27 Mart 2016 Pazar
FREELAND
Kuşluk vakti kalkar ve çayır köpeğiyle adayı dolaşırız. Bir rutin bu. Bir kadeh örümcek şarabını yudumlamadan sokağa adım atmayız, bir kuyruk sallayan eşlik eder bize, ötücü kuş, hiç gördünüz mü, uzun çatal kuyruğu, salıncak gibi sallanır durur, pek ürkek değildir, aradaki sınırı, yaklaşma aralığını geçmedikçe havalanmaz, güzel ötüşlü ve siyah beyaz görünümde, belki serçegillerdendir, simetrik bir kuştur, siyahı beyazı ayrık ve mimarisi belirgin biçimdedir, yalı çapkını gibi, adada bir Kaknus kuşu varmış, rengârenk, Hint güzeli, henüz kimselerin gördüm diyemediği, kuyruk sallayan ben ona aşığım dedi, çayır köpeği, işaret feneri gibi salınman boşluğa bir serenat o zaman demez mi!.. Hasetlikle dostluk kurmaya kalkışma, imalarla kalp kırma, yol alma; bir alışkanlıktır bu, canlılara özgü... Kuş yanıt verdi, konuşurken titreyişin, hiçliğe duyduğun bir kin olmasın dedi, söyleşiler kutuplaşmalarla kıvamını buluyor dedim, neyse ki güldüler!..
Geçenlerde ormanda bir Horus atmacası çıktı karşımıza, imparatoriçemin bahçesinden kaçtım, sizinle geleyim dedi, çalılıktan doğru bir kobra yaklaşıyordu, benimle gelmelisin dedi, onunla kol kola yitip gitti, kuyruk sallayan dedi ki, iyi ki gelmedi, çağcıl, modern yaşama uyum sağlayamazdı!.. Orman cinleri göz kırptı, Dülger balığı başını salladı.
Komşumuz İspati Bey dedi ki, ıhlamur ağacında yaşar kendisi, Maden tarafına gidelim bugün, neden dedim, orada ne var, maden kuyusu mu?.. Yok dedi göz alan ağaçlarla dolu, mimozalar, akasyalar, manolyalar... Küçük yalanlarla yaşamak senin içinde sevince olmuş, manolya göremedim adada... İnan ki dedi, doğru, bir şeyin kendini tanıtlamasının yolu, o tanıttan yoksun olmasıymış günümüzde, biricik mottomuz bu, ada var ama manolyası yok, ada böyle olur mu... Anlıyorum da şiir için ne diyorlar biliyor musun, sözcüklerle yazılır, Mallarme diye bir su kelebeği söylemