depoları
Uzay formasyonları
Ve coşkuyla koşarak yürüyenler
Ve öylesine uçuşan sinek
Ve kendi halinde yüzen destroyer
Ve uzay dolmuşları yelkenliler
Kahkahalar, çılgınca dönen balerin
Havada!
Ve ayaklar altında ve yamaçlarda
Sessizce dolaşan karınca!..
KURS
Assos’ta, tepedeki o altın tapınakta, kanatlı bir gladyatör duruyor. Altın yayını güneşe doğru tutuyor ve ucunda Merkür nişanı bulunan oku; Helios’a fırlatıyor. Lesbos adasında, sirenler çalarak, kıyıya doğru kalyonlar, filikalar, kadırgalar yaklaşıyor ve Hektor gökyüzünden ağarak; Truva savaşının başladığını haykırıyor!..
Güneşin yalazında alev alev yanan tapınak, Aşil’in topuğunu tutuşturuyor...
ENTROPİ
Uzay zamanda geçmişi özlüyoruz.
Mars dudaklı Apollinius’la Venüs’ten bir Ciğerhun geldi.
Gelenekler yaratarak geleneğe karşı çıkıyorsunuz diyor.
Gerçek imge saltık çağrışımlar yaratır
Kierkegaard ıstırabı, Erebos cehennemi, Aldair’in atı
Beserabya’dan elmas tacıyla
Süzülüyor bir kaya kartalı
Adenli’nin tiradı.
Her ölümüzle küçük bir evren modeli de yok olup gidiyor
Homotik yüzüyle Merih Sultanlığı’ndan bir hüdainabit;
Uzay tüccarı öldürüleceğini anlayınca
Allah diye çığlık atıyor.
Metaforun yüksek cebiri
Kaç bekerel gül kokusu istiyorsun Parcifal
Pigment molekülleri, gliyal hücreler, ekvatoryel bakışlar
Enceladus’a gidiyorsun Safina’m
Sodyum buharıyla yıkanacaksın!
Sarı ıssızlık, şeftali çiçekleri, arılar
Ve işte orada Lugones’in kitabını okuyorlar
Pitjantjatjara, kırlangıç sokağı, dolunay,
Yitirilen anlamlar...
Çınlayan arı kuşu, yapraklar, kır perileri
"He kissed away her tears"
Pers hükümdarlığından bir çocuk, su satıcıları
O dişil mavi tenin, çarpmayan elektrik, kristal aynalar…
Gözlerim kanı yeşil olarak görüyor.
Petronas kulesi, kadril dansı, Babilonya’m...
…İnsanı bir pıhtıdan yarattı
İşaretleri buldu, bölenleri böldü
Kanıtladı kendini kendisiyle
O kanatsız, mekatronik tanrılar
*
PERİFERİ
Tanrının düşlerini kısıtlayacak bir umar arıyoruz
Efere’eytümüllâte vel’uzzâ ve menatessâlisetel’uhrâ
Entropiye uğruyoruz burada
yavaş yavaş çöküyor evrenimiz...
Seni görmek istiyorum ama gözlerim bunu engelliyor
sevmek istiyorum ama kalbin bunu engelliyor
sana gelmek istiyorum ama ayaklarım buna karşı
sarılmak istiyorum doyasıya
ama kolların bunu istemiyor
dokunmak istiyorum sonsuzca;
Ama aramızda Planck Duvarı var!..
Viskozite oluyoruz, elastisite
kardeşlerimiz elimizden tutmuyor.
Zamanın sonuna atlarla gidiyoruz
entelektüel atalarımız kovuğundan çıkmıyor.
Işık yılları boyunca evrende yüzüyoruz
Isıyı elektriğe dönüştürüyor
ayaktan insan oluşturamıyoruz...
Su maymunuyuz belki de
Mahadeva tanrımız
bir postalın buyruğundayız
gözündeyiz fırtınanın!..
Renksiz yeşil düşler gibi
öfkeli biçimde uyuyoruz
susayan suyuz biz...
Elen vazoları,
kara alevlerle sarılı deniz
altın sönümlü kuşlar,
sen ve ben
kendimiziz.
Guguk kuşu kalan yaşamımız için öter
ve zamanın kuzeyden geldiğini söyler
ve hiçbir yere gittiğini...
Asimptotik belirgemiz
kuğu denizler boyunca yüzer!..
Ölüyor ve bir tanrı oluyoruz belki de
Mushaf ve Pozantı’da
ve orada, metalik renkte
Bir Moğol’un kanındayız şimdi…
*
V ÜÇGENİ
Güneş çöllerinde yüzüyor, Tarık ile Diana’m
Buzdan kafeslerde yaşayan Samanyolu leoparı
Ve Neptün’de serçeler kanadını okşuyor Budjak’ın.
Her sabah kollarımızı açtığımızda İsa oluyoruz
Tanrı aramızda oturuyor ve tüylerini yalıyor leoparın
Zamanın kuzeyden geldiğini söylüyorlar
Elektronik serapta canlanan anılar
Ve işte neon ışıklarında beliriyor teyzem
Arayış ne güzeldir sayısız varsayım olasılıklar
Gece vakti altın anahtarın kilidimde şıkırdıyor
Buz tutmuş ateş ve gözlerden oluşan ejderhalar.
Zaman yelinde geçen yıllar ve sonsuzca beklentiler
Bizi yakalayan bakış
Kuğu tüylerinin atomaltı dengesi anileyin
Hamile bir kadına dönüşen burnumdaki gölgeler
Denizin sırtında adaya gittiğimiz gün
Cantor kümeleri, doğadışı gerçekler...
Kanatlı ceylan soylu karamsarlığın simgesi
Yer çekimini durdurabilen Lezgi
Ölü Toronto, bizon kılıç, at İskender
Rabat’ta çoğalan sütler
Ve deniz ifriti...
Güneş göllerinde gülüyor Tarık ile Diana’m
Reenkarnasyonal tavırlar
Tanrıya yaklaşabiliriz ama asla dokunamayız diyor Zeus
İnsan bir bilgisayar.
Avcının astığı kuş
Ceres’te yürüyen canlı, Satellit.
Çembersi olan; tanrısız evrenin ürkütücülüğü
Ve gezegende kelebekle kilitli kalan bir kelebek ne yapar
Menandrolar ve nemfomanlar yaklaşıyor işte aleluya
Gece vakti altın anahtarın içimde şıkırdıyor
Uzakta Sirius doğuyor, güneş batıyor, evrenler usulca çarpışıyor.
Anılar…
*
NEMESİS
Ülkem diye bağırdım düşleyen okyanusa, geldi lagoslar kanat çırparak
Lamia’mıydı o, bir çayır denizinden, süzülüveren işte, aslan ağızlı yolda
Kaosun gezegeninde işler yolunda, defne kokularıyla taçlı, ikizler sokağı.
Eridanius’un ırmağı bastı geceyi, ölümsüzlüğü gördü Orion,
indi güneşten bir paraşüt; karaca.
Magnesia’daydık sonraları, dolunay parlıyordu partiküller arasından,
gizençli hiçbir şey kalmadı artık;
uykulu mırıltılar geliyor korudan…
*
HAN GEZEGENİ
(MÜLDÜRGRAT)
‘Gerçekte tanrı, yalnızca bir ayrıntıydı’
‘Nerede’ yazılı bu eski sağrakta, gizil bir göktaşı
Erkil bir kaya, orada kıstakta, ıssız ağaçlar altında
Siborglar geçiyor dağ köylerinden, kırmızı demon kolonileri
Lâlelim Dor işlemeleri, Pessoa dizeleri, zülüflü baltacılar
İnci salip atlaslar, zaman zaman içinde, hunhardı büyük ataları
Han soyundan kuğu kanı içer bir Moğol, gezegen irisi atları
Aşıkâne bir kuark, safkan kirpikler, öyle soyluydu ki onlar
atomdan ayaklarla kutuplar aşmışlardı
Narodnik budunlar, kitap çiftlikleri, nalları ters voyvodalarla
Mars’a ulaşmışlardı
*
KUSUR ÜZERİNE DİYALOG
TANRI- Seni yarattım.
İNSAN- Çok yücesin.
TANRI- Değil.
İNSAN- Bağışlayıcı rabbim, neden?
TANRI- Yaşadığımı ve varolduğumu biliyorsun, kabul ediyorsun!
İNSAN- Ne şüphe!
TANRI- Öyleyse kusurluyum!..
İNSAN- Anlayamadım.
TANRI- Ben gözleri bile sonsuz ışıltıya boğamayanım.
İNSAN- Buyursanız…
TANRI- Yaşlılıkta zayıflıyor ve kör oluyor onlar...
İNSAN- Kerim olan! efendim!..
TANRI- Yaşayan ve varolan her şey kusurludur, kusur barındırır.
İNSAN- Bağışlayıcı rabbim…
TANRI- Ve insanoğlu belki çözüm bulabilir, tüm yaratılanlar adına bir çözüm?
İNSAN- Düşünüyorum…
TANRI- Ve kusurlu göz için; kusurlu tanrı hiç olmazsa…
İNSAN- Efendim!
TANRI- …O çıkıntıyı yarattı!..
İNSAN- (Elini burnuna götürür, gözlüğünü düzeltir.)
TANRI- Kusurluluğun kusursuzluğu belki?..
İNSAN- Anladım…
TANRI- Teşekkürlerle şükretmelisin insanoğlu!
İNSAN- Lens efendim!..
*
Yaşıyoruz düşünceye bağlı gerçeklikle...
Kara yazılı kabilelerin yazgısı;
Sonsuz yapaylık.
Burçlardan oklarla vuruluyoruz; gösteri sınıfı localardan.
Pasifik'ten gelen titreşimler kulak yıkıyor.
Kırmızı yoncalar tüketiyoruz, mozaik virüsler eşliğinde
Sintilatör liften müzikler dinleniyor…
Sedefler Senfonisi.
Öyküler, şiirler de yazılıyor, bellek kaydırmacayla,
başlık; Resul’un Kanatları…
Kan dolaşımı gereksiz, sanal odada Harvey Museum.
Ayrıksı komşular da var; Pupa, Pompa, Arcturus.
Gautama’nın Yolcusu sayıyor ölüleri…
Gemiyle kral geldi!
Dinleniyor çöl rengi aslanların uluduğu bahçelerde
Ve sinemalar, adım atılmayacak kadar dolu.
Bu yüzden Merih, sürekli tüketiyor gözlerimiz
Işık yurtluklarında, zaman dışına çıkıp uyuyoruz
Ve kovalent kanatçıklar salıyoruz geçmiş uygarlıklara
Umarsız olma, salt ölmekten, yaşamaktan yorgunuz
Ve burada sürgit düşünüyor, anıyor
ve arıyoruz…
*
POLARİS
Gerçeğe peçe vuruluyor burada...
Panama ayı süslüyor geceleri
mavisini sallayan engerek otları
eter tabakası boyunca
yıldızları yalayarak uzaklara
taşıdı onu.
Balçıktan atalarımız
doğum kaşıkları
ve deniz sazlarından kılıcımız
öğle güneşinin üzerinde
acımasızca yüzen
ışıktan toplarımız!..
Derin ve sonsuz gecede
kara urban atlılar
ve ağlaşan çocuklarla
matriks ve Gödel öğretileri
-kuşku duyuyorum yine de-
insan figürü onlar ruhları sakallı
ve Balancar’dan sürülüyorken işte
Yine de gülümsüyor o...
Elinde fenerler uçuran papağan
yol gösteriyor sana;
kükürte doyurulmuş yamaçlar
dikenli teller ormanlar ağaçlar
samandan taçlarıyla inliyor işte;
Adversus annulares’in son sayısı.
Ve bir gece önceki çisenti
ıslak alevler siyahsı küller
çözülmez bir dil, Yunancalar, kodeksler
iki sol bacak, hep kendini gören yüz
Yine de gülümsüyor o...
Tırnaklardan fırlayan oklar
geriye doğru uçabilen şey
demir yüzler, demir gözler, devinimler
yalağın yanı başında uluyan mutant
çürüyen zaman dönerek çöken çark
ve damarlarımızdan akıp giden çağlar
ufukta beliren aynalarda, yansımalarda
kargaşalar ve kaosların belirişi
ve akıntılarda süzülen denetsiz
bir tek ve yalnızca görebildiğim işte
Yine de gülümsüyor o…
(Söyle bana, bütün bunlar yetmez miydi!..)
*
PARADOKS
Düşünsel alışveriş anlağı döllüyor.
Dünyamız giderek bizden uzaklaşıyor.
Sankar’da açılan kuyularda
vızıldayarak ölüyor arılar.
Kör imgeler, Samsatlı Lucianos, Hürü Ana
İki Acem kılıcı gibi kaşları.
Gözler, bir yere açılmayan kapılar.
Çepelpuç; ilkel ve çağdaş voyvodamız
Deve ve serap, doğacıllığını koruyan din
Plazada uluorta asılan tüccar.
Sanrılar, insan çığlığından ölen balina
Öteki olduğunu fısıldayan Bohemyalı
Panizm…
Ve Persî bir prensteki geleceğimiz.
Tanrıdan önce gelen tek şey eseme
Otrar kentinde geçmişe yönelen zaman
Yüz yılın sonunda konuşan kedilerimiz.
Omurundan
Ceyhun’u aştık Turfan’ı geçtik
Ve Hubyarlar karşımızda işte!
Biricik bengisu ben
Bir yaratı yuvarı Avesta’mız
Ben’in tanrısı ben
Sonsuz açılım, tek tin, tek töz
Her şey kendisi.
Maddenin isteri düşünce
Düşünce ise madde!..
*
SEVDAÇEKEN
Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan
diyorum ben
Ağır metaller gibi, uzaysı sevi
ve ah ki bakılışı güzel
Reyhansı tözden ve süzülen,
bir Sümer koku,
arzunun karanlık nesnesinden
Alkeion ki doğrulur korulardan,
bir masal geçiyor burada,
bir taç yaprağı
Leylak büklümlü, bir kara yoru
ırmak bir peri geçiyor
ölümlerden diyorum ben.
*
GOR ÇUKURU
Ey gericil düşüncelerimiz
Kör kayalar, dağ gelincikleri.
Rameau; düşsel bir senfoni.
Geleceğimizi unuttuk
Hindolojiden gelenler;
Fransız değiliz diyor.
Yıldızlar kucaklıyor bizi;
Nişaburlular gibi.
Ey Saksonya elektörü
Kardinal Richeliu
Ve işte ay gibi parlıyor yüzlerimiz.
Orada
Korkunç geçitleri dağ başlarının
Pan’ı çıkarıyor karşımıza
Rüzgârın hışırtısı ve meşelerin ıslığı
Sağaltıyor canımızı.
Solomonaleykümler
Korint gelini
Balbal taşları
Uçuşan guguk kuşları
Tepelerden gelen uğultu…
Aspurakan kralı
Ovit dağı
Kuşun soluması,
Üç kulaklı kaplan,
Şarlotan
Akşam karanlığı
Köknarların çangırtısı
Ve ormandaki kümeleşme
Justine,
Bir Ispartalı gibi hızlı mızrağıyla
Süreyya yıldızına doğru uçarken güvercin
Ayasofya ve Yerebatan’dan geçiyor
Aşkın kanatları ne cin dinliyor, ne de Çin-i maçin
Ah çıldırtıcı çığlıkların ‘sapiensiyiz
Delicesine koşan
Düzensiz adımlarımız
Boynuzlarla, ışıklarla
Şeytanın fırtınasını parçalıyor.
İsa bu köye uğramadı yaygaraları
Tarkovski çiçeği
Behnan Şapolyo okumaları
Matriks ve döl yatağı
Engizisyon cadısı, Frankeştayn
Gagarin sokağında olup bitenler
God, Godot, Vizigot
de Tott
Pollution, mor tanrılar
Sms sinyaliyle öldürülen adam
Ve Tebriz’de
Kuyuya düşen Murat Paşa…
Dalay Lama, Cundişapur, Volapükçe
Kaldığımız Nepal oteli
Hayretle gözlemlediğimiz Roma Çukuru
Vesaire, vesaire, vesaire…
*
TASIM
Eğer dokuzu on geçe bana gelebilseydin
konuşurduk,
tanrı, sen ve ben.
Leylakların altında soluyorken
bir tür cenneti...
Arıyorken sonra, onun genlerinden süzülen
o “Son Perde”yi.
Denizleri düşlediğin yerde
seni bekliyorum ben
İnerken kalkerlerin arasından
-o sonsuz beyazlığa-
Nar çiçeklerinin, yıldızlarla döküldüğü
o ışıksız gecede
Çağanozlar yürürken kıyılara,
sürülerle, eşsiz ezgilerle, alaylarla
Eğer konuşabilseydik seninle,
suların sessizliğinde
Re diyecektim Brahms’ın,
o Slovak resmine; Re!..
tanrı, sen ve ben
koşarken;
hiçliğin o sonsuz gecesine…
*
HRANT DİNK
(Şitsorka)
H
Hasbilgiyi aradılar. Habanera yaptılar. Habiptiler. Hakir gördüler. Hakkâktılar. Halâskar oldular. Halifeler tanıdılar. Hanedanlar bildiler. Hanefiydiler. Harfendazdılar. Harezmiyi bilirdiler. Harnup yediler. Harputa gittiler. Hasenattaydılar. Havan topu kullandılar. Havraya girdiler. Harç kardılar. Hartuç sürdüler. Haç taktılar. Haca aktılar. Hazarı istediler. Hedonisttiler. Hegomonyacıydılar. Helikon çaldılar. Herbivordular. Heterodoks oldular. Heyamola çektiler. Hezareni kokladılar. Hilkattiler. Hindologtular. Hipotenüsü buldular. Horantacıydılar. Horozbina sevdiler. Horoz fasülyesi yediler. Hundular. Huruç ettiler. Hurç sordular. Huşu içindeydiler. Hûlya kurdular. Hümanisttiler. Hünerleri vardı. Hüngür hüngür ağladılar. Hûnsaydılar. Hûvelbaki dediler. Hûzmelere büründüler. Hıdırlık ettiler. Hidrofildiler. Hilozoizmi tanıdılar. Hint irmiği yaptılar. Hipotetiktiler. Hornblenti bildiler. Horoz ibiğini sevdiler. Hotozları vardı. Hunhardılar. Hurdalıktılar. Hurdahaş oldular. Hurufîye erdiler. Hûma kuşuydular. Hûmayundular. Hünkârlar beğendiler. Hünnap diktiler. Hürmetkârdılar. Hüt dağını biliyorlardı. Hûveyda idiler. Hüzzamı severlerdi. Hüzünlüydüler. Hilafeti aradılar. Hakikati sordular. Hayz görürlerdi. Hasılatı böldüler. Hülasa böyleydiler.
R
R bacaklıydılar. Rablerine bağlandılar. Rabbaniydiler. Raca ve ricacı oldular. Rahim olandılar. Radonu tanıdılar. Rahmaniydiler. Rakunu bildiler. Rekorlar gördüler. Rapsodiyi sevdiler. Rebap çaldılar. Recm ettiler. Redoksu anladılar. Rebetiko oynadılar. Remil attılar. Reomürü tanıdılar. Resuldüler. Reşittiler. Retoriktiler. Revak gördüler. Revnakı tanıdılar. Revolver kullandılar. Ringa yediler. Rikkattiler. Rodeo yaptılar. Rodezyayı aradılar. Rokforu tattılar. Ruam oldular. Rokokoya baktılar. Rondela kullandılar. Rüçhandılar. Rüsvaydılar. Ruz idiler. Remz oldular. Rüzgâra karıştılar.
A
Ah ettiler. Abayı yaktılar. Abajuru buldular. Arıları aşıladılar. Abakûsü saydılar. Abanoz kestiler. Abaşo dediler. Abaza peyniri yediler. Abdal-ı pîr oldular. Abdest aldılar. Abdûlleziz tattılar. Aborijindiler. Abrakadabra öğrendiler. Abustular. Acembuselik oldular. Acemborusu çaldılar. Ağalık sürdüler. Acem kılıcıydılar. Acem lalesi kokladılar. Acırga yetiştirdiler. Acınç içindeydiler. Ağılları doldurdular. Açıortayı buldular. Açlık grevi yaptılar. Adagio dediler. Ada soğanı ısırdılar. Adil oldular. Ada tavşanı gördüler. Ad çektiler. Âdemdiler. Atlarla geldiler. Adezyonu tanıdılar. Adrenalin yükselttiler. Afazi belirtisi verdiler. Aforoz ettiler. Afrikayı gördüler. Afsunluydular. Afyon çekiyordular. Agnostiktiler. Agoptular. Agoraya girdiler. Agrafiydiler. Agronomi öğrendiler. Ağları gerdiler. Ağıt yaktılar. Ahireti gördüler. Ahir zaman bildiler. Ahiret peygamberiydiler. Ahitleri vardı. Akabeyi geçtiler. Aktiumda savaştılar. Aktinyumu tanıdılar. Alayuntluydular. Aleksiydiler. Algarina çalıştırdılar. Alizarin kullandılar. Amnezi oldular. Analjeziye uğradılar. Ardes dağlarına gittiler. Anzarot ağacını yoldular. Apukurya yaptılar. Arkegonu öğrendiler. Arnika yediler. Adaklar adadılar. Ayetler bellediler. Asal gaz ürettiler. Ayandon fırtınası gördüler. Acılar tanıdılar. Aya çıktılar. Ahuramazdaya vardılar. Alametifarikaydılar. Allahı tanıdılar. Asiisa oldular.
N
Nakit severdiler. Nusayriydiler. Nekaistiz dediler. Nekeslikleri vardı. Nekreydiler. Nekroz biliyorlardı. Nektarı tattılar. Nemçeye gittiler. Nemruttular. Neojen devirdendiler. Neolojizmi buldular. Neon kullandılar. Neoplatoncu oldular. Nepotizm yaptılar. Neoplazma gördüler. Neptünü geçtiler. Nergisi kokladılar. Neşideler neşidesi yazdılar. Nü idiler. Nüdist oldular. Naat dökerdiler. Nahiftiler. Nakkare çalarlardı. Nakkaştılar. Nalbant oldular. Nalçaları vardı. Nal çakarlardı. Namzettiler. Nalın giyerdiler. Nalburdular. Nanik yapardılar. Nano teknolojisttiler. Nar çiçeği bilirdiler. Narenç yetiştirirlerdi. Nar balinası gördüler. Nârıbeyza oldular. Narkoz alırlardı. Nas yapardılar. Nasırları vardı. Natır kullanırlardı. Naylonu buldular. Necef taşı severdiler. Neferdiler. Nefrit çekerlerdi. Negatiftiler. Nükleonu buldular. Namekan olurlardı.
T
Taassupluydular. Tabuları vardı. Tacirdiler. Tüveyç severdiler. Taflanı kokladılar. Tahnitliydiler. Talancı oldular. Tamtam çalarlardı. Tango yapardılar. Tanrı kayrasıydılar. Tanzanyayı bilirdiler. Tapir görmüşlerdi. Tasımcıydılar. Taşçıl dediler. Taşikardi oldular. Tatar ağasıydılar. Tavan süpürgesiydiler. Teflonu tanıdılar. Tekilaycıydılar. Tekfur gördüler. Tektanrıya inandılar. Telefon ederlerdi. Tüvana idiler. Telkari yaparlardı. Tinle tündüler. Teslis okudular. Temaşaya geldiler. Taslak böldüler. Turnayı tanıdılar. Tuyuğ çektiler. Tümen oldular. Tabur soydular. Tabya takımdılar. Tecim evi açtılar. Tafra sattılar. Tahterevalli yaptılar. Tamburiydiler. Tamuya gittiler. Tanjant ölçtüler. Tantanalıydılar. Türap içindeydiler. Taoisttiler. Taraçaya baktılar. Taş devrini gördüler. Taş levreği yediler. Tatlı su içerlerdi. Tavernada oynardılar. Teğet geçtiler. Tekerleği buldular. Tekvin dediler. Tırnaklarla kazdılar. Telekleri vardı. Tellaldılar. Temas içindeydiler. Temel atardılar. Turunç yediler. Tülbent örttüler. Tümör oldular. Tabut sardılar. Taciktiler. Taç attılar. Tahıl yetiştirdiler. Tayfa oldular. Tampon kurdular. Tan ağarttılar. Tank yaptılar. Tan yeli beklediler. Tapınçta bulundular. Tarla kuşu sevdiler. Tasma taktılar. Taşıl oydular. Tavuk karasıydılar. Teke sakallıydılar. Tektoniktiler. Telef oldular. Telgraf çektiler. Telli turnam dediler. Tembeldiler. Temerküz kampları vardı. Tuvaca konuştular. Tüneklediler. Temren yaptılar. Tenya tirişindiler. Terastan baktılar. Teravih kıldılar. Terebentin sürdüler. Termit yediler. Turgor oldular. Teşrinievveli gördüler. Tevatür çektiler. Tungsteni buldular. Tımar yaptılar. Tundrayı bildiler. Tırnak kestiler. Toynak sivrilttiler. Tuğra yazdılar. Tibet sığırı sordular. Tunç gibiydiler. Tifüstüler. Tilki kuyruğuydular. Timsah gözyaşıydılar. Tirendazdılar. Tirhos vohozu yediler. Titrem yaptılar. Toharca bildiler. Topaz gördüler. Toprak kölesiydiler. Topuz sardılar. Tuğluydular. Torero oldular. Triatlon atladılar. Torpido gözüne baktılar. Toygarca uçtular. Töre tören bildiler. Töz oldular. Trakunyaydılar. Trombon çaldılar. Tirbuşonu buldular. Troçkiye kızdılar. Tersanede kaldılar. Teraziyle ölçtüler. Teres dediler. Temyiz ettiler. Teşneydiler. Teşrinisaniye vardılar. Tevrat okudular. Tınaz savurdular. Tırpan seçtiler. Ticaniydiler. Tilavet yaptılar. Tilmiz oldular. Tiramola dediler. Tirfillenme gördüler. Tiroitleri vardı. Toht yaptılar. Tolga giydiler. Topoğrafiktiler. Toprak sıçanı tuttular. Toreadordular. Torlaktılar. Tugay kurdular. Travers yaptılar. Trençkot dediler. Tröst bildiler. Tuba yarattılar. Tufana kapıldılar. Tortu içtiler. Törpü yaptılar. Tragedya okudular. Trampa dediler. Teneşire geldiler. Terane ettiler. Terapisttiler. Terbezleri vardı. Terkibibent yazdılar. Tetanos oldular. Tevarüs kaldırdılar. Tılsımlıydılar. Tırabzana tırmandılar.Trabzona geçtiler. Tiabendazol kullandılar. Tifo dediler. Tirandılar. Tirat geçtiler. Tirhandil yaptılar. Titana gittiler. Tohum ektiler. Tonozluydular. Toprak işlediler. Topuktan vurdular. Tornistan yaptılar. Tozan oldular. Tövbekârdılar. Trakeyi bildiler. Trampet çaldılar. Toteme taparlardı. Tanrı suretiydiler.
D
Döllenendiler. Dadaisttiler. Dağlıydılar. Darbe bildiler. Dağ ispinozuydular. Darbımeselciydiler. Davudi sestiler. Davul çalarlardı. Dakara giderdiler. Dekatloncuydular. Delta gördüler. Demiri buldular. Demiurgostular. Demirhindi yediler. Demirperde kurdular. Demoklesi tanıdılar. Deniz hırsızıydılar. Deskriptiftiler. Demirdikeni tanıdılar. Dil avcısıydılar. Dil atlası oldular. Dilbazdılar. Dilberdiler. Diskurları vardı. Dolmeni bilirlerdi. Dominanttılar. Dülgerdiler. Dominyondular. Düğün çiçeğiydiler. Dragomandılar. Dümendeydiler. Doğrulam tanıdılar. Dublörleri vardı. Düvel dediler. Dram yaptılar. Ditrambos gördüler. Divana durdular. Divitle yazdılar. Drahmi aldılar. Drahoma verdiler. Duyargalıydılar. Dretnot yaptılar. Duvak giyerdiler. Düş içindeydiler. Duvarlar ördüler. Düşman oldular. Duahandılar. Drosera bildiler. Durgu gördüler. Dilmaçtılar. Debbağdılar. Debdebe yaşadılar. Deccaldılar. Defineciydiler. Defne kokladılar. Dehliz yaparlardı. Dekadandılar. Dekametreyi buldular. Descartesı yarattılar. Dekovili ittiler. Demagogdular. Demirkazık gördüler. Detant yanlısıydılar. Deniz kozalağı yediler. Deniz pırasası sürdüler. Desibeli tanıdılar. Duygandılar. Diasporayı bildiler. Difenbahya ektiler. Diktafonlar kullandılar. Diktatördüler. Düellocu oldular. Dibek dövdüler. Düet yaptılar. Dinktiler. Diplarya yediler. Diploiti bildiler. Dişindirik geçirdiler. Domestiktiler. Domuzotu ezdiler. Dragondular. Donördüler. Döşleri fırlardı. Döşekte yatandılar. Dölleyendiler.
İ
İdris ağacı yetiştirdiler. İblistiler. İbranca bildiler. İbrik taşıdılar. İbrişim kullandılar. İçdenizde oturdular. İçitleri vardı. İçrektiler. İçtinap içindeydiler. İdamı bildiler. İdefiksi buldular. İlarya yerdiler. İlhanlıydılar. İlkinsil olandılar. İllüstrasyoncuydular. İlmihal okudular. İmgeyi sevdiler. İmparator karşıladılar. İmrence içindeydiler. İmroz beslediler. İnancaları vardı. İnce ağrı çekerdiler. İncitilen ruhtular. İdeayı bildiler. İdil yazdılar. İffetleri oldu. İğdiştiler. İğreti dururdular. İkbal içindeydiler. İkilemleri vardı. İkircimdiler. İklimler yaşardılar. İksir içtiler. İlbay oldular. İlenç içindeydiler. İlgeç bilirdiler. İlistir kullandılar. İllaki derdiler. İllüzyonları vardı. İmansızdılar. İmitasyon severdiler. İmrahorluk yapardılar. İmrenç duyardılar. İmsaklara kaldılar. İncil okurdular. İncik kemiği kırdılar. İndividüalisttiler. İdoller aradılar. İfriti buldular. İğ ağacını bildiler. İğrençlikleri vardı. İğ yağı içerdiler. İkebana yapardılar. İkirciktiler. İkonlar öptüler. İkonoplast oldular. İlahlar yarattılar. İlahisin dediler. İlinek bilirdiler. İlkeldiler. İllettiler. İlmek yaparlardı. İman tahtaları vardı. İmleç bulurdular. İmrenti içindeydiler. İnci severdiler. İncir kuşu sordular. İndüksiyon kullandılar. İpnoz olurlardı. İranisttiler. İrkinti içindeydiler. İrseni tanırlardı. İshal olurlardı. İskandile asardılar. İskele kurardılar. İskete dinlediler. İskorbütü bildiler. İslav oldular. İspanyol nezlesiydiler. İspenç beslerdiler. İspermeçet tutardılar. İspiralyadan bakarlardı. İstavroz çıkarırlardı. İstif yapardılar. İstralyacıydılar. İşkembe içerdiler. İşkence severdiler. İşret meclisiydiler. İşportaya geldiler. İt dirseği oldular. İyodürü buldular. İzobarları vardı. İnleyenciydiler. İpliksi giyerdiler. İris kokardılar. İroniktiler. İseviyiz derdiler. İsilik olurlardı. İskandinavyalıydılar. İskeletleri vardı. İskitçe gülerlerdi. İskorpüt olurdular. İs içindeydiler. İspençiyarı tanırlar. İspinoz sesiydiler. İspirto içerlerdi. İstençliydiler. İstikrah ederlerdi. İstrongilosu bilirdiler. İşkilliydiler. İştahları vardı. İveğendiler. İyon yuvarıydılar. İzomeri sorarlardı. İnsandılar. İrinleri vardı. İrkildiler. İrsiyetli bakıştılar. İshak kuşu gördüler. İskambil açardılar. İskarpin giyerlerdi. İskemlede otururlar. İskonto yapardılar. İspanyolettiler. İspari bilirdiler. İspendektiler. İspiyon ederdiler. İsrafili görürdüler. İsterleri vardı. İstiridye alırdılar. İşitim içindeydiler. İşkilsiz olurdular. İtalik yürürlerdi. İyoniktiler. İzotermi bilirdiler. İnsani ol derlerdi. İnsansızdılar.
N
Novayı tanıdılar. Nosyonu kullandılar. Nogay olurdular. Noeli bildiler. Nevbaharı geçtiler. Nevralji oldular. Nevroz gördüler. Nevruzu yaşadılar. Newtonu ölçtüler. Nevyunani oldular. Nörotiktiler. Nifak arardılar. Nihilist olurlardı. Nijer kaplanı dediler. Nikap takardılar. Nikbindiler. Nikeli tanıdılar. Nikris oldular. Nimbusu gördüler. Nitramiti buldular. Nitratı çözerlerdi. Nitrik asit içerdiler. Nitrogliserin yapardılar. Nümizmatiktiler. Naldökendiler. Nam salarlardı. Namahremdiler. Name yazardılar. Nalları vardı. Namerttiler. Namibyaya kaçtılar. Namusluydular. Namlu tanırdılar. Nankördüler. Napalm yaparlardı. Nara attılar. Nardenk yerdiler. Narh koyardılar. Narindiler. Narsistlerdi. Nasipleri vardı. Nasturiydiler. Navlun alırlardı. Neyzendiler. Nedrettiler. Nefir çaldılar. Norton eleğiydiler. Nehirde yüzerlerdi. Nüzuldular. Naziğiz derlerdi. Nazi olurlardı.
K
Kekreyi tattılar. Kabalayı bilirlerdi. Kabareyi buldular. Kabeyi yaptılar. Kabili tanıdılar. Kabristana gittiler, Kadril oynadılar. Kadmiyumu gördüler. Kadük oldular. Kaftan giydiler. Kağan seçtiler. Kağşaktılar. Kahhardılar. Kalemşörleri vardı. Kalubelâdan kaldılar. Kalyon bindiler. Kamarillaydılar. Kambiyoyu tanıdılar. Kambriyeni geçtiler. Kamineto yazdılar. Kançılarya oldular. Kanibalizm dediler. Keratini bildiler. Kandelayı ölçtüler. Kantara çıktılar. Kant içtiler. Kablelvuku idiler. Kaburgaları vardı. Kâbus gördüler. Kadanadan indiler. Kadavra oldular. Kadastroyu böldüler. Kamu severdiler. Kafkaslıydılar. Kâfirdiler. Kağnıya geçtiler. Kakofoni yaptılar. Kalebenttiler. Kalkanları vardı. Kalvenisttiler. Kamarottular. Kamberdiler. Kamus yaptılar. Kanıksadılar. Kantat çağırdılar. Kantona ayrıldılar. Kapriçyo idiler. Karavela gördüler. Karaimce konuştular. Kardinal tanıdılar. Karina idiler. Karlukları sevdiler. Kartezyendiler. Karyokinez bölündüler. Kastoru gördüler. Kunduzdular. Kaşmerdiler. Katafalka girdiler. Katavaşya oldular. Katedrale gittiler. Katır yılanı yediler. Kavaftılar. Kavalyeydiler. Kavram bilirdiler. Kayra idiler. Kebirlerdi. Keçeyi buldular. Keçiyi sağdılar. Kefaret öderlerdi. Kefen giyerdiler. Kehanet ederlerdi. Kelam söylerdiler. Kemiği övdüler. Kendir ekerlerdi. Kerkenez uçururlar. Kesit olurdular. Keten kuşuydular. Kethüdaydılar. Kevser içerlerdi. Kışlayı bilirdiler. Kısrak bindiler. Kışkırtanı bulurdular. Kontralto sestiler. Korida yaparlardı. Korvet sahibiydiler. Kölemendiler. Kösemeni tanırlardı. Ksenofobileri vardı. Kuartet söylerdiler. Kundakçıydılar. Kurganda otururlardı. Kuvars taşıydılar. Küf içindeydiler. Küffardılar. Kümbet yapmışlardı. Kubbeliydiler. Küraso içerdiler. Kırağı görmüştüler. Kamçılıydılar. Kırbaç bilirlerdi. Kır bekçisiydiler. Kırmızıya boyardılar. Kısır olurlardı. Kır çiçeği severdiler. Kız kaçırırlardı. Kibardılar. Konvansiyonel bilirlerdi. Korozyonu buldular. Kökenleri vardı. Karavaştılar. Kreşendo çekerdiler. Ksenon gazıydılar. Kuduzdular. Kunt oluyorlardı. Kurya sorguladılar. Kuvertür görürlerdi. Küfür ederdiler. Kükrerdiler. Külünk yaparlardı. Küsufa dururdular. Kikla bilirdiler. Kirvesi gelmiştiler. Kiyanustular. Klavsen çalarlardı. Kohezyona bağlıydılar. Kordofanda oturdular. Komanditerdiler. Kolofan sürdüler. Kondom kullanırlardı. Konglomera yaşardılar. Koral dinlerdiler. Kortekstiler. Köpek üzümü yerdiler. Köstekli saattiler. Ksilofon çalardılar. Kumpas içindeydiler. Kuran dilleri vardı. Kuranderi bilirlerdi. Kutan kuşuydular. Kuzgun kılıcıdırlar. Küfrandılar. Köknarlar keserdiler. Korsanlıkta yaparlardı. Kümültüde saklanırlar. Koralev büyütürlerdi. Kan severdiler.
(Sonra zamanlar geçti ve gökler gümbürtüyle dürüldü,
büyük beyaz taht ortaya çıktı ve onlar ateş çukurlarına doğru savruldu
ve buyrultular içinde olanla, büyük beyaz boğanın da maskesi düştü!..
Anlayamayacağınız bir zamanda geçti, burada anlattığım öykü…)
BİR BAHAR AYİNİ
( H e r m a f r o d i t )
I
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...
Bazen aşağılardan mırıltılarla geçen yolculara bakıyorum, taş atıyorum onlara, ürkütüyorum hayvanlarını ve en önde ak bir tay üzerinde duran önderleri diyor ki; ‘Yukarılarda dağ keçisi olmalı, yoksa nereden sıçrar ki bu taş yağmurları.’ Sonra ağaçlara tırmanıyorum, alıçlar, böğürtlenler topluyorum, bademlerin yosunlu ıslak dallarına uyluklarımı yaslayıp, daldan dala geçerek, bodur ağaçlardan erik koparıyorum. Ormanın uğultusuna kapılıyorum. Yalnızım ve orman cinsleriyle kucak kucağa hep böyle yalnız kalacağım. Su birikintilerinde yusufçuklar boru çiçeklerine her konduğunda, mavi kanatlarını tutup çekiştiriyorum onların, çayırların üzerinde çocuk kalbi gibi titreşiyor böcekçik. Öğle üzeri örenleri dolaşarak, tepelerde yaban arılarının yuvalarına çomak sokuyorum, ardıç dalı renginde, sarılı kırmızılı şeritlerle, ürkütücü, incecik sokaçları dışarıda, uçuşuyor arılar. Yaprakların arasında kovalamaca oynayıp kaçışıyoruz ve peteklerden değneğimle sıyırdığım ballarını yalıyorum onların. Bal ağzımın kıyılarına dökülüp yayıldıkça; kelebekler, minicik böcekler gelip konmak istiyor dudağıma. Sonra aşağılardaki boğaza iniyorum, gün burçlardan süzülüp, yarıklardaki ejderhanın kucağına düşmeden sulardan çıkmıyorum, ağaç kabuğundan sandallarla yüzüp dolaşıyorum. Kabarık, gümrah toprakta dolaşan orman cinsleri, mutluluk ve şaşkınlıkla beni izliyorlar, üzerlerine gidersem geri çekiliyor, karşıya geçersem de hemen toplaşıp, yine merakla bekleşiyorlar. En çokta kuşlar ötüşüyor yıkanıp dökünürken, iskeçeler, sarı gagalar, çatal kuyruklar, çulhalar. Kırmızı kanatlı çayır çekirgesinin bile çıtırtısını duyuyorum çağıltılar arasında.
II
Yapraklara yürüyen su, kutlu bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Aşağılarda köylüler, tarladaki ürünlerini çapalayıp ter akıtırken, yorgunluk çökünce, komşularıyla yarenlik yapmaya başlıyorlar. Akşam dönerken, binitleri yolun sapağında bir görünüp bir yitiyor. Sesleri, orman cinlerinin, su perilerinin seslerine karışıp, tuhaf aksanlara dönüşerek kulağıma dek geliyor. Tatlı, dertsiz uğultularla söyleşiyorlar eyerlerinin tepesinde. Kimi zamanda hava dönüyor; uzakta, ovalarda birden patlayan bir hareketlilik gözlüyorum. Fırtına, bastıran yağmurla, her şeyi katıp katıştırarak, karman çorman ediyor, eşyayı ve insanları hırçınlaştırıp bozup dağıtırken, kızışkın bir belirsizliğe yol açıyor. Dallar hışımla eğilip doğruluyor, otlar saç saça baş başa kalıp, toprak karışıyor ve buğday dolu düzlüklerde şimşekler çakarak, ova bir o yana, bir bu yana savrulurken, sesler ürkücül bir heyulaya dönüşüp, tümsekleri aşarak, uzakta kararan gölgeler ve burgaçların homurtusuyla, ıssız dağlara doğru yükselip gidiyor. Ve birden ortalık umulmadık biçimde durularak, doruklarda çamların dikenli taçlarının, pırnalların, kedi tırnaklarının arasında güneş açıyor, az sonrada, yine hiç bir şey olmamışçasına, dağın karanlıkları arasından sızan ışıklar, kovuklarda kıpırdaşan uyuşuklarla kol kola, sanki işitilmez sessizlik dolu oynaşlar içindeymiş gibi, yavaş yavaş batıyor.
III
Serin mayıs sabahında çiçekler açmış, parmaklarım çiçeklerin kırmızısına bulaşmış, lagünün sisleri arasında, umarsızca çırpınan kuşlarla, düşte gezer gibi süzülen tazılar görüyorum. Dağ köylerinin kurnaz bakışlı tazıları, ağaçların yere yakın dallarında, uçamayan yavrular, kabarıp kösleşen toprakta kara tavuklar, çamların kovuğunda çılgın renkli tavuslar, düşten güzel kuşlar varmış gibi, bir kral edasıyla salınıp gidiyor. Ve mavi benekli tazının ağzındaki yabanıl kumru, kanatlarını çırpa çırpa, sağa sola çarpa çarpa tükenerek, bu yaşam sarhoşu, kıvıl kıvıl canlıların dünyasına veda ediyor.
Şafağın bitişini muştuluyor keskin uluyuşlu yırtıcılar. Ve ürpertici sabah yelinin şımarttığı çayırlarda, yaprak gözlü karacalar suya inmekte ve alaca tüylü uzun kuyrukların tuhaf çığlıkları var sabahın sesinde. Kırlarda Venüs
çiçeklerini koklayarak dolaşıyorum, koruların baygın kokusu burnumda tüterken, ulu bir ağacın dalları altında, birden gürültüyle bir sanduka düşüyor tepeden. Gümüş kapaklı minicik bir kutu, içinde gönüllerin saklandığı, altın
simlerle döşeli, kadife tenli dörtgen piramit. İçini açıyorum, küçük mü küçük haberci Merkür, -Hermes kılığında!- sadağında oku, elinde yayıyla, anileyin sıçrayıp karşıma geçiyor ve karanlık bastığında, her zamanki gibi, Atena’nın sevişme vaktinin geldiğini söylüyor bana.
IV
Ormanın içlerine doğru uçarcasına koşuyorum, pembecil bulutlarla örülü, mavi yıldızlarla süslü kulübeden içeri giriyorum. Atena kuş tüylerinin havalarda uçuştuğu, diri bedenlerin üzerine, iri basenlerin ötesine berisine üşüştüğü, yumuşak, rengarenk yatağında beni bekliyor. Sarılıyorum ona, nilüferli göllerden süzülen çiğ dolu damlalarla, siyah zülüflerinden sümbüller sarkan, yasemin kokulu saçlarına elimi atıyorum. Teninin buğdaysı kokusunda, rüzgarda yapraklar gibi, dilimi gezdirerek, avlaklarına, ağaçlık derelerine, ırmaklarının dar boğazına, çayır tüylü, çiğdemlerle süslü kıstaklarına doğru hoyratça iniyor ve doruklardan aşağı, elimi kolumu sallaya sallaya, Atlantis’de sözü edilen Platon’un dev mağarasına giriyorum.
Kulak oyuklarına, boyun uzantısıyla, omuz boşluklarına, yanak gözeleriyle, çene çukurlarına, orman yemişlerinin tüm tatlarını, tüm kokularını, tüm gizlerini fısıldayarak onu kışkırtıyorum. Ansızın dönerek altına alıyor beni, gözlerim kararıp, kulağım uğuldarken, gizlerle dolu uçurumlarında, el değmeyen yükseltilerinde, altın sunumlu renkler içinde, kayarcasına dolaşıyorum. Görülmemiş, us dışı ışık oyunlarıyla süslü, güneş gözlü, mavil sislerin perdelediği, renkli tüylerle bezenmiş, sincapların yaramazlıkla gezindiği ormanlarına dalıyorum. Güzelim hayvanlarla, alabildiğine kıvrak taylarla, ak tüylü akbabalar, vahşi filler ve benekli kaplanlarla oynayıp coşuyorum. Ve çene gülü gibi bir tünelin ağzından; çift ağızlı bir tünelin ağzından, yıldırımlarla girip çıkarak, koşarak, hızlanarak, düşe kalka, çarpa çurpa, bağıra çağıra, ağlaya sızlaya, yalvara yakara güneşe varıyorum. Körelen bilincimin kösnül aydınlığında, haykırışlarla eriyip, alev alev parçalanarak, bir güneş oluyorum!..
V
Sabah olmak üzereyken, aslan kükremeleri ve vahşi böğürmelerin tan atımında harmanimi topluyorum. Düşlerin kulübesinden çıkarak ormana dalıyorum. Soğuk ve mavimsi bir bahar göğünde, ayın soluk ışığının, öylesine erinç ve dinlence vaat eden ormanın içlerinde gezinişiyle, eğrelti otları ve at kuyruklarına basarak, -sırtımı kuzeye verip- bir sedir ağacına yaslanıyorum. Ormandaki kaynaklardan dökülen suların çağıltısında omuzlarım ürperiyor, hayatın ve ölümün amansız baskılarını benliğimde duyumsayıp, ağaçların arasında -kaplan gözü gibi- parıldayan sabah yıldızına bakakalıyorum.
Karşıma çıkan ilk çağlayanın kollarına bırakıyorum kendimi, funda yapraklarıyla kalçalarımı ovuyor, incecik kaburgalarımı ve göğüs kafesimin minicik incirlerini hafif hafif kırbaçlayarak, diri bedenimin özlemle yüklü kalmasını sağlıyorum. Sonra geyiklerin dilini vurduğu derelerden kabımı dolduruyor, gergedan kuşlarının sevişmesine tanık oluyor ve Attika baharlarının temiz havasını içime çekip, batıya doğru yürüyerek, uzakta Perillos’un heykelleriyle süslü, sığır kuyruğu biçeminde yayılmış, altınsı bir göz gibi yalımlanan, boğalarıyla ünlü Phalaris kentinin (güneşli) görüntüsüyle baş başa kalıyorum.
VI
Sarı taç yapraklı, çiçeklerle dolu bir ırmağın kıyısında, söğüt ağaçlarına asılı kalmış yarasalara bakıyorum. Yarasalardan biri; ‘Kendimize ilişkin, kendi hayaletimizden, katıksız süresi türdeş uzama yansımış, renksiz bir gölgeden başka hiçbir şey algılamaksızın mı yaşarız’ diye garip bir şey söylüyor. Şimdi yaşıyoruz hepimiz gibi. Şimdi geleceğin en beri noktası, bir başlangıç, geçmişinde en öte noktası bir sondur. Ölümsüz ve ‘Asıl dokunulamaz olan şimdidir.’ Geçmiş ölü, gelecek doğmamıştır. Ölünce, -un ufak olup- bitimsiz bir geçmiş ve sonsuz bir gelecek olur, zamanı sileriz diyor. Orman içlerinden çokça uzaklaşmam, bu garip düşü görmeme yol açarken, kaçarcasına ormana dönüyorum. Yeraltından yükselen bir patırtıyla kendime geliyorum, yıldız biçeminde büyük bir kütle çıkıyor önüme ve bir zambak gibi açılarak, içinden tuhaf mı tuhaf yaratıklar çıkıyor: Kerberoslar, pegasuslar, kentauroslar, gorgonlar, feniksler, meduzalar ve daha niceleri beni aralarına alıp el çırparak oynatmaya çalışıyorlar. Kötücül olmadıklarını düşünerek; birlikte oyuna çağırıyorum onları, dolunay çıkıncaya dek dans ediyorum onlarla, sonra bir çemberin çevresindeymişçesine toplanıp oturarak aya bakıyoruz. Sanki bizi izleyen birileri var orada, sanki birbirimizle bakışıyoruz. Ve yaktığımız ateşin sisi ayın önünden dalgalanarak geçiyor. Oradakilerin ateşi, gizemli bir yalaza dönüşüp, gözlerimizin içinden bir hayal gibi akıp gidiyor.
VII
...Sabah çift gövdeli bir palamudun çatalında uyurken buluyorum kendimi, tüm gördüklerimin düş olduğuna karar verdim, ne denli acıktığımı düşünerek, mantar aramaya başladım, içinden garip sesler gelen tatlı su midyelerinden topladım, sonra onları gene ırmağa bırakıp, akşamdan kalan küllerin içinde bulduğum korları üfleyip püfleyerek yeniden tutuşturdum. Ormanın tinine dualar okuduktan sonra, sırım gibi dallardan edindiğim çubuklara mantarları dizerek, taşların arasında közledim ve kendime hedonist ruhların bile kıskançlıkla gözleyeceği bir ziyafet çektim. İlerde, dalların arasında peşinde bir geyikle dolaşan Artemis’in gölgesi ateşe düşünce, hemen gizlenerek, onun gizemli gülüşü ve hayvanları büyüleyişine tanık olmak için, soluğumu tutarak bekledim. Geyik, Artemis hızlanınca hızlanıyor, yavaşlayınca da durup sanki onun adım atmasını bekliyordu. Ormanın tüm hayvanları onu görünce ya soyluca bir duruşa geçiyor, yada alabildiğine güzel bir ötüş yada meleyişle serzenişte bulunuyor, musalar gibi şarkılar söylüyordu. Yakınlardan geçip gittiğinde, onun bu şarkılar alayına benim içimden de katılmak geldiyse de, kendimi güçlükle dizginledim. Taşların arasında iki yeşil yılan bile, uykularını bırakıp otların içinden, onun ardı sıra süzülüp gidiyorlardı...
Sonsuzca yaşam biçimi olsa da, ormanda yaşıyor olmaktan çılgınca bir sevinç duyuyorum. Göğsüm mutlanla dolu, başımı yukarılara kaldırıyor, coşkulu bir koroyla uçup, Artemis’e eşlik eden apak kuş sürülerine doğru dalıp gidiyorum.
...
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...
EZGİLER EZGİSİ
I
Ey Havva kızı, Lilith’in gizi, Sarah’tan güzel, ezgiler ezgisi!..
II
Güneşin Helena’sı, ayların Selene’si, ey yitik ülkem.
III
Ey yıldızlar kümesi, düşlerimin ‘Kûn’ sesi, umarsız Babil’in asma bahçesi
IV
Ey Semiramis, ey Apis!..
V
Ey 'Kana Düğünü', ilk varlığın düğümü, balkıyan doğa!..
Yılan burçlarının Aden sızısı, Ehram diyarının İştar kapısı…
VI
Ben tüm gecelerimde seni arıyor ve karanlıklarda kendime sarılıyorum ve senin varlığında, özlemler içindeki kendimi görüyorum…
VII
Ey benim Mu uygarlığım, Çökelez dağı vadilerim, esen yelim; böğürtlenler, pırnallar arasındaki, görünmeyen kuş sesim…
VIII
Sen benim yitip gitmiş Atlantis’im, bulutlar ötesindeki, kutsanmış kadınlar kentimsin.
IX
Ey yamaçların çiğdemi, derelerde çağıldayan su, tepelerde yankılanan yel; gümrah göğsüne mavi sümbüller doldururdu!..
Orpheus’un sana, sabahın sularında, defnelerle gelir, güneşin altın ışıkları kapını çalar ve papatyalar, nergisler, menekşeler ışıltıyla dolardı…
X
Ey çiçek tozlarıyla yüreği kızıla boyanmışım, sunakların kırmızısında tanrılara adanmışım ey!..
XI
Sen ikindi güneşinde salınan gölgelerim, gazel yapraklarının gizençli sesi, inleyen gecelerimdin... Ey tanın çiğ dolu ıtırı, kuytulardan akan su, dili ballandıran yaban yemişlerinin, yürekleri yakan dağ gelinciklerinin korusu!..
XII
Ey sevgili, akşam alacasında oğlaklar koynunda uyur ve ben alevi yaran gözlerle, yangınlarda yanarken, sen bahar doğumlarının dermanı derdi ve can verici melekleri gibiydin!..
XIII
Ey yüreklerin amentüsü, göklerde gecenin dolunayı yükseliyor ve işte yıldızların yıldızından flüt sesleri geliyor…
XIV
Aşkım kızıl güneşte yanan doğu zambakları, iki göğsünün arasında solan Lübnan sümbülleriydi... Ey bakılışı, Hermon dağının çiçeklerinden güzel, ey gözleri, Filist denizinin balıklarından alımlı!..
XV
Dilşadım, gecelerimde hep sen vardın... Ve çıldırtıların umarsız ruhu, Şeria ırmağının suları gibi, düşlerimde hep sana doğru akıyordur. Ey Şaron gülüm, gümrah salkımlarla dolu bağlarımın bekçisi, ruhların şahbanusu, incisi ey!..
XVI
Yeruşalim kızları, siz onun yanında hiç kalırdınız!.. Ey nar çiçeği... Güzellikte, sümbüller arasındaki ceylan sürüsünü yıldıran. Golan tepelerinin el değmedik sütleğeni. Ey nazenin goncalar, tomurcuklar… O size benzer!.. Ey açılmadık zambak, koklanmamış yasemen, bir bakışlık gelincik, biricik süsen…
XVII
Pınarların mühürlüdür senin. Dağlardan köpüklerle aşar, yamaçlardan süzülerek gelirsin. Günnükler arasındaki mür kokusu... Sen arzular bağışlayıcı ve seçilmişsin. Bal kovanı ağzın yıldızlar saçar, dağ gülleri şerha şerha açarken, bir ayet gibi korulardan yükselirsin. Ve bilip bildiririm ki; sen tanrının düşlerisin!..
XVIII
Senin dilinin tadı orman yemişleridir. Saçlarının kıvrımı çam reçineleridir. Gümüş gerdanın Gilead dağının sürülerinden beyaz. Sen nardin fidanlarının arasında açan gül fidelerisin. Petra vadilerinde uçan kuş seslerisin. Ey umarsız gönüllerin, baldan tatlı, elmas kratlı prangası, ey sevi anahtarlarının yeşim kapısı!..
XIX
Boynu fildişi kulesinden, saçları; kuzey yelinden dalgalı, gözleri güneyin güneşinden yakıcı yâr… Senin dudaklarında, hurmalardan, Kıbrıs turunçlarından gayrı bereketler var!.. Gilgal elinin güvercini gibisin; dizin dibinde, sahra diyarının aslanları bekler!.. Ey Kenan ilinin ceylanı, ak kalçaların firavun arabasına koşulu atlardır, göğüslerin, ikiz oğlaklardan beyazdır senin!..
XX
Ey doğmuşların, doğacakların belleği…
Kafeslerden uçan kekliğim, taflanım
Ey gölde yansısına sarılırken ölüp gittiğim
Kır tavşanları kıskanıyor bakir tenini…
Ey firavun kısrağı, Kedar’ın çadırı
Salkımları ferahlatan kına çiçeğim.
Ey sazı bol, çayırı bol su boyları, binbir gece soyları
Yeşil halıdan yataklarında döl verdiğim.
Ey gece yarılarında açan çiçeğim, furkanım, baştacım
Ey tanrılarımın ataları, yıldızlara kavuşturan, cellâdım, kurbanım
Celile kanaryaları, ey samanyolunda yuvasını bulan Beyrut kuşları
Ey içimdeki uçurum, Süleyman mabedinde ilâhlara kurban olduğum
Gönül tacirim, Arami İncili’m, ecem, esirim
Ey İman diyarlarının cima sümbülü!..
Günahım, günahkârım, her iki cihanda; kapısına vardığım…
Ey Ravalpindi racasının koynundan aldığım!..
Gönül indiren, ahım, onyedi yaşım, yüreklere saçılan inci
Gönüller güvercini, sarı kovandaki bal arılarım, tapıncım
Ey tan atımlarında Pencap kaplanı gibi sarıldığım!..
Ey doru kefre, Petronas kuleleri; çölde gizlenmiş firuze denizleri
Ey Faust şiiri!.. Nil’in gölgesine uzanmış Mısır sarayları senin evindir!..
Süreyya Kandili’m, dağlarda göveren bahar ayları, ey beyaz tepelerin Amana’ları…
XXI
Ey sevgili
Seninle biz, ikizdik!..
‘Ol’ deyince olurduk,
‘Öl’ deyince ölürdük.
Aşkımız öyle büyük ki,
Şu peri masalı ona yetmez
Şu gökyüzü onu örtemez…
Ey zehirler zehiri, ağum, kuğum, içtiğim…
Ey sıratından geçerken, ‘Dünyalardan’ geçtiğim!..
Gecenin damlasıyla, çiyler ve kâküllerin, gönülleri süsler...
XXII
Bugün canımdan kan damladı
Güller, fesleğenler saçıldı kapımın eşiğinden ve entarin açıldı birden
Peçelerinden süzülen aşkın zerresi; pare pare hüzmesi dolaştı odaları…
Havada bal veren arılar, kelebekler uçuştu, serçeler ötüştü sevinçle, kumrular sevişti.
Nergis girdi kapıdan, altın lüleli saçları elime dolaştı
Çiçek tarhları arasından gülümseyerek geçtim
Nisan geldi nazlanarak yanıma, mayıs koluma girdi
Çarıklarım yeri göğü inletti, emîr kızlarının göğsünü yardı
Başakların arasından göklere vardım, yağmur bulutu, serin bir ıtır yaydı
Güneş açtı, salkımlar fildişi kulelerden sarktı, dudakları, ağızları paylaştı.
Güller patladı, goncalar; berzah alemleri gibi yayıldı mürdüm diyarlarına!..
Ve ben pişmanlıkların ülkesine geldim
Ve gökkuşağının içinde, cinnet tırpanlarının gölgesinde
Akheron’un şol kayığına bindim.
Gören gözlerim görmez oldu…
Ve ey sevgilim, sisler içinde o görkünç elest alemlerine
Bilinmeyen bir yüz, görünmeyen dünyalara doğru yitip gittim!..
AMARCORD
(Atalarının toprağına sıktıkları kurşunlarla edindikleri servet üzerinden, insanlık için; hümanizm, erdemlilik ve özgürlük adına söylev veriyorlardı!..)
Bunca acı çekmemiz,Tanrı’nın yokluğuyla açıklanabilir!..
Agamemnon’un maskesi ve bir Degas atının silueti korkutuyor bizi.
Hiperbasitizm’i öğreniyoruz.
Kerülen deltası, Zela Cengi ve postülalar sorun yumağı!..
Nörolojik hasarlar onarılmıyor.
Udumbara çiçeği hepimizden uzun yaşıyor.
Başparmağım yoksandığında, hiçbir işe yaramıyor elim.
(Kumruların gizlendiği diz büklümlerin, küçük bir ninni, minicik bir soneydi... Giyotin boynunu incitmeden, 'Van Houten Kakaosu' içiniz diye bağırmıştın!.. Umarsızdın. Deştikebir’de yakalandın. Kurbandın biliyorum ve Belucistan’a kaçtın. Ey şehinşahım, mavil kanatlım, cihanım, ellerin bu viraneye uzanmayacak mı, şol yasemenler rahvan olmayacak mı… Eyy suruna yüz sürdüğüm, eyy sureler suresi, gönüller nuru! Sen benden geçtin ama -toprak bedenim olsa da- ben senden geçemem ki!..)
Gondwanalılar geldi!
Yeryüzünün en kısa öyküsüyle;
İnsan ölüyor!..
Serap ve şarap şimdi bir anı.
Mekanik beyin, organiğe uymuyor!
Parazitler kişiliğimiz.
İnkübatörler koruyucu magmayı görmüyor
Elam küpleri, aşkın cebirini bilmiyor!
Bir Akad heykelciği ki yurdumuz;
Metropolitan artık!..
Mastodontlar, iyon motorları ve karanlıkların ölümüyüz biz.
Evren; Tanrı'yı sorgulamamız için yarattı!
Ve zaman satıcıları diyor ki;
Her şey evcilleşebilir ama diliniz yabansı!..
Ve işte Sargon geldi!
Kiliselerimiz Eleni seslerle çınlıyor.
İsrail İsa dili!..
Diyakozlar, vokasyonlar, vulgerizm kalübela!
Orada
Hazar’ın altından, Sami ovalarından, leylaktan atlar geldi...
Yarın
İskender’i bir filin hışmından,köpeği Peritas kurtaracak!
-Sonsuzluğu sonsuz bir tanrı duyusu doldurabilirdi!..-
Elektronik etle beslenen bir evrenin, evreniyiz biz!..
Matta diyor ki, 'Yaratan bil ki yaratılandır...'
Lazerlerimizle yağmur yağıyor.
Holifar bulutlardan öte!..
Boğulmayan filler ve cebrin Cebrail’i de!..
Her şey yolunda artık…
Ölüyüz
Ve
Son
Susuz!..
*
FİCTİON
‘Kuantum mekaniğine göre
birbirinden çok uzaktaki cisimler
davranışlarını birbirine
göre belirliyor.’
Ölülerden duyumlar alıyoruz. Pseudomonas putida’yız biz. Kolumuzu üç metil grubu parçalıyor. Bakteriyel çoğalmaya uğruyoruz. Iowa’da -yapısı- enzim dolu kardeşlerim var. Ben test kurbanıyım.
Fareleri seviyorum, Michael Salvatore karşı çıksa da… Tau balina ve Epsilon’da dopamin salgısı artıyor. Hücrelerim ölüyor, ama beni yiyen bakterinin canlı olması gerekiyor...
H. Pylori’yi fareler yok etti, hepsi kütlesiz, işe yaramazlar artık. Sonuçlar hep aynı, konakçıların kolesterolünü üretiyoruz. Amiyotrofik Lateral Skleroz’a yol açan toksin, saunada bulundu…
Ziller bozuk, tropikal tahıl yiyoruz günlerdir. Araştırmalar var, diferansiyel dönüşten geçilmiyor ki!..
Kedilerin tümü ensest, Adem ve Havva gibiler. Opera kastrato, Droctulft, Avlonya’dan Irakeyn’e belagatı, Bow şoku, elektral dipol momenti, optik kovuklar, filtreler… Beklendiği gibi hiçbiri konuşmuyor artık. Üreyemiyoruz.
Plastike ormanlarda, metal pumalar başkaldırmış. Van Allen kuşağını sildiler. Güneş tacı, kütle atılımları, fırtınalar, hep aynı şey, aynı şey, aynı şey...
Dünya dışı varlıklar, bizlerle, tanrımızı yok edecek!.. Dna’mız soruyor, sayısız oymaklarla, Fermi paradoksu çalkantıları tek umut...
Ölülerimiz geri döndü, otuz derece ısı yayan samurların yanına; oraya yirmi çentavolukları koyduk. Sonuç ne olur, ısıtaç düzeneği bozulur mu?..
Oh, Arecibo mesajı geldi!..
APOCALYPSE
(Songün)
‘Güneş güneşliğini bilirse de yaşamak üzünç verir’
Lotüs çiçeği burnunda, dönüyor gizil kalyonlar
ışığın cinsel hızında, içiyorlar beyaz kanı.
Elam topraklarına kargışla iniyor yağmurlar
belirsizlik relasyonuna geçenleri
Buran yeli ısıtıyor.
Takyon gölgeler, atomistik iyonlaşma odasında
stratosfer katlarında, müon ölüleri.
Bir leylak ışıltısı kırpışıyor, Titan burcunda
Bitinya ezgisiyle, yas tutulur orada.
Onlar kılıçlarla, saralı koristlerle, kuşatıyor gezegeni
ksilofon sesleriyle, düşlerinden düşüyor Demeter!
menekşeli ovalardan, kibirle yükseliyor Jüpiter
Kızıl ötesi, ulu sanrı, Hafız ve Yunus
karışıyor birbirine
Düşleyen okyanus, helyumlar, karbonlar
ve yüzü belirsiz olan;
Geliyor yine!..
*
METRONOM
I
Uzayda oluşan hurda genlerimiz, bellek dolu odalarda, baryonik akustik salınımlarda, karanlık enerjilerde geçen günlerimiz.
Kozmolojik akıntılarda, görünmez maddede yüzen ejderha; golgi cisimciği, kuasarlar ve gökadalar. Spiraller ve spektrallerimiz…
Doğumunu izlediğimiz Plutarkhos, odaklanan polarizasyon, Kefren’le gelen İskender, çoğalan yıldız doğumları ve uzaklarda plasentalarla dolu ışık kirliliği!..
II
Hindibalar ve aslan pençeleri, gölgelerde, hijyenik dokusuyla baş döndüren komşumuz, ölümsüz Smyrna çiçeği.
Dokulardan oluşan nükleosentezler, düşlerden kısa süren nötron, soluduğumuz pus, kanatlanıp sönen gaz, kozmik arkaplanı gökadamızın…
Ölümcül ışımalar, Topal Halit ve Demirci Umar ve Mehdi’nin çığlığında, mutsuzluk ve umutsuzluklar
III
Boş notaları madrigallerin, altüst olan sinir uçları, kış üçgeninin incileri, gerçel sayınç, Panteon’da dokunan gökpar kümeleri ve Satürn büyüklüğünde tanrılar!..
Yörüngenin dışındaki gökadamız, yükselen zeppelin, görkül safralar, yavruağzı rengindeki gezegen, unutulmuş evren ve sanrılarla yücelen, yürekleri sızlatan anılarımız…
Wilkinson ölçerleri, yön bağımlılığı, dorukta gülen boomerang, örümcek ağlarıyla tozlu balyalar, geçmişi canlandıran şey ve ölümsüz Planck cihazıyla; dolunay yüzlü güneyli…
Güneşin karanlığında duran diyapozon, Pers aslanı, ölüs pars, yeşil yılan ve çivi çakılırken kanayan duvar…
IV
Kafesinde kükreyen ornitorenk, altın gagalı; ve uçsuz bucaksız yurtlağımız Tetis denizi.
V
(Yıldız kalıntısı gözyaşlarımız ve uzay tanrılar yaratır deyişimiz, bellek adaları, somvarlıklar, opak davranışlarla golgi aparatını adımlayan nörobilimler, doru kefre, organeller ve bose partikülleriyle, kukla ve kobaylarla, pleurodiralar ve peteklerin arasında salınan antivarlar, evrenuslar ve Mora'daki sonvarlık; nükleer gizin uyuttuğu, burçlarda soluyan, deltoit gözlü Grekler ve Morpheus!.. )
Trans yüzlerimiz, endoplazmik reticulum, vezikül ve sistemalar ve ağıtlarla oyalanıyorduk!..
Rab proteinleri, sulfatalar, kinin ve gümüş iyodürlerle, Lûti Tarihi elimizde, dört nala koşan atların önündeydik.
Nörodejeneratif yaşam, potasyum, ölümsüz Argon, kuaternal ve komformal tavır, hipotetik dedüktiflik ve sisternalar bizi yiyip bitiriyordu.
Ve öğle üzeri duldalarda ve gölgelerde, analitik matematikten yemeğimiz verilirdi!..
VI
Herkesin bildiği o çılgın kuark, kansız, görklü takyon ve güneşin yokluğunda
Detroit’den gelen adam ve işte kanat çırparak uzaklaşan, güzelim Ankara’mız…
Biruni Sultanlığı yayını kitap, Nobel ödüllü grafen, Physics World,
Fulleren molekülü içeren ve bağ evlerimizde kaotik, çılgın sesiyle ötüşen,
çalı horozu!..
Piezoelektrik dünya, dönüp duran nitrat kristali, üzünçler veren Josephson denklemi, fibula kemiği aperatifimiz, soluyan dizkapağı, eklem ve kapasitörlerimiz.
Cooper çiftlerine yağan kar, sıçrayan Neptünel flüt ve yalıtkanların değiştirdiği, şeytansı doğa…
VII
Sırıtkan Feurbach çözümlemeleri, gözbebeği siborgların; gecenin derinliğini belirsizce adımlayan Musevi, Santa Barbara ekimozu, söylem kümeleri, akıntılar, yaralar, dişil bedevi, sarı yıldız, hangarlar ve meteorlar…
Gözleri ayetlerle çakışan ordu, melanj ruj, eskil tanrılar ve arkalarda gezinen, yaratılmışlar eskizi, o büyük tanrı!..
Tanrı parmağının materyalleri; labirentteki tanrı ve işte o… Tanrı’ya başkaldıran tanrımız!..
VIII
Doğudan gelen messenger orduları, sırtında sarnıcıyla susamış tanrı, sıkılan, çocuk tanrı, bölük pörçük geliyorlar, sular üstünde işte, öpüyor altın ayağını, titandan yayı, gülen yüzüyle, cenkçiler atası Hero!
Ve kurtuluşumuzun simgesi… Birbiriyle çatışan, 'iki zıt siyah renk' sanrılarla, tamtamlarla!..
İçiyor sıvıcıl dalgalanan otu, tek monarkı sonsuzluğumuzun, kırmızı gözlü Sullalar!
Ve işte, tutsaklığın sonsuz yüzü; görkünç ve tapınçla boyun eğdiğimiz, Amon Ra’lar!..
TLÖN
(18.05.2013)
Karbon ışıldaklarıyla aydınlanan gecemiz.
Nosebo-plasebo etkisinde geçen günler.
Septisemi.
Hidroid koloniler, avcı canlıları, zehirler.
Antartika uçullarında kamp kurduğumuz çadır.
Yüz elli bar ozmotik basınç.
Hattuşa.
Sentetik elmas kürü.
İki yüzlü kertenkele, silolar.
Beş milyon G akselerasyonda yüzen karaca.
Ağlarda dal budak salan klonlar.
Morfinman jaguar, konuşan karınca, alkolik kalamar.
Bulaşıcı ve sağaltımsız dudak ödemi.
Penneria disticha'ya yolculuk.
Yavru ağzı nilüferler, tüfler.
Koltukta uyuyan Astra.
Bir bentik hidrozoa.
Kontaminasyon yöresindeki kalkışma.
Kombinesi bulunmayan No tiyatrosu.
Çıkışı olmayan metodolojik viyadük.
Animalia kingdomu.
Taşikardinin yok ettiği mandıralar.
Epileptik sahra.
Ve tünellerde izlediğimiz doyumsuz peyzaj.
Buz hokeyinden ölen canlılar.
Tüyler, elektronik malarya...
Sussex'teki glayöllü nişan töreni.
Beşinci Kennedy caddesi.
Eritoran kombinasyonu;
Kongo'daki.
Turritopsis nutricula.
Uzayıp giden Azak Denizi.
Endokrin reprodüktif surlar.
Siborg tarlaları, robotik ahırlar.
İmmün sistemlerinde yüzen çadır.
Bloglar.
Altın buzağı.
Pisi otları.
Kepler'deki ofisimiz.
Ve her yitişinde
Yeniden ürettiğimiz;
Sevgilimiz!..
*
DENİZİN AYIRDIĞI SEVDALI
(Halkidikya Şarkısı)
Bir gün geleceksin
böyle mavilikler içinde
güneş sularda erinip duracaktı...
Ağlayacağım
hep bir geçmişi yaşadım,
burada
denizin derinliklerinde...
Halkidikya nerede,
İyonya’da geçti mi hiç günlerin
artık sormayacaksın bana
Ağlayacağım bir kez daha
şurada
yosunların dibinde
yan yana, koyun koyuna...
Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı
-bir sevda elçisiydi-
iyi zamanlarda...
Ama ben çıkmayacağım kulübemden
ıraklardan gelen o kırmızı balıklar
-girene dek cennet bahçeye-
ağzımı bıçak açmayacak.
Rüzgârlar uğuldayıp,
denizin sesi gürlese de göğsümde
dalgalar okşayıp yalasa da saçımı
gitmeyeceğim artık
ilk hayatlardaki ışığın peşinden...
Umarsız,
köpükler içindeki
cansız başımı,
vurup dursa da su perileri
denizdeki şu kabrime
Son dileğimdir;
seni ağzından öpmek isteyeceğim
-son kez-
Ve artık hep uyuyacağım
-sonsuza dek-
gülümser,
aydınlık içinde olacağım…
*
OTOMAT
1
2
3
4
6
4
2
2
2
3
7
9
5
5
8
1
8
1
0
0
0
0.
*
IQ
Elektromanyetik tayflar ülkesindeyiz
Kelvin derecesi ölçerlerimiz;
Fahrenheit 451!
Roche Sınırı ayın
Ve mehtap
Apollon’un!..
Sevilla’nın sevgisi yetmiyor
Proxima Centauri çok yakın
Elektriksel ark ve Milkomeda
Başedilmez konveksiyon duruluk
Ve mantoda unuttuğumuz Kerala!
Işık küreleri kaçıyor işte
Flareler- Usdışı parlamalar
Evrenus, renk delileri...
Ufukta Deştikebir şehri
Ve imansız çölyak kitleleri.
Hegzaflorid
Aşkabat aşkı tanımlayamıyor!
Nitrus oksit
Maktul Sühreverdi
Ve reenkarne üç kanadıyla
Tünüyor, Tus’lu Gazali
Tahâfut ul- Felasife
Tahâfut ut -Tahâfut
Mitokondrik opera
Vanderbilt!..
Minos kültü,
Kaçışan kabile, sinikler
Bulutlarda koşuşan kavim
La ilâhe!
Ve gezegende bıraktığımız
Mecelle!..
*
3. TEKİL KİŞİLİK
‘Tüm evreni zehirliyor / o altınsı sarılık. / Ve kurt deliklerinde işte / güneşleniyor som varlık!..’
O kaosun ejderi
sonsuz yoklukların
yok varlıkları.
Aksiyomatik kanıtlar
elemanter sistemimiz
asal sayılar.
Utarit gezginleri
İrrasyonaliteler
Ulam teoremleri
‘Zamanın her anında,
birbirinin zıttı iki yerde,
birbirinin aynı iki şey var!..’
Cebirsel topoloji
Hipotezler, tanıtlar...
Yüzü yok Apeiron'un!..
Nesturi astrolabı
Fields madalyası aldı.
Aeropeum betiği
som-kül renkli!
Poincare
İndex teoremi,
Perelman
Duns Scottuslar!..
Kanımda lenfoma geziyor,
güneşimiz Aziz Killer,
altınçağ!..
Yüce Yara'dan bana,
ölüs yüzlü Alfonso’ya
sormuş olsaydı eğer;
Verimlilik geni;
kanatlarla gelir
Girit tekerleği
Akreditasyonlar
Rekonstrüksüyonları
Mikail’e benzetirdim.
Ey pleurodiralar!
‘Zamanın her anında
birbirinin zıttı iki yerde
hiç esmeyen iki rüzgâr var…’
...
Biliyor musun Morpheus
gölgelerdeki yaşamımız;
Döner boyunlu kaplumbağalar!..
*
3. TEKİL KİŞİLİK
Ahi-evreni zehirleyen, o altınsı sarılık, kurt deliklerinden sızıyor işte, orada güneşleniyor som varlık. Kaosun ejderi, Falcon-Dragon kapsülünde, sonsuz yoklukların, yok varlıkları; fulleren molekülü içmekte…
Orada, Ebul İzz, aksiyomatik kanıtlar ve elemanter sistemimizin asal sayılarını elinden kaçırıyor!.. Utarit gezginleri, irrasyonalitelerle, Ulam teoremlerine ağıyor ve püsküren kızıl korlar arasından Eyjafjallajokull diyor ki; ‘Zamanın her anında, birbirinin zıttı iki yerde, birbirinin aynı iki şey var!..’
Cebirsel topoloji haykırıyor, neye yarıyor bunlar, hipotezler, tanıtlar ayakta duruyor!.. Civan perçemi sorularla çoğalıyor ve görüyorlar ki; ‘Yüzü yok Apeiron'un!..’
Nesturi astrolabı, Fields madalyasıyla ödüllendiriliyor, Aeropeum betiği, som-kül rengini açıyor ve gözyaşlarını tutamıyor Bleda!.. Poincare, İndex teoremi, Perelman beraberce bekliyorlar orada ve gülümseyen ellerini öpüyor Duns Scottus, cinsiyetsiz yarı tanrının!..
Çağatay Hanı Tarmaşirin, Hz. Ali'nin bahçelerinde geziyor ve kanında lenfoma yüzdüğünü söylüyor, güneşimiz Aziz Killer, dayanamıyor ve başlatıyor altın çağı!..
Kovuğundan çıkarak diyor ki o; Yüce Yara'dan bana, şu yaşlı Alfonso’ya sormuş olsaydı eğer; Verimlilik geni, kanatlarla gelir, Girit tekerleği, akreditasyonlar, rekonstrüksüyonları, Mikail’e benzetirdim!..
Ölüs yüzüyle bağırıyor Mutasım ve çağlıyor birden; Ey pleurodiralar, döner boyunlu kaplumbağalar! ‘Zamanın her anında, birbirinin zıttı iki yerde, hiç esmeyen iki rüzgâr var!..’
Biliyor musun Morpheus, Milkomeda’da umarsızlık içindeyiz ve soyumuz tehlikede…
Ve yazık ki işte, yıldız adaylarının içinde ağlıyorlar;
Döner boyunlu kaplumbağalar!..
*
GELECEĞE AĞIT
(Z KUŞAĞI)
Mekatronik bir zaman içinde,
-konuşan maymunlar-
ve ortografik şifrelerimiz.
Harf kombinasyonları
sayımsallar
ve işte Alice’in Harikalar Ülkesi’ndeyiz.
Üçüncü evre sona eriyor artık
siber uzay simülasyonları
second life, microsoft, avatar
ve bal kuyularında uğuldayan arılar!..
Yaklaşan sisin bilinci varmış gibi
son didaktilosu uygarlığın
bilgeler ve zalimlerimiz…
Alfa, beta, zeta
zirkonyum ve zerolar yaklaşıyor işte
atropin ve belladona
ve yengeç yürüyüşü yapan sensörlerimiz!..
Melezleştirilmiş gerçeklik
ölümsüz tek tanrısı radyasyon meleğinin
hipoklorit, peroksit çalkalama
kuzenimin üç ayağı madura!
Sahibesini gezdiren kedi
komşu ziyaretine giden köpek
hydralar, Venüs kuşu, tazılar!
Yaklaşıyor siyah gecelerimiz
Yanan ormanlar içinde geyikler ağlıyor...
Ve tanrı parmağından yoksun ellerimiz!..
UROS
Geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğumu biliyorum.
Karla dolu yamaçlara ve vadilere koku yayan çiçeklerle, ağaçlara.
Kentlerden biri ateş altında, kucağında çocuk taşıyor biri,
dudakları kan içinde ve mitralyözler ötüşüyor, kuşlar gibi.
Tapınaklardan doğru biri çıkıyor, çok sakin,
çoluk çocuk ardından koşuyorlar ve çok mutlular.
Kuzey Buz Denizi’nden, bir gemi yaklaşıyor dönenceye,
el sallıyor güvertedekiler, kıyıdaki balinalar yunusları karaya sürüyor.
İzlanda’da bir gelin ağlıyor, papyonlu biri koluna giriyor
ve ikisi geceyi ateşler içinde geçiriyor.
Bir besici var güneyde, sığırları çamurun içinde uyukluyor,
köpeğini seviyor adam ve mutsuz olduğu gözlerden kaçmıyor.
Bir yelkenliden, tuhaf çığlıklar geliyor Çin Denizi’nde,
bir kalabalık var ve ‘Gangnam Style’ oynuyorlar.
Silah sesleri arasında Filistin diye bağırıyorlar
ve bir haham ağlama duvarına alnını dayıyor
ve Tel Aviv’de yankılanıyor elem denizi.
Akvaryumda dönüp duruyor balıklar.
Alacakaranlıkta bir araba devriliyor.
Zigana Geçidi'nde belirliyorlar olay yerini,
içindekiler sıkışmış, konuşamıyorlar.
Helikopter eşliğinde, bir uydu iniyor uzak bir yere,
birileri çıkıyor içinden, beyaz giysileriyle.
Cayman adalarında yapayalnız samanyolunu gözlüyor biri.
Arizona yakınlarında, kayalar üzerinde sevişiyor iki kişi.
Ve Yeni Zelanda’da gazete okuyorlar parkta.
Ağaçlarda bir saksağan çınlıyor ve büyüleyici sessizlik bozuluyor.
Bir yer sıçanını izliyorlar Amazon’da.
Malaya’da esmer bir kadın, güvenli adımlarla yürüyor kulübesine
ve timsahların olmadığı Haliç’te bir tersanede
-son iç çekişle- nargile tüttürüyor biri.
O an Göklerin Tanrısı'nın umarsızca bizleri düşlediğini düşlüyorum.
Ve gelecek çağlar boyunca, onun bildiklerini bilemeyeceğimizi biliyorum.
*
UROS
Geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğumu biliyorum.
Karla dolu yamaçlara ve vadilere koku yayan çiçeklerle, ağaçlara.
Kentlerden biri ateş altında, kucağında çocuk taşıyor biri,
dudakları kan içinde ve mitralyözler ötüşüyor, kuşlar gibi.
Tapınaklardan doğru biri çıkıyor, çok sakin,
çoluk çocuk ardından koşuyorlar ve çok mutlular.
Kuzey Buz Denizi’nden, bir gemi yaklaşıyor dönenceye,
el sallıyor güvertedekiler, kıyıdaki balinalar yunusları karaya sürüyor.
İzlanda’da bir gelin göz yaşı döküyor, papyonlu biri koluna giriyor
ve ikisi geceyi ateşler içinde geçiriyor.
Bir besici var güneyde, sığırları çamurun içinde uyukluyor,
köpeğini seviyor adam ve mutsuz olduğu gözlerden kaçmıyor.
Bir yelkenliden, tuhaf çığlıklar geliyor Çin Denizi’nde,
bir kalabalık var ve ‘Gangnam Style’ oynuyorlar.
Silah sesleri arasında Filistin diye bağırıyorlar
ve bir haham ağlama duvarına alnını dayıyor
ve Tel Aviv’de yankılanıyor elem denizi.
Akvaryumda dönüp duruyor balıklar.
Alacakaranlıkta bir araba devriliyor.
Zigana Geçidi'nde belirliyorlar olay yerini,
içindekiler sıkışmış, konuşamıyorlar.
Helikopter eşliğinde, bir uydu iniyor uzak bir yere,
birileri çıkıyor içinden, beyaz giysileriyle.
Cayman adalarında yapayalnız samanyolunu gözlüyor biri.
Arizona yakınlarında, kayalar üzerinde sevişiyor iki kişi.
Ve Yeni Zelanda’da gazete okuyorlar parkta.
Ağaçlarda bir saksağan çınlıyor ve büyüleyici sessizlik bozuluyor.
Bir yer sıçanını izliyorlar Amazon’da.
Malaya’da esmer bir kadın, güvenli adımlarla yürüyor kulübesine
ve timsahların olmadığı Haliç’te bir tersanede
-son iç çekişle- nargile tüttürüyor biri.
O an Göklerin Tanrısı'nın umarsızca bizleri düşlediğini düşlüyorum.
Ve gelecek çağlar boyunca, onun bildiklerini bilemeyeceğimizi (*) biliyorum.
...
(*) Umudun adı belki de bilebileceğimiz olsun.
*
PROFİL
Hermes mavisinin, ay beyazı uyluklarını, kutup ışıklarıyla parıldarcasına süslediği gecenin sabahında, Mesih’in saçlarını sıvazlayıp kanala çıkan genç kızların, defnelerden çelenklerle gönendiği, İsis’in vergi memurlarına bir cebirle aşkı belletip, Yakup’un, ırmak ötesi sularında gezindiği, sunaklarda yazılı buyrukların, yeryüzü halklarına, o mutlanlı günlerin yaklaştığını bildirdiği, konsüllerin kara gölgelerinin surlarda gezinerek, ada çayları gibi kokulu; Sumatra köylülerinin, ortaçağ derebeylerinin, ayak uçlarında zambaklar açan Türkmen kızlarıyla, kentleri yıkan azgın suların, bentlerden aşarak, deltalara kavuştuğu, Hicret’in 23. yılının Bermahat ayında, şol yüzünü gösterdiği, içinden ateş geçen gül fidanlarının, Hemedan’da toprağa kavuşup; Tanrıların tapınmaya durduğu gezegenlerde, meleklerin yakarılarıyla, kuş arabalarıyla, göklerin cennetine ulaşınca, kementlerle boğulan cariyelerin, son iç çekişinde; Yakut gözlerinde yanıp sönen nurlar gibi, ilâhi bedenlerinden yayılan ve insanları çıldırtan yalımlar gibi; İman diyarlarında açan sümbüller ve Venüs gibi peçesinden sıyrılarak, gizem dolu ülkeleri tutuşturan yasemenler gibi!..
...
Sevmiştim seni!..
*
SODYUM
'Aylin Güven için...'
Anılarımız tanrılar gibi soyut
ve moleküllerimi görüyorum.
Kara madde, tanrı parçacığı,
yürüyerek geliyorlar
ve hologramda beliriyor görüntüm.
Evren, onlar ve ben
ve ikili sarmal
bir bilgi yongasıyız.
Umarsız matriks yığını.
İşte planörlerimiz uçuşta,
zeplinlerimiz yeli bekliyor.
Oksijen yurtlukları, dijifreni
ve kampüslerimiz
Nitrojen ülkeleri,
Sealand ve devletlerimiz…
İşte, İsa Reis gambotu bulutlarda,
on knot hız yapıyor.
Art taret yuvası; uz evrende yaralı.
Genoalı leventler, Utarit’te yüzüyor.
Beş sigma sayısal anlamlılık,
durgunluklar denizi
ve ağların akışında,
dönüp duran Pön incisi...
Ebabiller çekirge ayağı getiriyor Sultan’a
Kırlangıçlar su taşıyor Süleyman’a,
DNA.
Ve işte ölümsüz Soğdlular bakıyor;
Birgün ve Monark kelebeği
Buran yeli, buzağı, tuz ve buz.
Ve beyazın değişik tonlarıyla,
Merton’un bilgeleri.
Ve işte soruyorum onlara
ve işte böyle, işte göründüğü gibi, böyle;
Çorak ve susuz
Mutsuz muyuz!..
*
PROFİL
Hermes mavisinin, ay beyazı uyluklarını, kutup ışıklarıyla parıldarcasına süslediği gecenin sabahında, Mesih’in saçlarını sıvazlayıp kanala çıkan genç kızların, defnelerden çelenklerle gönendiği, İsis’in vergi memurlarına bir cebirle aşkı belletip, Yakup’un, ırmak ötesi sularında gezindiği, sunaklarda yazılı buyrukların, yeryüzü halklarına, o mutlanlı günlerin yaklaştığını bildirdiği, konsüllerin kara gölgelerinin surlarda gezinerek, ada çayları gibi kokulu; Sumatra köylülerinin, ortaçağ derebeylerinin, ayak uçlarında zambaklar açan Türkmen kızlarıyla, kentleri yıkan azgın suların, bentlerden aşarak, deltalara kavuştuğu, Hicret’in 23. yılının Bermahat ayında, şol yüzünü gösterdiği, içinden ateş geçen gül fidanlarının, Hemedan’da toprağa kavuşup; Tanrıların tapınmaya durduğu gezegenlerde, meleklerin yakarılarıyla, kuş arabalarıyla, göklerin cennetine ulaşınca, kementlerle boğulan cariyelerin, son iç çekişinde; Yakut gözlerinde yanıp sönen nurlar gibi, ilâhi bedenlerinden yayılan ve insanları çıldırtan yalımlar gibi; İman diyarlarında açan sümbüller ve Venüs gibi peçesinden sıyrılarak, gizem dolu ülkeleri tutuşturan yasemenler gibi!..
...
Sevmiştim seni!..
CALLİSTO
Babel'i irrite eden planetlerde bowling oynuyoruz.
Parabolik bir eğri çiziyor siliyer ve iris.
Üveit tabakası ayın içlerine doğru gidiyor.
Eşikte kapitülasyonlardan söz ediyoruz.
Güneş sisteminin sınırında, stres altında yaşayanların
Lugero etkisini düşünüyor Helios...
Helyopoz gülümsüyor.
Yıldızlararası uzay diyoruz, ne gülünç, ne gülünçmüş
Ne büyük bir yanılsama değil mi Techne!
Paleologlar gerçeği çözdü, Kiropedia'da yazılıyor olanlar.
Beş sigma düzeyi besin ağları, Go canlıları
Hidrotermal uçurumlar, teleport ve ağlar...
Bulutlardan beyaz, tan atımından diri
Ve gün batımı denli üzünçler veren Gallipoli...
Günah çıkartma katedralleri, siy'ak delikler
Maddeyi içine çeken, püskürten, görünmeyen gerçekler.
Parodi evrenler, yurtluklar, yansımalar, gökadalar...
''Yeryüzü bir sınav yeridir, gerçeklik başka yerde
Gerçeğin olmadığı yerde, nasıl var edebiliriz gerçekliği...''
Makyavel geldi!..
İşte format çağları, eşyanın duru tadı
Hamam böcekleri, Kafkalar
Örücü, bükücü Argonotlar
Tuğrul kuşu, amipler
Ufuklardaki us yorucu!..
Zaman yaşamdan değerli
Delice isterler, duyu bahçesi
Satrap Ardeşir
Sonsuzca ayakta duran ölümsüz Bukait.
Boşluğun yansısını yankılıyor Ardıç kuşu!
Evren; dönen, sonsuzluğu içine çeken, kıvrılmış
Savrulan, iç bükey ve dış bükey bir aynanın yansısı.
Yokluğun varlığı...
*
DEMANS
(08.08.2013)
'Doris Maria Weigl'e
Mavi duvarda, cesedimi görüyorum...
Ayak parmaklarımız düşüyor!
İnsanlar çocuk yaşta ölüyor...
Hızla hareket halinde karidesler.
Denizin içinde, binanın üçüncü katı duruyor.
Duvarlar midye ve tunikatlarla kaplı
Deniz yıldızları!..
Dalışa eşlik eden kalorifer petekleri, su boruları.
Çamaşır makinesi, kolonlar.
Bulantı içinde çınar ağaçları.
Kumlar, deniz marulu, salyangozlar.
Evsel-endüstriyel atık, deniz atları, iğneler.
Görüşü karartan mercan, kalamar yuvaları...
II
İnorganik maddeler, petrol yağları, su altı çayırları.
Ommatidium gözler, taban zarı, tarım atıkları.
Silindirik kolon.
Hipparion, elastomerik polidimetilsiloksan
Esnek silikon.
Fotodiyot, osteokondüktif gereç
Biyobozunur polimerikler, pikseller.
Spinal füzyon, kolojen.
Plaklar, kafesler, vidalar.
III
Polivinil klörür, fosforesans, parabolik rotalar!
Deniz dokuzgözlüsü, Türkmen çıngırağı, siyanokrilat.
Simülasyonlar.
Simulakr.
eARTh!..
Demansif hard.
Dişil damar, aşkın eril cenini, hipokondri.
...
Mavi duvarda cesedimi görüyorum.
Ayak parmaklarımız düşüyor!
İnsanlar çocuk yaşta ölüyor!..
*
KONUK
Mikroalgler, chlorella ve protozoalardayız
Orman faresi ve çayır köpeğiyle
Çoklu evren sorunsalını konuşacağız.
Çelyabinsk'i özeleştiri eşiğinde
Siyanobakteriler, klorofitler, haptofitler
Şatodan düşen leğeni soruyor.
Torero ve Madrid, Paris ve parisien
Longin ve Londra, pelerin ve Berlin,
Del Kano ve Merkator, Nippur günlüklerinde.
Sibir tundrası siborgu, orman atları,
Dağ otları, Trafalgar'ı sorguluyor.
Vespuci banliyölerinde kanibalizm artıyor
Korkuyor Paul ve Virginie...
İskandinav inuiti dış satımda
İnsan öz beninin parçası ama
Yeni para birimimiz Bitcoin ile
Maykop vazosunun periskobu yitti.
Fukushima'nın su altı planörü çalışıyor
Helyum ve etanol yoğun
Ponomarenko sağlığına kavuştu
Kan hücresi sayımda,
Digital kitaplar sonsuz hızda
Sıfır gigabayt ve sıfır data tek amaç
Sinir sistemleri, android telefon
Ve omurga dizileri uydu parçalıyor
Protectorlar önlem almıyor
Asetilkolinesteraz, inhibisyonlar
Zehirli pestisitler ilgi odağı
Auroraborealis, auroraaustralis
Sarin almacı, nöron sinapsı, eritrosit
Ve organofosfat, total etnik ayrılıkçılar.
Lir yıldızı ve alveolat kolonisi
Heterokontlar ve yedi uyurlar, konuklar.
Hovercraft gezdiriyor onları.
Nöromüsküler parçalı bir dünya var
Biri Çin'de, her an paralize olabilir
Her an birleşebilirler.
O büyük çözüm bekleniyor yaşlı gezegende.
RABİA
Ey Rabia... Sen rabbimin lütfu, göz alıcı bir süsü, gönül bağlarının ele geçmez bir gülüsün.
Senin bakışın görmeyen gözleri açıyor; dokunuşun canlara can, dillerin dermansızlara dermandır.
Sen sevenlerin maşuğu, sevilenlerin aşığısın.
Sen dünya ahretliğinden bir can, muhtaçlara, zayıflara canan, günahla taşından toprağından geçtiğimiz, suyundan içtiğimiz şu aleme, şanlar-şerefler bağışlayansın.
Karşılıksız sevene kalbini açan; yaralı ruhlara şifa ve seçilmişlerden bir zişansın...
Rabbimin gözdesi sensin. Senin salınışın yeri titretiyor. Bakışların kalpleri eritiyor.
Senin geçtiğin yollar, ağaçlar, dallar; huşuyla önünde eğiliyor.
Sen kullar arasında yürüyen, adı rağm olmuş, yeryüzü insanlarının kalbinden geçensin...
Düşler timsali, gönül çağlarının, kalp evlerinin kapısından süzülen, hanlar hanı bir cihanın nihanısın sen.
Sen cennetin tubası, bahtsızların duası, küsmüşlerin figanısın.
Kalbin bütün n'isyanların kalbidir.
Onlar ki sana emanet.
Her kim sana sığınacak, mahzunları, masumları elest aleminin bu bal gözlü, bereketli sultanı koruyacaktır.
Senin kalbin, yalnız ruhların evidir.
Senin ruhun, yalnız kalplerin tesellisidir.
Sen rabbimin müjdesisin. Üzülmüşlerin Kâbe'sisin. Meleklerin cariyesi, o güzel ayetlerin bildirenisin.
Onları gümüşlerden alımlı, zambaklardan çalımlı, kuş seslerinin hanı duyumlar evine; O fısıldıyor.
Sen çilelerimizi kucaklayan, sevinçlerimize kanat geren, umutlarımıza yol gösterensin...
Rabbim seni imtihan ediyor. Güzelliğin acılarıyla sigaya çekiyor.
Sen müjdelenensin, yürüdüğün yollara güller serpilecek ve O seni kullarına, haberci tayin edecektir.
Sen sabredensin.
Ey güzellikte eşi bulunmayan.
Gülüşleri şifa dağıtan.
Ey periler divanı. Canlar alıp, canlar sunan.
Ezelin ebedi, bir gül-ü gonca, armağanlar armağanı,
Sultanlar sultanı;
Rabia...
ZEHİRLİ UYKU
Mihâliki kuşları havadaysa
kırmızı çam ağaçlarının arasında
küçük kuşların ışıltısı gezinirdi yaprakları.
Sevgililer birbirinin kollarında
kayaların altında
'Altın Kumsal'a uzanır
Ve tam denizler tanrısı Poseidon
azgın dalgalarıyla çıkıverecekken yeryüzüne
Uyku Tanrısı Hipnos yok mu
-çıt çıkarmadan gelir-
'bu gecenin oğlu, ölümün kardeşi'
Sevinin denizinde koşuşanların alınlarına
sihirli değneğiyle dokunup
acınçlar serperken yüzlerine
Ve boynuzuyla sessizliğin soluğunu üflerken göğüslerine
Kayaların altında, defnelerin dibinde
-kimi zaman-
Sonsuz bir uykuya dalıverirdi
yar sevgililer...
Ve kara kanatlarıyla; usulca uzaklaşırdı Hipnos!..
YAKARIŞ
(Rebilüevvel ayının on altıncı, 2 Temmuz 622 tarihinde, bir Cuma günü, Selman kölesi bulunduğu bir Yahudi’nin bahçesinde, Yesrib dolaylarında yüksekçe bir hurma ağacının tepesinde bulunuyorken, efendisi olan Yahudi’de, öğleye doğru bu hurma ağacının gölgesinde oturmuş dinleniyordu. Tam o sırada bu Yahudi’nin bir amcası oğlu gelerek, son derece kızgın bir şekilde şöyle demişti; ‘Şu Evs ve Hazreç’in Allah belalarını versin, şu anda onlar Kuba’da, Mekke’den gelmiş ve peygamber olduğunu söyledikleri birisinin etrafında toplanmışlardır.)
I
Ey insanlar arasında O’na benzeyen. Ey seven, ey sevilen. Ey Kureyş’i deniz köpeğiymiş zanneden. Ey yabani mantarım. Yer elmasım, papatyam. Ey Yesrib yamaçlarında, sütleğenler gibi parıldayan. Kum tepelerinin ardındaki ürkek ve narin ceylan. Ey yağmur göletlerinin siyah balığı. Hanzala otunun güneşli çiçeği. Ey jerkovem.
II
Ey kar ve ateşi birleştiren, berhudar ol denilen. Ey çobanlık yapan yalvacım. Ey iki kaşı arasında yüzlerce yıl yol gidilen. Cehennemde giydiğim ateşten pabuç. Ey düşler kaynatan. İnanç kılıcım. Keder yılım. Ey Kureyş ulusu. Ey firavunların iman ettiği putlar. Yaban yağmurlar.
III
Ey kefensiz ayakları ishir otu ile örtülen. Ey mahzun kalplere okla yürüyen. Ey Tihame kabilesi. Ey deve karnındaki sülbünden oğlak. Altın buzağı. Ey kızıl keçim. Kulaksız at. Ey Vakkas’ın oku ve ey Buvat. Ey sırattan sırat. Ak gerdanların incileri gibi dökülen gözyaşlarım. Ey Arami dilim. Hicaz tüccarım. Sevgilim!..
IV
Ey Mekke’nin gölgesiz ağaçları. Umeyye oğulları. Medine hacıları. Ey yol ayırtlarının su dağıtıcıları. Ey sürahiden alımlı. Ey bal yapan arı kovanım. Büveyhi hükümdarım. Ey genç kızların sivri sözlerinden delici. Ey İbrahimî olan. Ey Semud kavmini çıldırtan.
V
Çölde kumlar şarkı söyler!.. Bir udun tellerindeki nağmeler gibi. Ey esrarlı ninniler. Cinleri perileri ürküten!.. Rüzgârları deli divane eden ey.
(Bazen bu tacir kafileleri, kendilerine gülüp onlarla alay eden ve korkutan cinlerin seslerini işitirim korkusuyla, bazı garip vadilerden geçerken develeri süratle koştururlardı. Eyle şehrinde, Yahudi kabileleri, aşırı şirke daldıkları, cumartesi yasağına uymadıkları için mesh edilmiş yaşlıları domuz, gençleri de maymun kılığına sokulmuştu!..)
VI
Ey Suriye hududunun Busra ili. Siyer kitabım. Ey meleklerin kanat gerdiği Ficar savaşım. Ey Ukaz panayırı. Kusem dilim. Ey Baraklid’im. Hevazin kabilesi. Ey haram ayları. Ey bereketli hilal. Ey Mekke’de parıldayan dolunay. Ey Necid çölleri. Medyen vadileri. Halep muhacirlerim. Ey Avrupa şehrine şan olmuş bağlar. Ey Taif. Acem elim. Ey gökyüzünde gezen yıldızlar. El Emin'im ey..
VII
Ey Kabe’nin sütresi. Hubel putum. Ey Huzaa Emiri’m. Ey baksı oklarının yakut uçları. Ey Kezzabe güneşim. Suya atıldığında ağlayan taşlar. Ey Hacer’ül-Esved’im. Hira dağım ey. Ey insanların enyarı, eryarı. Ey utkun olan. Ey inançsızları en iyi anlar imam. Ey sevdacı, tan sözcüsü. Kavimleri kavuşturan.
VIII
Bedenleri yarı çıplak çobanlar!.. Çölün sarı tozları. Ey Ebu Kubeys dağları. Güneşin ışıkları. Ey ürperen ağaçlar. Mekke taraçaları. Ey karanlık yıldızlar. Ey su kuyuları. Çöl kapıları. Çadırlar. Ey ateş çemberleri. Gönül hırsızları. Ey narin hilâl. Bedr'in aslanları ey. Ey gecelerin yıldızı Tarık. Burçlarla dolu göklere andolsun ki; O kalplerin ziyaıydı!..
IX
Ey simgeler simgesi. Gölgelerin ötesi. Ey kayalar. Uçurumlar. Ey hiç değişmeyen, hiç değişmeyecek olan!.. Ey yoklukları var eden kan pıhtısı. Ey Ebu Kuhâfe. Ey gönül yelpazesi. Mushaflardaki risaletim. Ey Ebu Leheb’in kuruyan iki eli. Ey Mekke delileri. Saçaklar ucunda yükselen toyrak. Ey kanla sulanan dikili taşlar. Ey hamurdan putlar. Herat kapıları.
X
Ey sağ elinde güneş, sol elinde ay olan. Ey Mardin kapılarını şiddetle çalan. Ey göğsün üzerinde kayalar. Herakleion!.. Ey Hüsrev Perviz. Ey pervaneler, viraneler!.. Ey karanlıklar evi. Işıklar kümesi. Ey Şiruyeh. Semur ve kunduz. Ey parsı gemleriyle tutanlar!.. Ey tazılar. Ey Şiraz. Ey halılar!.. Ey Medine illerinin demir lalesi... Köleler!.. El İsra ey. Ey gecede günahlara garkolan.
XI
Ey Yakup kayalığı. Ey Azrail. Ey dünya gailesine savrulan. Bakır yüzlü öç meleği. Ey devrilen testilerin dökülmez suyu. Ey Cebrail kanadı. Dehşet veren dağlar ey. Ey kavruk kayalar. Mina Çiçekleri. Kurak vadilerin Yesrib gülleri!..
XII
Ey mağara ağızlarının dişi kuşu. Lav sahraları. Ey çağıran güvercin. Ey Necid bedevileri. Şam entarileri. Ey mavi atlar. Ey Habeş Necaşisi. Ey kılıç gölgesinde uyuyanlar!..
XIII
Ey cennet sülbünden narin keçiler. Ey Bulak'ın ıssız mahallesi!.. Ey zırhlara bürünmüş. Ey göğsünde kuş tüyleri gezdiren. Ayakları kum lalesi ey!..
XIV
Ey putlar önünde eğilmeyen. Ey lekesiz. Ey veçhesi nur olan. Ey azaları parıldayan. Hazreçliler!.. Gatafan kabileleri. Ey kayadan yontulmuş beden. Baalbek kâhinleri. Ey Uzza. Ey avreti gözüken. Ey yalancı peygamberler. Ey kaya yarığından çıkan. Ey hörgüçlü develer. Ebabiller!.. Ey Müseylemetü’l-Kezzab. Hayır ve şer. Ey Ren dağlarında gerçek, ötesinde batıl olan. Ey Hicaz çöllerinde dolaşan. Ey Hadramut. Ey sahra hırsızları. Ey hurma şarabım. Arı su. Ey ashab, ey ensar, ey muhacirler!.. Ve ey velemyekûnlehû!..
XV
(Ve bunun üzerine o ashabtan bir grup arkadaşı ile birlikte aniden Medine’den çıkıp Necid bölgesine doğru geldi. Ama sıcak son derece aşırı idi. Her tarafı kasıp kavuruyordu. Ve develere de sıra ile binebilmekte idiler. Ayakları üzerine bezler ve hurma lifleri sarıyor, kumların yakıcı sıcaklığından ve taşların keskinliğinden korumaya çalışıyorlardı. Hatta Ebu Musa’nın bu yolculukta şiddetli sıcaktan dolayı ayak parmakları düşmüştü... Ama onların son soluğuna da tanığımdır. O sıra yanımda bulunan ensardan bir arkadaşım da tanıktır. Gerçek tanığın kim olduğunu da, yalnızca Allah bilir. Eğer tanık bensem, Rasulullah (sav) dan sonra insanların en hayırlısı olan Hamza İbn Abdulmuttalip’in de, insanların en şerlisi olan Müseylemetü’l-Kezzab’ın da imanımın indinde; Solgun bir gül olmaları benim yüzümdendir!..)
Ey iki cihanın efendisi, sonsuz göklerin büyük yargıcı; Şu fani alemde, sülb-ü Adem'den de olsa; Kul hakkını ödeyen, güneşler önünde müjdelenenler var mıdır!.. Varsa kim?..
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi Raciûn.
KARGIŞ
Hepimiz, görünmeyen kulelere, ejderhalara, denizlere, meleklere, çocuklara, ırmaklara, kulübelere, kadınlara, kuşlara, yıldızlara, şeytanlara, erkeklere, bulutlara, kentlere ve tanrılara düşmanız!..
ZÜLEYHA
(Züleyha'yı sevmek için, Züleyha dışındaki her şeyi sevmelisin...)
(Ey sevenleri ayıran, soyların yıkıcısı, mezarların yapıcısı, acımasız ve sakınılmaz olan!..)
Senin güzelliğin Mardrus'u çıldırtıyor.
Ruhun nazarı, ak uyluklarına uyum sağlıyor.
Duru göğüslerin İrem bağlarının zümrüt salkımıdır.
Seni gören kalpler, göğüs kafesinde raks ediyor!
Yokluğun gecesinde; kuğuların birleştiği gibi birleşeceğiz!..
Kâbe'nin meliki üzerine yemin ederim ki, güzelliğinin eşi yoktur.
Böğrü narin incilerle süslü kısrak gibisin.
Karanlık suların ay ışığı sana nazire yapıyor.
Hicaz udu; dilinin musikisi yanında hiç kalır.
Ey sağ eliyle küpeşteyi
Sol eliyle feraceyi tutan.
Masumların kalplerini titretip
Hilkatine boyunlar uzatılan!..
Meleklerin biçtiği mehr ellerimi yakıyor.
Senin boynunu saran kalpler kırılsın
Mazlumların ahından, gözpınarı kurusun.
Senin teninin lezzetini göklerde duydu!
Taberiye'de bedeviler, ceylan avına çıktı!..
Baldan tatlı pelüzeler sensin.
Sen Marahil'i seversin.
Uduma ikinci telde bir seyrek koma
Sen Mesrur'un kusurlarını bağışladın.
Gökte ki kız kardeşler, dolunaylar gibisin.
Ey gecenin kanatlarını, tan atımında uçuran.
Doğunun örtüleri arasından ay yükseliyor
Gelinlik gibi çölü aydınlatıp, yüzünü gösteriyor.
Sen Isfahan topraklarının kızıl nar çiçeğiydin.
Kader senin için udunu çalıyor.
Sen Harar'da büyüyen, kum zambağı Habeşî'mdin!
Ey galiz düşmanlarımın elde ettiği utkular!..
Ve orada hiç bir şey yokken aşk vardı
Hiç bir şey kalmadığında, aşk olacaktır
dediğim!
Ey makus talihim!..
Bir gün adam öldürdüm; Tanrım izin verdi
Bir gün hırsızlık yaptım; Tanrım izin verdi
Bir gün aşık oldum; İzin vermedi
dediğim!..
Ey Icaza'da,
Kör bir dilenci gibi sevdiğim...
UROS
Geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğumu biliyorum.
Karla dolu yamaçlara ve vadilere koku yayan çiçeklerle, ağaçlara.
Kentlerden biri ateş altında, kucağında çocuk taşıyor biri,
dudakları kan içinde ve mitralyözler ötüşüyor, kuşlar gibi.
Tapınaklardan doğru biri çıkıyor, çok sakin,
çoluk çocuk ardından koşuyorlar ve çok mutlular.
Kuzey Buz Denizi’nden, bir gemi yaklaşıyor dönenceye,
el sallıyor güvertedekiler, kıyıdaki balinalar yunusları karaya sürüyor.
İzlanda’da bir gelin ağlıyor, papyonlu biri koluna giriyor
ve ikisi geceyi ateşler içinde geçiriyor.
Bir besici var güneyde, sığırları çamurun içinde uyukluyor,
köpeğini seviyor adam ve mutsuz olduğu gözlerden kaçmıyor.
Bir yelkenliden, tuhaf çığlıklar geliyor Çin Denizi’nde,
bir kalabalık var ve ‘Gangnam Style’ oynuyorlar.
Silah sesleri arasında Filistin diye bağırıyorlar
ve bir haham ağlama duvarına alnını dayıyor
ve Tel Aviv’de yankılanıyor elem denizi.
Akvaryumda dönüp duruyor balıklar.
Alacakaranlıkta bir araba devriliyor.
Zigana Geçidi'nde belirliyorlar olay yerini,
içindekiler sıkışmış, konuşamıyorlar.
Helikopter eşliğinde, bir uydu iniyor uzak bir yere,
birileri çıkıyor içinden, beyaz giysileriyle.
Cayman adalarında yapayalnız samanyolunu gözlüyor biri.
Arizona yakınlarında, kayalar üzerinde sevişiyor iki kişi.
Ve Yeni Zelanda’da gazete okuyorlar parkta.
Ağaçlarda bir saksağan çınlıyor ve büyüleyici sessizlik bozuluyor.
Bir yer sıçanını izliyorlar Amazon’da.
Malaya’da esmer bir kadın, güvenli adımlarla yürüyor kulübesine
ve timsahların olmadığı Haliç’te bir tersanede
-son iç çekişle- nargile tüttürüyor biri.
O an Göklerin Tanrısı'nın umarsızca bizleri düşlediğini düşlüyorum.
Ve gelecek çağlar boyunca, onun bildiklerini bilemeyeceğimizi biliyorum.
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler
Tarihi’ndeki av sahnelerini göremeden ölmüştür'
I
‘Yaşıyoruz düşünceye bağlı gerçeklikle... / Kara yazılı kabilelerin yazgısı; / Sonsuz yapaylık. / Burçlardan oklarla vuruluyoruz; gösteri sınıfı localardan. / Pasifik Denizi’nden gelen titreşimler kulak yıkıyor. / Kırmızı yoncalar tüketiyoruz, mozaik virüsler eşliğinde / Sintilatör liften müzikler dinleniyor; Sedefler Senfonisi... / Öyküler, şiirler de yazılıyor, bellek kaydırmacayla, / başlık; Resul’un Kanatları… / Kan dolaşımı gereksiz, sanal odada Harvey Museum. / Ayrıksı komşular da var; Pupa, Pompa, Arcturus. / Gautama’nın Yolcusu sayıyor ölüleri… / Gemiyle kral geldi! / Dinleniyor çöl rengi aslanların uluduğu bahçelerde / Ve sinemalar, adım atılmayacak kadar dolu. / Bu yüzden Merih, sürekli tüketiyor gözlerimiz / Işık yurtluklarında, zaman dışına çıkıp uyuyoruz / Ve kovalent kanatçıklar salıyoruz geçmiş uygarlıklara / Umarsız olma, salt ölmekten, yaşamaktan yorgunuz / Ve burada sürgit düşünüyor, anıyor / ve arıyoruz…’
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu... Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa ağarak dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı. Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı. Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever, kanı içer; ölü tapar, kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düzayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’
Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradoks dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor! Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra o, 84 ben, 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak / Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında... / Tahtında ağlayan yalnız bir kral / Arar solgun yüzünü suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu... İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede
‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer... Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya / Taşıdığın çocuk, aleluya. / Göğe yükseldi, aleluya, / Bizim için tanrıya dua et, aleluya / Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için, / Neşelen, mutlu ol, / Oh Bakire Meryem, aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
SONNOS
Dağın doruğunda uyuyordum. Yeşil suların içinde yılan düşüyle. Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’ diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece. Tunç başlıklı kör bir galeride, kargışlanıp duruyordu tümce!.. Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor... Köpeksi durur, demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu, şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘Gökteki kartalın devindiği bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu. ‘Arıyorum dudaklarının taşını, boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam’.
Granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene!.. Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana, kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık. Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor. Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren. Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, tüylerini savuruyor Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da. Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor... ‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrıdır!’ diye haykırıyor Perseus. Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars!.. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... ‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde, kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte. Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla... Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; Gölgelerin ağzında solurken uykuları; Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup, Dor korularında artık!..
Orada fotonlar rüzgarıydık. Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı. Değirmenin terazisi elektron yontusu. Buz dağları plankton geçidinde. Bulutların hızı düşündürüyor. Kasırga kırmızıydı pazar yerinde. Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın. Bizanslı atlı saçlarını onarırdı. Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz. Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık!
Arakne,
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
P'LANET
"ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar."
ki, a = b diyordu, yarıdiri = yarıölü, akdelik, karadelik, tersinir zaman boyunca, bir kurt deliği çıkışında, soluk gölgenin ışığında, kuark boşluğu kucaklıyor, geceyi yutan Satürn, sular kıpırdarken, yürüyen poliplerin ağrıyışında, ılık uzayın yarı ölü kuş krallığında, b eşittir a; yarıölü = yarı diri diyordu,
?.., orada fotonlar rüzgârıydık, Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin terazisi elektron yontusu, buz dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor, kasırga kırmızıydı pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu Roksalan'ın, Bizans'lı atlı saçlarını onarırdı, Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti, uyanırdık, Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,
(a = b diyordu, yarı ölü = yarı diri, iki a = iki b diyordu, diri = ölü)
bakarken sonsuz boşluğa bir lombozdan, Tutmosis'in atı, imgeler vadisi ve ruhların varlıkları, ışıklar içinde hareket ediyor, arkamdan başını kaldırıp bakan yol ve sinir lifleri, gökleri gümbürtüyle dürüyor, büyük beyaz taht ortaya çıkıyor ve ateş çukurlarına doğru savrulurken, Şam’da atının üzerinde Voltaire okuyan biri, Dunkirk’te yolunu kaybeden, Mesih'i yazan Haendel ve Sistine’yi süsleyen Angelo’yla, durduraksız ağlıyordu,
Şamuha kentinin İştar'ı geldi, kerkenez sesi, kelebeğin melekle kardeşliği, dumanlar püskürten demir at ve kekremsi güneş nedir dedi, bir kümbetle yolu kesilen incir, Persi iskelet, hac kafilesi, defne dalındaki tarla kuşu ne ise, zamanın kapakları, katedralin dış narteksi, kart yaban pazıları, Dirac radyoları, Dulkarim çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis de odur dedi, yer kanatlısı, bitki kedileri, mutlak sıfır çukurları ve görünmezlik pelerini hak verdi,
çok eski zamanlarda orta Amerika’da karaya oturan savaşçı bir Yunan denizcisi, volkanik gazları binlerce yıl soluyarak uyudu ve kendisine binlerce yıl, Maya tanrısı Quetzal olarak tapıldı, o belki de Odysseus’du, kentin eteklerinde duru bir pınar vardı, alışkanlıkla suyundan içti, kıyıya tırmanırken dikenli bir ot elini çizdi, yoğun kan damlasının o eşsiz biçimlenişini gözledi, bir kez daha ölümlüyüm işte dedi, Einstein görecelik yasasını sınıyor, Picasso onu anlıyor ve modern çağın kübizmini yaratıyordu, Sümer ovaları, yontma taş devrinin çakılları, İskender’in fetihleri, tahılların filizleri, tüm insanlığı sevmenin olanaksızlığı ve Tolstoy’un acısıyla, gümüş altarlar, kabaran yeleler, tolgalar, göğün sunakları sorularla soru soruyordu,
Farmakon, Zeus’un oğlu geldi, ıssızlık tanrısıyla, uluyan kuşlar, ölü kumru yontuları kucağında, Marsî gözler, çürümüş pelte, bağ bozumu ve garip bir topuk sesiyle odaya girdi, iki derviş bir posta, iki hükümdar bir cihana sığmaz dedi, Karnak yazıtlarında geçen, Pers körfezi boyunca yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri, ayı otu, on parmaklı atavistler, polifonik duyuş, teatrikal davranış karşı çıktılar, Çin bulutu desenli kaftanlar, yelpaze sorguçlu börkler, kürk astarlı el yazma, yeşil sancak, av köpeklerini eğiten samsoncular, kaptanlar, serpuşlar ikiye ayrıldılar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanıp, Gautama’nın bir yolcusuna Ararat’ı soranlar, Suriyeli Yunanlıyla bir oldular,
sese benzeyen bir adam geldi, gökyüzüne ağ atıyorsun balık tutmak için, düş görüyorsun, gök yıldızdan geçilmiyor, ağ cennetin üzerine düşüyor, cennet yaratıklarıyla dolu, yıldız ışık saçıyor, onları ağdan çıkarıp denize bırakıyorsun, dalıp gidiyorlar, melekleri kurtaramıyorsun, göğe kanat çırpıyorlar derken, kavgaya tutuştular,
belinden aşağısı körümsü pusların içindeyken belirdi insanoğlu, Sümer'den, İberik'e, oradan Washington’a sıçradı, evinde sakin bir hayvan veya cins bir karanlık tanrısıydı, çayır köpekleri gibi dikkat kesildi, adam kızgınlığını belli edercesine vızıldadı, Tutmosis'in güneş sandalı var, göğe çıkabiliyoruz, Petrus onu bir çok kereler sakin bir ışıkla yıkanırken gördü, müzikle uyandı, Judas'ın erguvani kibirle süslü kalabalıklarına benzedi, demokratör oldu, Isfahan ki dünyanın yarısıydı, gece canavarı bir tomar el yazmayı gözümün önünde yedi, Kabbala’nın ana kitabı Zohar da yazıyor bu, Zarzuela şarkıları, 17. yüzyılda biri, tanrılar, insanların yakalayamadığı gölgeleridir dedi, Haçaturyan süitleri, Tau nötrinosu var, çığlığın dölüyüz, sülün kanı içen güneşi yılan sokardı, Kalküta kralı Zamorin onu yakarsa, urbanlar cariyesi göğsünden geçer, kumrular sızlanır, Niniv çölünde yakalanıp kafese koyulan aslan, batılı değil Mekke'liyim diyen adam ve terzilerin söküntüleri üzerinde yoğunlaşanlar filan derken ayrıldılar,
diyorum ki, Kabiller'in ikizi de, Etrüskler'in ikizi de birbirini öldürdü, Ninovalı bir Hıristiyan’ım desem, bir asıltı, dudaksıl kırmızısı Jalemin, Fransızlar öpüşmeyi bilmezdi, Araplar hep peygamber bekler, Kafkasyalılar ölümün zevkinden anlamaz, ayrıca kitabı beğenmedim, okudun mu dedi, hayır dedim, okumadan nasıl karar verebilirsin deyince, beğenseydim okumuş olurdum ve bu bir paradokstur diye geçiştirdim, Avrupalılar uslarının ermediği şeyler için şiir yazarmış, Sokrates’e arkadaşı, filanca gezdi dolaştı ama hala mutsuzmuş deyince, kendini de götürmüştür demişti, yineledim, Hipokrat mı, yok Sulla ilgimi çeker, Tatar Duvarı, Çin Seddi değil miydi ve Romulus'un ikizi, atıp tutuyor sanki, ay tozu vereyim sana, iki yaşayışlıları öğreteyim diye konular açtım,
gene daldılar, abazanlık tasladılar, a'yı öğrendiler, rant dediler, gözyaşıyla çamur kardılar, ikiz kuleler diktiler, çimenleri çiğnediler, çimentoyu buldular, deniz börülcesi yediler, rap, rap yürüdüler, arıları aşıladılar, yıldızları indirdiler, ayı içtiler, dişleri güldü, dilleri, sözcükleri, lokmaları, altını ve fabrikaları, kumruları ve adem elmasını yuttu, horonlar çektiler, hotozunu düzelttiler, horoz ibiğini bildiler, horoz fasulyesini tanıdılar, homurdandılar, Horasan’dan geldiler, horozbina yakaladılar, pulluk, madalyon ve yara sargılarıydılar, aydan orak, altın bastonu haç yaptılar, bal peteğini, arı dalağını gördüler, Süheyl'den bir ceylan indirdiler, bu çok iyi dedim, henüz inceliği bilmiyor ama ruhunun derinlerinde bunu seçmeyi sağlayan ölümsüz bilgiye sahiptiler, ne acayip yer be Şanghay dediler, çalı kargası beslediler, güneşin dudaklarını yılana benzettiler, Pervin derler sema öküzüydüler, bir göl geçti duvarın üstünden, bir güneş su içti tenekelerden şarkısını söylediler, neon ışığında ölüyor mehtap nakaratıyla, su nilüferi ve Sümer'de bir çiçek büyüttüler, kokusu Pluton'dan çıkıyordular, Urartu'da bir kuş tuttular, tüyünü Merkür’de buldum dediler, Yakup Lübnan'da bir bahçede yaşıyordu, Kadisiye'den kör bir dilenci geliyor, çok zaman önce insanlar tarafından çok sevildiği için çarmıha gerilen bir adamın yaşadığını söylediler, bitkilerin yasaları, eğer kış bahar yüreğimdedir deseydi ona kim inanırdı diye ağladılar,
bir defasında bir sisle doldurdum avucumu, sonra elimi açtım ki sis bir kurtçuk olmuş, kapattım yine açtığımda, bu kez küçük bir serçe duruyordu, sonra yine kapattım, açtığımda bir adam vardı elimin içinde, yüzü kederle yükseklere bakıyor ve yine kapattım avucumu, açtığımda yine bir sis vardı artık ve kulağıma uzaklardan tatlı bir müziğin esintisi geliyordu, önümden zaman geçiyordu, Edrikni ya Ali dedim bilmem kaçıncı, gezegenler arası iyonlar ve deniz kargaları kucağıma doluştu, bir söğüt dalı için bundan daha iyi bir ayet mi istiyorsunuz dedim, duymadı bile ve kuyruk sallayanın gözlerinde geçip giden ırmakların akışını, hayalini, süzülüşünü, süsünü, sihrini, sisler içindeki halini gördüler, insan dillerindeki her bir sözcük evrenin tümünü imleyen bir önermedir dedim, bir torso bak, işte Elen’den kalma, beyaz cüceler, deniz kelebekleri, sönmüş yıldız tozları onların yılan derisi gibi doluştuğu gaz kılıfları, bu tür ölü yıldızlar sakar mekedirler, istediğin kadar karanlık vereyim, geçen geceyi durduramazsın, tanrı da bir mastardır, çöl gemileridir, mek maklı makinalar, dumanı tüten soğuk demir, üç başlı köpek derken,
ortalama insan ömrü yetmiş yıl ise yedi bin yılda yüz insan öldü dirildi, yetmiş bin yılda bin insan, insanlık tarihi dört bin yılsa, zamanda geçmişe gidebilseydik ölüp dirilen yetmiş insanı geriye doğru izleyerek tanrıyla karşılaşabilirdik ama eğer bu bir döngüyse yetmiş kuşak sonra içimizden birisi tanrıyla karşılaşacak demektir, Hannover kralı söylemiş bunu, mürle ovdum avuçlarını, bütün dünya bir labirentken kendine niçin bir labirent yaptırdın ölüm seni görmektedir, sen ölümü görmektesin, kuru otların arasında tufandan kalmış bir flüt fosili işte, ışığı soğuk madde içine hapsetmeyi başardın ve artık sen de bir tanrısın, Edom topraklarından gelip Panteon da uyuyup kalan kralın rüyasısın, bir uzay iskeleti var, kar yağıyor, bindiğimiz atın karnını yarıp içine giriyoruz, ısınmak için, gülerek öldüreniz biz, yaşıyoruz işte, demir kitabız, emeğen, yuvak, kirsi, türem ve ilkincil, işte Samuel peygamber geldi, sözü ikiye böldü,
"ruhunuzun bağlarını çözün / o benim can yoldaşım / ve sizler benim ruhumun sevgililerisiniz / hiç bir ev kalbimi sizin gibi koruyamazdı / düşmanlar yabancıları denizimize sürükledi / onlara hizmet edenler ağlatılacak / işte kurtlara göğsümüzü açıyoruz / ve canavarın önünde titremeyeceğiz / ruhumu sizler ve ulusum için feda ediyorum / zor zamanlarda kanın değeri de ucuzluyor / bize saldırıldığında asla diz çöküp boyun eğmeyeceğiz / hatta düşmanımıza saygıyla davranacağız"
,tanrının flütü için bir Hint kamışı olayım, yaşamamız için atın ölmesi gerekti, ilahi yargının gücü, hafif bir rüzgar eser, bir çift kiraz çiçeği süzülür, Sezar bülbülü öter, Tensör denklemleri gelişir, dua kitabıyla kaplan avına çıkar, savaşacağız, gaz devleri solunur, yaban arısı ve sis dörtgeni, kır eğlencelerinin rokokosu, Karluklar, soğuk ve sıvı metan suları, suların babası, panta rei, Herat ve Tus, bal peteği, altıgen, latifunda toprakları, Karabalgasun, Analepsis ki, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis ki, geçmişi şimdiyle karıştırma, arpejli akortlar, soğurma, Enceladus’daki kaplan çizgileri, ana kol, derisi ve iç organları, yeşil fluoresan parlayan domuzlarla, kol kolayız,
Bovarizm, kendini kahramanın yerine koymadır, dedi, İlion savaşının türküsü, Kolozsvar, senin bedenine aşığım Yahya, o ayın yüreğinden beyaz, tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası gibi beyaz, Judea'nın karlarından beyaz, yürüyoruz ölüme, viyola ve çello, Frankfurt radyo kulesi, Mata Hari ve şafağın gözü, Münih elektörü, Sivas'ta devlet kuran tuyuğ şairi Kadı Burhanettin, gözümdü Han Berkuk, sıska kurbağa çıktı taşa şarkısı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, bir tartışma çıktı, erkekler yaşlanmış spermler, fizikçiler atomlar hakkında düşünen atomlar, kedicik babasıdır, güneşin içlerinden yüzüne doğru gelip serinleyen kim, Mercador atlası, Tih çölündeki demir gömlekli, Avlonya'da Yakzan'ın babası, gizembazlar, cehennemdeki Saud dağı, siyer ve megâzi, Ebü'l- Abbas İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Yunanlı şair Perikles Yannopulos atını Salamis denizine sürüp intihar etti, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir, 18. yüzyılda Serendipli Üç Şehzade masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizce'nin: Serendipity, aranmayan, değerli hoş bir şeyin birden insanın karşısına çıkıvermesi anlamına geliyormuş, dil böyle bir şey işte, Meryem'in hamileyken dayandığı hurma dalı, kızma teyze, kızma teyze hep söylerim ben böyle, atomik soykırım, modernlik eleştirinin yaygınlaşması, aşırı dikkat dikkatsizlik, resim ve roman tüketici ürünleridir, Octavio Paz, pedantry, bilgiçlik, şiir ele avuca sığmaz heterodoksi, Temuçin, Keskinkılıç, Portugal'dan içimi gebe bırakan kahredici bir küre yaklaşıyor, Timarchi, şana ve şerefe yönelik yönetim, Ferrara Tevratı, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Gücerat, şiir bir yaprağın ağaçtan düşmesi denli doğal gelecekse, hiç gelmesin daha iyi, John Keats, Avnullah korveti, Nosce teipsum, kendini tanı, konuşarak gidiyorlar,
karşı cephede şunlar konuşuluyordur, Roma'da yapıtını okuyan yazarı dinlerken dinleyici canı sıkılınca kalkıp gidemezmiş, oh kurtulduk, kendi şiirlerini yiyen Ugolin, Tantrik metinler, Borges denize yazdığı bir şiirden ötürü şairini kutlamış ama, şair ölmeden bir görebilsem şu denizi demiş, laedriyim, laedrisin, laedri, laleliden geçilir, lalelimden geçilmez, Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı düşüne karşı çıkıp, kadın tanrı, ölüm ve hayatın anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de peygambere karşı savaşmasına karşın yenilmişti, neler var Nergis, önünde bir kitap başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur demiş, demiş evet yalancı tanığıyım, buyur, Abderalılar, yazın güneşte sıkı giyinir, kışın karda çıplak dolaşırlarmış, Aristo söylüyor, gen varyantları ve narkolepsi, Sibirya'daki Elgygytgyn gölü, meteor gölü, albızın dölü, Tambora volkanının altındaki küçük krallık, Maldoror şiddetli ağrı demek, Novorossisk limanı, flaneurlar, süvari çiçeği, Toledo sanatı, fay tanrıdır, katapult da mancınık, partikül savuran buz jetleri, şimdi ne olacak, bunlardan, şimdi ne olacak, Mussolini, Musul'dan gelir dedi, belki cennete gideceksindir, belki cehenneme, ikisi de iyi bir şey, hiçliğe katlanamazsın, geçmişi özleyerek anne baba, iki atanla kucaklaşacaksın değil mi, filan feşmekan, nefrit taşından fincan, zamanın tozlu aynasında, nar çiçekli bir peri, pınarın başında karşıma çıktı, erkek ve dişi gölgeler, güneş tanrı Ra'nın yüzünde gezinirken, gerilimin kara büyüsü yüreğimi soğuruyor, ay ışığı birbirlerinin düşlerinde yaşayan meleklerin dağ başlarında gezinen hafifletici gücünü trajik dengelerle sarsarken makine uğultuları, baykuş ulumalarıyla küskün tanrıları çağırıyor, uçacağız aşağı, kuşbakışı yaklaşık dört beygir gücünde metalık dörtgenlerle yeryüzünü sarsarken kozmik atılımların geometrik biçimlerle yer değiştirdiğini görüyor, ezoterik örgülerin görkül bekçiliğinde küçük bir hayal olup gidiyoruz, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibiyiz, yeşil tepelere değerek oynayan öğle vakti, yağan kar ise bir başka biçime sokuyordu anıları, azurit, Mısır mavisi, Astrahan'da, Moğolca nöker ve daruga, Molosmolossol köpeği, tanrının yardımcısı fareler, su orgu, Vogul dili, Yıldırım'ın esir düştüğü Stella tepesi, mürekkep balıkları ormanlarda dolaşıyordu, bir Acem ölüsü, bir pars Klimanjora'da, eh sıktın ama, tahnitli Dolly, pire ve peri, tanrı yaşatır, zaman öldürür, nötr acunun ilişkisizlik uydusu, karada yüzer, denizde koşar, kefre ve ulular gelip salladılar sarı püskülü, aynalar ve çiftleşmeyi insan sayısını artırdığı için tiksinç buluruz, Einstein, bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir dermiş, Herakliya tiranı, neden iki gözlüyüz, saymasını bilmediğimizden, Mekke'yi kuşatırsan Mekke'de seni kuşatır, Narkis'e bakarken yer yarıldı ve kapkara atlar geldi derin yarıktan, Raflezya en büyük çiçek, Koyun adaları deniz muharebesi, Godwana kıtası, doğru mu dersin, peygamber devesi Kesva, Keşiş dağı ve Sfenks kedisi ve Yunnah'a gidilir, yüzeydeki sanrılar sevince boğar, körümsü ışık yayar, ve ba,
Baba insanların ne denli yoksul olduğunu görsün diye çocuğunu köye götürür, dönüşte çocuğuna neler gördüğünü sorar, çocuk, bizim bir köpeğimiz var oysa köyün bütün köpekleri onların, bizim bir havuzumuz var, onların uçsuz bucaksız dereleri, suları, bizim kristal avizelerimiz var, onların yıldızları, biz karşı köşkün duvarını görebiliyoruz onlar ufka kadar bakabiliyorlar der, doğu kuşa bakıp kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçarım onu düşlüyor, forum harabelerinde kediler dolaşıyor, altın binalarından yabani otlar fışkırıyor, imparator ve generallerin konuştuğu sarayların saçaklarında sığırcık ve çaylaklar geziniyor,
öteki tanrıların ardına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler, örnel olan durumlar, insanın kendi gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme derler hala dedim, arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a ava gidelim, Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürüyen William Blake, Mestizo lehçesi, kırmızı allahın yürüdüğü denizler, ağaçların arasından doğan sarı, sessiz bir tanrı başı gibi bizi gözetleyen ay, keşiş güldü, bir faunus gördü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı bir cesedin eliyle karıştırdığı torbadan bize de verdi ve kristalde ölümü gösterdi, deniz dalgalanırdı ve derisiyle yüzmekte olan dev gibiydi, tanrıyı görmek istedim, tanrı avlanıyor dedi, Nil mezarlarında yaşayan kanatlı bir aslanmış oysa, Napolyon lalesi aldı giderken, bir sülünün kızıl renkte yanan göğsü vardı, tanrının varlığından ya da yokluğundan söz edeni kederle dinlerim, tanrı var ama gereksiz, tanrı yok ama gerekli derim, apelasyon ve enolojisini soralım sağlaması için, imge dile düş gördürürse eğer, sende küçük bir tanrısın ama, gülümser, şu dört şeyden konuşmayın, Ali, Osman, kader ve yıldızlar, dağ yolundan iniyorum, ah işte bu bir menekşe, onu koparmak olmaz, ondan ayrılmak olmaz, ah menekşe, seni unutmak olmaz, sonra keçi balığı geldi, titan arum yani ceset çiçeği, üç bin yıl önce, Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup, güneşte kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler, sıcaktan eriyen caddeler, dorukları hep karlı, Glitterntin tepesinde havalar açıkken doğu yönüne bakıldığında Surprise körfezinin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülür, bunun Rusya olduğu söylenirdi, lahana kelebeği ve çinko arılar, Sabinler'in düğünü gibi şeylerin düşleri içindeydiler,
Milton dedi ki, bir insanı öldüren tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yok edense, mantığın kendisini yani tanrıyı öldürür, İsa'nın mesleği, Deştikebir'de geceledik, Ardzıruni kralı Seneker’i gördük, Sargon gibi atının üzerinde duruyordu, üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık, direkçi Simon bu dedim, gülmekten tümsek düze döndü, kaleden kaleye şahin uçurduk, savaşacaktık, ah ile vah ile ömür geçer mi, Novalis'i gördük, şiir insanın doğal dinidir diyordu, siyah bir aslanın terkisinde gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir diyordu, bunalıma düştüm o an, Tevrat altın suyudur, kerem denizine giriyorduk, Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik, fırsat bu deyip, içlerinden biri, denize girip saklandı, ah, kaplan öpmüştü, açık havayı tavaf eden plenerist bir ressamla karşılaştık, Hektor'un gölgesi düşüyordu defnelerin arasına, Subarrular’dan geçtik, Lut ve Dolkes yemeklerinden yedik, Adem çubuğu melekler evine konuk olduk, Ebu Hasan Harrakani geldi dediler, lemyezel, yani sonsuz ve ebediymiş, zilzal suresi gibi, ne bilirsin sen dedi, karışık işler peşindesin, Metaoğlu Yunus ve Hocentli Şemsi ailesi için ağlıyordu, Celal-i Verkani'ye şeytan nedir dedim, Kıpti'yi öldürmektir demez mi, güneş, omuzu üzerine düşmüştü, gölgesi yani, değil ışığı, Ebul'ala-i Maarri geldi, Eyyup vücudundan düşen kurdu alır yerine koyardı, vücudunun bir tarafından bakılınca öbür tarafı görünürdü, çöl erkeğinin ayağına bir Muğaylan dikeni saplanmıştı, Bişr kan akıtmadan garipten aldı, Hz. Yusuf'u satın alan firavunun veziri Fotifar'dı, Holifar vardı, İbrahim'in Babil kralı Nemrut tarafından kurulan bir mancınıkla ateşe atıldığı ve büyük bir alanı kaplayan bu ateşin tanrı dilinden gelen ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet yeri ol, emrini duyunca, yerinde gül ve gülistan olmuş ve bir gölün fışkırdığı söylenmişti, Taceddin Pervane zina suçundan hüküm giymiş Sadettin Köpek'in iftirasıyla Angora şehrinde kuşağına kadar toprağa gömülerek taşlanmak suretiyle feci şekilde öldürülmüştü, Sahte Dimitri sokağı, Eros piramitleri olan göğüsler, elinin parmaklarını sayıp duran ve ağaçlarla alay edenler, kalabalık Amritsar acıları diye bir şarkı mırıldanıyordu, Mişnah ve Bikaner'i gezmiştik, Neşedabat sarayına gidiyorduk, Tarabya, şifa verene geri döndük sonra, teyze, amca, hala, gelinim, kuzenim, yeğenim, Tunus'un Halkulvad limanına geldik, Cezayir'in Cicelli'sine, ufak tefek başkaldırmalar oldu, Kanuni, canlı hedeflere çakıltaşı fırlatan cakaluslar döktürmüştü, gezegenin iç kısmında vızıldayarak dolaşan çok küçük karadelik sürüleri vardı, Siyedela'yı zapttettiler, bu kadar t bir yanlışın işareti demezler mi, 1559'da İngiltere ile İspanya arasında Kato Kenberegi anlaşması yapıldı, Avlonya'da Modon limanı vardı, Mavrika sahrasında Aetiyüs'ü bekliyordu Attila, Pencap racası Triloçanpal'ın Ramgana sahilinde yenildiği Gazneliyi sordu, Kabil'in doğusunda Kafiristan var dedi, tarihtir bu, Sultan Berkyaruk, Delhi sultanıymış, Büyük Domestik Kantakuzenos, kuantum alanlarının ürettiği vakum oynaklığı, Babür, Kanhava'da Rana Senka'yı yendi, onuncu gezegen Xena'yı gördük, nükleer enerji faresi ve bitkiler iffetini sordu, dağ hayvanının kaplan renginde olduğunu gördük, gözleri karanlığa öyle alışmıştı ki, gece siyah taşlar üzerindeki kara karıncaları seçiyordu, çölün ucunda siyah bir sanrı belirdi, sanki yüzyıllar süren bir zaman sonra, onun bir atlı olduğunu anlayabildik, küremsi leke bir zaman sonra, dağınık bir damlaya, sonra ikili bir halkaya, sonra minyatüri bir atlıya ve sonra dev bir Arap atı ve cenbiyesi çift ağızlı bir bedeviye dönüştü, dünürüm, neye dönüştü, neye dönüştü, Taiflerden bir peygamber geldi dediler,
gökyüzünde henüz uçan bir pervane belirmemişti, zeytinyağlı kandillerin yerini tutacak Edison gücü yoktu, avluya bağrışarak üç kişi girdi, iki abdal ve biri yarı çıplak yaşlı bir kadın, tüm köy başlarına toplandı, maniler, menkıbeler okuyor, holuzla para topluyorlardı, sonunda biri üstünü başını paralayıp, tırnakla göğsünü parçaladı ve bir destan aktı ağzından, çıplak vücudu kara pıhtılarla doldu, dağın ortasında bir ses duydum, başımı kaldırdım, ben Cebrail'im sen de elçisin dedi, ne tarafa baksam onu görüyordum, iki ayağını ufka koymuş duruyordu, hadımlar ve budunlar, çehreler ve simalar, suratlar ve yüzler, ifrit ve iblis, hiçlikler içinde, Petersburg Finli'siyle yaşadık, yüz tavşandan bir at, bin kuşkudan bir kanıt olmaz dedi İngiliz, Bizon'un koca Babil kafası mıydı bizi şaşırtan deyip öldü, eceli gelmişler gibi birbirimizi ezip dağılıyorduk, birden tanrı içeri girdi, şaşkın, baka kaldık, bitti,
bitmedi, Güvey kandili gibi duruyordu, Baudelaire'i düşündüm ne demişti, 'Semper eadem!' 'Hep aynı!..' Dranas gibi, zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız, Balfur'un uzun Babil kafası mıydı bizi şaşırtan, yinelemeci, Baba Mukaddem’misin reşidem, lahana kelebeği ve çinko arılar, düşünen harfler, kendi ölümüne ağıt yakanlar, en iyi enstelasyon boş bir oda, Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekliydi demişti, Topal Halit diyemeden öldü, selülöz tadında, 2b?n2b?=??? 'Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu’nun şifresi, şiir mumdan sandallarla, alev okyanusunu geçmeye benzer ha, Hatice’nin amcası Varaka, İtalya kralı Emmanuela, bir resim sergisinin açılışında, yamaçlarında bir köyün uzandığı vadiye bakmış ve 'bu köyün nüfusu kaç' demiş, dedikodu bu, Hugo evrenin bütün gürültülerini yansıtan almaç gibiyim der, bakın işte buna dikkat edin, mastodontlar varmış, okur, okurun velinimetidir, o ne derse doğrudur, elektronik koyun düşleyeceğiz, metal ciğerimiz olacak, sıkıldığımızda ölecek öldüreceğiz, iki a = iki b diri = ölü, iki b= iki a, ölü = diri, hep sıkılacağız demek ki, ne bekliyorsun, hiçbir şey, hiçbir şey, hiç, (2a = 2b, diri = ölü.), biten bir şeyin üzünç vermeyeni yok gibi, kavga bitti, savaşmayacağız, olmaz şimdi ne yapacağız, bekle, bitirme, zaman geçmiyor, karşı koymak bir çeşit işbirliği sayılabilir, evet, haklısın, virgül işte,
DÜŞMÜŞ OLANLAR
“Ve Yeremya dedi ki; aynı düşünceye kapılanlar,
aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlardır.” Tekvin. VIII D
Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünü örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kim bilir kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı kutsamış oldu.
Tanrının zambakları çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş; balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dans edip coşarak, tanrının bu ilk gününü selamlıyordu.
Saçları kızıl gezegen, gözleri zümrütten bir tanrıça gülümsüyordu.
İrem bahçesinin sümbülleri gibi siması vardı. Dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü kamer gibiydi. Boynu Nefertitimsi, kolları mermerimsi, samanyolu rengindeydi.
Ayakları ceylanınki gibi yumuşak ama gemi almaz arzular ve coşkularla dolu; rüzgârlarla uyumluydu. Bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla süslüydü.
Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlarda yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa ardılmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarışmıştı. Kın kanatlılarla, bin bir renkli kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya kandili parlıyor, kösnül yolculara mutluluk yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi. Tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine yağdırıyor ve tepede gözyaşı döküyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü duyanlar da vardı. Sonsuz iniltilerle balkıyan yamaçlarda, düşlerle bezeliydi rüzgarlar.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan güneşler, gezegenimsi bulutsular, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızın çevresindeki disk oluşumları, süt yolu, sönmüş yıldızlar...
"Bir profil / Elen'den kalma / Son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve içimize işleyen / soğuk yıldızdan / artakalan / o sonsuz bakış."
Dağ keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti. Bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl, görkünç bir belletimle önümüzden akıyor, çürümüş cesetler ellerini uzatıyor, biri kayığa çekmemiz için yalvarıyordu.
Sakın acıma, üç başlı köpek uluyor dedim.
Gölgeler içinde Akheron geçiyor, dağ balı kaya kovuklarından sarkmış, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevrede su çiğdemi, kuş tanrılar ve kaya korukları salınıyordu.
Herkül aşkına diye bağırdım. Baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonrada öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı. Tolgalı akbabalar saldırıyor, yaya ve atlılarla dolu Eleusis ovası karışıyor ve Hromgla manastırı dev kapısıyla sırıtıyordu.
O denli tatlı bir erinç içindeydiler ki… Roman yazmak için öyle kendinden geçmek gerekiyordu ki, Dostoyevski'nin kapısını çalıp, Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için aşağıda bekliyor dediler; ‘Giyinip hemen geliyorum, biraz beklesin’ dedi!..
Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm o an.
Bir göl geçti duvar üstünden
Güneş su içti tenekelerden
Cebrail kanadından at, İsrafil tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü... Düşman kalbi gibi, zümrüde bakan yılanın gözüne sürme çekip kör etti. Yemen sultanı Süheyl, çil keklik, davudi sesli kuşlar ve şurada öten çalı kargası!.. Sülün kanı içen güneşin dudağını yılan soktu, seher kuşu horozla, cennet kuşu melekler ağladı
Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan yalvaç Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a vermiş, Karanlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu Pandas, yani titizlik tanrısı. Kısa Pepen ve Haberci tanrı Merkürcüğe dedim ki;
Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş arabalarına bindim, buzağının ve tahılın ruhuna erdim, sığırtmaç Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber. Kabil Nod ülkesine geldi ve orada oğlu Hanoh doğdu, tanrı oğulları insan kızıyla evlendi ve devler ve Nefilim oldu ve işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
Yeni tiranlar uyanıyor şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için koltuktan ayaklarını uzattı. Karavelaya biniyoruz deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor, zamanın yağışını izliyorduk gökte... Bu bahçedeyim işte ve nasıl geldim bilmiyorum bu bahçeye…
Hazar'dan su içen bir keçi indi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında, bir mezrada gömülüdür Nizam dedim. Kış bahar yüreğimdedir diyor ama inanmıyorduk, çok sevildiği için ademoğlunun çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sınırını dinledik, çalı kasırgaları esti kederinden.
Fiyodor'a, Raskolnikov aşağıda sizi bekliyor dedim, gene inandı ve hemen giyinip geliyorum dedi. İstediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın. Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyor. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde kravatlara bakıyordu, caddenin tam karşısından bir adam gelerek, mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede uykusunda öldü ve saldıran kişi olayın nedenini açıkladı 'Onu ben sandım'.
‘Songün’ yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kovaladıkları bir tilki şöyle dedi;
Kuşkusuz beni öldürecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkinin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi beygire binerek, yanlarına da yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini sanmam ve inanın böyle bir şeye, ölsem de inanmam!..'
Tilki sözünde durdu ve ne yazık ki dediği oldu!..
HAV(V)A
Kelâmın ve zamanın, düşünsel eskizlerle yeryüzünü yarattığı çağlarda, dizdarlar ve Allahüekber dağları vardı... Edimlerimiz unutulanın anımsanmasıdır. Günlerce Once meydanında seni bekler, İsa yıldızı ve badem dalı baharların, kırmızı manolyaların avuntusuyla yaşardık. Sonra ilk göz görür, ilk el tutardı. Onlar, hipokampüs ve amigdale, neşe ve etkinlikle yaratılanı, ilkinsi olanı sevdiler… Üç varsa, iki geçerliydi! Ve öngörülerle kesinleme oluşturamaz ama kesinlemelerle öngörüler yaratabilirdik. Zapata, reform için Diaz’a başvurduğunda aldığı yanıt sen kimsin olmuştu, erk el değiştirdiğinde, Zapata’nın köylülere ilk yanıtı, sen kimsin oldu… Karanlık ışığın gizil yüzüdür, cetveller ve pergellerle oyulmuş mağaralarda yaşıyoruz. Fellini siklameni, Paolo menekşesi ve meleğim şeytan söylemi, lazer ışınlarıyla yanan kuşlar ve parçalanan uçak imgesi, anlağımızı darmadağın ediyor.
Güneşin dudağını yılan soktu ve Neptün aşkıyla tanrının sırtını sıvazlayan melek söz kuşunu gene çağırdı ve turuncu töresine gem vururken çiçek gene açıldı… Tavus kuyruğundan yayılan kıvılcımlar, aşkın kinetiği, kanon ve metron, Urartu ve Tuşba, Menua su kanalı, Hendra ve Sars virüsü Toscana ovalarına yayılıyordu. Türeyimsel kuşun bıraktığı nişasta paresi, yağışın etkisiyle oluşan iletkenlik, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı paralize ediyor. İnsanlar aynalarda kardeşini gördüğünü sanıyor ve kendisini onun adıyla anıyor. Lokal sideral zamana kıstırılmışız... Dostlar, Mevlana’ya giderken yolumu kaybettim, ilk karşıma çıkan kişiye oraya nasıl gidebilirim dedim, şuradan giderek, yüzünü ona dön, o sana gelecektir dedi. Şiir gibi aşkta tanımsızdı. Ve çok sonra bir Moritanya magistresi bildim; suda dalmıyorsam, biri beni seviyor demektir. Ve Kırmızı ve Siyah Stendhal’dir. Kaotiğin şatafatı, ölü toprağı, para ve parti ve tröstlerin buyruğunda ölüp gideceğiz. Hepimiz birer gölgeyiz teyzeciğim, öteki gölgelerin düşlerini kopyalayan. Luristan yöresine gidişimiz, normalist tavırlar ve mekanistik gerçeklerin esiriyiz. Yürekten öpmeler nedir ki...
Yaşam o denli soyutlaşacak, iletişim o denli gelişecek ki, bugünün fantastik ya da fütürist dediğimiz şiiri, geleceğin toplumcu gerçekçi şiiri sayılacak. Ve şiir gerçekte; sonsuzluğa yakarıdır, bunun içindir ki, biz ona yaklaştıkça o bizden uzaklaşır. Bristol takviminde buğz edilen burçlar, zarif bir bıkkınlıkla makyaj yapan kadın, eril yorgunluklar, ölümü öldürdüğümüz gün, gergedan yumurtası, Partenon’un ağırbaşlı çizgilerine zarar veren otlar, duyaç ve algıç. Ve boğaların geçit törenini aydınlatan bu güneş, zamanında Girit sokaklarında boğaları küfre buladıkları için ölüme mahkum olan insanların geçit törenini de gördü!..
Öldü ve kadınlar mezarlığına gömüldü. Çünkü dedi Rab; Siz onu yaşarken ayırmıştınız!.. Avrobesk şiirlerimiz, Leyla’nın Eva olduğu, batı/nî ağlatılara döndü, seksen şiiri seksek şiiri oldu vesselam ya da filan feşmekan. Peçeli devrimci Marcos’a neden yüzünü sakladığını sorduğumda devrim başarıya ulaştığında önderini mitleştirip, tanrısallaştırıyorlar ve toplum hemen eski kast sistemine dönerek; gene ölü atı kırbaçlıyor, bu işi başardığımda ben gene eskisi gibi marangozluk, ayakkabı tamirciliği veya fırın işçiliği yapmaya devam edeceğim ama devrimin kalıcı olmasını istiyorum artık demişti…Yanıtı yeterli miydi bilemem ama… Adı ve yüzü olmayan bir devrimciydi o... Bir gün dağlarda benim burada ne işim var diye bir pişmanlık duyduğunda, kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı incecik izi görmüş ve işte o zaman aydınlandım, bildiler ki; yeryüzünde küçücük bir iz bırakmak için buradayım dediği söylenmiştir. Kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı iz gibi, yaşamda bir iz bırakmak mottosu işte… Rodrigo’nun gitar konçertosu, bir bardak çay, bir de…
(ama işte neredeyse akraba çıkacağız! Okulun hangisi, okurken herhalde işe girmeyi düşündün, seni anlayabiliyorum... Sen de yalnız yaşadığın için anlayabiliyorsundur, şimdi pişmanlıkların bir yararı yok, yaşam asla yinelenip, kopyalanmayan bir şey, yaşanıyor ve geçiyor, sanatçı ruhlu insanlar, iç hesaplaşmaları ve alınganlıkları sürekli yaşayabiliyor, güçlü ve çatışkan bir dilin var, ekinin gizlendiği... Yaşam günlük hayhuyun dışında gerçekte çok güzel, günlük sıkıntılara yenilirsek, hele senin yaşında... Senin tepkini bile veremeyen niceleri var, şiir gibi, yaşamın son estetine ulaşmak için yola çıkmış, kendini en güzel biçimde çoğaltmak için mutluluklar, derinlikler, anlamlar üretmek üzere varoluşunla -tatlı, hırçın ve yer yer acımasız bir kavgaya girmişsin- deyimi hoş gör ama ayrıcalıklı olduğunu bil, yaşama senin kazandıracaklarının ayrıksı ve eşsiz yanlarını görmeleri ve onları sunabilmek adına, bütün bunların olabileceğini düşün, yoksa sen bu düşüncelere kapılmasaydın…Sanatın ruhsal şiddetlerle sarmalanmış koridorlarında koşabilmek, kendisini sükun ve sükut denizlerinin huzur dolu akışına terk etmeye benzemez… Bütün bunların bir serüvenin parçası olduğunu düşünerek, güçlü olmalısın! Yoksa sıradanlığın kollarında munis bir hayat sürmek ve öylesine yaşayıp gitmek ne kolay, sen bunu ister miydin, sen tam böyle olacaksın ki, sen olasın ve bizler ona içten içe bir hayranlık duyarken, kendi anlamsızlığımızın içinde her bir şeyi tüketip giderken, o özgün, kendi başına bambaşka şeylerin ve yaşanmamış, söylenmemişlerin peşinde koşan ve bir demir kelebek olan sana özencimizi bir kez bile dışa vuramadan, hiçliğin içinde savrulup gideceğiz. Biliyor musun, yol bu nedenle ikiye ayrılıyor, senin kanına seçtiğin yolun ateşi düşmüş, artık kurtulamazsın, ateş yakıcıdır ve bu tür insanlar ne yazık ki, ancak küllerinden doğuyor…)
.
Kendisini müjdeleyen parapsikolojik şiir, parasosyolojik, paraastrolojik…Uyku satıcılarına bakarak; ’Ren çağında leoparlar esnerdi, iman çıkarıcıları, ölmüşler için uyku uyuğuyla birlikte, bir gün uzayın derinliklerine savrulup gideceğiz dedi’. Kulaklarımız kurtların akrabası olduğumuzu söyler. Yağmur meleklerin yedi renkli kuşağı için ağlar. Sadaka bekleyenin avucuna ilk parayı kendisi koyar ve yenilenler yazık ki cellat parasını da öder. Ateşin açlığını ve susuzluğunu gördüm, yürekli kişi kaplanın kuyruğuna basan değil, av için o ölümcül anı bekleyen kişidir der. Çatıdaki balık, denizin dibindeki kartaldan daha iyi görür. Göz ısırmaz, tırnak çiğnemez, diş görmez, taç giyense sokağı süpüremez, Hangi kültür barbarlıktan kök salmaz ki, Kumran İncili bağıt yoksa, zinada yoktur diyor. Yılangillerden maymunun, sırt tüyleri başına doğru, insanınki ayaklarına doğru uzar. Taupe-grillon adlı kökböcek (bir kürek darbesiyle!) ikiye bölündüğünde üst tarafı alt tarafını yemeye başlar. Göçleri sırasında Amerikan güvercini öylesine kalabalıktır ki ortalığı karanlık basar. Güneş karardığında, başıboş dağ hayvanları tehlike saçar. Zaman sürekli kendini öldürmektedir. Ölümsüz Venüs’ün yalnızca ağzı bile modacılara karşı utku kazanmaya yeterlidir. Atlas ve Tullia ve Tarencia kızlarımın adıydı. Cugnot’nun buharlı otomobil tasarımı vardı ve yıl 1769’du, acaba Osmanlı nasıldı o sıralar. Öngörüler elimizdeki bilgilere göre yapılır, bilim ise elimizdeki bilgilerin yanlışlanıp, geçersiz kılınmasıyla ilerler. Diyor ki, tehlikelidir öngörüler. Geçenlerde bir bahçıvan yanına bir yardımcı almış, sonrası bir gün ben gidiyorum, şu çiçeklerle bu ağacı budar mısın demiş, döndüğünde yardımcısı nasıl buldun budama tarzımı, en çokta ağaca özenip, bezendim işimi yaparken diye sormuş, bahçıvan yanıt olarak iyi güzelde, ‘Ağaç nerede’ demiş!.. Başka bir meselde, dünyanın en iyisi olmak isteyen şaire, yaşlı ustası, o zaman şimdiye dek yazılmış tüm şiirleri okumalısın demiş. Şair günün birinde okuduğunu ve belleğinin şiirlerle dolduğunu söylemiş. Usta, şimdiyse tüm okuduklarını unutmalı ve artık yazmaya da başlamalısın diye eklemiş…
Kardeşlerim, bizler; ağırsı ton, çaçaron, metalik su, bu çiftlikte Gogol var mı, Çiçero’n, geçmiş ve gelecek, şimdi ve dün; bi/linç, kan ve hakan sorgusuyla; Marangoz’un, Eski’mo’nun, Şintoizm’in izindeyiz!..
Ve sonsuzca kaotiğiz.
Gautama!
Biz kimiz, biz kimiz, biz kimiz?..
OKEANOS
‘Ülkem diye bağırdım düşleyen okyanusa, / geldi lagoslar kanat çırparak / Lamia’mıydı o, bir çayır denizinden, / süzülüveren işte, aslan ağızlı yolda / Kaosun gezegeninde işler yolunda, / defne kokularıyla taçlı, ikizler sokağı. / Eridanius’un ırmağı bastı geceyi, / ölümsüzlüğü gördü Orion, / indi güneşten bir paraşüt; karaca. / Magnesia’daydık sonraları, / dolunay parlıyordu partiküller arasından; / gizençli hiçbir şey kalmadı artık. / Uykulu mırıltılar geliyor korudan…’
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı, işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengârenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara, bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan... O da ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.
Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.
Okeanos duruldu...
Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.
II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebaama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...
III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya ya da Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir... İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış... Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengârenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...
Ama:
“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum. / Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış, / eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında. / Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu / böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum / örneğin; / yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar, / doğal olarak, / soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar: / Teşekkür ederiz size de / Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum / kendi kendime / yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran, / tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda / ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa? / Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi, / bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula, / açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış / Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler / sesleniyorum / Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin / K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik; / şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu / adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın / Marilyn Monroe olmalı / beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı / notlar olan, mutlaka Dante’dir. / Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu! / Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden / çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar, / ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın / sonudur, / artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.” / Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin / beni saydığını yada kimin saymadığını ve / uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek. / Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara / şunları sesleniyorum: / Nasıl yavaş yavaş battığınızı / görüyorum. / Yanıt yok. Uzaktaki müzik / gemilerinde, donuk ve cesur / orkestralar çalıyor. / Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma / gitmiyor, / öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık, / ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye / ağlıyorum / “hangi yılda olduğunu ne hoş.” / Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu / ıpıslak bavullar, / binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz, / suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum. / Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor, / her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri / yağan yağmurun / altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak / için, o da iyi, / belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”
Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor.
ADAM
'RosettaTaşı’ndan alınmıştır'
‘Düşünsel alışveriş anlağı döllüyor. / Dünyamız giderek bizden uzaklaşıyor. / Sankar’da açılan kuyularda / vızıldayarak ölüyor arılar. / Kör imgeler, Samsatlı Lucianos, Hürü Ana / İki Acem kılıcı gibi kaşları. / Gözler bir yere açılmayan kapılar. / Çepelpuç ilkel ve çağdaş voyvodamız / Deve ve serap doğacıllığını koruyan din / Plazada uluorta asılan tüccar. / Sanrılar insan çığlığından ölen balina / Öteki olduğunu fısıldayan Bohemyalı / Panizm… / Persî bir prensteki geleceğimiz / Tanrıdan önce gelen tek şey eseme / Otrar kentinde geçmişe yönelen zaman / Yüz yılın sonunda konuşan kedilerimiz. / Omurundan / Ceyhun’u aştık Turfan’ı geçtik / Ve Hubyarlar karşımızda işte / Biricik bengisu ben / Bir yaratı yuvarı Avesta’mız / Ken’in tanrısı ben / Sonsuz açılım tek tin tek töz / Madde düşünce / Düşünce ise madde…’
Hafik’teki Sofular köyünde doğdum. Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim söylenir. Baltık Denizi’nin amberi, Thüle’nin kalayı, su meleklerinin boynuz kapısı ve Perikles’in evlenmek istediği Miletoslu entelektüel Aspasia’ya hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı Yezdigird’in kızı Şahbanu'yla evlendim, bazıları telef olmuş yirmi bir çocuğum vardı. Abbasi davetçilerinden Hidaş gibi, Helen gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda (biçiminde) gelen İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım. Varlıkların özü anlamına gelen ve yanan çalı sembolüyle gösterilen Yaave bizim de simgemizdir. Gadir’i Hum’da, Cemel ve Sıffin savaşında bende vardım. İkisinin musahip (?) olduğu Tanrının Aslanı ve Orphee Yumurtası lakaplı dört ayaklı kutup eşeğine bir gezi sırasında bende binmişimdir. Başta Şiiliğin gulat kolu olmak üzere, Argos gemisinin tekniği, ‘Haber geldi bana ki Büşr Yemen’e gelmiş’ diyeni selamlayan Vişnu’nun atmacasıyla, Seretan ve Yengeç beygirinin gelişip değişmelerine benim de pek çok katkım olmuştur.
Mandregiri dağını gezdim. Akrep zehri gibi yakıcı buğular içinde dolaştım. Bir kapışma üzerine Komodo ejderlerinin de bir dile, hatta bir uygarlığa sahip olduğu anlaşıldığında; bu (değerli) bili gene bana nasip olmuştur. Hasır taburelerde çok oturdum. Tanrının varlığına olan kararsızlığın; boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık. Sığırtmaç adam Bootes, Krişna, Jesüs ve Baküs iyi dostlarımdır. Urumiye gölünde bende yüzdüm, ay ışığında üzerinden leylekler, minik kuş sürüleri ve üzeri sarı yıldızlarla dolu kuğular geçer ki hâlâ unutamam. Soluk benizliyimdir, alayla Romantürk dedikleri de olmuştur. Beserabyalı değirmencinin oğlu Kuyucu Murat, Kansu Gavri ve Sadettin Köpek’le uzaktan da olsa akrabayım. Mavi sırtlı somonla, İran keçisi, Etiyopya arısı ve göz yapılarından ötürü balina yemeyi çok severim. Her yemek yiyişimde, gizli bir iğrentiyle dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır, Yafa’ya geldiğinde, Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide tanıştım. Bu Saffat’ta da yazar. Bir söylenceye göre gemi, Hınzır Burnu önlerinde fırtınaya tutulup batmış -Yunus denize atılmış- Payas Harabeleri civarında balık karnından tıpkı yeni doğmuş çocuk gibi çıkmışsa da, -ışık olsun ki!- kimseler bilmez, onu ben kurtarmışımdır. Bir ağacın gölgesine götürmüş ve sütleğenden peyda sütle beslemişimdir. Bu yüzden o süte ‘cennet taamı’ der.
Her şeyin dönüşüm içinde bir boşluktan bileşik olduğunu anlatmak için gaitalarını yiyen Zelanda’nın güneyindeki Utahlara bende katıldım. Utkularımızdan Sıffin kutlamasında (3 rub-u asır sonra), bir cenkçinin karısı Cüdaye’yi, ölünün kahraman eşi olarak anmak istemiş ve yaşlı Cüdaye törendeki şatafata dayanamayıp ölmüştü. Bunca zaman evvelki Sıffin’in son kurbanı Cüdaye olmuştu benim gözümde. Öldüğüm de imrenilen ve uzun yılları kapsayan yaşamımdan geriye hiç bir şey bırakmadım. Yaşam vahşi yırtıcılığın cirit attığı, kör kötürüm bir çalı yığını. Bu ahmakça süsü bildiğim için geriye yalnızca şu övüngeyi bıraktım yaşamımda; (Kayıp kuzu kâbusta bulundu / köyün altında / denizin içinde dönüp duran / Mevlana heykelinin orada / Hani kimlik sorunsalını umursamayıp / herkesi taşraya çağıran / ve adada mekanik çılgınlıklarla dönen / Mevlana heykelinin dibinde. / Karşıdaki çıplak adaya doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi dizeler yazan lanetli ozanlara öykünüp, bir zamanlar bende yazdım.
Ey okur, sakın gücenme, o’nu yalnız sen biliyor ve yalnızca sen anlıyorsun:
'Karawane’
jolifanto bambla o’ falli bambla
grossiga m’pfa habla horem
e’giga goramen
higo bloiko russula huju
hollaka hollala
anlogo bung
blago bung
blago bung
bosso fataka
ü üü ü
schampa wulla wussa o’lobo
hej tatta gorem
eschige zunbada
wulubu ssubudu uluw ssubudu
tumba ba-umf
kusagauma'
...
Hoşçakalın...
SON İÇ ÇEKİŞ
'Tanrı yoktur ve bu açımın tanrısı da Dirac’tır’
Olanları, olmuşu ve olacağı bilen benim. Gıybeti, gaybı ve riyayı gören benim…
Metal yorgunu gezegende, çimenler üzerinde, beyaz bir yelkenli gibi süzülüyordu salyangoz. Uzakta, kırmızı gölgeler üzerinde; sonsuz çöl, çıldıran bir elma ağacı; ve suyu kırıştıran el vardı.
Anılarımız, zümrüdankanın yüreğindeki kuştur.
Gelecekte; dünün saklı olduğu bir kovuk barınıyor.
Büyük göz ağdıkça silikonların kıpırdaştığını görüyorum. Gözlendiğini anlayınca, yapı değiştiren gluonları tanıdım. Gözlerine tanrılar yansımıştı.
Eğer bir sona doğru gidiyorsak, sonsuzluğu geçmişte aramamız gerekmez mi dedim. Sözgelimi; Tanrının tanrısını…
Lesbos’ta son doğumu, okyanusların; zamanı yutan ağını, sabanla sürülmüş Eti toprağını gördüm ben.
Ve birden o; yere doğru sarktı… Boyu iki yay uzunluğu kadardı.
Mavi Venüs’ün damladığı sularda bir sessizlik tanrısıydı gördüğüm.
Nekrofil hayvanın bizlere neden güldüğünü çözemiyorum.
Ama gecelerin ardındaki deltoit şeytanı görüyorum.
Onlar, Yakup’un merdiveniyle iniyorlar
Aynada kendini tutabiliyorlar.
İşsizmin yüzyıllar içindeki tek kuram olduğunu söyledim.
Ölüs atlas çiçeğini, kuru incirler gibi kutsal otların arasından gelişlerini, gözyaşlarıyla Havva’ya yükselişlerini ve koruluklardan, kalkan ve alınlığıyla, Styks’ın salınışını görüyorum.
Hoşçakal Oregon diyen kalabalıkları, kovuğunda gizlenen taş hayvanları, altın yeleleriyle aslanları ve iyi yıldızlar size diyen insanları görüyorum.
Gülünç yücelikler içinde oyalanışlar, umarsızlık içinde yüzen kogniteryalar, hadron çarpıştırıcıları ve yeni bir cins yaratılacak diyenler var.
Maddeye nasıl davranıyorsanız, madde de size öyle davranıyor…
Rüyasında robot puma görenleri, ne Muvattali ne ben ve son soluğuyla; kuzeyin kuzeyin de ne var diyenleri görüyorum. Ölü yıldızlar ve kentler, buzevler ve piramitler, tortulaşmış, bembeyaz yüzüyle Sodom’dan gelenleri görüyorum…
Uygarlık evcilleşme, modernizm köleleşme dedi. Medyen tarafına yöneldik. Fermilab’ın tevatronu karşıladı bizi. Bozon ikizleri, spekülleme tuhafçıkları, pek şirin tanrıcıklar, önsöyümler, annemin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz söylemleri, varlayıcı ve işaretçilerdik.
Müzik tanrının düşüncesidir dedim. Bir melek ayağını denize sokabilir, bol bol insan eti öpebilirdim dün. Kâbe’yi sel basınca, şavt çekip tavafını yüzerek yapan Zübeyr gibi,
S boyunlu balıkçıllar gibi; sevişirken gözlerimden kan gelir.
Bluzunu aç ve Hürmüz boğazından geçen sincabı gör sevgilim.
İşretî gibi, Girit’de miydim, Minos’da mıydım bilmem; taklar ve geçitlerden, fener alayı ve meşalelerden, Cundişabur’a indim. İki rekatta Teb şehrine geçtim. Sardunya’ların, Korsika’ların, orkidelerin kokusunda, bir Sezar tafrasında, esse est percibi, carpe diem sesleri arasında, yedi kapılı Teb’den, üç tapir adımıyla Kaliningrad’a girdim.
Sütlerin kardeşliği ve çırpınan güzellikler arasında içeri vardığımda, Kiros silindiri, Asoka fermanları asılıydı duvarda… Tuba’nın dalları arasından uçurumlara bakıyordum, onlar da bana bakıyordu. Sonsuzluğa açılan güllerden; ateş kuyrukları vardı…
Ve birden zamanın yüzünü gördüm orada, Merope bulutsusunu, Knidlileri gördüm. Kızıl balıkçılı, Devlerin el kitabı, Şapur’un yasalarını gördüm. Multan’dan trene binenleri, İsis’in kanı, sıcak buz içenleri, açılınca kapanmaz, kapanınca açılmaz Titan kapısını gördüm.
Balçığın soluğa dönüştüğü anı, varlık ve yokluğun ikiz kardeşi; ışığı ve karanlığı gördüm. Çin Seddi bitince duvarcılar nereye gider diyenleri, olanaksız bir aşk için kır kedisinin gözlemleri, cennetin yarısını görenleri, bir tür gülümseyişi ve yüzü belirsiz olanları gördüm.
Ve yıkıntılar arasında ilâhiyi söyleyen ve gölgeleri gizleyenler arasında; uyumsuzdu karbon kuşağı, erişilmez prokyonlar, distopyalar, plâtin düşlerimiz, kahredici; o bildik atomlar değil miyiz biz diyenleri gördüm. Orada görmediğimi, orada; gördüğümü gördüm.
Ve son iç çekişi…
KİTSCHKAOS
Rüzgârın ağlayışı kurdun iniltisini bastırıyor ve tanrının ve belki de her şeyin hiçliğini işaret ediyor... O bizlere kimsin diye soramıyor, ama biz ona -durduraksız-kimsin diyebiliyoruz... Oksijen diye tolere edilmiş egsoz gazı soluyoruz ve Lemek iki kadınla evlendiğinde birinin adı Ada, öbürünün adı Silla’ydı diyoruz ve o Nod topraklarına gittiğinde, yazınında bir mimarisi olduğunu söylüyoruz artık... Bazen tanrıya inanmakta güçlük çekiyorum ama biliyorum ki tanrı bana inanıyor!.. Barbar işlikleriyle, çöl inançlarıyla, bilinç araçlarıyla, Nuh ve kırlangıç, egeli bir bilge, İsa ve Nemrut’la...
...
Prensesimiz uyandı ve uçurumuna baktı ve yatağının altına geceleyin döktüğü gözyaşlarını bıraktı. Alışkanlıkla Anjelüs’ün çanları çaldı, bir madonna gibi indi prenses yatağından. Zamane zenneleri ağlıyordu, onu arayan herkes çıldırıyordu. Geçen gün Kazablanka’da yer sarsıntısının olduğunu söylediler. Como’da artçısı vs. Tanrı özgürce cinayet işleyebiliyor... Evrenimiz kusurlu, taş ve topraktan, dayanıksız bir yıkıt, absürt bir vodvil. Yazıda kusurlu, çünkü kul yapısı, kul ne yapısı…
Kutsal kitaplardaki Cumae. Mitik dünyanın cehennemi. Tartaros, yer altı ırmakları var. Gördüm Borjiya, Medusa faresini. Gördüm Median ateşini. ‘La Lune ne gadre aucune rancune!’ ‘Ay hiç kin tutmaz dostum’. Kral Astarkserkses’i bulmak için Susa’ya doğru yollara düştüğümüz gün. Asativataya kralı Asativatas’ın söylediği gibi violada gamba çalan adamı dinledim. Erken baroğun ses ve çalgı düzeni, solocu soprano, resitatif ile şarkının karışımından oluşan ve polifon yazı kullanılmadığı için ‘monodia’ terimiyle tanımlanan bu biçemi tam anlamıyla özümsemiş. Bilimin ruhunu, modernliğin dini olarak sunmuş.
Urartu başkenti Tuşba gibi, Asur’un güzel Niniv’i parlak bir kentti. Yapay kas, piezoelektrik ve bellekli gereçler, güney boşluktaki Achernar yıldızı gibi ve Troilos ve Kressida gibi, tanrıdan da öte bir şey var orada, bir tür gerçellik…
Platon’un mağarasının simulakr gölgelerinden, Tales’in piramidin boyunu ölçmek üzere gölgesini kullanmasına kadar bir çok unsur var. Eratosthenes, methi sena ediyorsun. Zaman’ın dikel imlemleri ve kral Alarik’in kızkardeşi gibi, bir peri güverciniydi Vizigot!..
‘There is such loneliness in that gold. The moon of the nights is not the moon. Whom the first Adam saw. The long centuries of human vigil have filled her with ancient lament. Look at her. She is your mirror.’
Neptün’ün altın renkli atlarıyla altın renkli arabası koşturur. Korku ve alarm terk etmediniz beni. Ve rabbin meleği geldi, Abiezri Yoaş’ın Ofra şehrindeki meşe ağacının altında oturdu. Ve Danîler sıptından Tsoralı bir adam vardı. Adı, Manoah idi. Karısı kısır olup doğurmuyordu. Yahudiye kralı Hirodes’in günlerinde Abiya takımından Zekeriya adında bir kâhin vardı. Onun karısı da Harun kızlarından ve adı Elizabeth idi. Tutsağın tanrısı efendisidir. Ağaç silkelediler. Gökten düşen ay parçaları gibi kucakladılar düşen incileri. Ve ağaçta rüzgardan ve gölgelerden uzak bir yaşamın içinde yok oldu gitti. İfritsi. Birinci yaratık aslana benziyordu. İkinci yaratık danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi.
Eski adı Yukarı Volta olan Burkina Fasso’nun başkenti Ougadougou’da başlayan otobüs yolculuğunun Sudan’ın başkenti Niamey’e kadar beş yüz otuz km civarında süreceği sanılmaktadır. Ne ki gece yarısı saat bir sularında sürücü uykusunun geldiğini söyleyip otobüsü kenara çeker, gökyüzünde ay vardır. Marx, Lafargue’ye bir mektubunda yaşama yeniden başlayabilseydim evlenmezdim diyor. Lafargue, makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğuna, insanı aşağılık ve bağımlı işlerden kurtaracak olan, boş zaman ve özgürlük veren tanrı olduğuna inanıyor. Marx ise diyor ki; Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede olumlu bir kişi olan sen, kızımın zararına olacak biçimde şairane davranışlarda bulunmazsın umarım. Çünkü şiir, kötülüğün cirit attığı bir dünyada iyiliğe, sonsuz sevgiye bir özlem, varoluşa bir ağıttır. Acının olmadığı bir dünyada, şiire yer yoktur. Orada şiir yerini, aslında bir şiir olan yeryüzüne- yani yaşama bırakır.
Aristo diyor ki, taklidin (mimesis) konusu yalnızca sonuçlanan eylem değil, korku ve acıma duygusu uyandıracak olaylardır. Eklektik görüş orijinal olmadığı için felsefi sayılmaz ama öylesinelik taşıyan olaylara gelince, onlarında bir anlam taşır gibi görünenleri daha şaşırtıcı gelir bize. Sözgelimi Argos’ta, Mitys’in yontusunun bir gösteri izleyen katilinin üzerine devrilerek onu öldürmesi, bunun bir örneğidir. Bu öylesine (çakışım sonucu) olmuşa benzemez. Bu yüzden, bu öyküler en güzel öykülerdir. Tutarlı tutarsızlıklar.
Dinsel mabutların laneti, kirli yer altı, Herodot, Yunanlı tabağı, Mısır limanı, surlar. Naucratis’de yerleşmelerine izin vermiş, yargılamıştır. Bir yaşamla süslenmeyecekse, tanrı bu sonsuz boşluğu-evreni neden yaratmıştır ki ve neden ölülerimizin üstüne basarak yürürüz. Ve sizin için çalıyorum ve bir dağ aslanıdır zaman diyorum. Carver tabii. Totaliter yönetimler günahkardır, yeni çarlar ve inanç adına yeni soyut varlıklar üretirler. Dairemiz salon salomanjedir.
Somnambülizm, uyurgezerlik vakaları artıyor. Peki Dante cehennem için donanımlarını bizim dünyamızdan almadıysa nereden alıyor. İnsanın bir paralel evrene kendi dili üzerinden ulaşması ilk bakışta paradoksal gibi görünebilir. Tanrı yok belki ama insan onun olmasını ister örneğin. Ayrıca evren başarısız ve kusurlu bir model midir diyebilirim!..
II
Ve birden önüme çıktı o, başı fil başı, dudağı manda dudağı gibiydi, gerçeküstü karşıtlığıyla bütünleşiyor ve olanaksız; kendiliğinden olanaklıya, olabilirliğe dönüşüyordu. Şaşırtıcı ustalık ve kusursuz inandırıcılık işte. Balıkçının oltasına takılan küçük sarışın pembe kadını, isteyene tatlı tatlı ölebilmek olanağı sunan kliniği, bir tablonun arkasına beş yüz yıl boyunca hapsolmuş taş duvarın ışığı özleyen gözlerini ya da karısı tarafından terk edildiği için canına kıyan ve dağılmış beynine karşın koltuğundan kalkıp sokağa çıkan adamla, fırtınanın çelik bacaklarını hiç mi hiç yadırgamayan begomviller. Ölüm kendisini inatla unuttuğu için onuncu kat balkonundan atladığı halde kılına zarar gelmeyen yüz yaşını çoktan aşmış büyük, büyükanne... Bütün bunlar metaforun ötesinde ve öyküyü temellendiren soyut anlamlarla donanmış olduklarından alttan alta kendilerini doğruluyorlar ve bütün fiziksel engelleri yok ediyorlar. Bu inandırıcılığın bağlantı noktaları, mekanı ve zamanı sınırsız, masalsı ve insanı gerçeküstü boyutlarıyla görmekle ilgili olabilir. İnsan bir masalın içinde yaşayabilir, bilinmeyen bir zamana taşınabilir. Ruh halleri, yaşamın sürprizleri, yalnızlıklar, boşluk, terk edilme, bekleyiş ve ölümlerin temel insan halleri olarak benzer biçimlerde yaşanabilir olma olgusunu bozan, bütün bunları kişiye özgü kılarak, sıra dışına taşıyan şey, algılarımızın sığlığı ya da derinliğidir çünkü… Bu ayrımlar düşsel bir içsellikle ve gerçeğin yavanlığına karşı çıkarak, eğretilemeler, simgeler, adlandırmalar, canlı ve görünür kılan, özenle seçilmiş eylemler ve şeylerle görünenden daha anlaşılır nesneler ve şeyler yaratıyor. Evini ve eşini terk eden birinin ardından abajur, kilim, takvim, saksı çiçekleri ve bir şiir kitabı da sessizce çıkıp gidiyorlar. Ve ev yaşlanıp ölüyor. Renkler, sesler, anılar terki diyar ediyorlar.
Dil etkileyici olmakla birlikte imgelerin açımlanması açısından öncül değil. Nesnelerin varlık ve kesinliğini onlara anlam kazandıran eylemsellik gücü üzerinden kavrarken yakalanan trajiği, fantastik öğelerle güçlendiriyor. Yinelenen paragraflar, mekana, doğaya ve öteki canlılara atfedilen duygusal boyut, insanın bir toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde yaşamakta olduğunun ipuçları ile dolu. Örneğin yağmur evinden kaçan kadınların ayak izlerini silmek için usul usul yağmaya başlar. Ve hasta yatağında ölümü beklemekte olanı, sağlıklı hali ziyarete gelir!..
Şimdi cehennemsi uçurumun önünde durdu ve korkunç ıssızlığın görüntüsü karşısında taş kesildi. Karanlık evlerin arasına sağanak halinde kan yağıyordu. Gün günü yineledi. Suda bir çift su samuru oynuyordu. Geleneklere uygun biçimde dramatik bir an için sustu. Uzun süre ölü ama Ölü Değil’in yanında kaldık. Sesi ülkesinin çamları arasında dolaşan güney rüzgarı gibi loştu. Sesleri nedense kaba, köpeğimsi bir tınıya sahipti. Ay, bir mücevhercinin gümüşten fırlayan bir gümüş kıymığı gibi incelmişti, yongaya dönmüştü. Sonra dedim ki ‘Sonsuza dek yatan sanma ölüdür. Tuhaf çağlarda ölüm de ölür.’ Benzersiz bir karışımı, haziran çiçekleri, porsuk ağaçları, İskoç köknarları… Bilimi sanatın uzantısı sayan Tesla, Varennes yakınlarında (Lui adı verilen para biriminin) bir Lui’nin üzerindeki resimden tanınarak devrimcilere yakalanan 16. Lui ve gizli koyaklardan fırlayan yabanıl kısraklar. Güney doğuda tek bir hurma vardı, çölün yüreği gibi. Birde kanatları buluttan bir kuş ki kurumuş göle doğru ölü bir göz gibi süzülüyordu. Haccac’ın oku saplanıp göğsünden geçerken, güneşin önüne düşmüştü.
III
İşte birden nişin arkasındaki perde açıldı ve ilahi bir ışıkla aydınlanmış neredeyse doğaüstü iki varlık göründü. Önde, kasıkları kaplan postuyla örtülü, başında salkımdan bir çelenk olan, sağ elinde çiçekli asa, sol elinde de siyah bir panter tutan genç dağ Dionysos’u göründü... Arkasında düşünebileceğiniz en güzel Aphrodite vardı. Şeffaf ipekten kısa bir khiton giymiş, koyu renk saçlarını yapmacıklı biçimde tepesinde toplamıştı. Boynundaki asma yapraklı çelenkten başka, hiçbir mücevher ya da simya taşımıyordu ama kendisi bir mücevherdi. Çift, tahta doğru gururla süzüldü ve zarifçe oturdular. O anda müzik gene başladı, gölgeler ayağa fırladı ve tiz çığlıklarla çılgın bir dans başladı. Şimdi onların satirler ve menadlar olduklarını görüyorduk. Keçi ayaklarıyla sekerek, sıçrayarak dönüyorlar, uçuyorlar, titreşiyorlar, ansızın aramıza karışıyorlardı. Satirler yanımızdan ok gibi fırlarken, maske gibi suratlarıyla bize sırıtıyor, gözlerini deviriyor, dillerini çıkartıyorlardı. Menadlar ise daha da coşkuluydular, daha çılgınca bağırıyor, çığlıklar atıyor, giysilerini parçalayarak konukların üstlerine fırlatıyorlardı. Çevremizi saran bu isteri nöbetinin, izleyicileri de etkilemeye başladığını gördüm. Soylu giysiler içindeki, konsüller, yöneticiler, bankacılar, tüccarlar ve seçkinlerin bir bölümü bir menadın peşinde isteriye kapıldı, diğerleri de sekişini taklit etmeye çalıştıkları bir satir tarafından sürüklendiler. Gürültü artmış, müzik hızlanmış, salonu büyük bir sarhoşluk sarmıştı…
(Çamurdan doğanlar, eleştirmenlerimiz hala ağzında pipoyla poz vererek, okunaklarının köşelerinde aydın niteliğini sergilemeyi sürdürüyorlar. Cromagnon değilse de bir 19. yüzyıl insanı olarak onları kaygıyla selamlıyorum. Köşesinde hep aynı yazıyı yazan, aynı romanı yineleyen, duruş adına atalarının diliyle hep aynı şiiri yazan!..)
Solomon gamı çekiyordum, güneş tutulması sırasında saydam bir köpek sürüsü gözükmüştü. Ulu sarmaşıklar, tozlu mermerler arasından hep bir gözleyen var bizi. Poe, Hollandalılar’ın beğenileri konusunda perdenin bir tür lahana olmadığını kolaylıkla anlayabilirler diyor. Ve bütün sanat eserleri için gerekli olan o yaşamsal unsura sahip değildi birlik. Öff… Roketlerin inleyerek yükseldiği, tüylü denizlerden gülümseyerek çıkan ejderlerin aydınlattığı bir çağdı. Şifre almaya uygun ürününüz bulunmamaktadır. Tuşlayın. İkinci tuşla işlem yap. Ruje nuar. Foli berjer. Parizien. Rogue. O şiirimizin Touluse- Lautrec’idir. Bir yandan parizien-travestik, bohem-fahişe-varyete söylemleriyle geçişler-taksimler yaparken diğer yandan Levanten kültüründen de yararlanmıştır. Beckett’in, Godot’yu Beklerken adlı oyununda anlam sıfıra indiği için anlam sonsuzluğu yaşanır. Bu nedenle İkinci Yeni şiiri, anlamı kurcaladığı, dışladığı ya da hiçlediği için, ikinci yeni şiiri ile Beckett mantığı arasında bir ilişkiden söz edilebilmesi doğaldır. Bunlar açıkça olmasa ki açıkçadır, onların bilinçaltında kesinkes yer etmiş fenomenlerdir.
IV
“Lise biter bitmez Asker Allahmanlı için askerlik heyecanı başlar, zira II. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Zamane erki ve rüzgâr insanlarının zoruyla, hiçbir askerlik eğitimi almaksızın Bakü’den çok uzaklara, en acımasız savaş meydanlarına doğru yola çıkar, doğduğu, büyüdüğü Azerbaycan topraklarına ancak 57 yıl sonra dönebileceğinden habersizdir… Genç yaşlarda tanıştığı satrancı çok sevmiş, hatta savaşa giderken yanına bir satranç takımı da almıştır. Harkov cephesinde havan topçusu olarak görev yapar. Çarpışmalara ara verildiği zamanlarda satranca sarılırlar. Şiddetli çarpışmalarda bir çok arkadaşı gibi oda yaralanır. 1942 de Almanlar taarruza geçip Harkov düştüğünde, General Vlasov komutasındaki koca bir orduyla beraber genç havan topçusu Asker de esir alınır. Ukrayna da Dnepropetrovsk esir kampında…
Türk soyundan esirlere daha iyi davranırmış Almanlar. Bunun yanında Türk kökenli esirlere Sovyet karşıtı propaganda yapılarak, savaşın bitmesiyle birlikte kendi toprakları üzerinde bağımsızlık vaat ediliyormuş. Günün birinde Alman komutan içlerinde genç kahramanımızın da bulunduğu yüz kişilik Azeri esir grubunu Berlin’e götürmüş. Esirler Berlin’de askeri eğitimden geçer, komutanla birlikte Alman hattının cephe gerisini baştan sona dolaşırlar. ‘Cephe gerisindeki hayat Sovyetler Birliği’nde alıştığımız hayat tarzından daha farklıydı, daha renkliydi diyor Asker Allahmanlı. Savaşın sonuna doğru yenileceklerini anlayan Alman komutan veda konuşmasında ‘Hepinizi evlatlarım gibi sevdim. Hepiniz serbestsiniz. Şimdi yenildik. Ama unutmayın, bir gün gelecek Almanya yine büyük güç olacak’ der. 1945 Nisanında İtalyan partizanlarının yardımıyla esirlerin büyük bölümü İsviçre’ye kaçarak özgürlüğüne kavuşur. Asker’in hatırladığı kadarıyla İsviçre’nin başkentinde 1 milyonu aşkın esir bulunuyormuş. Sovyetler Birliği bütün esirlerin geri verilmesi için baskı yapar. Kendi isteğiyle dönenler esir düştükleri için ya kurşuna dizilmiş veya çok ağır koşullarda madenlerde çalıştırılmışlar ya da Sibirya’ya gönderilmişler. Gelen şüpheli haberler üzerine genç Asker geri dönmemeye karar vermiş, İsviçre’de kalmış, ayakkabı fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlamış. Satranç tutkusundan da vazgeçmemiş, fırsat buldukça satranç kulübüne gidermiş. Bu ısrarlı satranç çalışmaları, satranç sevgisi sonucunda Asker Bahşaliyev (Türkiye’ye gelmeden önceki soyadı) kulübe üye kabul edilmiş. Bu değerli hatırayı hala saklıyor.” Sonuçta bir tür Vladimir Burkony öyküsü bunlar.
Oluşku. Kefaluka ya da İstanköy. Horus heykeli. Hyperion saati. Pilgrim, Latince hacı ya da gezgin demekmiş. Bahar gelmiş Mişa! Ve dağ başları hayal meyal belirmeye başlamış. Acem lügati ya da Herat’ın salkımları gibi çölün tozuyla gölgelenen. Agra. Lahur. Delhi. Gülşen valisi. Haçova savaşı. Sümbüller sümbülü, Frislandiya Beyi ya da Keşmir bağları gibiydi saçları.
Susen gerçekte bir sipahidir, başında taylasanı, belinde kılıç ve hançer, elinde ise mızrak vardır. Dıştan ürkütücü bir sipahidir ama içinde yumuşak başlı bir derviş gizlidir. Holifra ise Köse Mihal’in dostu Osman Bey’le düğünde beğenip kaçırdıkları Nilüfer Hatun’dur. Ve gözlerindeki yaşı matem rengindeki peçesinin bulutu altında sakladı. Isfahan’da ufukta alevden güller açtığı söylenir. Yıldızlarda gözyaşları vardır. Kelebek kanatlı çiçektir. Siyah ve beyaz renk değil durumdur der. Dünya dönüyor ve doğu, batı, kuzeyle güney birer görecelilik oluyor. Güney kutbunda, güney neresidir. Komik. Denizler olmadığında yeryüzünün yuvarlak değil amorfik bir kaya parçası olduğunu gördük.
Ve ağaç denizleri ve mantarlar meşesi, ilkel gece ve tunçtan borular ve fil gövdeli ordular ve İskit rüzgârları ve Sason ve Helkis dağı. Mecdelli Meryem gibi. Aşağıdaki ikiz göllerin kıpırtısız suları, kemikli ve uzun elleri yırtıcı kuş pençelerine benziyor, kuş kanatlı bir sfenks bu. Şafak sökerken çadırdan çıkıp uyku torbamı gecenin nemlendirdiği kumsala seriyorum. Bakışlarım denizin üzerinde hareketsizleşmiş, nihayet uykuya dalacakken, güçlü bir çalkantıyla dalgalanan suyun yüzeyi birden yükseliyor. İki gövde sıçrıyor, öylesine beklenmedik ve öylesine güçlüler ki bir an için yarı uykumda düş gördüğümü sanıyorum. Bunlar büyük ve siyah kafaları ve yuvarlaklaşmış göğüs yüzgeçlerinden tanınan Commerson yunusları. Siyaset yani at bakıcılığı yapıyordu, eski Mısır’da… Bu çakılla kaplı vadi boyunca yürürken, uzakta beyaz bir nesne merakımızı uyandırdı. Uzunca bir süre nerdeyse cansız kaldıktan sonra, ansızın sıçrayarak hareketleniyor, insan mı, hayvan mı?.. Beyaz gölge sarsılmaya başlıyor. Sanki havada sallanan bir sırık, bu belki radyo anteni de olabilir. Düzenli gidiş gelişlerini açıklayamıyoruz. Biz yaklaştıkça bu sarsıntılar dalgalanma biçimini alıyor. Gittikçe daha fazla merak içinde, adımlarımızı hızlandırıyoruz. Sonunda ne olduğunu görüyoruz; tek başına bir Ren geyiği bu. Varlığımız onu ürkütmüyor. Aslında biraz şaşkın, ama daha çok merakla bize bakıyor. Belli bir uzaklıkta dikkatlice duruyor ama uzaklaşmak yerine, kimi zaman bizi daha yakından incelemek için yaklaşmayı göze alıyor. Sürüsünden uzakta bu Ren, burada ne arar? Bizi şöyle bir tartıyor, duraksıyor, sonra suya atlıyor. Onu izliyor muyuz diye arkasına bakmak zahmetine bile katlanmıyor. Kolayca karşı yakaya ulaşıyor. Tristan gölü, Iseult gölüne bir akarsuyla bağlıdır. Ren geyiği şimdi derenin öteki kıyısında duruyor. Bize güveni tam değil, kendisiyle bizim aramızda bir dere bulunmasını yeğ tutuyor. İşte öylece Ren iki saat boyunca bizimle birlikte sakin yürüyor. Güzel ve üzünç dolu gözlerini görüyoruz. Bize çok bağlandı. Boynuzlarının uzunluğu karşısında hayranlık duyduğumuzda istediğimiz gibi seyredebilmemiz için başını yavaşça döndürüyor. Ansızın ortadan kayboldu. Uzun süre gözle tarayarak onu arıyoruz. Gün batımı da bir tepenin doruğunda yeniden görünüyor; anıtsal, neredeyse ürkütücü. O artık, biraz önceki bize dost hayvan değildir. Bilinmedik ve masalsı bir yaratıktır. Yolumuzu kesen hareketsiz ve tehditkar bir tür, güneyin tek boynuzlusu, bir yarı tanrı. Batan güneş ışınlarının aydınlattığı kocaman boynuzları alevden bir çatal. Gözlerinin altındaki nemli yarık, acayip büyük görünüyor. Kıvılcımlar saçan bu göz pınarının parıltısındaki süreklilik ürkütücü. Kıstırılan ama yakalanamayan o gizemli yaratık gibi ortaya çıkan bu hayvana yönelen ışıklar, özellikle etrafa korku salmak için o doruğa yerleşmiş gibi, şu andaki tek ışık kaynağı da sanki o. Arkama bakmaya cesaret edemeden, sırtımda beni izleyen o karanlık bakışlarını hissederek adımlarımı hızlandırıyorum.
Yaratılış’ta ‘Ruh bir rüzgâr gibi suların yüzeyinde süzülüyordu’ diye yazar. Kerguelen Adaları’nın rüzgârıysa, bir skua gibi, her zaman pusudadır. Yola koyulmakta acele etmeliyiz. Gökte puro ve zeplin biçiminde bulutlar görünmeye başlıyor. Kerguelen Adaları’nda hava, Rallier’nin betimlediği o şeytansı havadır. Vadinin dibinden yükselen burgaçlar, toprak rengi bir toz kaldırıyor. Biraz boş bir umutla fırtınadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Orpheus gibi, Hades Krallığını arkada bırakarak, günün can veren ışığına yöneliyoruz. Fırtınayla teke tek bir kavgacıllık içinde, geriye dönüp bakmıyoruz. İlerimizde ortasından yırtılmış gökyüzünde, kocaman bir mavi açıklık var, ona doğru koşuyoruz, onun korumasıyla bu işten sıyrılacağımızı umuyoruz. Ama biz ilerledikçe ışıklı yarık geri çekiliyor. En sonunda Kerguelen Adaları’nın rüzgârı neden başka rüzgârlara benzemez kavrıyorum. Bu rüzgâr hiç ıslık çalmıyor. Hiçbir engel yoktur karşısında, ne bir ağaç, ne bir ev, ne elektrik telleri, ne bir duvar. ‘Uygar’ yörelerde bizim alışık olduğumuz tiz sesleri duyurmak yerine, burada gürler. Sesinde Ortodoks ayinlerindeki şarkıların gücü vardır. Buna birde, vadi içinde gök gürültüsü gibi büyüyen bir uğultu eklenir. Rüzgâr bir çığ gibi, tok bir sesle titreşir. Hızla geliyor bizi yakalayacak. Dağ eteği döküntülerinin sırtımıza ardı ardına ve aralıksız vurduğunu duyar gibi oluyorum. Toprak titriyor ve korkuyorum; böylesine esişi ben hiç görmedim. Dünyanın yaratılışının kökeninde neden rüzgârın bulunduğunu ölü sandığım bu vadide anlıyorum. Bu uzaysı burgacı yalnızca duymakla kalmıyorum, bir yandan da görüyorum. Aceleyle arkasına sığınabileceğim bir kaya ararken, dünyanın bir fırtına içinde oluştuğu anı görür gibi oluyorum. Fırtınanın soluğu korkutucu… Bilincini kaybetmişe benzeyen bir doğaya yeniden hayat veriyor. Kasırganın beni havalandırmasıyla iki kez düşüyorum, kurtuluşumu bir taş yığını tarafından korunan doğal bir sipere borçluyum.
V
Gençken sırtlan biçerdim ben, fil gövdeli ordularla, süt yoluna çıyan kuyruğu diyen kavimler gibi. Uzayda kanatlı kuşlar, yalan dolu vahşi üzünçlerle süslü ışıklı karanlığın oyunları böyle bir sanrıya yol açabilirdi. İnsan tanrının uzantısıdır. Ki elinde at mızrağı Afrika gibi güçlü bir kıtaya benzer!..
Keçiler adasında, Ceneviz kalyonlarının geçtiği yerde, küplere gömülü Yunan drahmileri bulmuş, Stanpoli’ye dönerek Bohem yayınevini kurmuş, Kavafis okumuş, Galata valiliğinde bulunmuştu. Galli gözlerle bakar, Gallalı kadınlarla sevişirmiş. Güzel şiirler yazarmış, meleklere ve tanrılara esin verirmiş.
Hali hazırda yüksek mahkemede dört liberal, dört muhafazakâr ve her iki yöne de kayabilen bir yargıç bulunuyor. Yunan kökleri onun dinlediği ezgilere duyguyla bağlanmasına yol açıyordu. Basralı deniz satıcılarını överdi! Şems, insanın kendisini bilmesi gerektiğini, bildiği takdirde, bütün sorunların çözüleceğini, Kâbe ortadan kalkacak olursa, bütün gönüllerin birbirine secde edeceğinden söz ediyordu. Şems öldürülmüştü. Sultanî bir şeytan. Acem bulutları geliyor doğudan, gökteki tanrıları sayıyor kâhinler. Amanos dağlarından Kalindra’ya inerken Keykavus ağlıyor. Işık oluğu. ‘Hurşit’in terazi kullanmasına karşı çıkan babası, ‘Yahudi işidir böyle şeylerle uğraşmak’ dedi. Penis kıskançlığıyla suyu yakuta çevirirdi. Pars kuyruğundan baston. Sami ovaları. Merope olmalı. Zeus’un altarından bir dilek ağacı. “Kuran’ın Araplara indirilmiş olması, kitabın içinde hiç deve geçmemesinden bellidir.” Eski bir tapınağın bodur ve yayvan taşlarına benzeyen bu kitaplara saygı duyuyordum. Bir gün okumayı öğrendim ve o gün yeni dinimi buldum. Kötü bir yapıt o kadar iyi bir şeydir ki, bir şeyin nasıl olmaması gerektiğini, bize hiçbir şey onun kadar iyi öğretemez. Ulysses’in çift dolayımsallıktan uzak salt Türkçe bir çevirisi olanaklı mıdır ki. Odyris kralı Kersepleptes’in çalınan tacı, Kerkaporte, İstanbul’un fethinde açık kalan kapı. Anlamı Samara’da arayanlar uygarlığı Eriha’da arıyorlardı. Et ile metalin birbirine girdiği protez yaşamlar. Antrim’de (İskoçya) doğanın oluşturduğu şu bazalt yığınına bakın. Alışkılar, yöneyler, düşçül, sorgun. Mercan adasında yumurtalarını ağzında taşıyan çene balığı. Hicaz, Ecyad, Fülfül ve Hindi kaleleri. Kaplumbağa sırtında duran dünyalar. İpliklerin kesişme noktasından geçen gök adalar, cüce uydular. III. Mehmed 19 kardeşini öldürtüp babasının ayakucuna dizdirdi. Filipin Tarzanları İbilakoslar ip üstünde dinlenebilirlerdi. Kobra menekşesi adlı çiçeğe kelebek, kelebek sandığı için konmazmış. Titan ormanları, Kafkafonik mırıltılar kıyı boyunca...
Neccâr, Güney Yemen. Sarmatya-Karadeniz’den yukarı Rusya. Mavi Fare ayında... Araba. Negev çölü. Aşağı Arabistan. İnsan olan boru çiçekleri. Yabanarısı avıyla geçen günümüz. Emevilerin Şam kahyası Muaviye. Siyer’de (Siyer) yazar mı, (Peygamberin yaşamını anlatan tarih dalı). Kuantum boşluklarına gizlenmiş Pers prensleri. Arzunun karanlık nesnesi. Amentü gemisi nasıl yürüdü. Shakespeare-sallanan mızrak. İyi kinci, ikinci!..
Kefernahum’a girdiler Sept günü olunca İsa hemen havraya girip ders vermeye başladı. Spiral ya da amalgam estetikle ulusalcılık gibi sorunlar. Kuzeyin giziyle yanıp tutuşan adamlar. Süngüsü düşmüş ağaçlar. Ağaçlar hışırtıları der top edip gökte bir kuytuluk bulmuşlar. Appia yolu üzerinde mi… Kerpeten ve kargaburun. Frankeştayn insana der ki: Sen benim yaratıcımsın ama ben senin efendinim! Stendhal Sendromu sanat izlenimciliğinden doğan sanat sarhoşluğu-yorgunluğu. Matematik yasaları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarındaysa gerçeği yansıtmazlar. Oysa bizim için kesin olan bir şey gerçek olabilir. Üçgen biçimli atlar dörtnala kalktılar. Yapay ıranın mezhepler arası endemik kavgalarla savaşa susamışlığını önceleyen belirtiler. Semiramis’in, asma bahçelerinde renk eleyen kölesi. Yusuf’un gülümsemesi. Süleyman’ın onu çağıran sesi. Wittgensteni’ın sorusu: Kaç tane 3 vardır. İspanyol eşeği. ‘Alevden bir orak yalnızlık.’ ‘Dünya bakışımın biçimini alıyor.’ P.Eluard diyor. Muş. Solfejler. Aşkın ve dinin benzer yanları vardır. Din, Latince ‘religere’ bağlanmak sözünden geliyor. Aşksa ‘Asaka’ adlı bir tür sarmaşıktan kök salmış Hint dilinde… Sevgilime egzotik bir iyon demeti sundum. M.Ö. 400 yılında Atina’yı kuşatan Spartalılar kükürt dioksit kullandı. “Seviyorum diyecekti, diyecekti, dedi. / Eğer demişse, demişse, demiş mi! / Litrelerce zambak artık sevgi / Mal, meleke, metronom, metozori / Ases geldi, ases geldi, ases mi!..” Yıldıza tapan Sabiler gibi, mutfakta sodyum klorür aradım. İyon füzeleri. Sayfa genişliği. Moğaç-Boğaç Han. 6 Nisan 1930 Yarın gazetesi sorumlu müdürü Arif Oruç heyecan uyandırıcı yayın yapmaktan tutuklandı. Kunduz ormanlarından size doğru yüzlerce fil geliyor. ‘Kartalın süzülüşü, ışığın gezinmesi midir’ Apep yılanının boynunu koparma… Venüs kokusu. Kagemusha’da kahraman kendi kendisinin dublörüdür. Macar yurdunda yaşadığım macera. Kuzeyin göğe dönük odaları. İnsan kızlar. Ejderhayı öldürüp kanında yıkananlar. Salyangozlarda, mide, kalp, bağırsak ve beyin yok. Kurgul anın olasılıklar alanı içerisindeki tüm ikincil tarihsel yönelimleri kuşatan tasarım.
Kabil ölümden yanaydı yaşadı. Habil’se yaşamdan yanaydı öldü. Boğazının kesildiğini anlamadı, onu, soluk kesen şeyin; birden esen soğuk bir rüzgâr ya da serseri bir yarasa kanadı olduğunu sandı. Bir nesnenin objesi, bir objenin nesnesi. Taburenin Fransız devrimindeki önemi adında bir kitabı vardı. Cellatlar giyotini indirmek için tabureye çıkarlarmış!..
VI
Zanzibarca konuşmayı özlüyorum. Denildi, Kabil kardeşini öldürdü, Kabil’in oğlu Hanok’tu. Onun oğlu İrad, onun oğlu Mehuyael. Biz onların soyundan geliyoruz Tüylü yorganı üzerime çekip düşünüyorum. Porsuk gibi. Horasan cihetinden gelen siyah sancaklar gördüğünde onlara katıl, zira onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi (a.s) olacak. Kişilik Yunanca persona-maske’den geliyormuş. O bizim maskemizmiş. Gerçeği eğmeye çalışmıyorum. İskender Troia’ya çıktığında, Akhilleus’un mezarı çevresinde çırılçıplak koşmuş. Kudret narı ve yılan pancarı yenir mi diye soruyor. Efraimliyim. Samariye’yi bilirim. Evrakilon rüzgârı esmeye başladı. Kültür papasıyım. Santur virtüözü. Philekynegos, Makedon ve yenilmez bir gladyatörmüş zamanında, bronz çelenkli. ‘Yalnızlıktan başka bir şey değilim artık’ yazıyormuş mezarında. Tacitus’a göre imparator Claudius MS 41-45 Fucine gölünde 19 bin kurbanın zorla oynatıldığı bir deniz savaşı sahneletir. İnsanlar başta dövüşmek istemezler, ama oyuna kısa sürede tüm yürekleriyle katılırlar. Anlıyor muyuz!.. Kör okuma en kötüsü, körlükten bile. Likenler, teutonik kan, toprak retoriği, Manchesterizm…
Akşemsettin’den paçamıza bulaşan çamur. Hidrojen peroksit. ‘Kafiyelerimle çıkarırım seni tepelere / bir kıyamet sireniyim, tırmanırım omuriliğine.’ Elektronik damarlı, bronz kafataslı insanlar. Sacramento, Bizans ya da Latin riti. Kutsal ekümenik. Doğu sinodlarının özeni, Asur zamanı. Edessa’daki Latin kontluğu. Sağır nişler. Mukarnas başlıklar. İbrahim’in kardeşi Nahor’un torunları. Şiirsel sözcük her tümcenin önüne ardına konulabilirmiş. Eşek bir an şiirleşti, ne şiirsel bir poşet tümceleri anlakta hiçbir bozuma yol açmazlar. Domestik ve presbiteryen şeyler. Halit bin Velid, Mute savaşında düşmanını öldürürken elinde 9 kılıç kırmış. Sezar sezaryenle doğmuş. İlk yıllarını bir ceylanın bakım ve gözetiminde geçiren. Profan aydınlanma, Kahire armonisi, pejoratif anlamlar, epifanik öyküler. Gece yarısına doğru bir kuşun ıssızlığa ağıt yakan ötüşü. Hemen bir siyahlığın ortasında inip kalkan bir yürek gördü. Büyük Yunanistan. Kar kristallerine benzeyen Britanya. Akamenid krallar. Uzaydaki kuantum boşluklarına gizlenmiş Pers perileri, ardında Bröton şövalyeler. Sept günü. Kötü ruh adamı sarstı ve büyük bir çığlık atarak içinden çıktı. İlk söz ışığın çevresinde dönüp duran bir hayaldi, Bruno Schulz söyler, ‘Ruhumuz bize bedenimizi sakınmamız için bağışlanmıştır.’ Malebranche der. San Remo’da ölen Vahdettin, Süleymaniye külliyesinde yatıyor. Organeller, endoplazmik retikulum, golgi cisimciği, mitokondri. Victorien aşklar. Korinthos miğferi takan Isparta askerleri. Romalı lejyonerlere ‘Marius’un Katırları’ denirdi. Yaşlanınca sırtında bir çift kanat çıktı ve bir gün uçtu gitti. Kahveyi bir Şazili dervişi Arabistan Moka’da 1258 yılında ortaya çıkardı...
Tanrı taşta uyur, çiçeklerde düş görür, hayvanlarda uyanır, insanlarda görünür diyen Tao. İbn-i Rüşt evlendiği ve babasının ahrete göçtüğü gece kitap okuyamamış. Bir göktaşı peşinde Asya’yı bir uçtan bir uca kat eden demirci ataları. Tarkovski zambağı. Çar Nikolay ve ailesi Yekaterinburg’ta İpatyev evinde 78 gündür tutsaktı. Garipur halkı. Nazım, Kerime Nadir’in Hıçkırık romanının editörü. İnsan hayvanların şahıdır. da Vinci. Yercil. Vercil. Karşımcı. Altay’dan attığım ok, Alp dağlarını aştı. Uzun kirpiklerimi bir kılıç kesti. Atlas dağlarına vardı, Şif dağlarının ardına geçti. Kelebek ateşe yaklaşınca, ateş aydınlatır, daha yaklaşınca ısıtır, daha yaklaşınca yakar. Kelebek ateşin ortasına düşünce ateşin gerçek anlamına kavuşur. Hayır, kelebek ateşe yaklaşınca ateş aydınlanır!.. Mor Gabriel manastırı. Tepelerine tırmanırken vulvan tüylü şarkılar söylüyordu. Fil dışkısından yaptığı Meryem Ana resmi Chris Ofili’nin miydi. Sanat ışığının yanıp söndüğü boş bir oda, üstünde iç çamaşırlar (ve prezervatifler-kondomlar) bulunan dağınık bir yatak ya da fil dışkısından yapılan bir Meryem Ana resmi midir. Mevlana’nın fili gibi herkes bir şeye benzetiyor. Taif’in çiğdemi, Galile menekşesi. ‘Ben düşenleri tutmam.’ Binlerce yıldır bulutlar aynı biçimi sürdürdüğüne göre yeryüzünde değişen hiç bir şey yoktur diyebilir miyiz. Sonsuz evreni, (anlağımızda yarattığı boşluğu / hiçliği) onu karşılayacak sonsuz bir tanrı duyusu doldurabilir. Pascal’a göre, çünkü inancın gizemleri, insan usunun erimini aşmaktadır. Yukon toprakları. Profan -kutsal olmayan Napoli krallığı. Graham adası 4 kez batıp çıktı. 1987’de Abd’li bir pilot adayı Libya denizaltısı sanısıyla bombaladı. Graham adası Etna püskürünce ortaya çıkıyor. Ya Lât ve Uzzâ’ya ve Menat’a ne dersiniz? (efere’eytümüllâte vel’uzzâ ve menâtessâlisetel’uhrâ). Matrix, döl yatağı demekmiş. ‘Colorless gren ideas sleep furiously’ ‘Renksiz yeşil düşünceler, öfkeli biçimde uyur.’ Su maymunu ve pençeleri arasında bir fener tutan papağan. Bir gece bir yalağın başında işe başladığını söylüyordu. ‘Başına kükürde batırılmış samandan bir taç geçirdiler; yanına Adversus annulares’in bir sayısını koydular. Bir gece önceki yağmurda ıslanan odunlar alev almakta zorlanıyordu. Pannonyalı Yohannes önce Yunanca, sonra bilinmeyen bir dilde dua etti. Tam alevler arasında yitip gitmek üzereydi ki Aurelianus gözlerini kaldırıp bakmak cesaretini gösterdi. Kızgın parıltılar bir an yok oldu, Aurelianus ilk ve son kez tiksinç bulduğu adamın yüzünü gördü. Bu yüz ona daha önceden tanıdığı birini anımsattı ama kim olduğunu çıkaramadı. Sonra Yohannes alevler arasında yitip gitti. Arkasından bir çığlık duyuldu. Sanki evrenin çığlığıydı!..’
Bitti...
*
OMEGA
*
'Bilincim, tanrıyı anlamama yetmiyor, kalbimse çelişkilerle dolu...'
Ölüm, zamanı anımsamaktır… Elektronik etiketler, kameralar, barkodlar ve siborgsu bireyleriz. Ölümsüz mutantlar!.. Mekânsal strüktür, arabalar, otoban gelincikleri, farlar ve karanlıkları severiz. Dünyanın dönmediğini belirleyenleri de!..
Dün Pencali, Gulan Bulağı ve Shanda’ya gittik. Dağın eteklerinde atın gölgesi, pençesinin izi ve dizi görünüyordu. Tan ağarırken Pol Dokter, Lahicana ve Zülbin’e geldik. Zencan ve Lengrüd’ü gördük.
Ölümsüzlük, zamanı unutmaktır!.. Seks ve seksen bağlaşıktır diyordu Maria!.. Rankuh, Kereceband, Muskabat, Ramsar ve Mazanderen’de renk körlüğü artıyor. Tatarlar, Nogaylar ve Lorlar da salgınlar var.
Çok sonra, zıt yönde ve eşit uzaklıkta iki ot yığınıyla Buridan geldi. Spektaküler oyuncular, postizm ve silah yapımcısı tanrılar diye bağırdık. Tırnaklarını magmada boyayan ve alınlarında mühür olanlar vardı!.. Milet dilinin, Helen diline dönüştüğünü görüyorduk. Manipülatif şeyler, halk ve hakseverlik ve Nefi’yle Murat göz gözeydiler.
Peygamberler Arap kıstağına yayılıyordu!.. Siriuslu El Maktul, Heyakil-ün Nur ve iki serasker birbirine girmiştiler. Nasırı Dinillah bütün kavgacıları ayırıyordu. Mistik melameti ve fütüvvet, balina çığlığı ve Denver bir türlü ayrılmıyordu. Zağanos’a varır varmaz, gözlerim toprağa düşünce, beni katleden Eyyubi meliki Zahir’dir dedim!..
Zencan’da doğan, koordinat ve ordinatları bulan yanıma geldi. Suhreverdi, Hayy bin Yakzan’ı okuyordu. Berkyaruk birden durdu. İbn Tufeyl ağyar ile ‘Ruhun Oğlu Hayattır’ diyordu. Keldanî ve Hindu hikmeti göklerde çarpışıyor!.. Kelamullah kan ve toz içinde!.. Cümle Sümer repertuarlarını hakem belledik. Merih’le Dilmun cenneti tapınağımızdır dedik. Teşup dile geldi -göklerin fırtınasıdır kendisi- insanoğlu hareketli birer Oblomov yığınına dönüştü!.. Müzik ideolojileri oldu. Demon İlliyanko görünmez tanrılarıdır. Arif katıyla, sürüyle Bosch buna karşı çıktılar. Locke, kader tanrının insana verdiği bilme gücüdür dedi. Kahir nurlar ve proton parladı o an ve Batlamyus’la müon geldi!.. Gilan ve Sakalibe yöresi aydınlandı. Yorumcu Şehrezori ve nur uknumları, sevinçle bakıştılar. Karmatiler karnavalı başlatacaktı ki Alejandro Daneri geldi mi dediler. Kalabalıkta zırhını rehin veren Muhammed’i gördük, beytülmalla lykeonlar kuran Ömer’i…
Nötrino kentler ve metropoller uyuyordu yine de!.. Helenistik matrisler ve partiküller sızmak istiyordu ama surlar geçit vermiyordu. Yurtluklardan Pertevname’yi okuyan Kabir geldi. Avarifi Maarif daha iyi diyordu. Mısır hermetizmi tanrıları öldürmemize izin verdi, yoksa yok olacaktık dedim.
Von Economo sinir hücreleri zayıflıyor, Karina ve fononlar sönmek üzere, reovirüsler Ockham usturasını unuttu, adenovirüsler kaçışıyor, vaksiniya tümör hücresi kaldı mı ki… Fermilablar da vivipar özelliği ve hypotheses non fingo vardır ve şeylerin formülü yokluktur diye sayıklıyorduk.
Bir yerde var olan her yerde vardır...
Zaman her şeyi yıkıyor ama dizelerimiz iyiye gidiyor.
Sanatımız gelişiyor.
Denize inen uçan daireleri görüyor musun!
Yoksulluğun propagandasını yapıyor gibiler.
Foramina birlikleri onlara yardım ediyor.
Şarap Mesih’in kanıdır ama Müslim olana günahtır diyen kim…
Tanrım; Tanrı geldi!.. Kızılca gülümseyişler… Ve utanmazca yüzüne karşı, Bosch boştur dediler... O ara biri ağladı. Ve ‘O’da kulağıma, üzülme laedri; ‘Düşleriniz dilinizdir’ diye fısıldadı!..
NOVA
‘ Bir zamanlar yoksul tanrılar vadisi vardı…’
Uzay filolarımız gökyüzünde tozu dumana kattı. Yüklü parçacıklarla, şiddet kovukları naralar attı!.. Aosfer bunaltı içinde, zehirli materyalde uyuyan maymunsular kaçışıyor!..
Güneş rüzgârları, radyasyon kemerleri ve bow denizleri seçilmiyor. Kör partiküller ve kuzeyin perdeleri kavruldu.
Anti ışıkla, gölgelerde koşuşan manyetik yüreğin canı sıkılıyor. Kör yıldız kuyrukları, tropik adalar, su domuzları ve oratoryolarımız ölü.
Son gün geldi!..
Rektum peyzajı, firavun kamçısı ve tanrısal haykırışlar direniyor. Eylülist dünyalar, nörogiyotin, saralı uzuvlar ve Atlantik ötesi büyük bir saldırıda!.. Nurjuvazimiz umarsız, kenzo adam bitkin, oğlak sürüleri mezarlara gömülü, kemerler ve yazgılar sarılı, plevra boşlukları inliyor...
Kinci deneklerle, spinler ve zamana yakılan ağıt boşluğu gözlüyor…
Ve işte demir güneş ve çelik gözyaşlarımızın, bıktırıcı o garip ninnisi!..
‘Dünyayı içine alan küçük kutu / kendine aşık oldu / ve gebe kaldı / yine küçük bir kutuya / küçük kutunun içindeki kutu da / kendine aşık oldu / ve gebe kaldı / yine küçük bir kutuya / ve bu böyle sürdü hep / küçük kutudan gelen dünya / içinde olmalıydı / küçük kutunun içindeki kutuda / ama kendine aşık olan küçük kutudaki / kutuların hiçbiri / sonuncusu değildi / bulun bakalım dünyayı şimdi’
Kalbini okuyabilirim, gözlerini görebilirim.
Sen denizin karası, yeşilin tanrıçası, sen; tanrı tek başına var olamazdı diyen. Diana, sevi çağları gelse de, ilahilerimiz küle çevirse de; tenler, tin göçleri ve sen de var olan benler solacak.
Yiten sevgiler, son iç çekişlerimiz, matineler ve transit türküleri boşluğun sönüp savrulacak…
Cennetsi şeytan, güzeller güzeli sessizliğimiz, görünmez kalkan, füzyon reaktörleri, ölümsüz parçacıklar ne oldunuz siz!..
Ey son günün taburları, Phaiaklar neredesiniz!.. Diz çöken uzay iklimi, melankolik boşluk, kumarbaz koli basili dönecek misiniz!..
Sanal karmaşaları kolumun, ıssız Ren kuşakları, türbin ve tribünler, göz kamaştırıcı kablolarımız uzlaşmıyor!..
Fiber gözler, Ariane ve Cluster, Cassiope deltası gene sorun; buzul geçitler, alev sütunları, tutuşan ok ve ringa balığı şaşkın!..
Ve krizantemler, keçi dudaklı prenses, kedilerin söylediği şarkılar elem denizlerinde!..
Boşluklarda yankılanan çılgın anomali ve acunları bölüştüren o şeytani, ölümsüz mayombemiz, kutluyorum sizi ve işte soruyorum şimdi, elimize ne geçti!..
‘Dolce dolce, yaase folce, dolce dolce, yoli deline / jalce jalce, yahanti galce
jalce jalce, blouzi psiline / yulce yulce, youdili dulce, yulce yulce, kzill odaline /
djilce djilce, hando bokjile, djilce djilce, yli zlideline / kumkel kerg, kumkel kan,
magavambava magavambava, gonjengor sagossigussa, sagossigussa’
Usaveda!..
*
NOVA
‘Bir zamanlar yoksul tanrılar vadisi vardı.’
Uzay filolarımız, yüklü parçacıklar ve şiddet kovukları
Atosfer, zehirli materyalde uyuyan maymunsu!..
Güneş rüzgârları, radyasyon kemerleri, köprüler
Kör partiküller ve kuzeyin perdeleri…
Anti ışık, gölgelerde koşan manyetik yürek,
Kor yıldız kuyrukları, tropik adalar…
Rektum peyzajı, firavun kamçısı, tanrısal haykırışlar
Eylülist dünya, nörogiyotin, saralı uzuvlar
Işık nurjuvazisi, kenzo adam, oğlak sürüleri,
Kemerler ve yazgılar.
Kinci deneklerin gözyaşları,
Spinlerimiz, zamana yakılan ağıt…
Ve işte demir güneş ve çelik gözyaşlarıyla dolu ninnimiz!..
‘Dünyayı içine alan küçük kutu / kendine aşık oldu / ve gebe kaldı / yine küçük bir kutuya / küçük kutunun içindeki kutu da / kendine aşık oldu / ve gebe kaldı / yine küçük bir kutuya / ve bu böyle sürdü hep / küçük kutudan gelen dünya / içinde olmalıydı / küçük kutunun içindeki kutuda / ama kendine aşık olan küçük kutudaki / kutuların hiçbiri / sonuncusu değildi / bulun bakalım dünyayı şimdi’
Kalbini okuyabilirim, ölümünü görebilirim...
Sevi çağları, ilahiler, küle döneceğim gün
Tenler, tin göçleri; ben de var olan sen
Yiten sevgiler, son iç çekişler, umarsız ağlayışı boşluğun
Cenneti bağışlayan şeytan, güzeller güzeli sessizliğimiz
Görünmez kalkan, füzyon reaktörleri,
Ölümsüz parçacıklar,
Kıyamet taburları, Phaiaklar ve ağıtlar…
Diz çöken uzay iklimi, melankolik boşluk
Kumarbaz koli basili…
Sanal karmaşaları kolumun, ıssız Ren kuşakları
Göz kamaştırıcı fiber kablolar
Ariane ve Cluster, Cassiope deltası, buzul geçitler
Alev sütunları, tutuşan ok, ringa balığı
Ve krizantemlerimiz, keçi dudaklı prenses
Kedilerimizin söylediği
Boşluklarda yankılanan o çılgın anomali
Acunları bölüştüren ve şeytani, ölümsüz mayombemiz;
‘Dolce dolce, yaase folce, dolce dolce, yoli deline / jalce jalce, yahanti galce
jalce jalce, blouzi psiline / yulce yulce, youdili dulce, yulce yulce, kzill odaline /
djilce djilce, hando dokjile, djilce djilce, yli zlideline / kumkel kerg, kumkel kan,
magavambava magavambava, gonjengor sagossigussa, sagossigussa’
İN
Johann Sebastian Bach , Bahtınız Bach’tan yana olsun, bütün kitapların uçuştuğu önceki yaşam formları, paralel evrenlere geçiş günleri, yeni bir yuva kurt deliği ve dünyamız kusurlu dedim sana, tanrı kapris yapıyor olabilir. Paspernia deniyor buna bilimde parçalanmış gezegenlerden kopan asteroitler aracılığıyla diğer gezegene çarpıyor ve yeni yaşam formları oluşup, taşınıyor sonsuza… Biz yaşam virüsünü belki de uzaya taşıyoruz, korkunç hortumlar var burada, ilkeliz gerçekte, uçuruma düşen uydulara çözüm bulamıyoruz!..
Evren, çelişkiler, yanılgılar ve tuzaklarla dolu, burası mikroplar, kitinler, sübyelerden oluşan bir dünya, kabuk adamlar var. Basınç dalgalarıyla ilerliyoruz, Titan belki de yeni yurdumuz,
-180 derece, Titan’dan sonra, dünyamız görünmez oluyor, sonra da embriyo galaksiler, çoğu şokta olan evrenler bekliyor bizi. Sayılmasız uzay zaman, madde ve evren var, sönmüş yutucular, karadelik, kızgın, yakıcı kuasarlar. Ah ne denli küçük ve yalnızız, yazmak okuduğumuzdan aldığımız öç burada, göz yaşı için bir ansıma işte…
Oregon, Avcı gökada, Minotaur, George Frederick Watts’ın 1885 de yaptığı resim, Uranus’un dikey tacı, Satürn, yatay tacı onun. Kuasar cehennem adı, ölümcül olan, Neptün’de Dünya büyüklüğünde kasırgaların içinde, katı Triton, onun tersinde dönen, onu yutacak Poseidon, donmuş kayalar buzul küreler, Pluton!..
Buz cüceleri, görkemli Asterland ve kasvetli Moonland’lar, on bin yılda dönen Sedna, karşılaşacağımız uydular, uzaylılar, belki de vahşi, belki de bizi göremeyecek kadar ileri!.. Uzayın derinliğine gittikçe, zamanı geriye büküyoruz, doğru görünüyor mu bu, Alfa Centauri, üç yıldızlı güneşimiz, süt gezegenleri, kızıl dev, hipernova, fizik yasalarının yüzemediği oluşumlar ve anlıyorum ki bu bizim maceramız, Petrus, müjdeciler müjdecisi; aziz, evren hepimiziz.
Gezegen kozmik çöp, bizler atığız, kozmik samanlıkların kardeşi, harmanlardan gelen, Bellorophone gezegeni, yıldızların parlaklığında neden görünmez oluyor, Atlas’ın kızı yedi kardeşler, küçük gaz tutanlar, karanlık madde, karanlığın karanlığın içindeki karanlık, Orion bulutu, bin üç yüz ışık yılı uzakta birer yıldız fabrikası. Nükleer füzyon, yıldızların nükleer artığıyız biz, beyaz cüce, başka dünyalar, uygarlıklar…
Sonsuza dek yiten kitapları düşünüyorum, en önemlisi de henüz anlatılamamış olan…
Yıldız mezarlığı, pulsar, kuasar, Andromeda, tehlike yoksa harikalar yok, kabus yoksa, hayaller, düşler yok… Geleceğimizi görebilmek için geçmişe gitmeliyiz, geçmişi öğrenmek içinse… Sonumuz gelebilir ama paralel evrenler var ve kurt deliğinden geçebiliriz diyor musun…
Alyakub bölgesi uzayın, bir gün kalan, o tek insan evrenin sonuna ulaşabilmek uğruna yolculuğunu sürdürecek, ölerek yaşayacak ama evren o kadar geniş ve zamanda o kadar sonsuz ki; o tek kişinin sen olduğunu kimse bilmiyor…
Borges’in Asterion'un Evi adlı öyküsünü yazmaya neden olan Watts'ın Minotaur adlı resmi işte... Borges, içe kapanıkmış ve kendini bir Minotaur'a benzetirmiş. Bu resimden etkilenerek kendini de ironize eden o öyküyü yazmış... O bir körken, Portekizli Borges’in ataları Yahudi’ydi, Borges burjuva anlamına gelirdi.
Müzik ve metafizik, yalnız müzik gezegenleri, yalnız yürüyenler, okuyanlar ve yalnız düşünen gezegenler, her şey düşündüğümüz için var, düşüncenin coşkusu, tadı, düşüncenin gerçekliği… Uslamcı, Bizanslı, kasımpatların esin veren kokusu, düşünmek ayrıntılara inmek değil, bütünü anlamaktı. Diyonizos ayinleri, Bertolucci’nin, Örümceğin Stratejisi, Borges in Kahraman ve Hain öyküsüydü. Onun bir Ankara kedisi varmış, adı Byron’un Beppo şiirinden alınma, kanıksa, biziz yaratanda, yaratılanda!..
CANİS MAJÖR
'Fergana gibi ekinoksların presesyonunun, güneşin apojesini etkilediğini savunurdu.'
Sabah güneşiyle, aşk atomlarını serpiştirip gidiyordu Pan!.. Yürek ışıldıyordu. Altın bir ok savruldu koruluktan... Sonsuz sayıda sonsuzluklarımız vardı, İngiliz jacketler, Hırvat kravatlarımız, Danton ve Mesih, çelik mezarlarımız. İşte öç butonlarımız, sümbül dereleri, süsenler ve güllerimiz...
Her şeyi kapsayan sonsuzluk orada, sonsuzluğun sonunda ne var, renkler içinde Tanrı mı… Sonsuzluk, sonsuzluğu kapsar mı... Karbon salımları korkutuyor, şu otlar zehirli, deve dikeni elimi kanatıyor ve yakınlardaki Levi Ben neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyor... Konkav uzuvlarımız konveks aynaları görüyor, karanlıkta ışıyor radyum ve söylevler veriyor yine ölümsüz Sulla!.. Medyatik dokunuşlarla ay soluyor, ölüm kibirdir diyor Tarkovski… Silena stenophylla gülüyor, Meryematik vardiya, valin, lösin ve triptofan toprağımızı ürkütüyor.
Kapalı evren modeli algılarımız kapıda ve peliküller ve Kâsîyûn gözlemevi kaçıyor işte!.. Kafeste beslediğimiz ejderha saldırıyor, ölüyor kederle Vernier ilkesi, dehşetle görüyor Magdeburg deneyi, işte Sokak'rateslerimiz, alaylı bakışlarıyla İhanlı cetvelleri, delirium ve Şehrazat aynada… Ve kansevici Harun’un elleri, tadılmamış tat yoktur diyor sarayında!.. Pasla yürüyen organizmalar, uluyan ayet, ululanan Havva ve Eloah günlükleri. Velpecule, her gece saplandığımız trend ve sinemalardaki evrenin bebeklik günleri…
Afgani çarşılarımıza et yağıyor geceleri, tasalı vagonda gezen Babil, Canis majör; elektronik insanatlar, siborglar, Asya'nın gönülsüz eceleri ve günahkâr Tanrı’nın gururla taşıdığımız çelenkleri!.. Öne eğiliyor başlarımız, genç ve yaşlılarımız, uslanmaz deli, usanmaz Ayla, tarantula ve kördüğüm örümcekleri… Huzursuz ayak sendromu var halamda, bir türlü orgazm olamıyor görümcem, tasalanıyor teyzem, chengen lohusa ve başlayamıyor Vâlâ; arı başlı Opus Majus’a!..
Ama bir soru; Convivio’su Dante’nin devrimi nasıl etkiledi, şafakla yürür saklambaç otu, at kuyruğu yiyor 3. kattaki veteriner, kristalografiler getirilmedi, yıldız yuvaları sönecek, palindkromik olan iyi gelir değil mi, holün güreşinden ilaç yaptılar, sarı akıyor kanımız ve çisentiyle yağıyor Macar yağmurlarımız!.. Depresif salınımlar yeni yetmelerde, Vrangel’in vaazı dinlenecek öğleden sonra, eskiv sarhoşluğuymuş haşhaştaki, boksör demansı baletin menüsküsü, nematod organizmalarla, alttan baktığında yokuş, üstten baktığında iniş karnavalı başlıyor ve karartıyor göğsümüzü Moliere ve tiyatrolar kapalı, ne zaman başlayacak Anastasia, Soloz’un Mavalı!..
Üçüz kumruları vadinin ışıldıyor, stüdyolar kayrayla kanını içiyor denizin ve burada bir korno dinliyor rindi düşlerini Nabi’nin... Çavdarmahmuzu otlar aparkatlarda, eğrelti otları havariyi saklıyor, ölüs bakışlı kerkenez ölecek mi diyorsun, kelebek, tente, Maturette, kaç şarkı mırıldanır bir klarnetle... Prokaryotik olanla, Ptolemaios astronomisi, elongasyon açıları ve açık değirmen çerçeveyle süs!.. Erguvanlar kombide yıkanıyor, Touluse Lautrec ahımız, akut pankreas tanılarını tanımıyor, evrenimizin rengi yok ki, cinsiyet cellatları da işe yaramıyor…
Kuartet ve Balthazar, torpidolardaki bahar gülücüğü, bulutlar, yivli minareler ve Caferi kanal kaos içinde… Atalarının döllediği Mikyas el-Cedid’i tanıyor musun, nekrotrofik funguslar nerede, Hirfanlı barajı, yamalı pontir, kırk dekametre ve Bavyera birlikte şiirler yazıyor, öncülerimizden Sevillalı John ekinoksu biliyor belki; ama Cremonalı Gerard, civalı adamların faizini yiyor!.. Ateşin yuttuğu surlar, deli Meryem ve Regiomontanus’u etkileyen Sacrobosco ne zaman varlar, Kartaca, Çökelez, Gül A’şa ve işte anılarımızı alkışlıyor evde kalmış kızlar!..
Ve gör ki Tanrı geliyor işte, sıra dışı ve üç ayaklı, şarponu taksana abla, sürecek mi yargılar diyorum o an, otistik, otoistik hesaplaşmalar, Öjeni arkaya geç, not verilecek, sınıfta kalma sakın, ağlama proletarya ve banknotla kösnüyor aygırlar ve huşu içinde şarkı söylüyor işte hoplit, sağılan sığır ve beygirler boynunu uzatıyor Balyan ailesiyle ve paladyum çanakları faz diyagramında kurban oluyor yine, çağırın ss’leri diyorum ben ve carabinieri ve kalabalık, alabalık ve görkül kahkahalar, gözlerinden ay fışkıran, altınpost, venerendam ve işte dümeni verdik yekeye, nerede Lestrigon ve ey yüce Sezar; kaç pound Pound, güneşin doğduğu geceyi öpüyor Tanrı’nın elleri ve günah ve sâlâ dolu mezarlarda, erselik ışıklar içinde, yine ölüyorlar işte; Teknolojik çekime kapılmış canlı türleri!..
*
CANİS MİNÖR
'Fergana gibi ekinoksların presesyonunun,
güneşin apojesini etkilediğini savunurdu.'
Sabah güneşiyle,
aşk atomlarını
serpiştirip gidiyordu Pan!..
Yer ışıldıyordu.
Uçan bir yaprak geçti
kalbimden...
Sonsuz sayıda sonsuzluklarımız vardı
İngiliz jacketler
Hırvat kravatlarımız
Danton ve Mesih, çelik mezarlar
öç butonlarımız.
Acılı süsenler
sümbül deresi,
güller!
Her şeyi kapsayan sonsuzluk
Sonsuzluğun sonunda ne var
Renkler içindeki Tanrı mı…
Sonsuzluk sonsuzluğu kapsar mı...
Karbon salımları
Deve dikeni - otlar
Yakınlardaki Levi Ben.
Konkav uzuvlarımızda
süzülen konveks aynalar
ve geceyi aydınlatan Sulla
Medyatik dokunuşlar
ayın sesi.
Tarkovski!
Silena stenophylla
Meryematik vardiyamız
Valin, lösin ve triptofan.
Kapalı evren modeli algılarımız
Peliküller, Kâsîyûn gözlemevi
Kafeste beslediğimiz ejderha
Vernier ilkesi,
Magdeburg deneyi
İhanlı cetvelleri, Şehrazat
Ve onun cennet dışında
Cennet vaat eden elleri...
Organizmalar, ayetin gizi
Velpecule, her gece geçtiğimiz trend
Ve evrenin bebeklik günleri…
Afgani çarşılarımız, Asyalının sesi
Canis majör, tasalı vagon
Ve Babil yazılı Tanrı’nın yüzü!..
Öne eğilen başlarımız
Delilerimiz, tarantula,
Sözcükler, yaşlılarımız…
Huzursuz ayak sendromu
Orgazm olamayan görümcem, chengen
Ve bir türlü bitmeyen Opus Majus.
Convivio’su Dante’nin; karanlıkta
Eğrelti otları, at kuyrukları
Kristalografiler, yıldız yuvaları
Palindkromik olan, holün güneşi
Macar yağmurları!..
Depresif salınımlar,
Ebrugil'in vaazı
Eskiv sarhoşluğu haşhaşın
Boksör demansı baletin
Nematod organizmalar...
Aşağıdan bakarsam yokuş
Yukarıdan bakarsam iniş!..
Üçüz kumruları vadinin
Ve burada, işte şurada
Rindi düşleri Nabi’nin.
Çavdarmahmuzu otlar
Ölüs bakışlı kerkenez
Kelebek, tente, Maturette.
Prokaryotik olan
Ptolemaios astronomisi
Elongasyon açıları, açık değirmen
Touluse ve Lautrec
Ve ahlarımız, akut pankreas tanıları
Evrenimizin rengi, sevi günlükleri
Kuartet ve Balthazar
Torpidonun bahar gülücüğü
Bulutlar, yivli minare
Ve Caferi kanal...
Atalarımızın döllediği
Mikyas el-Cedid
Nekrotrofik funguslar
Hirfanlı barajı, yamalı pontir
Kırk dekametre Bavyera
Öncülerimiz Sevillalı John
Cremonalı Gerard
Yaşanmayan şeyler...
Ateşin yuttuğu sular
Deli Meryem, Gül A'şa
Regiomontanus’u etkileyen Sacrobosco
Kartaca, Çökelez, Miyase
Teknolojinin çekimine kapılmış canlı türleri!..
...
Ve sonsuza dek, yarım kalan anılar!..
*
DÖNGÜLER
Kameriyelerin orada oturuyor, reomür deneyini sürdürüyorduk.
Mobius merdivenlerine doğru biri geldi.
Higgs bozonu nedir diye soruyordu!..
O an ‘Tanrı Parçacığı’ karıştı söze;
Aradığınız benim.
Zaman geçiyordu.
Geleceği anımsıyorum...
Ay ışığında ölüler sunağı kirletiyor
@ kitaplar, pepler ve yitmiş anılar Delphoi'ye giriyordu!..
Sonraları @ kitapları alan kalmadı, agoralar kapandı.
Çipler belleğimizde her tümseli var kılıyor.
Ve firmalar, tekiller, laklar olmayan şeyi satabiliyor.
İguanalar, selentere, bukalemun, kertenkele
Depolar, ambarlar, antrepolar, silolar
Faunus’un planeti, ahırlar, kometlerle, zombiler
(Ufolar, elipsoidler, lusiferler)
Seralarda yokluğu var kılabiliyor
Varlığı-yokluğa benzetebiliyor.
Onlar belleğimizde yer değiştirirken;
Bilgi ve bulgularımız, okyanusta yüzüyor.
Anlamsızlaşıyor, anlamsızlaşıyoruz.
Anlamsızlaşıyor tin ve tün!..
Şeyler, kadmiyum sülfit
Kaç gün sonraki dün,
Pikselin çözünürlüğü
Konfigürasyon rölativite
Kalifikasyon pandatiflik
Pikaresk; pitoresk palyatiflik.
Serotonin, norepinefrin, plasebo etkisi...
Bulutlardan iniyor Macellan yelkenlisi
Apaz seyri, körfezli yeniçeriler, Uluç Ali
Kelam okulu, ulular ulusu Mutezile
Tenzile, Sekine Hatun, Aişe.
Dönüp duran eskil çark, sonsuzca tutsak kuark
Kuvözde büyüyen Ksantippe, kuaför Cassiope...
Arka sokakta yaşayan ankormanın lobu alkaliye dönmüş!
Ve petri kabındaki hücreler, ölümsüz virüs
Fukuşima'da; mutasyonel kelebek, koriyonik villus...
Oh, Tanrımız geliyor!
'Fotonlara dönün'
Bunca parsek boşuna konuşmuşuz...
Gauss!..
DOĞUŞ
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve bakışımsıl ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir.
Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki anılarımıza dönüşecek terminlerle kol kola, yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur.
İnsan doğmuştur!..
*
TARİH
Metafizik bir sorguyla, tozun içinde, kafalar yuvarlanıyordu!.. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde; Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor; Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen yarasalar, kör kelebeklerle, iki ayaklıların sevişmelerine tanık oluyorlardı.
Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları; sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı!..
Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki (boynu vurulacak!) ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde; sessizliğin sesinde:
Yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..
*
ARAF
...Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya!..
Düş içindeydik! Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için, yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği birkaç kişi daha katıldı aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör bir adam, suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu, mavi gözlü cariye...
Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz, alkışlar alıyordu.
Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden.
Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlas'ın yüküyle berkli, Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. 'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilâhi gövdesinin gereksinimlerini dindirir ve çılgınca avunurdu.
İrem bağlarına yolu düşenin, rüyası buydu!..
PRİAMOSOĞLU HEKTOR'UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun kırlangıç yıldızlarına! ..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
şaşılası şeydi
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle
Neden böyle düşündüğümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkısıyla artık
-ölü-
yükseliyordum...
*
REBETİKO
I
Döneceğim bir yer yok
Yatacağım bir yatak yok
Ne anlatayım ki sana
Hüznün annesi Yunanistan
Kemanla santurla
Şeytanlar bile oynar...
Bir mayıs günü
Yürüyecek ne yolum
Ne mahallem var
Bana büyük yalanları
İlk sütünle söyledin
Sen eski süslerini satıyorsun
Yunanistan ana...
İncil kadar değerli gözlerinde
Yemin ettim
Bana verdiğin bıçak yarasına
Yemin ettim
Cehennemin derinliklerinde zinciri kır!
Eğer beni yanına çekersen
Kutsanmış ol...
Yanıyorum yanıyorum beni ateşe at!
Boğuluyorum boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...
II
İnsan doğduğu vakit bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur
Yaşamda yol aldığın sürece
Gözlerini sabah akşam açık tut
Çünkü her zaman üzerine bir ağ serilir
Bu ağın damgasız kitapta
Yazılmış adları vardır
III
Dört kılıcım olsa bir de ateş ve mum
Seni de beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..
İlk yılan, ilk yalandı!
Çok sefalet, çok soğuk vardı Yanni
Melekler çiftetelli oynasın
Al beni, al beni, al beni!..
Savunmanın şapkası Venizelos'u getirdi!
Kralı kovdular!..
Ah! baban öldürecek seni
Yorgo'nun arşesi soluğunu kesecek
Göz kırpacak Toma'nın yayı
Gel de gör, göklere dek
Ateş saçan kılıçları!..
IV
Bu gece Toma'nın yanına gel
Sana bağlama çalayım.
Melekler dans etsin
Şeytanlar oynasın
Kemanımın hoşuna gitsin!..
Çocuğu Efterpi'ye bıraktım
Annem Yunanistan!
Sense Marika!
Yorgi'yi sana yollamışlar...
V
Benimle gel Adriana!
Korkuyorum!..
Neden korkuyorsun?
Kaderimden!..
Kaderin benim Adriana!
Çok uzaklara gideceğiz...
Bir zamanlar, bir şehir varmış
Adı Smyrna!..
Kraliçesi Adriana
Prensesi Marika'ymış!..
'İzmir'in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de derler Rebeto
Yar fidan boylum...'
Efsunlar, sihirbazlıklar bitti Marika
Pire'de bir gemide çalışacağım...
VI
Bir bir daha iki eder
Mihal'e bir güle güle yeter!
Mihail'in soluk kafası
Çekmeceye at sakladı!
Amfibi'de bir akşam üstü
Mihail faka bastı
Truba'da akşam geçerken
Atmışlar onu köprüden!
Nice kalp ağlamış anneciğim!..
Yordanis'le, bir ben vardım cenazede...
VII
Yorgi
Yedi kilitli kitap!
Panayi
Ne anlatayım ki dost!
Anla işte, sevgili Rosa
Dört kılıcım olsa
Bir de ateş ve mum
Seni de, beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..
VIII
Georgakis çaldığında, saçını başını yolardın
Marika'nın tamburuyla, baştan çıkardın!
Rebetiste kalmadı artık
Herkes hafif müzik istiyor!..
Çok kişi aşık olurdu Roza'ya
Çok kişi yandı onun için!..
Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak!..
IX
O kadar ezildik, o kadar çalıştık
O kadar uğraştık anneciğim
Çok kan, çok kan,
Her şey de yalan!..
İnsan doğduğu vakit, bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur!..
Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...
X
Ototi
Ototi
Ototi
Neden gerekti bu!
Opa
Opa
Opa
Etrafına bakıp sus!..
*
HALKİDİKYA ŞARKISI
Bir gün geleceksin
böyle mavilikler içinde
güneş sularda erinip duracaktı.
Ağlayacağım
hep bir geçmişi yaşadım
burada
denizin derinliklerinde.
Halkidikya nerede
İyonya’da geçti mi hiç günlerin
artık sormayacaksın bana.
Ağlayacağım bir kez daha
şurada
yosunların dibinde
yan yana, koyun koyuna.
Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı
-bir sevda elçisiydi-
iyi zamanlarda.
Ama ben çıkmayacağım kulübemden
ıraklardan gelen o kırmızı balıklar
girene dek cennet bahçeye
ağzımı bıçak açmayacak.
Rüzgârlar uğuldayıp,
denizin sesi, gürlese de göğsümde
dalgalar okşayıp, yalasa da saçımı
gitmeyeceğim artık
ilk hayatlardaki ışığın peşinden.
Umarsız
köpükler içindeki
cansız başımı
vurup dursa da su perileri
denizdeki şu kabrime
son dileğimdir;
Seni ağzından öpmek isteyeceğim
-son kez-
ve artık hep uyuyacağım
sonsuza dek,
gülümser
aydınlık içinde olacağım…
*
DÜŞ
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum!..
Kimbilir ilk önce,
hangi şair
hangi tarihte;
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum
dedi...
*
HERAKLES'İN AĞLAYIŞI
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin olduğu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat!
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda...
-kahredip gitti Marat!-
Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başına 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri
tenleri
yürekleri
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
uyuşurdu salyalı salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa
-Maçetaları çalardı!-
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
Kuzeydi Amerika!
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır'
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen Ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri?..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı!..
Eyy erenler, erendizler, ermişler:
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm!-
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella!..
Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda
Kaplansız
Novasız
Sevisiz!..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu.
*
KSANTHOS KORULUĞUNA AĞIT
Defnelerin olduğu yerde, yaşam bitmişti artık,
sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda.
Eller üzerinde yükselen koruluğu,
yakmıştı gizil bir güç, yoketmişti sanki.
Dut ağaçlarda uçan kelebek, nasıl da salınırdı yelde...
Yağan kar bile, usul usul üşütürdü böcekleri,
usul usul üşürdüler toprağın altında
Döl yatağı gibiydi ırmak, Zuhal Yıldızı gibi yağardı kar!..
Lâgünler, meşeler, ardıçlar;
tavşanlara, arılara, avcılara
-Paydos demişlerdi!-
Ama çok ağlandı, Sapho kız, çok ağlandı!..
Kimbilir bir zamanlar burada,
kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş
sevişmişlerdi...
*
JORGE LUİS BORGES
YOĞUM
Parabenler, fitalatlar, sulfatlar yola çıktığında, östrojen reseptörlerini denetliyorduk. Metabolitler, sürfaktranlar, titanyum dioksitler yardımcıydı. Formenler vardı. Bozon spin atıyor, Hubble parametresinin ölçerlerini gözlemliyorduk. Dietil fitalat geldi dediler. Leptonlar foton çağını başlatsın dedik.
Kserografi azgınlaştı ve Planck zamanına doğru uzaklaştık. Elektronik saçılım devreleri kişniyordu. Wien yasasını devreye soktuk. Yıldızsılar parıldıyor ve epidermiyoloji altın çağına yaklaşıyordu. Melanopsinin yine de bekleneni veremediğini ileri sürdüler, sirkadiyen ritmi bozuktu. Modern Prometheus araya girdi. Gigaelektronvolt düzeldi, gluon ve bozonlar verimini artırdı, algıçlar gemi azıya aldı ve o yıl tau nötrinosu bire bin verdi. Bu ilk kez oluyordu. Yer çekimi retoriğine alışan tüm varlıklar mutluydu. Taykonotlar gülüyor, kozmopolitizm tüm evrene yayılıyordu.
Doğumlar artınca kolektor tabakası bulutlandı ve irem bağlarıyla utkunun ayağımıza kadar geldiğini gördük. Rutherford bazına göre, lityum-iyon karışımları tam dört yüze katlandı. Ateş karıncaları titanik evrenini yutuyor, fermiyonlar, Quasimodo sinekleri ve parazitoitler kurt deliklerinde saklanan tüm varlıkların önünü kesiyordu, ta ki ipliksiler vonoz balıklarına dönüşene dek! Anavaşi, katavaşi diye bağırana dek!..
Zodiyak tümelleri tüm bu zahmetlere ne uğruna katlandı dersiniz?..
Beş sigmalık sapmanın önüne geçebilirsek, anne karnında büyüyen bebeğim pentürist olacak!..
BEKLEYİŞ
''Ona dil verildi, şu yalan yani
Ona et verildi, toz olan...''
‘Bugün uzaktan, seni geçip giderken gördüm ve bir buzulun parıltılı yüzeyi sessizce denize kayıp gitti. Cumberlands’de antik bir meşe ağacı bir avuç dolusu yaprağıyla yere kapaklandı ve tavuklarına mısır atmakta olan yaşlı bir kadın bir saniye yukarıya doğru baktı. Gökadanın öbür yanında güneşimizin otuz beş katı büyüklüğünde bir yıldız parladı ve yüreğimin üstü açık kubbesinde anlatacak hiç kimsesi olmadan duran gökbilimcinin retinasında küçük ve yeşil bir nokta bırakarak kayboldu.’
'Toprağa düşen kanın sesini, toprak bana getiriyor.'
Gardenyalar ve parabellumlar aydınlık saçarken, paratonerlerin Feynman gösterimleri sürüyor ve karşıdan İmparator Januskas geliyordu. Gauss’un çan eğrisi ve cenin mikrokimerizmi, ellerinde petunya, dimetil sülfoksiti döllüyor ve elektronik tortuları silip süpürüyordu...
Gluonlar ufuktan kıskançlıkla indi!.. Metaforal güç garlarda dolaşıyor, peşrevler çekerek redoks tepkimesine uyumsuzluk gösteriyordu. Opportunityler, törene katılmak için kortejin sağını izleyerek alkışlar alıyor, Nieptolemes simulagları denetim altında tutarak, Rajastan çölünün gönlünü almaya çabalıyordu.
Sirderya gülmek istedi! Çipler belleğimizi ele geçirdiğinde, biyolüminesanslar -soğuk ışıklar- defne ve çelenklerle, panspermialara yaklaşarak, denizin derisini değiştirdiler. Ve düşleyen akbabalar grubu, mavicil tüylerini kabartarak tenhalara doğru çekildiler.
Spirit titriyordu!.. Us ve düş sınırsızdı, o sırada Filyos geldim diye bağırdı. Biyolojik süreçlerin tetiklenmesi, yıldız algılayıcılarına alabildiğine bir parlaklık sağladı. Polimerler yukarı çıkarak, Sulla adına egemenlik söylevlerine başladı. Yapıtaşları alkışlandı. Antenler ve sayısız paraşüt sit alanını geçerek, Antonin’in ısı kalkanına yaklaşmasını önledi ve entegre modüller tüm güzelliğiyle, civan perçemiyle süslü gerdanlarını kaldırarak halkı kışkırttılar... Ardından papatyalar, radyoaktif plutonyum, nükleer et yığınları ve elektronik donanım sahne aldı. İbrahim Karay yıkıntılarda süngü aradı, alüminyum döneçler tahtın önüne geldi ve eğimli arazilerden uçarak yaklaşan hoplitler, görsele çıkıp boyut değiştirerek, manyetik holuz, yelek ve kalburlarını giyinerek, uyuyan melekleri uyandırdılar!..
Topolojiler grafitasyonla esti, denizler köpürdü ve navigasyon-oryantasyon çalışmalarına işaret verildi. Sütunların arasında spektrometreler hızlanarak, fungus cinsleri ve fitoplanktonlarla bir olup profillerini değiştirdiler ve Orion’da spinler yine başladı.
‘Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora isimli bir uyduda yaşayan, mavi renkli insanların ve ışıldayan canlıların, ekrandaki görüntüleri gerçekten büyüleyiciydi.’
Lektörümüz Titanius elini kaldırdı ve ışık saçılımları, ölüm akrobasilerine dönüştü. Zebra balıkları zırhları deldi ve ağaç lambaları görkünç biçimde yolları aydınlatarak, zincire bağlı Andromak'ı getirdiler. Toryum rezervleri, yeşil güneşlerin çıldırmasını sağlayarak ve su kendisini parçalayarak sarı maddelerin yükselmesini ve dillere destan tartımını başlattı.
Bildiler ki sanal ötesi evrende günahların ağırlığı değişkendi. İsraf günahtı, boş gezegenlerin varlığınca, israfkâr olan tanrımızdı ve simulaglar, kadife çiçekleri ve Maniaklar her işe karışıyordu. Tam o sırada binlerce deniz maymunu önümüze çıktı. Sesleri at sesiydi!.. Törenin sonuna doğru alg patlamalarına yetişmiş oldular, atılan konfetilere tanık oldular. Akua kültürler ve okyanus yarıkları uygarlığımızı selamladılar. Canhıraş gösteri ve tutsağın sabır çiçeklerini usandıran azabı, güneşin batımına doğru bitti!..
Rossby rüzgarları yeniden esti. Coriolis etkisi, kendini yeniden gösterdi ve olup bitenler radyo dalgalarınca tüm evrene iletildi. Bahar yine geldi, dört bir yanda sümbüller açtı, çığlıklar arttı ve doyumsuz yamaçlar tavus renklerini yine giyindi.
Halktan biri olan Akhalı’nın ölümü, pleplere göre hafif bir yenilgiydi!..
UTARİT
'İnsanın insanı koruduğu bir dünya, özgür olamaz.'
İşte atalarımızın toprakları
Yosun tutan gövdelerimiz, bedensiz ölüler.
Orada bereketlerin aylası Khairon
Ve uzaklarda parıldayan Darvaza...
İşte özerk yörelerin krallığı Asturias
Ses telleri sonelere öykünen zürafa
Vaslui, tanrılar tanrısı Osiris
İşte Göktürk’ün ilk sabahı, bulutlar.
Özgürce dolaşan kompütürler, paralimpik zebra...
Orada şeritlerin içinde spinler atıyor Lucien
Kedi matematiktir diyen bilgemiz Heidegger.
Bütün denizler ırmak, bütün ırmaklar deniz
Lav akıntılarında dolanan, dirimcil besinleriz.
Yankılanıyor Malay dilinde söylenen şarkılar
Ezel sabahı Asterion’un, ay rengi kürkü
Ve hilkati bozulmuş Slav kaşlarıyla
İki kez doğan ve öksüz büyüyen larvalar...
Geliyor aşk tanrının tuzağıdır diyen Alemdar
Çöl melekleri ve toz şeytanlarıyla el ele
Süzülüyor işte Pasadena, andezit blokları, kölecil surlar
Ve konservatörler, restoratörler, acımasız ‘Hacker’lar
Pygmalion, likenler, Adem’in üç acunu
Elsiz ayaksız uçuyor kemancı yengeçleri, tün kuşu
Kuşkuların kuşluk vakti, geziye çıktı tanrılar
Fener alaylarıyla, ezgilerle kutsanıyor Pantheon
Ve son iç çekiş köyü, imitasyonlar, illüzyonlar, sanrılar…
*
HERMES ÇAĞI
'Yalnızca dil evcilleşemez.'
İşte ölü tenlerimiz ve toz olan fosillerimiz
Ölümden önce tanrı, ölümden sonra hiçlik
Her canlı kevseri tadacaktır yazıyor balbal taşlarında!..
Geçmiş ve gelecek anılarımız
Erendiz’den dökülen yapraklar gibi
Ay ışığında parıldayan haçlar gibi
Paralel evrenlerde yüzüyoruz artık.
Sıkılmaktan sıkılıyorlar orada işte
Her şey aramızda olup bitiyor işte
Zühre’nin zamana dokunuşu neyse
Tarihe ve atlasa dokunuşu neyse
Çipler belleğimizde yer değiştiriyor
Ara çağlar ve gekkolar
Dakotalı zenci ve Viktoryalar
Titansı gövdesiyle yükselen Sharp dağları
Ve dorukta Godzila’nın ırmaksı anıları
Sıkılmaktan sıkılıyorlar orada işte
Her şey aramızda olup bitiyor işte
Atların üzerinde görkemle duran Marslılar
Uranos’un Venüs’e sevdası gibi
İnsan başlılar, okyanustan öylece çıkıyorlar
Pluton’un ak tolgalı hakanı
Neptün’ün güneş börklü kağanı
Alkışlıyor onları saz bülbülleriyle, martılar
Merkür’le Zuhal işte kol kola;
Ve zehirli çiçeğimiz; elektronik yamaçlar.
Sıkılmaktan sıkılıyorlar orada işte
Her şey aramızda olup bitiyor işte
Mojave çölünde uçan Kızılderili
Krallar, majesteler, Louis’nin soylu kanı
Kum elejilerine döktüğümüz gözyaşı
Paratonerler, Teslalar, On Emir ve Franklar
Ve gökdelenlerde parlıyor Mesih’in Vatikan’ı
Sıkılmaktan sıkılıyorlar orada işte
Her şey aramızda olup bitiyor işte
Ve kavimler geçiyor; Godot’da geliyor artık
Melekler, şeytanlar, yakutlar ve elmaslar
Anti tanrımız Anubis’de geldi işte, en önde
Her canlı seviyi tadacaktır öyleyse
Her şey başladığı gibi bitiyor Sekendiz’de
Hiç kimse, hiçbir şey bilmiyor gerçekte
Herkes, her şeyi biliyor belki de
Sıkılmaktan sıkılıyorlar orada işte
Her şey aramızda olup bitiyor işte.
H GEZEGENİ
'İnsanın dışında düşüncesini değiştiren bir canlı yoktur.'
Harappa gezegenindeydik
Metroda Homeros’u gördüm!..
Avicenna, Langone Tıp Merkezi’ne gidiyordu.
Sol Cadde’de
Camille Claudel önüme çıktı!
Üzülme diyebildim;
Sevi soyuttur ama, somut bir şeymiş gibi, onu ararız!..
Biruni, dil üzerine konuşuyor
Kristalize güneş içimizi ısıtıyordu.
Vertebral arterlerin, Kırmızı Sokağı döndüğünü söylediler.
Monterey koyu oradan iyi görünür,
Su fırtınaları, büyük akıntılar yaratır.
Giovanni’yle yamaçlarda gezinen Borges’e
Giverny Bahçesi’ne gidelim dedim
Pangolinlerle, Monet gelecek!
Abisal ovalara bakıyordu, fitoplanktonlara,
Süzüldük…
Deniz dağlarını aştık, Maguari tepesine vardık,
Aykura kanyonunun içine girer girmez
Giverny göründü!..
Cennet ve cehennemin efendisi,
Sepsis şeytanları,
Ve rengin preparatlarıyla
Üç ölümlü,
Güzel bir gün geçirdik!..
*
REDOKS
Thuban yıldızının içlerinden, Tukan’a doğru gidiyorduk. Malagalı İbn Baytar, üç boyutlu manifoldlar ve tropik kuşlar yanımızdaydı. Kapsülde bir elektrik parlaması oldu. Kobaylardan üreteç sağlayan Faraday geldi. Çarpmayan elektrik kuramına çalışıyordu. Sorun bitti.
Bir süre sonra ışık tayfı çözüldü. Ekranda Kserkses’i izliyorduk. Parıldayan ovaya bakarak, yüz yıl sonra bu savaşçılardan geriye hiç bir şey kalmayacak dedi. Ortaçağ’a gelmiştik. Eriugena’yı, kalemiyle öğrenciler öldürüyor, yapraklarına dokununca esinti veren ağaçlar yürüyordu.
Katalizörler devreye girdi, redokslar hızlanınca uyku saati geldi. Bin ışık yılı öncesindeydik.
Düşlerimin bahçesinde, bir sinema vardı, sardunyalar begonviller arasında... Arka sıralardan Tarkovski geldi, kabinden bir arkadaşıyla, Behlül Lodi ve sonsuz kere doğmuşları soruyordu.
Yunusî bir dil konuşuluyordu. Bazı eşyalar yosun tutmuş, dış surlar çürümüştü. Genomlarımızı yıkayan bir güneş vardı, yağmurda yeşilimsi bir çamur akıyordu.
Sandalyeler işaretleşince dışarı çıktık. Uçsuz bucaksız kozmos bulut rengindeydi.
Gerçekleşen şey bilisizce olamaz, öylesine bulunamaz!..
Barbiana okulunun önünden geçiyorduk.
Fil soneleri ve Hendel düetleri başlamıştı. Tepelere doğru yürüdük. Federatif Metropoller dönemi kapanıyor, Bağımsız Kent Devletleri dönemi başlıyordu. Konstantinapolis, Tokyo, Paris!.. Beklenen çağlar ve kozmopolit yurtluklar…
Merdivenlerden söylenerek, Kabil içeri girdi, Habil silindi ama kimse bilmiyor dedi!
Ve o vahyetti; Toprağa düşen kanın sesi, gerçeği bana iletiyor!..
Solventler, aldehitler, ketonlarla yıkadık onu...
Sarah, ''İşte böyle yapıldı, tarlaları iyi süren Habil'in cenaze töreni'' diye haykırdı!
Böyle geldi kardeşliğin sonu…
Yine de ‘Songün’ gerçekleşmeyecek, çünkü bu Tanrı’nın sonu olur dedim!
Polisapiensler Cern tünelini ele geçirmişti.
Onlar ki, modern monarşistlerdi!..
İşte orada saklandıklarını biliyorduk!
Günah volkanlarından geçerek bakıyorlardı!
Ayakları buzağı ayağı gibiydi!
O tuzsuz Gomoralılar diye çığlıklar attık!..
Akıntılar içinde masalsı zamanlara
Düşler ötesi, bambaşka dünyalara
Us dışı, o sonsuz boyutlara doğru gidiyorduk!..
RAB
Kabil içeri girdi ve Habil'i öldürdüm
ama kimse bilmiyor dedi!..
Ve 'O' vahyetti;
Toprağa düşen kanın sesi,
gerçeği bana iletiyor!..
PROXİMA
Berenice'deki provamızı bulamıyorlar.
Sonsuzluk artık somut, ölüm ise kavramsal.
Minerva'nın öngörüleri lineer mi?
Geçen gün Larissa'dan geldiler
Opossumlar, gardenyalar, kediler;
Bulut kentler, yapay güneş, deniz kolhozlarının
formülünü istediler.
Gökyüzü anıtlarla dolu, stratosfer kapalı, anayurtlar antrepo.
İşte Virgo, ulular ulusu, son sanrımız
Plantasyonlarda geziyor,
Sıfır ötesi bağımız.
Asal sorun; kara delik, ak delik, kurt deliği!
Platon; yazılı bilgiyi
Sokrates; bellekte tutmayı önermiş
iki ayaklılara...
Yazı sonsuz bir tembelliğe evrilirmiş.
Orada
Zamansız zamanlarda dişlerimizde elmiş.
Uydular uydusu Terazi'de, üç ellilermiş ilk parola!
(Formatörlerin geliştiği çağlarda, ışınlama istasyonlarında yığılmalar olurdu. Yaşam formasyonlarının alabildiğine değişeceğini düşünemezdik. Cinsiyetlerde azalmalar olacağına, çandırların çoğaldığını görüyorduk. Fiziksel özelliğimiz ise usa sığmaz boyutlarda, kimimiz kanatlıyız, kimimiz ayaklı, kimimiz de kulaklı!.. Öngörülerimizin tümü doğru çıktı. Yaşamın hiçbir tansık barındıramayacağını anlamış bulunuyoruz artık...)
Sonsuz yanılsamayı yine de çözemedik
Kesintilerle dolu uzaysıl periyodumuz.
Eksenel ve radyal optiklemelerle
Yoksanan medulla ve granürlerimiz
Sıvıcıl formaldehitleri bitirdi.
(Spica ve Regulus'ta ki yelkenlilerde pruvalar yenilenecek, Pallas ve
Vesta'da tarıma geçilecek, Ceres'teki popülasyonlar devredilecek.)
Galileo çevren dışındaysa da, Averroes sızlanıyor.
Urasil ve guanin, doğal fotonik yapılar
Hipopotam; şu bizim ırmak atları
Rejenerasyon ve dijitalizm, eğimsiz yaylar çiziyor.
Rezonanslar ve Grover algoritması saltık umar
Sirrah'tan atonal sesler geliyor
Bireyler birbirini siliyor; ufukta spinler atıyoruz.
Ve istersek ölüyoruz artık, dilersek yaşıyoruz!..
?..
*
ÖLDÜRÜM
O,
Bu gece;
Elini kaleme buladı!
*
ROBOTİA
Burada, gerçekliğin en yalın söz olduğunu biliyorum.
Tinlerimizin protez olduğunu, yüreklerinse sönük.
Burada, ateş hortumlarıyla, yangın şeytanlarıyla, onları yıkıyorlar!
Ah, bilmemek değil, bilmek özgürlük...
İşte kaplan postuyla geliyor yarıtanrılarımız diyorum.
Ve bilmiyorum gözlerim gerçekten kimin.
Diller başkasının, düşler başkasının…
Salt ayaklar mı benim.
Ve işte sabahları arya ile uyandıran Alyoşam.
Çılgın kardeşim!..
Burada, hidrojen ve titanyum siloları yeterli mi, soruyorum?..
Karbonier canlılar, robokoplar, abaküsler geldi mi?
Siborglar, simulakrlar, Merküroomlar var yukarda…
Soruyorum, buradaki ilk komşumuz Cindy, kül kedisi mi?..
Masalı şövalyeler akredite ediliyor burada
Köşeli levhalar hazırlanıyor durduraksız
Ovaryum yüzler, küremsi gözlerle!..
Bu gece, her şey yolunda mı acaba Mısraim’de?..
Rana, salt general mineral, ak metal yorgun.
Kanını görebiliyor musun totolojik karanlıkta!..
Paralel evrenler, karanlık maddeler, karanlık enerjilerle, haykırın işte!
Kurt deliğinden geçebiliyoruz artık!..
Yine de soruyor Isadoram, o kırmızı gözlerle!.
Bir zamanlar burada, bu gezegende,
Gerçekten yaşadı mı;
Afife Jale?..
BASİC SANRI
Metronun Mecidiyeköy çıkışında tanrıyı gördüm.
Aşırı giderler sorunsal; cennet ex olacak dedi!..
Moravya’da kalkışmalar olmuş,
Uranus’a taşınmak istiyorlar.
Dunkirk’te benzer şeyler oluyor,
Rutin gösteriler, proletarya yürüyor!
(Ah, evrimin kritik noktasında durakladık,
siborglar insan ırkından ilerde,
belki de, yeni bir Bakire Meryem gerek!..)
Manyetik kastlar, manyetik odaklar, manyetik alanlar var.
Para, ufukta panorama!..
Vaniköy’de Midas oturuyor, yine saklıyor kulağını...
'Aurum' düşkünü Krezüs, yüzünü güneşe dönüyor
ve ekrandan çıkarak; gecede kırları geziyor.
Dün Freud’u getirdiler, Çin denizinden,
Tin için projeymiş, başarırsa dönecek.
Gün batımı, cennetin bayındırlığı için ihaleler,
Varlık düşkünleri ölebilir diyor yüce peder!
Akitanya’dan geldiler mi, tuhaf donanımlı gladyatörler?..
Neofizik bir tutkunun afyonlaşması için...
Ah, Şems’de geliyor işte,
Yengeç dönencesinden, bulut rengi semazenler!
Uzakta, ölüm-yaşam ağı, dağları, ovaları, ırmakları
Ve sonsuzluğu...
İşte ‘Büyük Brother’, işte 1984, işte Orwell bu!..
*
ACINÇ
'In girum imus nocte et consumimur igni'
Gecenin içinde dönüyoruz ve ateş bizi yutuyor.
Kobold evrenimizde, her şey tersinir.
Membranlar, hasancıklar, avurtlaklar yaşıyor.
Marmotlar, laglar, burunlu yarasalar kardeşimiz!..
Para bellum; Savaşa hazır ol! Bellekteki tek ilkemiz.
Evrenin boşluklarında gözyaşlarımız dinmiyor.
'Qualis artifex pereo'
Ne güzel ölüyor o!
Ve siyah güneşimizi fenerler göstermiyor.
Elektronik etler, sıvı metaller, cüce gökparlar
geliyor işte!..
Koah türü sayrılıklar, Afgani çarşılar,
Alzheimer ve Neronlar sonsuzca var.
İşte yeşil kan, su denizi ve balık doğuran robotlar!
Anılarda kalan tek mottomuz;
Kabil ölüm severdi,
yaşadı.
Habil yaşamdan yanaydı,
öldü!..
Bulutlar biçim değiştirdiğinde biz de değişeceğiz.
(Uçurum uçurumu çağırmayacak)
İnanmak istiyorum;
Yıldızlar boyu gezmek, gökyüzü değiştirmekmiş.
Venüs'e kim dokunabilir ki!.. Semipalatinsk soğuyabilir mi?..
Kreon! Yaşam neden illüzyon?..
İşte oraların toprağından geliyorlar,
Sindirimin, simbiyozun aksadığını gördüler
İç organlarımız işte dışarda!..
Halojenler aydınlatıyor neonik dünyamızı
Yamaçlarda organik makinalar
Epsom tuzu, kapibara,
Vatka-votka kardeşliği
Viyadükler-varyantlar...
Ve dolambaçlarda ürkütücü hangarlar!..
Her molekülün karşıtı var.
Her yapıtaşının ikizi aristokral.
Paralel evrene göre;
Geri dönebiliriz.
Ve atalarımızın kanıyla ıslanan topraklarda,
Onları kurtarabiliriz
Ama ne kendimizden kurtulabiliriz,
Ne kendimizi kurtarabiliriz artık...
Son iç çekiş işte bu!..
TRANSKRİPSİYONLAR
Evren dışındaki ilk evrenimiz Cartagena’da yaşıyoruz.
Cosinus kovukları yeni yuvaklarımız.
Uyap mernis kimliğimiz.
Biz epifitleriz.
Etrüsk kedisi, mağara porsuğu ve ‘Süt Yolu Girifti’ biricik soylar.
Zebra balığı, Adelhanovlar, ıspanak ve Spanish yerküredeler.
Somon gözelerinden, solucan deliklerinden geçtik, eşey hücreleri eşleştirdik…
Nodal akım ve morfogenler, pluripotentler, aksonlar ve dendritler.
Siber kablolar, nöronlar ve vektörler; uzaydaki tözlerdir diyorum!..
Schrödinger gelecek ve kuantum kaosuyla yüzleşecek.
Fermi, güneş yelkenlileri neye benzer, folyolar buz denizlerinde nasıl ilerler
Geri dönüşümlü mü Titanicler diye garip bir bulamaç attı ortaya!..
Düşünce deneyleri yapıyoruz, sinapslar, almaçlar, siller…
Salt düşüncelerle yaşıyoruz, saman yıllarından el sallıyor ölüs tanrılarımız!..
G proteinleri, fibroplastlar, deniz teresi, küstüm otları, zoofil ve biyofil; Centaury’de lektörler!..
Dişil preparat, esin larvaları, uzplanet,
Yeni energiumlar, yeni kumru yuvalarıdır.
Geçen zaman karanlık ve Kuran'lıktır diyorum...
İşte göstergeler, işte transkripsiyonlar, işte lucifer!..
Sonul Policins Evren.
İlkinsil barış, ilkinsil seviler, ışık yıllarıdır diyerek bitiriyorum!..
*
GÖRÜ
Victorya çağının sinonimi romantik bulgulara yol açıyor, Mohs sertlik skalası maddeyi sararken, kovalent bağlar dna’yı aydınlatıyordu.
Tungsten ve molibden altın çağı başlatıyor!..
İncir sineği tanrımız ve kutlu zamanlardayız.
Riyolit sunaklarda mental törenlerimiz, Sümer su tanrılarını çıldırtıyor, konodontlar ışıyor ve Harut ve Marut’un çığlıkları tüm kanyonları, buzulları aşıyor…
Rüzgârın ıslığı, bilgiyi kozmosa yayıyor ve bulutlar soyut imgelemin sığınağıyken, atmosfer ansiklopedik ve barış içinde artık Davut ile Goliath…
Gülümsüyor mutlanla onca boylar, budunlar ve ne güzel diyoruz Pavese, ne güzel Betelqeuse ve Berenices’in Saçı, Scapin’in Dolapları!..
Çok sesli evren ufuklardan taşıyor, paralel anlak görünür, keşişleme adalar yaklaşıyor ve periferi ayaklarımızın ucunda artık…
Gerçellik el değiştirirken, yitiyor melankoli, yitiyor yenilgiler, yengiler ve utkular taçlanırken doruklarda, haykırıyorum sana ve birden seni görüyorum orada…
Görüyorum seni ve işte sevi, işte barış diyebiliyorum artık.
Ve elveda diyor sanrılarımız ve yılların düşlerinden uyanıyoruz ve sönüp gidiyor işte illüzyonlarımız!..
UROS
Geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğumu biliyorum. Karla dolu yamaçlara ve vadilere koku yayan çiçeklerle, ağaçlara. Kentlerden biri ateş altında, kucağında çocuk taşıyor biri, dudakları kan içinde ve mitralyözler ötüşüyor, kuşlar gibi. Tapınaklardan doğru biri çıkıyor, çok sakin, çoluk çocuk ardından koşuyorlar ve çok mutlular. Kuzey Buz Denizi’nden, bir gemi yaklaşıyor dönenceye, el sallıyor güvertedekiler, kıyıdaki balinalar yunusları karaya sürüyor. İzlanda’da bir gelin ağlıyor, papyonlu biri koluna giriyor ve ikisi geceyi ateşler içinde geçiriyor. Bir besici var güneyde, sığırları çamurun içinde uyukluyor, köpeğini seviyor adam ve mutsuz olduğu gözlerden kaçmıyor. Bir yelkenliden, tuhaf çığlıklar geliyor Çin Denizi’nde, bir kalabalık var ve ‘Gangnam Style’ oynuyorlar. Silah sesleri arasında Filistin diye bağırıyorlar ve bir haham ağlama duvarına alnını dayıyor ve Tel Aviv’de yankılanıyor elem denizi. Akvaryumda dönüp duruyor balıklar. Alacakaranlıkta bir araba devriliyor. Zigana Geçidi'nde belirliyorlar olay yerini, içindekiler sıkışmış, konuşamıyorlar. Helikopter eşliğinde, bir uydu iniyor uzak bir yere, birileri çıkıyor içinden, beyaz giysileriyle. Cayman adalarında yapayalnız samanyolunu gözlüyor biri, Arizona yakınlarında, kayalar üzerinde sevişiyor iki kişi. Ve Yeni Zelanda’da gazete okuyorlar parkta. Ağaçlarda bir saksağan çınlıyor ve büyüleyici sessizlik bozuluyor. Bir yer sıçanını izliyorlar Amazon’da. Malaya’da esmer bir kadın, güvenli adımlarla yürüyor kulübesine ve timsahların olmadığı Haliç’te bir tersanede -son iç çekişle- nargile tüttürüyor biri.
O an Göklerin Tanrısı'nın umarsızca bizleri düşlediğini düşlüyorum.
Ve gelecek çağlar boyunca, onun bildiklerini bilemeyeceğimizi biliyorum.
*DÖNGÜLER
Kameriyelerin orada oturuyor, reomür deneyini sürdürüyorduk.
Mobius merdivenlerine doğru biri geldi.
Higgs bozonu nedir diye soruyordu!..
O an ‘Tanrı Parçacığı’ karıştı söze;
Aradığınız benim.
Zaman geçiyordu...
Geleceği anımsıyorum.
Ay ışığında ölüler sunağı kirletiyor
E kitaplar, pepler ve yitmiş anılar Delphoi'ye giriyordu!..
Sonraları E kitapları alan kalmadı, agoralar kapandı.
Çipler belleğimizde her tümseli var kılıyor.
Ve firmalar, tekiller, laklar olmayan şeyi satabiliyor.
İguanalar, selentere, bukalemun, kertenkele
Depolar, hangarlar, antrepolar, silolar
Faunus’un planeti, ahırlar, kometlerle, zombiler
(Ufolar, elipsoidler, lusiferler)
Seralarda yokluğu var kılabiliyor
Varlığı-yokluğa benzetebiliyor.
Onlar belleğimizde yer değiştirirken;
Bilgi ve bulgularımız, okyanuslarda yüzüyor.
Anlamsızlaşıyor, anlamsızlaşıyoruz.
Anlamsızlaşıyor tin ve tün!..
Şeyler, kadmiyum sülfit
Kaç gün sonraki dün,
Pikselin çözünürlüğü
Konfigürasyon rölativite
Kalifikasyon pandatiflik
Pikaresk; pitoresk palyatiflik.
Serotonin, norepinefrin, plasebo etkisi...
Bulutlardan iniyor Macellan yelkenlisi
Apaz seyri, körfezli yeniçeriler, Uluç Ali
Kelam okulu, ulular ulusu Mutezile
Tenzile, Sekine Hatun, Aişe
Dönüp duran eskil çark, sonsuzca tutsak kuark
Küvözde büyüyen Ksantippe, kuaför Cassiope...
Arka sokakta yaşayan ankormanın lobu alkaliye dönmüş!
Ve petri kabındaki hücreler, ölümsüz virüs
Fukuşima'da; mutasyonel kelebek, koriyonik villus
Oh, tanrımız geliyor!
'Fotonlara dönün'
Bunca parsek boşuna konuşmuşuz...
Gauss!..
*
IQ
Elektromanyetik tayflar ülkesindeyiz
Kelvin derecesi ölçerlerimiz;
Fahrenheit 451!
Roche Sınırı ayın
Ve mehtap
Apollon’un!..
Sevilla’nın sevgisi yetmiyor
Proxima Centauri çok yakın
Elektriksel ark ve Milkomeda
Başedilmez konveksiyon duruluk
Ve mantoda unuttuğumuz Kerala!
Işık küreleri kaçıyor işte
Flareler-Usdışı parlamalar
Evrenus, renk delileri.
Ufukta Deştikebir şehri
Ve imansız çölyak kitleleri...
Hegzaflorid
Aşkabat aşkı tanımlayamıyor!
Nitrus oksit
Maktul Sühreverdi
Ve reenkarne üç kanadıyla
Tünüyor, Tus’lu Gazali
Tahâfut ul- Felasife
Tahâfut ut -Tahâfut
Mitokondrik opera
Vanderbilt!..
Minos kültü,
Kaçışan kabile, sinikler
Bulutlarda koşuşan kavim
Hüvallahüllezi
La ilâhe!
...
Ve gezegende unuttuğumuz
Mecelle!..
İZEGKRAP
(05.07.2013)
Hayyu Kayyum bir gecenin sabahında, Nasr olanın, Kohen soyundan yaratılmışlarıyla, Burûc olanın burçlarında, Eyke ve Kenz duaları, Mergad ilmiyle, Lian ve Ledün'ü heceleyerek, Zihar olanın yoldaşlığında, Rikâk olana kucak açıyor ve sekerek, kekeleyerek tüm aleme hakkaklık, tüm evrene hattatlık yapıyorduk. Şirk koşanın ellerinde, fotovoltaik enerjilerle çoğalıyor, parite simetrisinin rüzgârıyla, karayel türbinlerinde sönüyor, mezonun asimetrik davranışı, kaonlar ve sepsislerin yığılarak, deniz tavşanı, kaya tuzu ve algler, peygamber develeri ve borhidrürlerden parabolik aynalara yansıyarak, derin uykulara dalıyorduk. Türbinler, otoklav bir yamaçta, Huntorf enerji ünitelerini arıyor, tripler teknoloji ve instagramlar, rezonatörlerle, gün boyu tüm ölümsüzleri Vanguard uydusuna taşıyordu!..
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde dolduruyordu odaları, atıldığımız adalarda, göklerden sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi yağıyor, paraşütler sayılmasız yağmur damlaları gibi, sanki üzerimize
ağıyordu. Düşünsüyor fallus fungus bulgusu, amen diyoruz artık, anlamsız-ölümsüzlük çağlarına!..
Holmiyum çocuklarıyız biz! İnsanın kulu... Rekonstrüktife geleceklere adanmış, kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsının eğimlerine, oleoresincapsicum zamanlarına doğru yalpalamıştık, simetikonsumuz ölçülemiyordu, yalanın imana dönüştüğü, kadril gecelerin kabartılarında, görkül tüylerle aldanışlarımıza tapınırken...
Sümer sarı göğümüz, Akad çarpan ayımızdı bizim. Bonapart ve Elbe nerededir, Kimmer kimlerdir, mabut ne, biz kimiz, geleceği oyalayan tarih boyunca, neden Bovary'nin sırt yüzgeci Emma'yızdır hepimiz!..
İkili kamer, protaktinyum ve küryum tapınaklarına savrulduk, paralimpik çağlayanlar, ozon dağları,
güvenç çizgisinde; kardiyo relaksıyız diyerek çoğalıyorduk. İkonoklastlar, Sodom ve tuzla beslenen canlılara imrenmeli miydik, My Heart kuralı yürürlükte, bir umudur bu mu demeliydik?.. Beden, giyilebilir bilsaya uyumsuzdu ama sicim teorisi, çoklu evren, örgenleştirme gözyuvarlarımıza yetişti!..
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği ministry oldular. XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
'Benden sonra tufan deyişi'ni gene çağırdık. Vikont salınım vektörü ve Kâbe yeşili peyzajlarımızdı.
Sirenişçi teknokrat, şekel ve Yahudi romanları çok okundu, 'Kölelerin kafesini aç geleceklerdir' kirişi tek mottomuz oluyor, hidrojensi eseme, kurullarımızı sarsıyordu!.. Kapitol'de kargaşa, Baktria'da ölüler, ufukta Proudhon'un şubatı ve işte yenileniyor Tanrı ve meleklerin adı diye umutlananlar vardı!
Kozmik anılarımız, depresifimiz ve Hubris sendromu saltık kibrimizdi. Ufa'daki Aliye okulu kapanıyor, Orenburglu kartel, Junkerler ve Tsushima savaşını unutmamız söyleniyor, anlağımızda salt Denikin'in barışını okumamız isteniyordu.
Tümü, hiper simülasyon ağı ve biz onların sonsuza dek 'Urbanlarıydık'. Ne yapmalıydık, ne yapmamız isteniyordu?.. Siber ve siborglar dil yuvamız, simulakrlar yineleme tuzağıydı. Olumsuz-Ölümsüz ve işte noktacıklar, görkül değişkensilere yol açıyor ve olanları biliyorduk. Bitler, bilitler, Apşeron meseli, ölüs pars deyisi ve tüm yaşarlar kavramsal aşkınlığın üstünü çiz diye bağırıyorduk, tozanlarımız, atom ve nötronlara paralize oluyor, istemsizce karşı çıkıyorduk istemlerimize!..
Gölgelerle konuşuyor, dalga dalga kurt deliklerine savruluyorduk, peşimizi bırakmıyor, her deliğe, her kovuğa girip çıkıyorlardı. Biz kimdik, biz ne idik, bütün bunlar ne, olmuşlar, olanlar ve olacaklar; Ne olacak?.. Ve bütün bunlar, ne olabilir diyorduk!..
'Kuyruğumuzu yiyerek ürüyorduk.'
Ve işte, şeylerin yokluğunda, Tanrı çizgisindeydik artık ve sonsuza dek, yakarılarla Yaratılabilecek, Yaratılmış ve Yaratabilecek olan, o eşsiz töz; Bizdik!..
*
İZEGKRAP
(03.07.2013)
(Hayyu Kayyum
Nasr, Kohen
Burûc, Eyke
Kenz, Mergad
Lian, Ledün
Zihar, Rikâk.)
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde, dolduruyor odayı.
Kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsı direncin.
Sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi ağıyor
Düşünsüyor fungus bulgusu, amen diyoruz.
Göz yaşlarımızı tutamıyoruz.
Manyetik otobanlarda, heliosfere doğru gidiyor
Mançurya'dan, Baltık kıyılarına
Oradan Vostok denizine savruluyorduk.
Przewalski atının yularından tutuyor
Apis'e yazık olur, bir zamanlar ilâhtı diyorduk!..
(You distant stars, my fetish and spritüel desires.
Kiss my whole body and cosmic eat your soup.)
Sen uzak yıldızlarım, fetişim, spritüel arzularım
Bütün bedenimi öp, kozmik çorbanı iç.
Holmiyum çocuklarıyız biz
Rekonstrüktife.
Lüks ve lüks ötesinde
Oleoresincapsicum çağı
Simetikonsumuz ölçülemiyor.
Bonapart ve Elbe!..
Sümer sarı göğümüz, Akad belki ayımız.
Bovary'nin sırt yüzgeci bir Emma'yız...
İkili kamer, protaktinyum ve küryum
Paralimpik çağlayan, ozon dağları
Güvenç çizgisinde; kardiyo relaksıyız!..
İkonoklast, Sodom ve tuz
My Heart projesi yürürlükte, bir umu
Beden, giyilebilir bilsaya uyumsuz.
Sicim teorisi, çoklu evren, çoklu görevlendirme
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği.
XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
Benden sonra tufan deyişi
Vikont salınım vektörü.
Sirenişçi teknokrat ve Yahudi
'Kölelerin kafesini açın geleceklerdir' kirişi
Eseme kurullarını sarstı!..
Kapitol'de kargaşa,
Baktria'da, ölüler,
Ufukta Proudhon'un şubatı.
Kozmik anılarımız depresifimiz,
Hubris sendromu saltık kibrimiz.
Ufa'daki Aliye okulu,
Apşeron yarımadası
Orenburglu kartel,
Junkerler
Tsushima savaşı,
Denikin'in barışı
Tümü, hiper simülasyon ağı.
Siber ve siborg dil yuvamız
Simulakrlar, yineleme tuzağı.
Olumsuzluk
Ölümsüzlük
Noktacıklar, görkül değişkensi
Bitler, bilitler.
Öğretiler, kavramsal aşkınlığın
Üstünü çiz
Ve işte artık
Şeylerin yokluğunda
Tanrı çizgisindeyiz.
*
'İZEGKRAP'
PARKGEZİ
Bunuel'in ikonoklastı, bahar ve ölüm sıcaklığıyla, Agatha ya da modern bir çığlık düşünde, Nefertiti'nin gözleri, yeni biçem verilmiş Modman Jesus ve eril Mandonna'yla, sonsuz satranç oynadığı hermafrodit yoldaşı ve elinde haçlı kemanı; sanat usdışı, yaşam mantıksız mottosuna sarılarak, gezegen içindeki dünyayı yanına çağırıyor ve kedi insan ama insan kedi diye bağırınca, atın ölü olduğunu ve yeryüzünün de döndüğünü kanıtlıyordu. Bir orsiklet Fellini'ye baş kaldırıyor ve orada tozlu, yılan dili gibi bir şey; ben toprak değilim ama gerçekte toprak benim diyordu... Gezi Parkı ağlıyor, ağaçlardaki sincap heykele bakarak kızılderililere paranın yenmeyeceğini söylüyordu. (Digito ergo sum, pilgrim violin, chess infinite, earth in earth, ars irrational but vita unreasonable, Hitchock or scream modernismo, spring and death Caravaggio) Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalı ve at ölü çünkü human konstruktvisttir diyordu. Sinarit balığı gülebilir, yüz devrim yapsam grafitiyle Zeus anıtına yazmam diyen teyzem, Kanalbul'a gideceğim ben, Stanpol devleti nerede, Argentina dostlarım, Argentina, resmi tarih işte, bak işte, '(Başka dünyaların egemenliğine doğru...) / Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! /
Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..' Ah ne kadar sıkıcı, ya demek öyle dedin ha!.. Bak yahu ne dedim ki ben, dedim mi; Adam çölde sağa sola bakınırken birden devesi yok olmuş. Suyu, ekmeği, her şeyi kaybolmuş... Umutsuzca, karabasanlar içinde uykuya dalmış. İçini de bir ölüm korkusu sarmış. Bir zaman sonra çaresiz uyandığında, bir de ne görsün, deve baş ucunda duruyor! O kadar sevinmiş ki, 'Allah'ım, beni sen yarattın' diye haykırmak istemiş, ama dili sürçmüş, 'Allah'ım, seni ben yarattım' deyivermiş!.. Velev ki şeriata göre, gerçekte olsa, olmasa da, kulun dili sürçse bile, 'Aziz ve Celil olan' bunu hoş karşılarmış. İşte müselmanlık böyle bir hoş görü diniymiş evvel zaman içinde! Ne dedim ki dedim; Barış süreciyle, direniş süreci yan yana! Demokrasi istekleri bitmez, (domino teorisi gibidir, artık evren gibi genişleyeceksin, yoksa çökersin dedim) yavaşlarsa hükümet düşebilir, levanten çocuk diyorum, sen üç yüz yıllık topraklardan gökyüzüne bakıyorsun, Delaware'de en eski kitap kaç yıllık Meryem'in oğlu! Efes'te pilgrim ol, imansız köpek hükmü dinlese, güvercin güve mi öldürür! Senin dünya dediğin, barbarlığın pazarlandığı, insanlığın gammazlandığı Hollywood diye sarışının yüceltildiği bir gaita piyasası. Hasır taburelerde otur, AsiisA dediğin Antakya da peygamber oldu, gamlı baykuş seni dinliyor! Orası dünyanın aynası, tanrıyı yadsımak ve insanlığın ifritin kollarında uyuması, bugün gorillerin yanında yatıp kalkıyor olmamız, Özgürlük Heykeli'nin tacındaki dikenlerin tinimize batmasındandır ve gerçek gerçekten gizleniyor kafirun yollarında Leventolarado! 'Noli me tangere' de bakalım, iao oai, domuz eti mi yedin, kokoreç kapitalizmi; bağırsaktan en yüksek kâr nasıl elde edilir gibi, utançsız kazanmanın gizi, Marks kokoreçizm dese her şey daha iyi anlaşılacaktı belki, nedir bu ayo gayo azizim!.. Hepimiz kuyrukluyuz, bazılarının kuyruğu asasıdır, bazılarının kasası, kuyruğun ne ki senin, sübyanın var mı ki! Bak ben şimdi ne diyorum; 'Gezi Parkında Dolanıyorum, Yitirdim Cennetimi Aranıyorum, Senin Selamına Güveniyorum, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim, Gezi Parkından Gelsin Geçilsin, Kurulsun Masalar Şarap İçilsin, Herkes Sevdiğini Alsın Gezilsin, Vurma Behey Vurma Ağaçlar Ardına, Kimseler Yanmasın Benim Derdime, Gezi Parkında Defne Gülüm Var, Hey Allah'tan Korkmaz Sana Ölüm Var, Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim...' E bak ama, bir gün Bohr ile Einstein kırda kuantum kuramını tartışarak geziyorlarmış, tartışmanın hararetli bir anında, karşılarına ayı çıkmış, Bohr, hemen ayakkabı bağcıklarını sıkıca bağlamak üzere eğilmiş, onu izleyen Einstein "Yahu Niels ne yapıyorsun, ayıdan daha hızlı koşacağını mı sanıyorsun?" diye sormuş, Bohr'da "Hayır Albert, ayıdan daha hızlı koşacağımı düşünmüyorum, yalnızca senden daha hızlı koşmayı düşünüyorum" demiş! Bohr 'la değilse de Einstein'la çok iyi arkadaşızdır Levent!.. Çağımızda bir çocuk az, iki çocuk fazla, 'avm' istemiyoruz, hayvanda yiyor, karnımız toksada her yerimiz aç, şiir dinleyerek ruhumuz, Kuran dinleyerek gönlümüz doysun istiyoruz! Deli İbrahim kanalı istemiyoruz, köstebek yuvası kent istemiyoruz, melez Malezya istemiyoruz, dünyanın en arkaik kentine, kanal açan pamuk çeltiğimi sulayacak!.. Her adımda Deli Dumrul köprüsü istemiyoruz, kentin bekaretini bozan gökdelenlere iman mı edilecek! Batıda kiliseden yüksek yapı yok, varsa kilise yok! Peygamber, bugünleri görse, Kuran'a yeni hükümler eklerdi! Düşünen bir toplum istiyoruz. Yönetilen bir toplum istemiyoruz!.. Arzu'nun karanlık nesnesinin canı sıkılmış ama; 'Vezüv gibi yanan ağzından inip, gövdeni; bacakların çıktığı yerlerini okşadım! (Bir atmaca gergin kanatlarını topladı, çayıra daldı.) Sağrını öpüyordum! (Bembeyaz göğüslü minicik toy kuşunu, havaya kaldırdı kuş.) Kokun çıldırtıyordu! (Ufacık bir tipi gibi, tüyler döküldü kuştan.) Alev alev yanıyordum artık ben! (Otların üzerine düşen tüylerin ışıltısı, parıldıyordu güneşte...) Benimsin diye haykırıyordum!.. Ahh ah, beyaz yeleleriyle ölümsüz bir Yunan tanrısı gibiydi, sessizliğin sesi, susarak yaşıyordu sanki, değeri bilinmedi demeye gerek yok, değeri bilinenin değeri ne ki, değeri bilinmeyenin değeri?.. Değer, belki de göklerin terazisi!.. Levent, geçenlerde erguvanlar eşliğinde, yandan çarklı vapurla boğaz turuna çıktık. Tam dönüyoruz derken, kaptan Karadeniz'e çıkmasın mı, ne yapıyorsun dedim!.. Bir sürprizim var dedi, az gitti uz gitti, bir körfeze girdi. Bak dedi; Erguvanlı olana, Öküz Geçidi derler, bu avret gibi namütenahi uzanan 'Koyun Geçidi!..' dedi. Namütenahi dedi Levent, namütenahi dedi! Boğaz varken kanal mı açılır dedim, açıldı dedi, halk arasındaki adı; Deli İbrahim kanalı, yahu az önce söyledim duymadın mı dedi!.. Kim demişti yahu? Neyse, ben Müslüman adamım, haklılar dedim. 'Körün istediği bir göz, Şeytan vermiş iki göz!..' Kaptan öyle bir kahkaha attı ki, uyandım! Düş görmüşüm!.. Motosiklet yolda birine çarptı, kimse yardıma gelmedi diye insanlık öldü mü diyor sihirvizyon! Her zaman söylüyorum bunlar halk düşmanı, oryantal terbiyeye göre; insanlar başına toplanacak, çığlıklar atılacak, ehli Müslim bir oto duracak, kazazede karga tulumba bindirilecek, biri son soluğunda yüzü gülsün diye ağzına duman verecek filan! Bak, bedenim bir tane ama bir adım sonrası için sonsuzca açılım yapabilirim! Her insan bir dünya ama avuç içi kadar acılarımız, bu büyücül dünyayı yıkıyor nasılsa, aslanı arı haklıyor, arıyı rüzgâr!.. Ne var kardeşler ne var!.. Hindistan'da, müslümanlar 'bir inek öldürmüş' diye yaygara çıkarsa birkaç dakikada bin kişi toplanırmış, Müslümanlar 'bir insan öldürdü' diye yaygara çıkarsa ancak bir kaç kişi toplanırmış. Çünkü inek kutsal ve tanrı katında sayılırmış!.. Sözü biraz uzat, anlaşılır olma, anladığını yine yine, ne diye okur ki insan!.. 'İnsan olmak erdem gerektirir, kimse tek başına ben insanım diyemez, gradosu olmalıdır kişinin ve insan olmak ulaşılabilen bir şeydir. Aksi yani insanlıktan uzaklaşmak içinse, bir şey istenmez, hiç bir şey aranmaz insan olmamak için, kötülük yapmak, insanlıktan çıkmak için istemek yeterlidir, ama insan olmak için onu istemek yetmez, deyim yerindeyse başkalarının onayı ya da iyilik ve insanlığınızın kabul görüyor olması gerekir. Az gelişmişliğin olduğu bir yerde, yaşadığınızı anlamak istiyorsanız, tek bir şeye bakmanız yeterlidir, herkes kötü olanda kolayca hemfikirdir, asla kavga etmezler yerden yere vurma konusunda, ama bir şeye özüyle sözüyle 'İyi' demeye kalkmayın, diyen bir süre sonra sözünü yadsıyacak, karşı çıkanda yok o kadar da kötü demek istemedim demeye başlayacaktır. Ayrıca bütünüyle kötü ya da iyi demek gibi mantaliteden yoksun, içerikle bağlantısız, boşlukta dönen, deyim yerindeyse sudan bir bakışı, zahmetten uzak, sonu eğlenceye varan ve volümü değişmeyen bir alışkanlığı vardır. Az gelişmişlikte hiç kimse ne dediğini tam olarak bilemez, sözcüklerin çevresinde döner dururlar, çünkü gerçeğe, eyleme ya da yaşama bakarak değil, ne söylemeleri gerektiğine bakarak konuşurlar, bu yüzden düşünceler temelsiz, kanıtlar inandırıcılıktan uzak, eleştirilerde bağlamlarından yoksundur. Az gelişmiş toplum, yaşamın ve gerçekliğin hemen hemen dışında, gördüğüyle değil görmek istediğiyle bütünleşir, onunla iç içedir, eğrisiyle doğrusuyla esemesi, işin özünden uzaktır. Bu yüzden ona illüzyonlar sunmaya gerek yoktur, o tansığı bizzat kendi eliyle yaratır. Us dışı ve inanılmaz olanda budur, kendi illüzyonunun bulgunu, bizzat ona kapılması istenen, onun için uğraş verilen toplum ya da kişidir! Sonuç olarak az gelişmiş toplumu yönetmeye gerek yoktur. Bundandır otorite de alabildiğine içe kapanık, durgundur!..' Çok uzattın ama, yine de diyorum ki, diyor o; Grek ve Latin kültürü, orta doğu ve Afrika uygarlığının tilmizidir, batı bizi aldattı!.. Öyle olsa ne değişir, kültürün anayurdu yok ki! Bologna'ya git, dünyanın ilk üniversitesi yazıyor kapıda, Harran'a gel, a'şirret dünyanın ilk üniversitesi bu toprağın altında diyor! Luksor'a gelince rehber yeni bir müjde verecek! Sorun ne? Grek kültürü bizim diyememek... Homeros biziz diyebilseydik, bugün yerimiz barbarianın üstünde olurdu Zizek! Solon, Demokritos hep bu toprağın insanı ama Grekçe bize yabancı, Fuzuli, Hafız, Gazali senin dilinde mi yazmış! Mıgırdıç Margosyan Türkçe yazdı, Sadık Hidayet İsveç'te oturuyor, Ergenekon Gobi çölünde kaldı, Hatayi Yavuz'a kılıç çekti, tümü bizim, Homeros'a gelince gâvur İzmirli! Kılıç çektikleriyle aynı sofraya bağdaş kuran kim?.. Arkadaşlar, imparatorluğumuz içerden ve dışardan kuşatılmıştır. Yedi düvel bize göz koymuştur, ama gerçek sorun içerdeki hainlerdir, onlar Samsun'a çıkıyor, Ankara'ya gidiyor, bizi bölmek hatta yok etmek için hile ve desiseye başvuruyorlar, hilafete karşı çıkıyorlar, Frenk işi bir hokkabazlığın yönetimini kurmak istiyorlar, biz her şeyle baş edebiliriz, Viyana'dan Fizan'a kadar kılıç salladık, atalarımızın yüzünü hiç bir zaman kara çıkarmadık, ama bugün bizi kâfirler değil, içimizdekiler yıkmaya çalışmaktadır, işimiz zor ama Tanrı yardımcımız olsun!.. Bu tümce bugüne uyarlanınca bir çelişki ve de komedyadır. Ne anladın sen bundan,Yazılı Gazel 1966'dan; ' Hiçbir şey anayurt gibi olamaz. Hatta / binici bile. Yüce tan vakti boş alanda, / rehberlik eder bronz bir savaş atına / akarken zaman, ne bronzdan, ne de / başkalarından çekinir. Ne de israf ettiği / savaş küllerinden Amerika’nın ovaları /etrafında ya da kalan bir dize veya bir / serüven üzerinde o da değilse tamamlanmış / bir hayattan kalan bir anıda onların / görevlerinin dikkatli egzersizlerinde. / Anayurt gibisi yoktur. Ne de onun bayrağı / gibi. Hatta zaman bile yüklü mücadeleleri / ve tahribatları ile sürgün sonrası, bölgelerin / ağır ağır yerleşen insanlarıyla, / alabildiğine uzanarak seher vakti ve günbatımından / içeri, ve daha da yaşlanan yüzler ile kararmış / aynalarda, isimsiz kararmış ıstıraplara katlanmış / bütün gece şafak sökene kadar, ıslanan örümcek / ağı ile siyah bahçeler etrafında. Anayurt, arkadaşlar / bir yasadır, dünya döndüğü müddetçe. / Anayurt gibisi yoktur, fakat biz, hepimiz eskiden ettiğimiz / yeminlere sadık kalmalıyız. Bu centilmen insanlar / ant içmiştir en iyi Arjantinli olmak için doğdukları /evde alınan yemine. Biz bu adamların geleceğiyiz, / hatta bunların ölümlerinin gerekçeleriyiz. / Görevimiz fevkalâde ağırdır. Miras bırakılmıştır / ruhumuza bu insanların ruhu tarafından; / ve bu mirası korumak bizim yaşam sebebimizdir.' Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalıdır. Alzheimer adam aynı şeyi defalarca yazıyor!.. Doktor ya da çömezi asistan, mujiklerin bu işkence veren, acayip kokularla dolu, kucaklarında çocuklarıyla göçmenler gibi insan ruhuna perişanlık veren manzarası biter, osurgan otu, lotuslar, orkideler kokan, parfümlü darphane-i darb-ı meseline gider, nice dövizleri beğenmezdi! Peki ya nerede o, yoksa kovuldu da, kovuğunda, sayrısız insan mı üretiyor Frankeştayn! Yoksa nedamet mi getirdi, yoksa değeri bilinmedi, Harlem'e, mujikler mahallesine göç mü etti!.. Bir gün karanlıkta, yoksa ben yerde biten ot muyum dedi! Yalan rüzgarı bitti, şimdi Newyork'la çapul takasının zamanıdır! Çemişkezekli sir bu işin içinde yoksa, Çoban çavuş sözünü edemiyorsa, elbette, payitaht İstanbul değil mi diyen manken ve dizi finosu monden ve aşk doktoru şiirisyenle kalkışma zamanıdır! Altius, fortius, citius!.. Ama içlerinde belki kılıç balığı vardır... 'Bu bir kılıç balığının öyküsü / Yazılmasa da olurdu. / Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu / Uskumrunun arkasından gidiyorduk / Sürünün içinde ben de vardım / Sırtımda bir zıpkın yarası / Mutlu olmasına mutluydum / Nedense gitmiyordu kulağımdan / Bir türlü o "ağ var!" sesleri / Deniz kızı girmiş düşünceme / Ben iflah olmam / Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı / Dolanınca ağa çok geçmeden küserim / Bir çocuk bile çeker sandala beni / Bu kadar ağır olmasam / Beni böyle koşturan yaşama sevinci / Kanal boyunca bir o yana bir bu yana / Siz yok musunuz, siz derya kuzuları / Kestim kılıcımla karanlığını dibin / Yakamoz içinde bıraktım suları /Ah aysız gecelerde olur ne olursa / Sırtımda bir zıpkın yarası / Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün / İri gözlerimde keder / Kılıcımda hüzün / satın beni, satın beni / Rakı için!.. ' Muh; kemik iliği demek, alef; evcil hayvan demek, et; emir kipi, yerine getir, uygula demek! Kemik iliği evcil hayvan üret demek mi muhalefet!.. Doğuda, nerede bir kalkışma var, bütün Deli Dumrullar ordadır ve karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir mottosunun narin esrikliği yaşanır. Kültür anıtımız yayınevi hemen atlar, tanıtım yapsa bu kadar sempatizanı ahirette toplar. Şanını savcının ayağına gidip benim kitabım muzır, dava açmazsan ezerim, adımda Bikir gazelinden elde etmiştir. Ver elini mübarek gaza... Doğuda bir tavşan bırak ortaya, kaç tazı peşine düşer bilinmez! Sayamazsınız! Üstelik tazıların arasında, kaç tazı vardır Afgan cinsi, kaçı kırmızı tilki, belli değildir! Sözlerin kenef gibi Kinova, dinle bak, sen bir Hinoğlu hinsin Ahiyak! Fütüvvet ile şair olma devri kapandı, o Sepetçioğlu zamanındaydı. Manganezin tiniyiz, Cyrano suflörlüğüne soyunan tiyatrocuya inananların piriyiz. Saçmalama gene, yineleyip durma geveze!.. Otobüse bindim, Kadıköy'e geçip bir temiz hava alayım dedim. Sürücü köprünün ayağında herkesi indirmez mi! Çaresiz indim. Aaa! her yer kafe, restoran, peyzaj kulübesi. İnsanlar şen şakrak ve mutlu!.. Çekinmedim sordum adama; Hangi devirdesin, köprü trafiğe kapandı, seyri alem salıncağı oldu, insanlar azaldı, bak aşağıda Kondor gibi kanatlarını açmış gemi, gerçekten bir seyrüalem gemisi Fellini'nin düşleri gibi geldi geçti! Küçük dilimi yutacaktım ama adama, bunu nasıl yaptınız dedim?.. Dedi ki, bak herkes siborg, kadınlar manken, erkekler metromani, yeryüzü artık sorunlarını çözdü. Trafik bitti, on üç çocuk yap gocuk vereyim diyenlerin dönemi geçti, her yer Turkuvaz, her yer mutluluk yuvası, savaş gibi bir şey yok dedi!.. Nasıl olur da biz bu işi beceririz, bunca kavga, kumkuma, emperyaller, dış mihraklar nereye gitti?.. Acı haber tez duyulurmuş, adam korkunç haberi verdi! Dünya bize kaldı kançılarya, emperyaller aya gitti! Türbanlı eşimmiş dürten, kalk bir dua et, bunca saat uyunur mu edasız deyince anladım. Düşümde düş görmüşüm! Düşüncenizi değiştirmiyor musunuz, çünkü düşüncesini değiştirebilen tek yaratık insandır, sen de skolastik adamsın, bitmez tükenmez can sıkıntısı gibisin; 'Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, /Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... ' Sıkıldım Lethe, vur fakat dinle! Yine mi oooffff; 'Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben. / Ağır metaller gibi, / uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel. / Reyhansı tözden ve süzülen, / bir Sümer koku, / Arzunun karanlık nesnesinden. / Alkeion ki doğrulur korulardan, / bir masal geçiyor burada / bir taç yaprağı, / leylak büklümlü, / bir kara yoru. / Irmak bir peri geçiyor / ölümlerden diyorum ben.' Serinledin mi Arsinoem, bak büyük devrimci, Clark Gable benzeri Che Guevara'mız, ömrünü böceksavarlığa adayan, tüyü bitmemiş yetim dostu, kostümlü gerillamız, içimizdeki sarışın İrlandalı, sihirvizyon ankormanı, açın, açığın, uçuğun kadim yoldaşı, Fidel'in, Kaddafi'nin, Lenin'in arkadaşı, Marks'ın sırdaşı, Vefa'nın candaşı, komedyenin, ojelinin, sürmelinin yandaşı... Büyük İsyankâr, minik İskender, yolun açık olsun! Amanpour, sen de bizi bırakma! Kavanoz dipli dünya, Hepimiz kardeşiz, bu kara günde CiaNürNeşiz bacım!.. Aşil (Akhilleus) bir barbar, bir saldırgan, Hektor, bir yurtsever, bir kahramandır. Ama tüm kaynaklarda Aşil kahraman, Hektor acınası, surların önünde sürüklenen bir humandır. İlyada'ya zaman içinde ekler yapılmış, iş bilir için zor değildir... Che Guevara, bir tür Hektor, İsa öyle, Hitler'i Moskova'da durduran, yurdunu, ülküsünü barbarlara karşı savunan herkes Hektor, Hektor hariç!.. Batının her tür demogojik bombardımanı, İskender kültür götürdü, Attila barbarlık getirdi yalanı, bu anlayışın anlağımızda değil, genlerimizde yer etmesine yol açtı. Batıl olanın sözcüsü, biz düşüncelerimizi açıkça söyleriz diyor, diyorum ki, barbarlığın ar'kaplanı, soykırımın papası, nükleer öldürümün patentine sahip bir ırkın ahfadı olan; Voltaire gibi düşünceni belirtme hakkına sahipsin ama, öldürenle, gidenlerin acısını paylaşmaya benziyor, seninle kıbleye durmak!.. Dünyadaki her şey senaryodur, senaryo bile, ozanım aydın değilim, aydınım ozan değilim, hangisi olasıdır sizce? 'Şarapla doldur tasını, toprakla dolmadan, dedi Hayyam / Oradan geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam, / Dedi; benim bu nimetleri yıldızlardan bol dünyada / Değil şarap almaya, ekmek almaya bile yetmiyor param!..' Ey ahali, beyaz yaka suçları, renksiz, kokusuz, tatsızdır, gözle görülmez, elle tutulmaz, ey cemaati müslim ve şark mazohisti, okumanın tekeli mi olur, sadece beni okuyabilirsin öyle mi, bunları eleştiremeyen toplum, kütüphane içinde dolaşan fincancı katırıdır! Bilinçsiz halk ve kalpazan talkçı rol kapma yarışında, tiyatro oyuncusu Bergerac suflörü bu ülkede, iki de, şarlatandır belki de, bir yazar bana mail gönderdi imza ver diye, Delaware'den toplanıyor imzalar, bu yazar ya Sadi ya da saki bilemem artık... Emperyalizmin, içteki emperyalist uzantıları olamaz mı, yurtsever konumdalar belki de, Tanrı bile sahte profili ayırt edemeyebilir... Fanterotik, Merhaba Türkiye'nin sayılı satılmamış kanalı. Telefonlarınız sürekli meşgul çalıyor ne yazık ki ordan ulaşamadım. Şu an sinirden elim ayağım titriyor. Ben Ankara Elvankent'te oturuyorum, Sincan'a çok yakınım, ofisim Eryaman'da, yaklaşık yarım saat, bir saat önce ofisten çıktım eve gelmeye çalışırken, tüm yolların kapatıldığını gördüm ki, gittiğim yol düz gidersem Sincan'a varıyor. Evime varabilmek için sola dönmem gerekiyordu, mantıksız bir biçimde tüm kavşaklar tıtulmuş, yalnızca düz gitmemize izin veriliyor, ilerde sola dönüşe izin verilen yer, Sincan'a çıkan yol ve U dönüşü yok! İnsanları zorla, yolları kapatarak, Sincan'a çıkarmaya çalışıyorlar ve tepede sivil bir helikopter, eminim kamerayla kayıt altına alıyorlar, kalabalık görünsün diye de yolları yalnızca Sincan'a çıkarıyorlar! Lütfen gündeme getirin... Yahu nereye geldin! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; 2004 yılında İstanbul Mecidiyeköy’de bir gösteri esnasında biber gazından etkilenen Ali Güneş isimli kişinin başvurusunu, başvuranın yüzüne biber gazı sıkılmasının bundan kaynaklanan zihinsel ve fiziksel acının kötü muamele oluşturduğuna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine aykırı olduğuna ve Ali Güneş’e 24.600,00 tl. tazminat ödenmesine karar verdi. Özellikle kapalı yerde biber gazı kullanılması ve kişinin hedef alınarak doğrudan yüzüne biber gazı kullanılması, masum bir toplantıyı dağıtmak için gereksiz yere biber gazı kullanılması bu açık ihlali oluşturuyor. Yapılacak iş: Biber gazına maruz kaldıktan sonra bu durumu belgeleyin. Fotoğraf video v.s. Hemen bir hastaneden rapor alın. Cumhuriyet Savcılığına bu belgelerle baş vurup şikayetçi olun. Savcının takipsizlik kararı vermesi halinde bu karara itiraz edin. İtirazınız da olumsuz sonuçlanırsa; Bir ay içinde Anayasa mahkemesina başvurun. Anayasa mahkemesi de talebinizi reddederse 6 ay içinde AİHM mahkemesine başvurma hakkınız var. Not: Ayrıntılar için 04.06.2013 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcının “Biber Gazı : İnsan Hakları İhlali” başlıklı yazısını okuyun, bu akşam için toplu olarak; Starbucks'taki revirde tıbbi malzeme var, hekim var, ulaşabilenler faydalanabilir paylaşın, Taksim Sheraton otelde 3 ambulans ve acil müdahale ekipleri var, hazır bekliyorlar, lütfen paylaşın, mühendisler odasında doktor ve tıbbi malzeme hazır, lütfen paylaşın, şu an aktif revirler, Gezi Parkı'nda Sivilinsiyatif'in, Deniz Cafe'nin, Divan Oteli önünde ve Gezi Cafe'nin yanında, yaralı arkadaşlarla paylaşın, ulaşın. Bir yüksek kimyager olarak bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Biber gazı kimyasal yapısından dolayı aktif bir kimyasaldır asitlere karşı duyarlı değildir yani limon biber gazına etki etmez aksine etkisini artırır. Bazik bileşenler kullanmalıyız en kolay bulunanı ve en ucuz olanı karbonattır. Karbonat biber gazının yapısını bozar yağ ve tuza çevirir ve gazın etkisini büyük oranda düşürür. O yüzden sizler karbonatlı su hazırlayıp uygulayın. 1 litre suya 1 yemek kaşığı karbonat ilave edip çalkalıyoruz hazırlanışı bu kadar basit. Biber gazına maruz kalan kişi gözlerini yıkayabilir hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ağız çalkalanmalı burundaki kılcallara yapışan capsicumun etkisini engellemek için de burun karbonatlı suyla temizlenmelidir. Portakal gazına gelecek olursak; Portakal gazı kimyasal adı 2,4,5 trikloro fenoksi asetik asit. Görme kaybı, kas ve kemik bozuklukları, doğumsal anomaliler gibi etkileri vardır. Derhal karbonatlı suyla müdahale ediniz, limon gibi asit içerikli şeylerden uzak durun. Genişletilmiş liste, yandaş markalar. Kömür ve makarna dağıtımının finansörleri. Paranızın hayrını demokrasi düşmanları görmesin. Birlikten güç doğar. 23'e dil uzatanların ekonomisini geliştirmeyelim. Unutmayın onlara vereceğiniz zararı tahmin bile edemezsiniz. A101 market, ab gıda Unakıtan, agt ağaç sanayii, ak yazılı vakfı, Albaraka, anafen okulları ve dersanesi, assan galvaniz sanayi, asya finans (gizli faizci), atasay kuyumculuk, audi, aytaç etli mamuller, bank asya, bahar pastaneleri, bim, boydak grubu, coşkun gıda ürünler, Çetinkaya mağazaları, diasa marketler, deniz feneri, doğa koleji, edutıme dil kursları, emin otomotiv, emin sigorta, ensar hastanesi, evkur, fatih üniversitesi, fem dersaneleri, for you mağazaları, garanti bankası, Gencallar giyim, hakikat kırtasiye, hes kablo, huzur giyim, ışık sigorta, ihlas holding, ipar yemek salonu, işmar, kahve dünyası, kanal 7, kar yatırım ve hizmet a.ş, kibarlar demir ticaret, kiler market, Kızılkaya hamburger, kombassan, komşu fırın, kristal kola, kuralkan şirketler grubu, Kuveyt-Türk bankası, mado dondurma, medicana hastanesi, memorial hastanesi, merve pastaneleri, Mudurnu tavukçuluk, nakil lojistik, namlı yemek, namlı marketleri, n-t mağazacılık, ntv, Nusret restaurant, ramsey, rıxos grubu, sahan yemek, samanyolu tv, sanko holding, sarar giyim, saray muhallebicisi, sızıntı dergisi, starbucks cafe, surat kargo, sütiş, şok market, şifa hastaneleri, Şirvan yemek, taş yapı, tekbir giyim, timaş yayınları, torunlar kağıt, turex minibüs işletmeleri, tümosan traktör, Türkiye finans katılım bankası, Türkiye gazetesi, Türkiye hastanesi, uludağ yemek, uzay gıda, ülker gıda grubu, verdi kumaş, yeni asya yayınları, yeni şafak, Yimpaş, yörsan, wolkswagen, zaman gazetesi. Ne varsa ruhuna Fatiha anladık ama facia bak yazısı mı bunlar! CHAPULEMOS nuestros nombres en símbolo de apoyo a la Resistencia Turca. Para todo aquel que no lo sepa Chapular es: Chapulear, Chapulling en inglés, es un neologismo derivado de la situación que está aconteciendo en Turquía después del uso del primer ministro Erdogan la palabra çapulcu (que podría traducirse como "saqueador" o "merodeador" o "vagabundo" como actual) para describir a los manifestantes. La palabra echó raíces rápidamente, adoptada y anglicismo por los manifestantes con un nuevo significado: LA LUCHA POR SUS DERECHOS....exemplo: ÇAPULCU Nuran Elçi.
Direnmenin Estetiği! Turhan Sönmez, 13 Haziran 2013. Yıldızlar, en karanlıkta daha güzel parlar. Bu ülkenin karanlığına karşı, her yanda yıldızlar parlıyor. Taksim civarında yaşayan sokak çocukları, direnişin daha ne kadar süreceğini soruyorlar. Direnişteki dayanışma sayesinde karınları doyuyormuş. Camilerin yüz metre yakınında içki içirmemeyi dert edinen hükümet, camilerin yüz metre yakınında insanların aç yaşamasını umursamaz. Tarihsel olaylar, kalıcı özellikleriyle hafızalarda yer eder. Taksim’de iki haftada kurulan yaşam, bu topraklara bir ütopyanın tohumlarını ekiyor. Herkes bir arada, herkes özgür. Kimse kimseye bir şey dayatmıyor ve herkes kendi rengini özgürce taşıyor. Antikapitalist Müslümanlar ibadet ederken, ateistler çevrelerinde nöbet tutuyor. Kürtler halay çekiyor, Aleviler semah dönüyor, Türkler marş söylüyor. Sosyalistler, LGBTler, Çarşı, Fener, Gs çalışıyor, eğleniyor, birbirlerine sahip çıkıyor. Bir kişinin özgürlüğü herkesin özgürlüğü oluyor. Hiç kimse muhtaç durumda değil, insanlar eşit. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getiriyor ve herkes “gerektiği kadar” alıyor. Para yok, mülkiyet yok, aç kimse de yok. Devletsiz bir deneyim yaşıyoruz Gezi Parkı’nda. Devletin olmadığı yerdeki mutluluğa ve nezakete tanık olmak, hayatın bize armağanı. Tarihimizde ilk kez, mizah ve neşe bir direnişin dili haline geliyor. Bugüne dek muhalif hareketler hep ölümü göze alarak, en sert biçimde direnirken, şimdi keskin sözlerin ağırlığını aşan eğlenceli ve yaratıcı bir dille ifade ediyoruz kendimizi. Devlet sert savaşçıları yenebilir. Ama mizahı ve neşeyi yenecek iktidar silahı yok. O yüzden çaresizler. Yalanları işe yaramıyor. Paris Komünü yetmiş iki gün sürmüştü. Biz iki haftada aynı ilkeleri coşkuyla hayata geçirdik. Komün şiddetle yok edildiğinde, liberaller ve burjuva aydınları oradaki çelişkileri, zaafları ve yanlışları tartışıyordu. Buna itiraz eden Marx, Komün’den geleceğe aktarılacak cevherlere işaret etmişti: Komün’de mülkiyet ve sömürü aşılmış, doğrudan demokrasi kapısı açılmıştı. Şeyh Bedrettin’in iki mirası var bize. Bir, isyan eden halka katıldı. İki, herkesin eşit ve ortak yaşamasına inandı. Tomas More’un “Ütopya”sı ve İbni Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ı aynı hülyanın içinde yer aldı. Biz o hülyayı taşıyoruz. İnsanlara güzel bir şey işaret ediyor, parmağımızla gösteriyoruz. Ama iktidar ve onun sözcüleri, işaret ettiğimiz yere değil parmağımıza bakıyorlar ve bize kara çalıyorlar. Bizi tartıştırarak, zayıflatmaya niyet ediyorlar. Israrla söylüyoruz: Parmağımıza değil işaret ettiğimiz yere bakın. Orada ağaçları ve denizi göreceksiniz! Kızılı sevdik, yeşili koruduk. Duvarlara böyle yazan gençler, bir otobüs durağına, ölü şairlere selam niyetine “Göğe Bakma Durağı” adını verdiler. Gençlere şükran duyuyoruz. Öyle umutsuz bir anda yetiştiler ki, insanlığımızı uçurumun kenarında kurtardılar. Onları bencil ve cahil sananlar yanıldılar. Gümüşsuyu’na kurulan onbir barikata tek tek isim verirken, geçen hafta yitirdiğimiz Cömert’in adını da bir barikata yazdı gençler. Sonra aşağıda, denizi gören en son barikata kocaman harflerle Deniz Gezmiş Barikatı adını verme yüceliğini gösterdiler. Halk, yalnızken hiçbir şey, birleştiğinde her şeydir. İsteğimizi almazsak, faiz lobisi kentimizi ve hayatımızı çöle çevirecek. Tarih onlar için ya “çanak çömlek” ya da ranttan ibaret, paradan başka bir şeye iman etmiyorlar. Kerbela’daki masumlar gibi ağaçsız ve susuz kalmamızı istiyorlar. Bunların, bir yanda Kerbela için ağlarken diğer yanda Yezid ile aynı sofraya oturduklarını biliyoruz. Bu yüzden biz çöle karşı suyu ve ağacı, ölüme karşı hayatı savunuyoruz. Kamu malına zarar vermekten söz ediyorlar. Gezi Parkı’nı ortadan kaldırmak kamu malına zarar vermek değil mi? En barışçı biçimde kamu malına sahip çıkıyor ve asıl biz söylüyoruz: Kamu malına zarar vermeyin! Burada sadece bir şeyi istememek değil, başka türlü bir şeyi istemek var. Yardımlaşmanın, dayanışmanın muhabbeti var. Sadece bu coşku ve enerji, bu ülkenin insanlarına hiçbir borsa endeksinin ölçemeyeceği bir değer kattı. Sırf bu bile, burayı SİT alanı ilan etmeye yeter. İnsan müşteri değildir. Bunu unutmamak için başarımızı süreklileştirmeliyiz. Her yıl 31 Mayıs’ta başlamak üzere Kardeşlik ve Dayanışma Şenlikleri yapabiliriz. Herkesin kendi rengiyle geldiği bir özgürlük şenliği ve paranın geçersiz sayıldığı bir eşitlik dünyası. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getirir ve herkes “gerektiği kadar” alır. Sermayenin korkusuna karşı, halkın hasretidir bu. “İstanbul’un nüfusunu sayarken ölüleri de hesaba katmak gerek,” demişti şair. Geçmişin güzel insanları için de kentimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz. Gençler en güzelini yazmış duvarlara: “Yenilsek de, damağımızda isyanın tadı.” Çok şey öğrendik, tarihsel bütün direniş biçimlerimizi ve hayallerimizi yeni bir dile tercüme ettik. Geçmişimizi temize çektik. Umut, hayal, ütopya! Ve ey isyan! Bir gencin meydanda okuduğu şiir gibi: “Biz sende bütün aşklarımızı temize çektik.” Aaa!fiction masalı anlattı, dinleyin; ‘Kuantum mekaniğine göre birbirinden çok uzaktaki cisimler davranışlarını birbirine göre belirliyor.’ Ölülerden duyumlar alıyoruz. Pseudomonas putida’yız biz. Kolumuzu üç metil grubu parçalıyor. Bakteriyel çoğalmaya uğruyoruz. Iowa’da -yapısı- enzim dolu kardeşlerim var. Ben test kurbanıyım. Fareleri seviyorum, Michael Salvatore karşı çıksa da… Tau balina ve Epsilon’da dopamin salgısı artıyor. Hücrelerim ölüyor, ama beni yiyen bakterinin canlı olması gerekiyor... H. Pylori’yi fareler yok etti, hepsi kütlesiz, işe yaramazlar artık. Sonuçlar hep aynı, konakçıların kolesterolünü üretiyoruz. Amiyotrofik Lateral Skleroz’a yol açan toksin, saunada bulundu… Ziller bozuk, tropikal tahıl yiyoruz günlerdir. Araştırmalar var, diferansiyel dönüşten geçilmiyor ki!.. Kedilerin tümü ensest, Adem ve Havva gibiler. Opera kastrato, Droctulft, Avlonya’dan Irakeyn’e belagatı, Bow şoku, elektral dipol momenti, optik kovuklar, filtreler… Beklendiği gibi hiçbiri konuşmuyor artık. Üreyemiyoruz. Plastike ormanlarda, metal pumalar başkaldırmış. Van Allen kuşağını sildiler. Güneş tacı, kütle atılımları, fırtınalar, hep aynı şey, aynı şey, aynı şey... Dünya dışı varlıklar, bizlerle, tanrımızı yok edecek!.. Dna’mız soruyor, sayısız oymaklarla, Fermi paradoksu çalkantıları tek umut... Ölülerimiz geri döndü, otuz derece ısı yayan samurların yanına; oraya yirmi çentavolukları koyduk. Sonuç ne olur, ısıtaç düzeneği bozulur mu?.. Oh, Arecibo mesajı geldi!.. Durun dinleyin şimdi yaklaşık 1 saat önce sağlık ekiplerince yapılan bir açıklama (ÖNEMLİ BİLGİ, MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYE ULAŞTIRIN ), yazılımı aynen böyle ama; "Su an soludugumuz gaz, diger biber gazindan farkli. Adi pentium asti tatbikat gazi. Kesinlikle 30 dakika boyunca su icmiyorsunuz. Gazin ozellikleri felc edebilir, bayiltabilir. Gazdan kacabildiginiz kadar uzaga kacin! Ve saglik gorevlilerine haber verin... Kesinlikle su icmeyin! Gaz iki isik halinde cikar. Ilk isik altadicitir ve dumani vardir. Ikinci isik ise gorunmezdir, gaz halinde yayilir. Bu bilgi GATA dan alinmistir. Herkese yayin" Bu herkesin söylediği güçlü gaz hakkında bilgi arkadaşlar herkese DUYURUN! kopyalayıp yapıştırarak paylaşalım "Taksim, Osmanbey, Cihangir, Mecidiyeköy, Akaretler kısaca Taksim'e çıkan yollar üzerinden oturanlara çağrı! Atılan gaz fişeklerini söndürmek için kapılarınızın önüne içi yarım SU DOLU 5 LT'lik su bidonları/damacanalar bırakın. Apartman kapılarınızı aralık bırakın, uyanık olun. İlk katta olanlar cam kenarlarında SOLÜSYON (talcid/rennie/karbonat veya gavisconlu su karışımı) SİRKE hazır etsinler. Cam kenarına sokakları gören kamera koyun, kayıt alın ve güvendiğiniz kişilerle paylaşın" DEMOKRASİ özgürlük değil, düzen ve disiplin demek ama, Canticle Meryem, sevinç Soul Lord Luke 1: 46-55 ilan ruhumu, Rab, büyüklüğü sevinir ruhumu Tanrı benim kurtarıcı; uşağı aşağılama baktı için.Tüm-güçlü büyük işler benim için bitti, çünkü şimdi bana tüm nesiller, tesbih: onun adı kutsaldır ve rahmeti nesil nesil sadık ulaşır. O kolunu ile güçlü şeyler yaptı: dağınık kalp, gurur güçlü tahta darbelere ve mütevazi exalts, Aç onları mal ile doldurur ve zengin görevden onları boş. O sonsuza dek bizim anne-in lehine İbrahimî olan ve onun soyundan gelenler için söz verdiği gibi İsrail'e, uşağı, hatırlayarak rahmet - yardımcı olur. Zafer baba ve Oğul ve kutsal ruh. Belgili tanımlık başlangıç, şimdi ve her zaman, her zaman ve yüzyıllar içinde olduğu gibi. Amenerrasulü bitti!..
Kardeşlerim, ne kadar aykırı düşünürsek düşünelim, kimi zaman en ayrık düşüncelerimizin bile ortak noktaları, bağlaşıkları, paralel veya tersinir akışan yanları vardır. O ortaklıklarda buluşur, birleşir, bir bütün; bir tümel oluruz. Ne ki bu kez bayağılıklarımız ya da diğer bazı etkenler bizi ayırır ve onlar nedeniyle başka dünyalara savrulur ve bir kez daha ayrışırız. Bu değişkenlikle sürer ve sonsuza dek yol alır. İnsanın dostu her zaman, her yerde yalnızlıktır. Bu yazgımızdır. Gök kubbenin altında birleşsek, zaman ve mekanda bağlansak ve tüm yaratılmışlar kozmosta el ele savrulsak da; Yazık ki bundan kurtulamayız ve bunları bir tek ölülerimize anlatamayız.
Amin Aleluya...
KARGIŞ
Hepimiz, görünmeyen kulelere, ejderhalara, denizlere, meleklere, çocuklara, ırmaklara, kulübelere, kadınlara, kuşlara, yıldızlara, şeytanlara, erkeklere, bulutlara, kentlere ve tanrılara düşmanız!..
KLONİA
Magmaların içinde yüzüyorduk, ansızın patlamalar oldu, erimiş kayaçlar üzerimize doğru geliyordu. Çoklu evren kuşaklarının içinden geçiyor ve akıntıları bir bir yutuyorduk. Saydamsı, denizel alevler çevremizi sarıyor, elmas mavisi küller gözümüzü alıyordu. Bulutlar art arda çoğalırken, kompozit, volkanik koniler alçalıyor ve uzaysıl çevremizde konveksiyon akımlar dolanıyordu...
Kıtalar birbirine yaklaştı, mezosfer ikiye katlandı ve litosfer ön sıraya yükselerek, radyasyon kümeleri dalgalarla yağdı ve işte artık okyanuslar vardı. Derişimler ve ornilux cam ortaya çıkınca, buzul çağları görünerek; elektrokromizm prizmalarla geldiler ve serpantinel gözyaşlarıyla, indiyum ve niyobyimu körüklediler.
Bir zaman sonra biyofarmasötik çağ süzülerek araya girdi; hidromobil, regolitler üzerinde gidiyor, dendritik Tavas kurbağası, kozmirajik sayrılıklara iyi geliyordu.
Yıllarca yıllar kadar yıl sonra, göğün gözlerinden Ceres ışır gibi oldu. Kuzey Tacı hızla üzerimize doğru geldi ve aracımızın penceresinden baktığımızda; Altair'de bizi karşılayanları görebildik. Uçsuz bucaksız şenlikler, devasa gürültülerle, alkışlar yankılanıyordu. Büyük bir mutlanla, plazma denizlerine indik.
İkizlerimiz, üçüzlerimiz, beşizlerimiz, coşkuyla bizi kucaklıyordu...
Yalnız değildik!..
*
CALLİSTO
Babel'i irrite eden planetlerde bowling oynuyoruz.
Parabolik bir eğri çiziyor siliyer ve iris.
Üveit tabakası ayın içlerine doğru gidiyor.
Eşikte kapitülasyonlardan söz ediyoruz.
Güneş sisteminin sınırında, stres altında yaşayanların
Lugero etkisini düşünüyor Helios...
Helyopoz gülümsüyor.
Yıldızlararası uzay diyoruz, ne gülünç, ne gülünçmüş
Ne büyük bir yanılsama değil mi Techne!
Paleologlar gerçeği çözdü, Kiropedia'da yazılıyor olanlar.
Beş sigma düzeyi besin ağları, Go canlıları
Hidrotermal uçurumlar, teleport ve ağlar...
Bulutlardan beyaz, tan atımından diri
Ve gün batımı denli üzünçler veren Gallipoli...
Günah çıkartma katedralleri, siy'ak delikler
Maddeyi içine çeken, püskürten, görünmeyen gerçekler.
Parodi evrenler, yurtluklar, yansımalar, gökadalar...
''Yeryüzü bir sınav yeridir, gerçeklik başka yerde
Gerçeğin olmadığı yerde, nasıl var edebiliriz gerçekliği...''
Makyavel geldi!..
İşte format çağları, eşyanın duru tadı
Hamam böcekleri, Kafkalar
Örücü, bükücü Argonotlar
Tuğrul kuşu, amipler
Ufuklardaki us yorucu!..
Zaman yaşamdan değerli
Delice isterler, duyu bahçesi
Satrap Ardeşir
Sonsuzca ayakta duran ölümsüz Bukait.
Boşluğun yansısını yankılıyor Ardıç kuşu!
Evren; dönen, sonsuzluğu içine çeken, kıvrılmış
Kıvrımları savrulan, iç bükey ve dış bükey bir aynanın yansısı.
Yokluğun varlığı...
3. TEKİL KİŞİLİK
‘Tüm evreni zehirliyor / o altınsı sarılık. / Ve kurt deliklerinde işte / güneşleniyor som varlık!..’
O kaosun ejderi
sonsuz yoklukların
yok varlıkları.
Aksiyomatik kanıtlar
elemanter sistemimiz
asal sayılar.
Utarit gezginleri
İrrasyonaliteler
Ulam teoremleri
‘Zamanın her anında,
birbirinin zıttı iki yerde,
birbirinin aynı iki şey var!..’
Cebirsel topoloji
Hipotezler, tanıtlar...
Yüzü yok Apeiron'un!..
Nesturi astrolabı
Fields madalyası aldı.
Aeropeum betiği
som-kül renkli!
Poincare
İndex teoremi,
Perelman
Duns Scottuslar!..
Kanımda lenfoma geziyor,
güneşimiz Aziz Killer,
altınçağ!..
Yüce Yara'dan bana,
ölüs yüzlü Alfonso’ya
sormuş olsaydı eğer;
Verimlilik geni;
kanatlarla gelir
Girit tekerleği
Akreditasyonlar
Rekonstrüksüyonları
Mikail’e benzetirdim.
Ey pleurodiralar!
‘Zamanın her anında
birbirinin zıttı iki yerde
hiç esmeyen iki rüzgâr var…’
...
Biliyor musun Morpheus
gölgelerdeki yaşamımız;
Döner boyunlu kaplumbağalar!..
*
HİÇ
‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su / Alçaklığın boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at Borjiya / Po ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal içindedir durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor / Düşlerinde orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’
Sözcük, hiçlikten yapılmış, dal boşlukta asılı duruyor, kanat var kuşu yok, uçuş var, kanadı yok, yörünge, çıplak odağı imgelerden soyunmuş, ışık, bin bir surat ama yansıtamıyor görünür olanı. Kuzenim Valente bir güz sabahı böyle söylemişti. Gylippos’un uşağı da ona üstü kapalı sözlerle kiremitlerin altında daha bir çok baykuşun yatmış olabileceğini bildirmişti. Lakonialılar gibi az konuşurdu Valente, az konuşana Lakonik derler bilirsiniz. Euripides’in, Telephos adlı tragedyasındaki ‘Kurnaz olan yalnızca Odysseus değildir.’ dizesine bayılırdı o. Bu tragedya kayıptır ama, Valente bu dizeden Homeros’a da öykünülebileceği gibi bir umar çıkarırdı kendine. Valente değilse de Vanina’nın evlenmek istememesinin nedeni ise Sulla’nın yönetimden vazgeçme nedeninin aynıydı: Romalıları küçümsemek. Sulla elini gözlerine siper yaparak, katırıyla, tam Appia yolu ayrımında, güneşin koronasına bakıp; ‘Napoli prensi hayvanların özel deyimle mobilyadan sayılamayacağını söylerdi ama düşes, hayvanların mobilyadan sayılması gerektiğini kanıtladı ve ileride başka bir karar verilinceye dek bunları kullanması kararlaştırıldı’ dedi. Bu karar şehirde yarasanın uçuşu gibi hafif bir gürültüye neden olmuşsa da, uygulamada hiç bir değişikliğe yol açmamıştır. İnsanlık tarihi sözde çok zaman alıp, uygulamada hiç bir yarar sağlamamış oyalanmalarla doludur. Vanina siyah sever demek olan melankolik deyimine karşı ‘faust’u, ‘neşeli’ sözcüğünü severdi. Dalgın Valente ise yine aynı sabah; fosforlu gaz çuvallarının üzerinde, bir drahmi, ‘avuç içi kadar’ Dorian Gray’de, ise su seneğinden iki çalgı var demişti bana... Miyaav!..
II
Ne, nedir?.. Yaban bir güneşte parıldayan İyon gemileri midir, Panoramik Pan ya da Peri Perikles midir, Eflâk neresidir?. ‘Bayraklar durup dururken tahta saplarından ateş aldı ve güçlükle söndürüldü, üç karga yavrularını yolun üstüne getirip yedi, artan parçaları da yuvalarına geri götürdü. Tapınağın birinde fareler altın armağanları kemirdi, hizmetliler kapanla bir dişi sıçan tuttular, bu da hemen kapanın içinde beş yavru doğuruverdi, ama bunlardan üçünü yedi. Hepsinden önemlisi duru ve bulutsuz bir günde bir trompet sesi çınladı uzun süre, acı acı öttü, bu ses o kadar şiddetliydi ki herkesin usu başından uçarak, kartalın karşısında umarsız kalan tarla faresi gibi, büzülüp kalmıştı.’
Nesnel bak kanser hücresinin güzel olduğunu kabul edeceksin, sürünerek geziyorsun kırmızı granüllü Mars toprağı üzerinde, genişleyip patlarken narin sporlar, taç yaprakları gibi ağlıyorsun. Her cenin erbezlerinden sinyal gelince üretilen erkek hormonuna batırılmazsa dişi olurdu, çocuğum yok diye üzülme, sırf bunun için Aziz Augustine, ‘Dışkı ve sidiğin arasından doğduk’ diyerek (bu olayı ve) kendini küçümser (ve) Apolenyen bir kültür yaratmaya çalışırdı. Ama gök çalkandı, erimiş bakıra döndü, kitap gibi dürüldü, dağlar yürüdü, eriyip toz oldu, atılmış yün gibi ak oldu. Güneş dürülüp toplandı, yıldızlar toz olup döküldüler. Atina’nın ilâhları ve sofistler ağlıyordu. İşte ki bunun için Sulpicius hançerli 3 bin kişi besler ve her şeye hazır bir genç atlılar topluluğunu çevresinde bulundururdu. Kente acısın, Sulla ile anlaşsın diye yalvarmaya gelen toyunları ve Bule üyelerini okla vurdurarak başından savmıştı. Gene de ölümden kaçamadı geceleyin boynunu ve yüz kaslarını parçalayan hançeri tutmak isterken avuçlarının da dilim dilim olduğunu gördük, böğrünü ve karnını da kuru bir ağaç dalıyla oyup, deşmişlerdi. Titus, Sulla’yı severdi. Onun bir karısı vardı, her Frigya öğlesinde, her İyon ikindisinde, çorbayı ölü bir erkek eliyle karıştırırım derdi. Saçlarından asılan Apşalom nasıl Davut’un oğlu olup Joab öldürdüyse, bu kadında bir öldürmendi.
Tanrının ruhu suların üzerinde hareket ediyordu der Tevrat ama, gene de bir ölüler kitabıdır. Nasıl III. Auguste, (I696-I763 Polonya ve Saxe elektörüydü) kendini ölümsüz sanıyor ve Yedi yıl savaşlarında Saxe’ı ve onu kaybediyorsak, ölüm yürek atışlarında saklı olup, alnımızın şakında yazılıdır. Ölüm törenleri, boynuzlu yılanın boynuzlarıyla işlenmiş Sardeis taşıyla bezeli koşumlar, yollarda parlak bir maddeden yapılmış pek süslü arabalarla doludur. Bu arabaları, Endülüs’ün, Tetuan’ın ve Mequinez’in güzel atlarını geride bırakan iri kırmızı koyunlar çeker. Sarmat kralları (Avrupa) Transilvanyalı prensler, Kıbrıs kızanları ve Urfa okulu kapanınca Kuzistan’ın Cundişapur’una sığınan Nesturiler bile içinde yolculuk eder. Ölüm sofralarında, özlem bitiren, ülkü yatıştıran, Lombardiya kekliği, Sisam üzümü, Girit geyiği, Ephesos tandırı ve mersin balığı yumurtası bile vardır (gerçekten menü budur). Korfulu keşişler, Cizvit eczacıları, İspanyol çeteler, Peru’dan getirilen ötücü kuşlar, İsa’dan yüzyıl önce Suevlerin reisi olan Ariovis’te, insan kemiğinden yapılmış flüt eşliğinde konukluk ederler. Sarı şallı, durgun görünüşlü Tunuslular ve bu dünyalı herkes, Chopen’in üzgünlükleri eşliğinde Ben-i Ahmer’in Guadalkivir’i gibi sessizce kederlenir ve gözyaşı dökerler. Bizler ölüyüz. Cennet ve cehennem dünyadır. Dünyadan gidenlere çılgınca gözyaşı döküşümüz, kahrolası bir ölü olduğumuzu anımsadığımız ve anladığımız için ölümümüze ve gidenin artık: ‘Gerçel anlamda yaşayacak oluşuna’ duyulan bir imreniş ve bir çıldırtı hummasıdır...
Övgüler sana gecenin ruhu, övgüler sana karanlığın tini
Ravendi’nin ölümü 9I0, İhvanü’s Safa toz oldu gitti... Mööö!
III
Herşena kalesindeki mezarlarından aşağılardaki kenti izleyen krallar, güneş tutulunca Küsuf tapınmasına durdu ve sakin biçimde Gustav Holst’un Gezegenler Suiti’ni dinlediler. Semiz Ukrayna beygiri besleyip, Litvanya köpeğine binerek yaşlı doğan ve çocuk olarak ölenlerin yurduna varmak için yola çıktıklarında; güneş ışığının demeti içinde titreyip duran kelebek, çölde oturup her şeyi bilen kendisi de dünyayla yaşıt Sfenks, iri yayvan yaprakların üzerinde yüzerek her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecücler, altın tüylerle kaplı, buz hakanının ülkesiyle karşılaştılar. Durgun yaz havalarında papazın bahçesindeki bostan kuyusunun başında, yığılı ekinlere buğu getirir diye, inek ahırında bile yatamadan kışı geçirdiler. Tolgasının üzerinde kanatlı bir aslan kabartması olan defne yüzüklü vandalla karşılaştıklarındaysa, hanın köşesinde yanık kilden yeşil küpler dizili ve ortadaki vazoda mor haşhaş çiçekleri vardı. Sayısız küflü ekmek yiyerek, fincanlarla acı su içiyor; göz bebekleri, deliğinden kızıl bir kor gibi parlıyordu. Kaçarken çalılar dikenler çarpıyor, ısırganlar dağlıyor, deve dikenleri baldırlarına batıyor ve amber gözleriyle, devasa kenelere benzeyen jelatinden tankerlere binerek, yıldız yurtlarının içinde, tragedya diyesim teke şarkıları söyleye, söyleye yol alıyorlardı. Kurrig kurrig!..
IV
Yemen valisi Ebrehe, San’a kentinde yaptırdığı kiliseye, Kinane kabilesinden bir Arap’ın yaptığı hakaretin öcünü almak için 570’de (peygamberin doğum yılı) Mekke’ye bir sefer düzenledi. Köpek yıldızının büyük çocuğu, insanın ölümlü bir bedenden başka yitirecek nesi var ki diye kendine kıydı. Lübnan dağındaki kule gibi düzgün burnuyla, Arap denizindeki incileri saklayan mercan, Seylan tarçını dudaklar... Diyesim: “la consolation des arts” -sanatın avutması- bütün bunlar.
Sadık, Belzora’dayken Merih dinini araştırdı, Sadık’a batan güneşin denize dalmadığını bildiklerini söylediler. Ölülerin ağızlarına pembe inci koyan Zigangular (Japonlar) gibi soluk kırmızı incili sofradaki Keldani ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka konuşmaya değer konu olmadığını söyledi. Tidor ve Delhi baharatları gibi koku yayan saçları vardı...
İşte diyorum, asmalı kahveden bir insan gelip geçiyor, ne değeri biliniyor, ne bir vahiy iniyor, ne dünyanın haberi var, ne bir yaprak kımıldıyor. Yaklaşırsanız çok çekingen, sanki her şeyi sessizlikle yönlendirebilen bir yalvaç, suskunlukla yaşamış bu ahali. Kendilerini sessizliğin tadına bırakmışlar. Tembel krallar gibi başını çevirse, ötüşen kuşlarla, kırları görüp afallayacak! Vraak!..
V
Anadolu’nun limanları, körfezleri, iklimi, sınırları, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları, kantaronları (kentauros) fesleğenleri, lahanaları, Yunancadır. Arabistan geyiğinin yüreğindeki panzehir taşı vebayı iyi ederdi, ay taşı, ay ışığında büyüyüp küçülür, meloceus hırsızları bulur, üçgenin iç açıları toplamı yatay bir düzlemi işaret eder. Şeytan taşı cinleri püskürtür, akik öfke yatıştırır, yakut uyku getirir, zebercet ayın rengini soldurur... Vaktiyle çölün ortasında unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırdı, yıllar sonra elmas olmuş, şimdi Hint hükümdarının tacını süslüyor. Şşşt!
VI
Herkesin bildiği ve büyük Zind kitabında yazıldığı gibi insan ayrılmak için birleşir. Kirpiklerin büyücüsüyle Memphis’e gittiler, büyük hekim Hermes, ‘Sol göz yaralarını iyileştirmek olanaksızdır’ derdi. Bantu dillerinden biriyle konuşuyordu. Sur kumaşı kırmızısı gibi soyu tükenen kaplan, sonsuz evrenin hiç bir yerinde, sonsuz zamanın hiç bir anında, bir daha var olamayacağı için son bir kez içini çeker, yıldızlara bakar ve sahranın ortasındaki granitten ceylanı düşlerdi. Çekiç başlı köpek balığı durdu, Anka kuşu avlamayı yasaklayan bir Zerdüşt’e bakarak, tavşanlar toynak ayaklı olup, sineklerin kondukları eti çürüttüğü, iyilik için fırsat çıkar mı, kötülük içinse her an çıkar, bir suçsuzu cezalandıracağına, bir suçluyu salıver diyerek bana baktı. Horeb çölünde bir Tuareg demişti ki, Aşkı güzelleştiren onun yitirilişidir. Irmağın sisi gibi uçuk, sabahın ayağı gibi soluk, ak gecenin kanadı gibi sönümlüdür aşk. Kız makaraya mavi bir ipek sarıyor, sarı kedisi de ayaklarının dibinde yatıyordu, yüzü melek yüzü gibiydi. Avcının tuzağına düşmüş bir faun gibi inliyordu. Ağaç şeytanlarının keçi çobanlarına lavtalarıyla büyülü ezgiler çalışı gibi ağlıyordu. Bu ara (şimdi) yaban eşeklerine binmiş üç Arap peydah oldu, havadan uça uça bir kadın geldi, akbaba iskeleti uçar mı uçar, Afganlıların kurban ettiği kara buzağı gibi. Rus prensi Finlandiya’dan altı Ren geyiğinin çektiği bir kızakla gelmişti. Kızak kocaman bir altın kuğu biçimindeydi, kanatlarının arasında da prensesin kendisi vardı. Uzaklarda, kar sarayında otururdu, kara haşhaş çiçeği, Adonis’in çehresi, Hadrian’ın, Bithnyalı kölesinin sıcak dudakları gibi alışkanlık yaratırdı.
Annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan eziklik gibi, kente dokuz kapıdan girilirdi, her kapıda dağdan bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardı. Kulelerde eli yaylı okçular durur, gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru çalardı. Solgun çehresiyle bir Çerkez bana bakıp gülüyor. Saray yolunda yaşlıca olan, bir kez daha bana bakıp korkunç korkunç gülümsedi, dehlizin ortasında Hakan ağza alınmayacak bir söz söyledi, tunç bir kapı ardına kadar açıldı, gözleri kamaşmasın diye elleriyle gözlerini kapadı, bir sirke küpünün yanında bir çocuk gördü, ayakları Havva kızlarının ayaklarından daha güzeldi (bir kardeşi vardı), genç bir bahadır palayı üstüme indirdi, çelik içimden vızz diye geçti ama bana bir şey yapmadı. Hakan silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı, daha havadayken kapıp iki parça ettim, beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı, sonra Nubyeli bu utanılası olayı başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu vurdu, adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi. Melek yani Haberci demek olan İncil tam ortamıza indi. Aşk böyle bir şey miydi… Kukurikuu!..
VII
Dinyeper ırmağının oralarda uzam yitince zamanında yittiği bir kuyu vardır, gökbilim / astroloji Batlamyus devrinin bilimsel dini idi, Stanpoli zehrinde yaşıyorum diyen ve üzerine Dakka tülleri ile Şam ipeklisinden fistan giyerek şan dersleri alıp Kalyoncu Kulluk sokakta yürüyen güneş apsisler hattından geçerken aya en yakın ve uzak olan bu noktalarda, göklere yükselen bu kutsal süngüler şehrengizi İstanbul diye haykıran su sülükleri vardı. Arabistan geyiğinin yüreğindeki minicik ak taş vebayı iyi eder, gökyüzünün kaygan salyası uzaklarda yüzerken, yıllarca kendi kabuğunda kozasını örerdi. Patrona Halil hamamının ilerisi Süleymaniye dedi. Kutsal gölgenin hafif Kafkaesk, birazda melankolisi altında başlayıp, içsel akışlarla süren roman sonunda bir hiçlikle karşı karşıya bırakıyor sizi, annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan ezikliğin dile getirildiği trajik roman, ana rahmine dönüş özlemi gibi, ‘Bekle anneciğim geliyorum’ demek istercesine, ‘Yakında, anne, yakında’ sözleriyle bitiyor. Ölmüş annenin ardından, ölüme duyulan özlem tam bir karayoru, yaşama karşı yaşamı hiçe sayan bir iç çığlık olarak alçakgönüllü bir aforizma. Bekle geliyorum anne! Ölüm sen bir hiçsin! Çünkü yaşam bir hiç! Hiçliği hiçlikle yanıtlayan bir betik. 145 sayfa ve bir hiç. Bu muydu diyeceksiniz? Yaşamın hayhuyu ve denetsiz akışı içinde, zamanın sizi yaşadığı yaşama karşı gerçek anlamda hiçlik duygusu uyandırıp, bunu gerçek anlamda algılamamıza yol açabilecek bir betik bulsaydım ‘Kutsal Kitap’ gibi ona sarılırdım. Çünkü görmek için anlamak gerekir. Çünkü gerçek anlamda bir hiçlik duygusunu kavrayabiliyor ya da yaşayabiliyor, algılayabiliyor olsaydık, yaşam böyle olmazdı... Tarihte ölümün yüceltilmesinden çok daha başka bir şey olurdu. Guguuk!
VIII
Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp, küçük buzağılarını omuzlarında taşıyan deniz ahalisini Girit karidesiyle besleyerek, yıldız denizinden gelip, kanatlarından buzlar sarkan balinalarla çoğaltır, gemilerin omurgalarında dünyayı dolaşan şeytan minarelerini, uçurumların dibinde yaşayan kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep balıklarının yelkeni ipekten, güneş gözü taşından oyma kalyonlardan, arp çalarak deniz canavarlarını uyutan denizcilerden, kaypak domuz balığının sırtında dünyayı dolaşan çocuklardan, kıvrık dişli deniz aslanları, uzun yeleli deniz küheylanları, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar, kızıl altından lirleriyle deniz kızları, öyle ki yaban baldıranı yiyenler, kara kurbağa etinden çorba içenler, mavi bir kuş yuvasından çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde taklalarla dönüp dururken, iki benekli kuş karşılıklı ortaya çıkıp göğüs göğüse vuruşarak ıslık çaldı, önüne çıkan kara bir köpeği söğüt dalıyla kovaladı, keçinin boynuzu üzerine yemin etti, çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının dolambaçlarını göz süzerek içine çekti, sarı kükürt tüylü garip bir kuş öttü, aşağıda deniz gümüş bir kalkan gibi uzanıyordu, koyda balık kayıklarının gölgesi kıpırdıyordu, aşağıda, gece yarısı yarasalar gibi uçarak cadılar geldi, bir kuş kanadını değdirip suyu güldürdü, yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi, sesi kısık ve bir flüt sesi gibiydi, bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından dehledi. Tatarların ülkesinden ayı sevenler ülkesine geçtik, ulu göğün altında aya uluyan mağaraların pullu ejderleri uyuyordu, ağaçların kovuklarından ve hendeklerden geçerken Yecüc Mecücler ok atıyordu, geceleyin yaban adamları davul çalıyordu. Rahibe, bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm diye bağırıp elini yakaladım, birden eli kupkuru kesildi, üstünde sıvama tavus gözü işli sırmalı bir giysi vardı, zıplayınca kırmızı pabuçlarının tabanı göründü, derken dörtnala koşan bir atın nal sesleriyle çınladı ortalık, ama ortalıkta at görünmüyordu, insanların vücudun gölgesi dediği şey tinin gövdesidir dedi. Köylerde oturanlar kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Magadealarla, ölülerini ağaç tepelerine gömen tanrıları güneşten korkup karanlıkta hüküm süren Aurantelerle, attan hızlı koşan at bacaklı Sibanlarla dövüştük. Bir taşın altından boynuzlu bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum, bir şey olmadığını görünce korktular. Geceleyin İllel’e geldik, ay akrep burcuna girmiş ve ortalıkta, bulanık sıkıcı bir hava geziyordu artık. Haavv!
IX
Tekne kazıntısı olmam sıfatıyla hep hor görülmüşsem de büyüdüğüm de kır serdarı olarak herkesin imrendiği bir yaşam sürmüşümdür. Ama kırklı yaşlarda hizmetten azat edilince, sıkıntıdan balık beslemeye başladım, iki küçük balık, iki ayrı kavanoz içinde, aylarca iyi baktım, öylece yaşadılar, bir gün kavanozlarındaki suda bol oksijen olsun diye onları kurnanın altına tuttum, basınçla dalgalanıp aşağı yukarı çıkıyorlardı, hoşlanacaklarını sandım. Sabaha ikisi de sersemleyip yorgunluktan öldüler. Kulakçıklarından kan sızıyordu. Sonra anımsadım, katil balinalar, küçük balıkları, ringa sürülerini, bir araya toplayıp kuyruklarıyla denizi döverek onları önce sersemletiyor sonrada yem yapıyorlardı. Benim kurnalardan kavanozlara basınçlı su sıkmam, balinanın oyununa yani aynı sonuca yol açmıştı. Sonuç olarak: Ben bir katil balinayım... Tüit tüit!
X
‘Nuh efsanesi bir tahta kurdunun bakış açısından anlatılacak olursa ortaya nasıl bir yorum çıkar.’ Bir deniz canavarı, dalgıcın Şah Firuz’a getirdiği inciye aşıkmış, hırsızı öldürmüş, inciyi yitirdiği içinde yedi ay yasını tutmuş. Hunlar kuyuda tuzağa düşürdükleri zaman, şah, inciyi fırlatıp atmış. Bu öyküyü Prokopius anlatır. (Prokopius’un yaşadığı gezegenle ve halkla arasında sudan bir gölge duvarı varmış, bir tür perdeymiş, duman parabollerinin içinde kuş ve kuşku içinde yaşarmış, karşı elektron yüklenerek ağırlığı sıfıra indirilmiş tayy-i mekânlarda görünürmüş, hasılı öyle ya da böyle -söylentiye göre- bu Bizanslı epeyce bir hikmet sahibiymiş ) İmparator Anastasius bulana 500 kental altın vereceğini bildirmişse de inci bir daha bulunamamış. Lehistan kralı Sobieski’nin hükümdar yatağı, üzerine tellerle, firuzelerle Kuran’dan ayetler işlenmiş, İzmir ipeklisindendi. Bu yatak Viyana önlerinde Türklerden alınmıştı, daha doğrusu elektron yuvası gibi Osmanlıdan çalınmıştı! Cibinlik kubbesinin titreyen yıldızlarının altında eskiden Muhammet’in sancağı dururmuş. Hayfa müslinleri, Dakka tülleriyle dokunmuş aralıkları varmış. Rodos kamışları, Knidos sazları gibi ince uzun leventlere çok yakışırmış. Tiberius’un çevresinde cüceler, tavuslar övünerek gezinirler, sirenler zil çalar, patikalardan havalanan, ipek siyahı kuşlar-gürültücü kuzgun sürüleri havayı çınlatırken, tepelerin kavalcısı kolcunun kırbaç atmasına öykünür ve; sabırlı altın el, ‘Çıt yok koskoca ovada / Yapayalnız üzümler tütünler’ dermiş.
Nalları gümüşten atları vardıysa da, VI. Charles’e bir cüzzamlı deli olacağını söylemişti, öylede oldu, aşk, ölüm, delilik, resimleri bulunan Arap kartları gösterilince yatışıyordu. Güneş Kova burcundayken, Kova çağında, Kosova sorunu vardı. Güneş tutulumuna, Vietnam’da kurbağa, Paraguay’da jaguar, İskandinavya’da bir çift kurtun neden olduğuna inanılır. Yahudiye kralı Hirodes zamanında Abiya takımından kahin Zekeriya’nın karısı Elizabet, Harun kızlarındandı. Dionizos, hayır Lysandros çocukları aşık kemikleriyle, büyükleri de antlarla aldatmalı derdi. Ey Lysandros, gürültülü Hoplites’ten ve arkadan gelen toprağın oğlu kırmızı yılandan uzak durun buyurur. Kyros’un öldüğü Kunaksa savaşında. Yenilgiyi kışlağından kaçan sarı kanatlı bir ejderha ulaştırmıştı, çatılmış kalkanların sükünet dolu adasına, denizi turkuazdır. Çınıltısından su perileri kulaklarını balmumuyla tıkarlar. Ama bu garip gezegende dolaşırken, bir kum çölü gibi görünüyordu ortalık, gündüz bitip güneş batınca da gecenin denizlerine dönüyor çöl, birden okyanus olup ortalık balıkla doluyordu, en yakın yıldız (Tarık) görünür görünmez yine çöle dönüyor ve güneş batınca yine deniz çıkıyordu ortaya, orada bir yeraltı kemerinin gölgesinde suları sürenlerin türküsünü dinlemiştik… Şarkı, bu topraklarda herkes savaştı ve öldü, ölenlerin Allahları ve topraklarından başka ortak hiç bir yanları yoktu diyordu. Şarkıcının üzerinde balina kemiğinden bir etek, altında da çelik bir korse vardı. Zamanın modasıydı ve canlıya da benzemiyordu ama hareket edip ses çıkarabiliyordu. ‘Ejderha / (alabalıkla çiftleşmiş / fil doğuruyor). Bu bir şiirdi. Sanki bebek ağlaması gibi. Ikra! Ikraaa!..
XI
Işık saçsın ve inan olsun ki, Larende ve Gördes gibi avlaklarda, sekbanlar, samsuncu ve zağarcılarla birlikte cem’an 17000 kişi ava çıkardık. Padişahımız, ‘Kadın doğurur, erkek öldürür.’ der ve hiç bir zaman dişi faun avlamazdı. Bir gün Tavşanlı korusunda dolaşırken, yaban leylakları üzerinde, sanki fil kulağı, sanki lahana yaprağı cesametinde mor bir kelebek yakaladık, kelebeğin atmaca güvesi kanatlarında, Hering yanılsamasına benzer, baykuş gözü gibi iki göz vardı, öylesine ürkünçtü ki kelebeğe Elenlerin kinci, hırçın ve fesat tanrıça, uğru ve uğursuz kraliçe, kıskanç Hera’nın adını verdik. Av esnasında öyle açılırdık ki, kimi zaman Midilli önlerine bile düştüğümüzün ayrımına varmaz, açıkta balinalarla, deniz kırlangıçlarının sevişmesine tanık olur, sekban başı coşkuya kapılıp, gayetle ve gayretle havaya güvercinler, tavuslar, tellim sülünler salar yer gök tören şenliğine döner, bin bir renkle bezenir, hava kanatlar ve kuyrukların feykleri, dönüş ve taklalarıyla bir hareket ve renk cümbüşüne, coşkulu, usa sığmaz konfetilerle dolu bir irem bahçesine dönerdi. Avlaklarda neler bulunmazdı ki, çiftleşen erkeğini yiyen, serçe avlar örümcekler, kurbanını zehirleyen topuz (gürz) gibi böcekler, el büyüklüğünde, kuş kanatlı kelebekler, hayaleti andıran yusufcuk, ölü taklidi yapan çekirgeler, sayısız balıkçıllar, keşiş kuşları, kaşıkçılar...
Padişah, denize kaşalot gölü, lagünlere, dalyanlara, levrek yurdu derdi. Ava eski Bizans’tan ve sisler ülkesi Trabizes’ten, Pontus’dan kimi reaya ve keşişlerinde katıldığı olurdu. Konaklar terk edilip yaylaklara çıkıldığı zaman, yollarda kimi haseki ağası, dalkavuk veya cin fikirli maskaralar padişaha hoş görünmek için, pislikte oturur Eyüp’ten kıssalar, Sezar ordularının yolunu değiştiren Kaledonyalılarla ilgili gülünçlük ve tuhaflıklarla dolu anekdotlar, bin bir gece öyküleri anlatır, Homeros’dan ağıtlar, kör ozan Tamiris’ten (tilmizi) orfeler, epopeler okunurdu. Lundenburgh’dan, Romeburgh’a kimi atla, kimi kalyonla, kimi yayan yapıldak giden ve yolculuğu Tsargorad’da biten bir gezginin başından geçenler ve Apeninli Dante’den dizeler, ölüler ülkesi Ellis ovasına gittiğini savlayıp padişaha us dışı ‘Gehenna Öyküleri’ anlatan hünerli bir prens, düşünde kovaladığı tavşana havlayan tazıya ilişkin av masalları, sandal ağacıyla ırmağı geçip Atahualpalıların yanına varan, Akheron’da inançsızların ölüleri su yüzüne vurdu deyip dilbazlığıyla ilgi çeken bir serüvenci, avlanmaya giden erkekler ne avlayacaklarını mana duvarına yumuşak bir taşla çiziyor ve resmi çizilen hayvan taşın içinden (canlanarak) çıkıp hepsine saldırıyordu diyen bir fabl ustası ve güneyden gelme bir dengbej hepsi hepsi vardı doğrusu av sırasında...
Cehennemde yalnız Sarpens ve Lacerda adlı gök cisimleri parlıyordu derler ama burada da Erendiz ve Sekendizler parlardı hep. Adı söylenmemiş Yusuf ve onun kuyusu kadar derin bakar zebaninin bekçilik yaptığı ormanlarda avlanırdık. O ve bütün alem güzeldi doğrusu. Saksonyalı askerler Dankirk’e çıkarken bellerine kadar suya gömülmüşlerdi, şimdi cesetleri de öyleymiş. Bizde atlarla yarı belimize kadar bataklıklara girer, sazlıklarda kaybolur, sazan göllerinde gün ikindiye vurduğu zaman uzun gölgelerimizle dağlara vuran heyulalar olurduk. Deliktaşlı Ruhsati, Hayali, Kul Mehmet, Bağdatlı Ruhi, pişmanlık ve hata dolu yaşamından dolayı Hatayi mahlasını seçen Şah İsmail’de bizimle olur, neşe verip, şenlikli varsağılar, methiyeler, av kasideleri okur, patırtılar arasında kahkaha çiçekleri gibi açılıp saçılıp-bağırıp çağırarak, gürlenir, mutlanla dolardık. Bir de Knidos’ta evinin damından yıllar boyu Kanopos yıldızını gözetleyen Eudoxos vardı avcı kullar arasında. Kraliçe Elizabeth’in Sultan III: Mehmet’e armağan olarak sunduğu orgu, I699, 25 eylülünden beri çalan bir ticani vardı, gökte Fomalhaut’la, Güney Balığı’nın oralarda bir yerde oturur bize seslenirdi. Yalnız avlanmakla kalmaz, şifalı otlar, acımıklar, aylandız, şerbetçi otu, karamuk ve yemlikler toplayan kimi hekim ve meczuplarda bize katılırdı. Uzak eyaletlerden bir sayrı, ender bulunur ve yalnızca Gediz’de yetişir terafik otunu yiyerek akıl baliğ olmuştu, gene bergamot otu yiyen bir sametin dili çözülmüş, lavanta koklayıp, önermeyle sedir ağacının dibinde sabahlayan av katarından bir mefluç da şifa bulmuş, hatta ağır aksak yürür değil koşar olmuştu. Bu adam öyle ki 17 yıl boyunca atla gezdirilmiş ve ama iyileşince ömründe bir daha binit üzerine çıkmadığı söylenmişti. Apolyont gölünün oralarda Afrika’dan gelme tropik çiçeklerle dolu bir Habeş bahçesi vardı, kimi dermansızların eczasıyla, sarilerin sağaltımı buradan temin edilirdi. Avda hepsi işlentili 4000 havlu, 1100 yorgan, 800 çadır, 600 güğüm ve daha sayısız zerzevat katırların sırtında bizlerle yolculuk ederdi. Sonra bulut gibi sinsi yaklaşır Hilal-i Ahmer’e benzer bir cisim gökte belirdiğinde av ancak biter ve cem yolcu yurtluğuna dönerdi. Semipalatinsk, Astrahan, Novaya Zemlya’da acayip ışıklarla dolu nükleid zindanlardan hayırsız haberler gelip ahval düzelinceye dek; avın ikizi için dahi 4 yıl beklendiği olurdu. Avlara ışık ve ark dokunağı gibi atılan oklar öyle parlardı ki; ah, ah, diller nasıl anlatır...
Ama her şey ve her şey, o padişahlar, o avcılar, avlaklar, o yaratıklar, halayıklar hepsi bir gün geldi, yok oldu gitti ve her şey, her şey bitti. Her bir şey sisler arasında eriyip tükendi... Ölenler için, o incecik bedenler zamanla bir siluete, o sıska siluetler, bir hayalete, o zarif hayaletse, gökyüzünü kaplayan bulutlara karışıp, silinip yok olmakta derler… Platon’un ruhu, Afrodit’in bedeni, sonsuza dek Hellas’ın güzel gözlerine çekildi, baykuşla, cırcır böceği, kertenkele ve fare yedi dostlarım. Uyuuuu!..
XII
Zaman var, ölüm de var dedi. Kuzguni ve güneş başlı yılan, kapılara üç kez vuran ve eşiklere gölge düşüren zamandır... Ve zaman, sırtlan tüyü mezarlarda sessiz gülüş, sönmüş kor, kör kar ve ‘son iç çekiş köyüdür’ artık . İşte o köyden bir şarkı; söyleyen Agi Mishol, Macarlı!..
‘Esirgeyen, bağışlayan, tanrının adıyladır...’
...
‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı.
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir).
Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü göz yaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’
...
Hayıııırrr!..
KESİRKREP
Yüz yıl önce Lübnanlı İsevi kendini Suriyeli görmeye, Suriyeli Mekke'de kral bulmaya, kutsal toprak Yahudisi Filistinliyim demeye hazırdı. Büyükbabam Botros'ta bir Osmanlıydı. Tren, karanlık tarafından yolu kesilmiş gibi durdu. İşte o anda Turfanlı bir Türk buhar oldu. Ortaparmak, tanrıparmağından kayar ve onun avuçla birleştiği yere-tümseğe hızla çarpar, parmağı şaklatırken çıkan ses, o anda çıkar. Kuzenim Köknar'la, Persî atlara bindim, Agra'da Babür İmparatorluğuna gittim. Mekanik tarım yapılıyordu. Yirmi üç bin yılında, Ejderha'dan Tuban yıldızını geçtim. Yıldız çapulcusu idik, troykayla gidiyorduk, yanımdaki Hannoverliye, sürücü bir an dönüp “Çok benziyorsunuz, kardeş misiniz?” dedi; “Hangimiz, ötekine daha çok benziyor?” dedim, güldü. Yüzü Venüs çarığıydı. Afrika'da yaşamış parazitin Londra'da, Fleming'in penisilini buluşuna, Sarayburnu çamlarında öten böceğin, Selim'in, Nigâr yerine Suzidilâra'yı keşfine, inanın yardımı olmuştu.
Hâkem, gökyüzünün koyu mavi bir testiden süzüldüğünü ileri sürdü. Cam binaların doruğu saç biçimindeydi, elleri bağlı ışıkların içinde periler ve çöl sıcağında krizantem koklayan bedeviler vardı; gotik tavanlı bir odada kadril dansı yapıyorlardı. Onları işlevlerinin başında gördüm; yolculuktan bitkin dönerler ve ölümlerine yol açan basamaksız bir merdivenden söz ederler. Evren, bağışlanmış soylu rafları, giz yüklü ciltleri, uçsuz bucaksız bölmeleri ve oturgan kütüphaneciye sunduğu tuvaletleriyle ancak bir tanrının elinden çıkmış olabilir. Arı kaplanları, tanrının tüyleri ve post açı böyle buyurdu demek. Meğer La Regence Kahvesi'ndeki Voltaire, Louvre'da oturan Prusya kralı Frederik'le uşaklar sayesinde satranç oynarmış! Ve onlar biyoenerjilerinin sömürülmesi için küvözlerde büyüyen hayvansal bitkilerdi. Biz matrikste yaşıyoruz, simülasyon programımızı yapan siberzekâ kim ve nerede! Et ve metalin sembiyozu, oluşan sosyal entropi, her şey ve herkes sahte. İnsanmakina ve makinainsan hibridleri, çiftliklerde Habil üreticiliği yapıyor ve düşler tanrısı Morpheus'a taparcasına tapıyor.
Gezegende kopyasının kopyası insanlar yaşıyor. İsa, kırmızı taş üzerinde. Ayın bölünerek Mekke'deki evlere pay edildiğini ve sonra toplanarak kendi evine girdiğini gören, bunu kime anlatıyor... Ki onlar, peygamber asasını gönderen Habeş Necâşisi gibi nükleer silahlara tapıyordur. Ve inanın ki, öteki tanrıların arkasına gizlenen, sonsuz ve maskesiz tanrıyı o anda gördüm. Kanatlı arabasıyla göğe yükselen, Keykâvus gibi alımlıydı. Yıl 1795, Eli Whitney, Amerikan İç Savaşı'nın çıkmasına neden olacak çırçır makinasını buldu. Ve o güldü, kızdı, güneş kuşuyla, Venüs atlasını ve betimlenen manzarayı görsünler diye çamurdan doğanı ortaya sürdü. Yaratılansa anda onu düşledi ve manzarayı pay etti... Gözünde İngiliz peyzajı, Malaya gemisine şimdi bindi Vahdettin. Uskurluyla, maltızlar arasında Malta'ya gittim. Telomerinin uzunluğu kadar konuşacaksın azizim; İ o a, a o i, sanki soğuk şiirsin... Ama Godot'yu Beklerken, Lord Dunsany'nin, The Glittering Gate adlı oyunundan esinlenmedir. Bu oyunda, kapısında cennetin çeyizlenmesini bekleyen iki serseri vardır. Beckett, soluk alıp vermekle biten, üç saniyelik bir oyun daha yazmıştır.
Hayvanlar, ahırın tavanındaki mavi delikten süzülen, solgun, sünük ışıltıda gözlerini kırpıştıran, ağızları sıkıldıkça samanları dişleyen ve uykularında samanyolunu düşleyen umursuz canlılardır! Horasan tazısıyla, Pers diyarından gelmiş bir satraba pars saldırdı diyorlar, satrap onu yakalamış ve beslemiş. Vaka siyah güller kenti Halfeti'deymiş, Eftalit Birliği olayı görmeye gelmiş, kehribardaki amnion sıvısında, Ankol sığırıyla çelikten yağmur, silisyum karıyla argon buzulu, sodyum fırtınasıyla nitrojen bulutları varmış... Katullus çeşmesinde, kanıyla abdeste duran Haydar ve kozmosta, uzak bir yıldızda, kaplanlar, kunduzlar birbirine kükrer, şakalaşırlarmış. Führer girmiş araya, Japonya'daki altın madenlerini ele geçirmek için savaşmayız, Japonya'daki altın madenlerini ele geçirdi desinler diye savaşırız, demiş. İstanbulluların zürafaya deve-leopar dediği, Busbecg'in anılarında geçermiş. Atasal örneklemle, burçak demetlerinde, eski Avrupanın bengi özeği Roma parıldar. Demek ki, kırlangıç otları, mineşşeytanirracim, postmodern kinizm de var... Suyu kırıştıran gemiler ve tecim tanrıları, bir İranlının hançerlediği Hölderlin'le, Hitit yayı ve Karluklar bir arada, Hint kökenli ticaret tanrısı, servetengiz katır Mullo'ya giderler, Afrika kökenli doğurgan tanrıça Tule, bitki tohumlarını taşıyan örümcek olarak kervana katılır, Mısır tanrıçası ve çocuk doğuranlara yardım eden kurbağa Heket gelir, Kıpti tanrıça Bat, bereketi simgeleyen bir inek ki bolca süt verir. Şu dağa bak; hiç kıpırdıyor mu sevgilim... Uyumlu keman sonoritesi, yaratıcı arpejler, okları ve yaylarıyla pek bir anlama bürünmeyen tüylü postlardan oluşan bir dünyadır bu Marilyn!.. Hera'nın sütü gibi aydınlık ova. Mandaların çektiği bir kağnı, Cebrail sularında gölgeler, Ars Archanum Archanorum Omnium derler. Genç kadın kendini çıplak kolla manastıra almayan rahibe, “Ne o yoksa tanrı kendi yarattığı kolları beğenmez mi oldu?” diye söylenmeler, ırmağın süzülüşüyle, utangaç söğütlerin altında, Emevi elması yerler. Çavdar mahmuzu, Delaware ırmağı, kısrak gözü bakışlar, Tatar ceylanı gibi, kanbuğusunun içinde ışıldayan köpük, kopmuş el. Dandenong yolundaki feci kazada iki ölü, bir bayanın kuyruğu kopmuş, bir de kolu. Kanguru ve balinaların anılardaki yolu... Uzaydan dünya üzerine bir kitap sarkıtılsa, kopan çığlık, hepimizin çığlığıdır derdim. Kulağı lir tellerinde oyalanan benekli kedim. Çöl dikeniyle ağlaşan, Keats'in bülbülünde atıyor kalbim.
Sen gölgelerin üzerinden atlayamazsın ama, şair ölümün üzerinden atlar, sen bilinçsiz olunacak yerde bilinçli; bilinçli olunacak yerde bilinçsiz olansın. Sen her şey gibi eni sonu estete dayanansın, sen bakışını ölümden alansın, sen us dışına kayıp, anlamadığından heyecan duyansın. Sen yaşamla başedemeyen, kolayca okuduğunu kolayca yazamayan, güzellikteki töz gibi gerçeklikten kaçansın. Tanrı amacını şiirde bulur, sen sonsuzlukla yoğrulan ve yeryüzünün varlığını ölerek kanıtlayansın, sen Atina'da böcekler gibi yaşayıp, hiçlikte yok olansın. Sen şairlerin Roma'sındansın. Sen demiurgossun. Soyutu somut, somutu soyut yapansın. Ne kadar yaklaşırsan o kadar yakansın sen. Şiir, şeriat ve arş aynı kökten, ey Karpatlar şahini, geçmişler boyu arlanıp utanmadan, anlamlara anlam katansın sen. Ey kaos, bir an için dur; sonsuz+1 gerçek midir, ki gerçektir ve ağzımız diş evidir; öyleyse sonsuz yoktur! Sen, Tschuang-Tsu'nun içinde uçtuğu bir bahçe, bizzat kendisinin olduğu sarı ve hareketli bir üçgen görüp görmediğini asla öğrenemeden, öylece ölmeyi seçip, öylece de sönüp gideceksin sen!..
Askerlerinin ayaklarını Hint Okyanusu'nda yıkamak istedi İskender. Komşum, Hırsız Saksağan Uvertürü'nü dinler, ağaçlarla alay eder ve sıkça parmaklarını sayar tanrım, Eltâk kapısından gir, Abuzer tahta semerli bir devenin üstünde, Yesrib'e varmadan yolda ölmese; bergamodi mor, galibarda sarımsıdır... Atamız Ksenephon, yağmur atmacasıyla, kedi ve Montherland'ın Pasiphae'sindeki üç kişi, hep birlikte şöyle söyler: Düşünce ve ahlakın olmazlığı hayvanları, bitkileri ve suları bizden daha soylu kılmıyor mu... Ve aşırı içtenliğin küçültücü alçaklığı, duyumsanır yapaylığın tiksindiriciliği gerçek midir... Gerçek; nesneyle, us arasındaki uyum mu, Keyhüsrev'in, Babil'de ki Kunaksa savaşında büyük kardeşi Ardeşir II'ye yenilmesiyle çocukları ortada kalır mı... Vladivostok, Neptün'e bağlı köy müdür... Beethoven'in çekiçli piyano sonatında, dizanteri yeşiliyle... Basübadelmevt; ey bakılışı güzel, gerisini sen söyle!.. Notaların do, re, mi gibi adlarla önerilmesini öne süren ilk kişi onuncu yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido d'Arrezo'ydu. Bu adları da bir ilâhinin her bir satırının ilk hecesinden almış. "UT queant laxis, REsonare fibris, MIra gestorum, FAmuli tuorum, SOLve poluti, LAbii reatum, Soncte Iohannes. UT yerine bugün kullanılan DO, sonradan Giovanni Bononcini tarafından eklenmiş. Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi'nden derlenmiş. Elektral kompleksler, Londra kışa Rus manzaralarıyla giriyor, insan yaşamak istediği şey için ölür, cennette saf güzellikten başka bir şey olmadığı için insan güzellik kavramını algılayamayacağını bilir!.. Ney, nayistan kamışlık demek... Cahiliye döneminin Muallaka şairlerinden biri olan Kaab bin Zuheyr, Allah resulünün affına mazhar olup onu övdüğü "Banet Suad" kasidesini okuduğunda, peygamber bürdesini çıkarıp Kaab'a vermiş. Aliye Berger'in Giritli olan annesi ölü kelebekleri perdelere dikermiş. İsa'nın babasının, gökyüzünü temizlesinler diye gönderdiği kuyruklu yıldızlara, insanlar Havari Süpürgesi dermiş. Budha buyurur ki, geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdiki zaman var. "Bütün günahlar kusurlar senin diyorsun / Bunca kandan, gözyaşından alınmıyorsun / İnsanı sen yaratmadın mı ey güzel tanrım / Eh o zaman benim kadar, sen de kusurlusun." Umberto Eco, üç tür bellek var diyor, biri organik bellek ki bu et ve kandan oluşur, insan beynidir. İkincisi mineral bellek olup, eski çağlardan beri kil ve taş tabletler ile günümüzde elektronik belleği taşıyan silikon bu sınıfa girer. Üçüncüsü de bitkisel bellektir, bu da bir zamanlar papirüste görülürdü, şimdiyse kâğıtta saklanır. Gümüş Selçuk parasının üstündeki aslan anırır, hortlaksı ağaç kökleri, İskender annesinin mektubunu sessizce okur, askerler dehşete kapılır, okuma o zamanlar sesli yapılır. Korku ve şaşkınlıkları bundan.
Diderot'nun karısının depresyonu atlatması kitap okuduğundan. Kaç kere söylenirse de belki umar var. İstanbul "eis ten poli" den geliyor, şehir içi, iç şehir demek. Samuel Clemens, Mark Twain'miş, Farsça sam (ateş) ve enderun (içinde) sözcüklerindendir semender. Uyak olsun, İskender babasının düşünü gerçekleştiren demekmiş! Kuşşara kralı Anitta'nın laneti "Şehri geceleyin yaptığım saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden bayındır ederse gökyüzünün, fırtına tanrısının laneti üzerinde olsun." Barış mı; bir manolya şarkı söyler kendi kendine... Ağla, ağla Selene. Bir gözlemci karadeliğin yuttuğu bir tonluk kütlenin kurşun levhalardan mı, kuş tüylerinden mi, yoksa bir uzay aracından mı olduğunu bilemez. Öklidyen yol integrali, Cervantes, Don Kişot'u İnebahtı dönüşü Dalmaçya kıyılarındaki Curzola Adası'nda yazdı. Abd Yeğuş El Harşi, atlı şairlerdendi, at üstünde öldü. Şiirlerde yalın gerçeğin, mistifize edilerek anlakta sorgu pencerelerine dönüşmesi, soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin arayışı, mutsuzluk ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesi; sinik bir imge anlayışından dolayı yadırganan, anlam ötesi diye nitelenebilecek yapıtlar, şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken, anlamsızlığa, hiçlemeye varmalar, öyküleme öremli, düzyazınsal betimler, monolog ve diyaloglar... Zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden şiiridir diye yazılması, bütün aydın insanlar için bir uyarı sayılmalı, kalabalıkların ölgünleşmesi ve yergisel bir erdişiliğin acı alaylara konu olması da metafizik şairler için dramatik bir lirizm gibi kabul görmelidir... Hapsikord, piyanonun atası imiş, mış, muş. Siirt, Bingöl. "Aqui, se queda la clara / la enteranable transparencia / de tu querida presencia / Comandante Che Guevara..." Sartre olmak Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Denizben hep aynı şarkıyı söyler, Hektor Kültigin. Su teresi yiyin. Diri cesetler. Mardin Madrid arası kırmızı geveze, Bitinya kralı, Belh emiri, mavi dağ kedisi gibi, naif bir soyutluk var evde. Elektrik yükü taşımayan nötron, cinsiyet değiştirerek, pozitif elektrik yüklü protona, küçük bir bölümü de bir elektrona ve bir elektron antinötrinosuna dönüşüyorlar. Mukata'da toprağa verildi Arafat. Fakat, Mısır soyundan, yağmacı Sostrat ordusu erlerinin burunları öyle uzundu ki, suya ağızlarından önce burunları değerdi, ölüm tanrısı Menat ve eşleri kavga edenin ayırıcı sözleri amcam Musa, babam Aaron diyen güvenilir unvanlı Zobat'tı. Gözleri görmeyen karanlığı bilemez der. Avernus (kuşsuz) çıldıran bir elma ağacı, Schoppenhauer; sahip olduklarımız bizi mutlu etmeyebilir, ama sahip olamadıklarımız kuşkusuz bizi mutsuz eder. Ahh, gözyaşlarından bir akvaryumun kapağını süslediği, bitki örtülerinden derlenmiş yaprakların sayfalarını oluşturduğu, inek dışkısı, kan, bir dürbün fotoğrafı ve insan derisinin ayrıntılarını içerdiği kalınca bir corpus geleceğin romanı olabilir mi, aşkolsun Kato, gene söyle...
Yokluk o denli büyük bir yer kaplıyor ki, varlık belki de, ondan kalan bir artık, belki de bir birikinti... Elektronik çöp. Asıl yokluk araştırılmalıydı. Zaman kavramı olmadığında, insan insanın tanrısıydı. Helikon dağında oturur Aedon, oğlu Itys'i öldürdü, Zeus onu bir bülbüle çevirdi ve sonrada Itys Itys diye acı acı ötmeye koyuldu. Bir fizik kuramı matematiksel güzelliğe sahip olmalıydı, Paul Dirac amcanız mı, maskenin maskesini çıkaramazsın Chesterton, Sirakuzalı çoban Bourbon'lara kahya durdu!.. Venüs geçişi, derler ki baldıran zehiri hazırlanırken Sokrates flütle, yeni bir ezginin notalarına çalışıyormuş. Lethe ırmağının suyundan içenler yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış. Leda çok eski totemik bir kuğu, Myrmidon karınca, Arkadia ayı, diyesim kutsal hayvan adlarıydı. Theogonoia, Tanrıların Yaratılışı, Erga kai Hemaria, İşler ve Günler, Hesiodos... Bak şiirin adı İkinci Ders; "Üst kattaki kadın dövülüyor. / Tıp Fakültesi'nin sınıfları / bir bir boşalırken / onun çığlıkları sokağı dolduruyor. / Öğrenciler Rathmines'teki, Ronelagh'daki evlerine, yurtlarına dönüyorlar. / Ortalık süt liman / bir tek / hiç bir anatomi dersinin akıl erdiremeyeceği / o çığlık dışında." Leland Bardwell, İrlanda! Sanma ki, periler de cahildir. Yaşam; annenizin vulvasından çıkıp, tanrının vulvasına girdiğimizdir. Merdivenli sütundaki perimsi yüzlü heykelin yılda bir kez çığlık attığı ve yeryüzü kuşlarının çevresinde dolandığı, Tekfur sarayındaki, tunç ifrit heykelinde ateş saçtığı, kıvılcımdan tutabilen kişinin de genç kaldığı belleğimizdir. Zeyrek'teki Hazreti Yahya kilisesindeki mağaradan her kış "koncoloz" denilen cadıların çıkıp arabalarına binerek şehri kolaçan ettiği de söylenir. Onun tabletik ve levanten bir ruhla gözleri kamaştıran şiiri yabanıllıkta uçarının şiirine belki benzeyebilir.
Psampetik, insanın belleğini tembelleştireceği düşüncesiyle yazının derhal yasaklanmasını buyurdu. Firavundu. Neogotik yaklaşımlar, dekoratif kolonlar caminin içinde fiktif bir strüktür imgesi yaratmakta, diyagonal köşe lentolarının eğrisel konsol öğelerinin desteğini de görebilirsiniz havada!.. Susa'yı ateşe veren Kserkses'de geçip giden zamanı bu kadar gizemli kılan şey der ve ekler, yeryüzünün çatılarına çıkıp bakışlarını Persepolis'e çevirirsen, güneşi bekleyen ufkumuzu görebilirsin. Geçmişi görmekte olanak dahilindedir. O zaman uzam içinde uç bir noktaya doğru uzaklaşıldığında, orada Büyük Basra'nın ötesinde öncenin öncesini ya da sonranın sonrasını görmek hiç de zor olmaz. Standart model teorisi dünyayı, kuark, gluon ve lepton olarak tanımlanan yapıtaşlarından oluşan hareketli bir yapı olarak tanımlıyor. Kuarklar sadece ikili ya da üçlü gruplar halinde bulunuyor ve bünyelerinde gizemli renkler taşıyor. Gluonlar ise proton ve nötron gibi parçacıkların içinde hüküm sürüyorlar. Hepsi bir araya geldiğinde, nedense aşırı çekingen bir yapı sergiliyor, insanın onu gözlediğini fark edince yapısını değiştiriyor; düşünüp konuşuyor sanki mübarekler. Uzayda dün'ün saklı olduğu bir kovuk barınıyorsa eğer, insanoğlu sonsuzdan vazgeçerek bunun peşine düşmeyecek mi... Batıdakiler dün'ün ipini koparmış bir uçurtma gibi gezinmesini izlerken, Doğu'nun gezgin ruhlu bilgeleri bu ipe daha sıkı sarılmış gibi görünüyor. Hayal hududunda Moğol ülkesi, Silvia'nın ikizleri, bebeklerin nereden geldiğini soran çocuğumu Munch sergisine götürdüm, Karasuk kültürü, çelik dikenler ve Bullet galaktik kümesi rüyamda üstüme doğru geliyor!.. Ölmüş kadında "labia büyümesi", erkekte "angel lust" görülebiliyor. Otuzu aşkın uydusuyla Satürn'ün çevresinde minyatür bir güneş sistemi var gibidir... Ve ey anılar, subay ölüsü yiyen erguvan renkli kuşlar, yıldızların örümceği, ışık ısıya dönüşür, ısı ışığa dönüşmez, vaiz Salamo tam da bunu söyler. Bir güneş altındaki, soyut bir algılama organıyım sanki, belirsiz bir korku, bilgiye bulanmışlık, metafiziğin duruluğu ve koyuluğu, sevdiğimin sürgün gecelerine benzeyen saçları, antilobu utandıran, söğütleri gücendiren kalçaları, ay ışığını andıran göğüsleri, yaşam ölümsüzlük için, çokça yoksul demek sevgilim, üzülme; zamanın yönünün geçmişe ya da geleceğe doğru aktığı, aynı şey... Aydan bakarsak gökyüzünde gördüğün bir dünyadır, gündoğumuna, gün batımına, her iki şafağa da gönülden bağlıyızdır. Gün batımımız, uzaklardakinin şafağı... Ey meymenetsiz söyler, düstursuz Maymonides, ilk çocuğumu melekler aldı, küskünlüğüm bundan ve ey ölmüş ozan...
(Sevgilim, törelerimiz aldatmaların boyunduruğundaki prangalarımız, rüzgâr söylemediği, kuş sazlıktan görmeyip kulak vermediği sürece, bu öyküyü sana kim anlatacak? Meşeliklerin arasından geçer, boruları çalıp beklerler, bir karatavuğun sesi çınlamaktadır, birden derisinin benekli olduğu söylenen Kharon çıkar karşılarına, insansı yelesiyle bembeyazdır, meşe yaprakları da bize benzeyen yerini örtmektedir. Atinalı devlet görevlisi küreklere asılır, yelken direklerinden, beyaz köpüklere atladıklarında, Argonotlar uzaklaşmıştır. Ve karanlığın mucidi olan gözkapakları ağırlaşır, yine de şafak sökerken gün ışığına engel olamayıp uyanırlar. Ovidius'a göre sirenler kızıl tüyleri olan kadın yüzlü kuşlar!.. Rodoslu Apollonios'a göre vücutlarının yarısı kadın yarısı kuş birer aydırlar, ama bütün nesneler, gemiler, dünya, yıldızlar tanrının bir (sanat) yapıtı olduğu için yapaydırlar. 13. yüzyılda bir denizkızı, bir su bendi boyunca Haarlem'e gelmiş, kimse onun ne olduğunu anlamamış ve ona yün eğirmesi öğretilmiş, içgüdüsel olarakta, haça tapmıştır.16. yüzyılda yaşamış bir tarihçi yün eğirebildiği için balık, suda yaşayabildiği için de kadın olamayacağını söylemiş onun... İyi ki gökkuşağından geldiğini yazmamış! Biz onmaz bir maddeden oluşan, yitik bir tanrısallığın, günahkâr ve kabına sığmayan bir doğaçlamasıymışız...)
"Ve sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar sürer, sonsuz da denizlerden damlayan ve dünyayı keşmekeşle, sayrılığa doyuracak olan kumlardır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin. Salt tanrı kalacak geriye, toz olan yalnızca gövdelerimizdir... Ey süsüne adandığım ışıltı, anılardaki dost, ey gökte erinç içinde olanlar, ey boşluklarda salınan, ey karanlıklarda koşuşan, yokluklarda kavuşanlar... İnananlara vaat edilmiş olanı gören sensin!.. Ey yazgıyı yok eden derviş, sonsuzca sürecek füru... Sen ki küllerinden doğdun, gene doğarsın, gene doğacaksın!.. Ölüm-yaşam, ikisi bir ya Hayyam. Birinden diğerine geçmek... Ve Sen O'sun! Hayy-ı Lâyemut. Ölmeyene, ant olsun!..''
SODYUM
Anılarımız tanrılar gibi soyut
ve moleküllerimi görüyorum.
Kara madde, tanrı parçacığı
yürüyerek geliyorlar
ve hologramda beliriyor görüntüm.
Evren, onlar ve ben
ve ikili sarmal
bir bilgi yongasıyız.
Uzamsız matriks yığını.
İşte planörlerimiz uçuşta,
zeplinlerimiz yeli bekliyor.
Oksijen yurtlukları, dijitifreni
ve kampüslerimiz,
nitrojen ülkeleri,
Sealand ve devletlerimiz…
İşte, İsa Reis gambotu bulutlarda,
on knot hız yapıyor,
kıç taret yuvası; uz evrende yaralı.
Genoalı leventler, Utarit’te yüzüyor.
Beş sigma sayısal anlamlılık,
durgunluklar denizi
ve ağların akışında,
dönüp duran Pön incisi
Ebabiller çekirge ayağı getiriyor Sultan’a
Kırlangıçlar su taşıyor Süleyman’a, DNA.
Ve işte ölümsüz Soğdlular bakıyor;
Birgün ve Monark kelebeği
Buran yeli, buzağı, tuz ve buz.
Ve beyazın değişik tonlarıyla,
Merton’un bilgeleri.
Ve işte soruyorum onlara
ve işte böyle, işte göründüğü gibi, böyle;
çorak ve susuz
Mutsuz muyuz!..
YAKARIŞ
(Rebilüevvel ayının on altıncı, 2 Temmuz 622 tarihinde, bir Cuma günü, Selman kölesi bulunduğu bir Yahudi’nin bahçesinde, Yesrib dolaylarında yüksekçe bir hurma ağacının tepesinde bulunuyorken, efendisi olan Yahudi’de, öğleye doğru bu hurma ağacının gölgesinde oturmuş dinleniyordu. Tam o sırada bu Yahudi’nin bir amcası oğlu gelerek, son derece kızgın bir şekilde şöyle demişti; ‘Şu Evs ve Hazreç’in Allah belalarını versin, şu anda onlar Kuba’da, Mekke’den gelmiş ve peygamber olduğunu söyledikleri birisinin etrafında toplanmışlardır.)
I
Ey insanlar arasında O’na benzeyen. Ey seven, ey sevilen. Ey Kureyş’i deniz köpeğiymiş zanneden. Ey yabani mantarım. Yer elmasım, papatyam. Ey Yesrib yamaçlarında, sütleğenler gibi parıldayan. Kum tepelerinin ardındaki ürkek ve narin ceylan. Ey yağmur göletlerinin siyah balığı. Hanzala otunun güneşli çiçeği. Ey jerkovem.
II
Ey kar ve ateşi birleştiren, berhudar ol denilen. Ey çobanlık yapan yalvacım. Ey iki kaşı arasında yüzlerce yıl yol gidilen. Cehennemde giydiğim ateşten pabuç. Ey düşler kaynatan. İnanç kılıcım. Keder yılım. Ey Kureyş ulusu. Ey firavunların iman ettiği putlar. Yaban yağmurlar.
III
Ey kefensiz ayakları ishir otu ile örtülen. Ey mahzun kalplere okla yürüyen. Ey Tihame kabilesi. Ey deve karnındaki sülbünden oğlak. Altın buzağı. Ey kızıl keçim. Kulaksız at. Ey Vakkas’ın oku ve ey Buvat. Ey sırattan sırat. Ak gerdanların incileri gibi dökülen gözyaşlarım. Ey Arami dilim. Hicaz tüccarım. Sevgilim!..
IV
Ey Mekke’nin gölgesiz ağaçları. Umeyye oğulları. Medine hacıları. Ey yol ayırtlarının su dağıtıcıları. Ey sürahiden alımlı. Ey bal yapan arı kovanım. Büveyhi hükümdarım. Ey genç kızların sivri sözlerinden delici. Ey İbrahimî olan. Ey Semud kavmini çıldırtan.
V
Çölde kumlar şarkı söyler!.. Bir udun tellerindeki nağmeler gibi. Ey esrarlı ninniler. Cinleri perileri ürküten!.. Rüzgârları deli divane eden ey.
(Bazen bu tacir kafileleri, kendilerine gülüp onlarla alay eden ve korkutan cinlerin seslerini işitirim korkusuyla, bazı garip vadilerden geçerken develeri süratle koştururlardı. Eyle şehrinde, Yahudi kabileleri, aşırı şirke daldıkları, cumartesi yasağına uymadıkları için mesh edilmiş yaşlıları domuz, gençleri de maymun kılığına sokulmuştu!..)
VI
Ey Suriye hududunun Busra ili. Siyer kitabım. Ey meleklerin kanat gerdiği Ficar savaşım. Ey Ukaz panayırı. Kusem dilim. Ey Baraklid’im. Hevazin kabilesi. Ey haram ayları. Ey bereketli hilal. Ey Mekke’de parıldayan dolunay. Ey Necid çölleri. Medyen vadileri. Halep muhacirlerim. Ey Avrupa şehrine şan olmuş bağlar. Ey Taif. Acem elim. Ey gökyüzünde gezen yıldızlar. El Emin'im ey..
VII
Ey Kabe’nin sütresi. Hubel putum. Ey Huzaa Emiri’m. Ey baksı oklarının yakut uçları. Ey Kezzabe güneşim. Suya atıldığında ağlayan taşlar. Ey Hacer’ül-Esved’im. Hira dağım ey. Ey insanların enyarı, eryarı. Ey utkun olan. Ey inançsızları en iyi anlar imam. Ey sevdacı, tan sözcüsü. Kavimleri kavuşturan.
VIII
Bedenleri yarı çıplak çobanlar!.. Çölün sarı tozları. Ey Ebu Kubeys dağları. Güneşin ışıkları. Ey ürperen ağaçlar. Mekke taraçaları. Ey karanlık yıldızlar. Ey su kuyuları. Çöl kapıları. Çadırlar. Ey ateş çemberleri. Gönül hırsızları. Ey narin hilâl. Bedr'in aslanları ey. Ey gecelerin yıldızı Tarık. Burçlarla dolu göklere andolsun ki; O kalplerin ziyaıydı!..
IX
Ey simgeler simgesi. Gölgelerin ötesi. Ey kayalar. Uçurumlar. Ey hiç değişmeyen, hiç değişmeyecek olan!.. Ey yoklukları var eden kan pıhtısı. Ey Ebu Kuhâfe. Ey gönül yelpazesi. Mushaflardaki risaletim. Ey Ebu Leheb’in kuruyan iki eli. Ey Mekke delileri. Saçaklar ucunda yükselen toyrak. Ey kanla sulanan dikili taşlar. Ey hamurdan putlar. Herat kapıları.
X
Ey sağ elinde güneş, sol elinde ay olan. Ey Mardin kapılarını şiddetle çalan. Ey göğsün üzerinde kayalar. Herakleion!.. Ey Hüsrev Perviz. Ey pervaneler, viraneler!.. Ey karanlıklar evi. Işıklar kümesi. Ey Şiruyeh. Semur ve kunduz. Ey parsı gemleriyle tutanlar!.. Ey tazılar. Ey Şiraz. Ey halılar!.. Ey Medine illerinin demir lalesi... Köleler!.. El İsra ey. Ey gecede günahlara garkolan.
XI
Ey Yakup kayalığı. Ey Azrail. Ey dünya gailesine savrulan. Bakır yüzlü öç meleği. Ey devrilen testilerin dökülmez suyu. Ey Cebrail kanadı. Dehşet veren dağlar ey. Ey kavruk kayalar. Mina Çiçekleri. Kurak vadilerin Yesrib gülleri!..
XII
Ey mağara ağızlarının dişi kuşu. Lav sahraları. Ey çağıran güvercin. Ey Necid bedevileri. Şam entarileri. Ey mavi atlar. Ey Habeş Necaşisi. Ey kılıç gölgesinde uyuyanlar!..
XIII
Ey cennet sülbünden narin keçiler. Ey Bulak'ın ıssız mahallesi!.. Ey zırhlara bürünmüş. Ey göğsünde kuş tüyleri gezdiren. Ayakları kum lalesi ey!..
XIV
Ey putlar önünde eğilmeyen. Ey lekesiz. Ey veçhesi nur olan. Ey azaları parıldayan. Hazreçliler!.. Gatafan kabileleri. Ey kayadan yontulmuş beden. Baalbek kâhinleri. Ey Uzza. Ey avreti gözüken. Ey yalancı peygamberler. Ey kaya yarığından çıkan. Ey hörgüçlü develer. Ebabiller!.. Ey Müseylemetü’l-Kezzab. Hayır ve şer. Ey Ren dağlarında gerçek, ötesinde batıl olan. Ey Hicaz çöllerinde dolaşan. Ey Hadramut. Ey sahra hırsızları. Ey hurma şarabım. Arı su. Ey ashab, ey ensar, ey muhacirler!.. Ve ey velemyekûnlehû!..
XV
(Ve bunun üzerine o ashaptan bir grup arkadaşı ile birlikte aniden Medine’den çıkıp Necid bölgesine doğru geldi. Ama sıcak son derece aşırı idi. Her tarafı kasıp kavuruyordu. Ve develere de sıra ile binebilmekte idiler. Ayakları üzerine bezler ve hurma lifleri sarıyor, kumların yakıcı sıcaklığından ve taşların keskinliğinden korumaya çalışıyorlardı. Hatta Ebu Musa’nın bu yolculukta şiddetli sıcaktan dolayı ayak parmakları düşmüştü... Ama onların son soluğuna da tanığımdır. O sıra yanımda bulunan ensardan bir arkadaşım da tanıktır. Gerçek tanığın kim olduğunu da, yalnızca Allah bilir. Eğer tanık bensem, Rasulullah (sav) dan sonra insanların en hayırlısı olan Hamza İbn Abdulmuttalip’in de, insanların en şerlisi olan Müseylemetü’l-Kezzab’ın da imanımın indinde; Solgun bir gül olmaları benim yüzümdendir!..)
Ey iki cihanın efendisi, sonsuz göklerin büyük yargıcı; Şu fani alemde, sülb-ü Adem'den de olsa; Kul hakkını ödeyen, güneşler önünde müjdelenenler var mıdır!.. Varsa kim?..
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi Raciûn.
PROFİL
Hermes mavisinin, ay beyazı uyluklarını, kutup ışıklarıyla parıldarcasına süslediği gecenin sabahında, Mesih’in saçlarını sıvazlayıp kanala çıkan genç kızların, defnelerden çelenklerle gönendiği, İsis’in vergi memurlarına bir cebirle aşkı belletip, Yakup’un, ırmak ötesi sularında gezindiği, sunaklarda yazılı buyrukların, yeryüzü halklarına, o mutlanlı günlerin yaklaştığını bildirdiği, konsüllerin kara gölgelerinin surlarda gezinerek, ada çayları gibi kokulu; Sumatra köylülerinin, ortaçağ derebeylerinin, ayak uçlarında zambaklar açan Türkmen kızlarıyla, kentleri yıkan azgın suların, bentlerden aşarak, deltalara kavuştuğu, Hicret’in 23. yılının Bermahat ayında, şol yüzünü gösterdiği, içinden ateş geçen gül fidanlarının, Hemedan’da toprağa kavuşup; Tanrıların tapınmaya durduğu gezegenlerde, meleklerin yakarılarıyla, kuş arabalarıyla, göklerin cennetine ulaşınca, kementlerle boğulan cariyelerin, son iç çekişinde; Yakut gözlerinde yanıp sönen nurlar gibi, ilâhi bedenlerinden yayılan ve insanları çıldırtan yalımlar gibi; İman diyarlarında açan sümbüller ve Venüs gibi peçesinden sıyrılarak, gizem dolu ülkeleri tutuşturan yaseminler gibi!..
...
Sevmiştim seni!..
OLBRZYMYZ
Kozmik romanın içlerinden geçerken, sonsuz karanlığın Iapetus’u karşımda duruyor, Pythagoras megawatt hesapları yapıyor, homoheidelbengensis plazmada yüzüyordu!..
Preeklampski zehirlenmesiyle kıvranıyor Hypatia, gangliyon duraklarını sorgulayarak, kan içici Sekhmet’i anlamak istiyorlar. Ekvatoral çizgiler silindi, kurbağa prens gelmiyor, random mutasyon ağları ve cinbönler güneşte ısınırken, Hekate’yi onarıyor, sevişme makinesi. Escher, Escherler'in kardeşi!.. Haiyan tayfunu sırtında, mavi türbülans gerinirken, kapsülde savruluyordu. Leiden şişeleri düşük sayıda, partenogenez –eşeysiz doğum- erteleniyor, integraller doğuşurken, paumari dili yamaçta, Quadrantidler’in evinden çıkarak, Ison yıldızı, Hurri ve Luvileri uğurluyordu. Waldeyer halkası soluk borularından geçip, agoranın ortasına kadar geldi... Uzaklarda Doppler kaymasını gözlüyor, genom dizimleri ve Denisovan’ın sevgisine sarılıyordu Aldairliler!.. Feldspat çağları ve sima insanları konuk gelecek, lenfoma ve Fantoma anıtlarını süsleyin, Isfahanlı ve Derrida’yı çağırın. Druidleri salın Utarit’e, blokajlar ve Fordlandia plantasyonuna göz atsınlar. Gösterin, kim payanda oluyor bu yaşlı gezegene, kim?.. Amuriler ve osilatörler anılarımız bizim!.. Heptakometler ve hiperbolik ağlar ulu kanatlarımız. Biliyor musunuz, Ebers papirüsü denizlerde yuvalandı, tarpon balığını geride bırakmış geçen gün, Lovejoy kuyruklusundan iyi koşuyor. Berenice’le kol kola Nahl suresi!.. Ruh ikizim diye beni yanından ayırmıyor. Peteğin geometrisi, yüreğin aritmetiğini geçmek üzere ve Tetis denizi tümüyle sanal. Kapaisin ve jüpon, fermiyon ve bozon gölgelere dönüştü... Tripofobiden kaçan mizantroplar, Rinjani-İshak kuşuna yakalandılar. Atalarımız siyah arılar, hınçla kutluyor yer insanlarını!.. Balıkçıllar kuyruklarını sallayarak darmaduman olmuşlar. Ufuklar ötüşerek, ateş sarısıyla tutuşuyor ve karanlık yavaşça bastırıyor. Yamaçlardan sessizce yitiyor yaşlı gezegenimiz, yükselen ayetlerle Gunnes doğuyor ve işte birden beliriyor Olbrzymyz!..
*
VİRÜS
Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler
Elektromanyetik ray topları
Ve orada
Güz sonunun rengârenk yağmurları.
Savoke Company cadıları
Origami robotlar....
Ve sonsuz Heartbleed çağları
Kendibeslek Başak yıldızı
Lorentz gücü
Ve Gökkuşağı Savaşçıları
Konvansiyonel akımlar yurdu
Klunder ve Velocitas eradico.
Ve Mesih'in çocuklarına
Hızlıyım kaç uyarıları.
Onu aradım, neredesin baba dedim,
uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan
başka bir şey göremedim yalvarışları...
Işık savaşları
Jack'ın manyetik rezonansı.
Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün!
Kulakları sağır eden gümbürtü
Frekanslar ve boyutlar
Lenf hacimleri.
Ve oralarda
Usların dışında
Yükselen faz diyagramları.
Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!..
Ve uzaklarda ışıldayıp duran
Sonsuzluk ve gölgesi.
Tanrının tahtı ve ötesi!
Genetik kombinasyonlar
Risperidone fetişi
Ve cuvier gagalı balinalar.
Geo dataları
Denis Villeneuve
Urban çağları
Delirium trans
Ve maniheizmin
Yosunlu atlas halatları.
Ve yukarda
En yukarda
Bütün görkemiyle dikilen
Friedrich Barbarossa!
Ve aşağılarda Göksu deresi.
Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler
Formatif tümceler söylenceler lejendler
Ve Kolombiya ve Tuncalar
Ve bourgeois downland
Ve kıyı boyunca sarin depoları
Uzay formasyonları
Ve coşkuyla koşarak yürüyenler
Ve öylesine uçuşan sinek
Ve kendi halinde yüzen destroyer
Ve uzay dolmuşları yelkenliler
Kahkahalar, çılgınca dönen balerin
Havada!
Ve ayaklar altında ve yamaçlarda
Sessizce dolaşan karınca!..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder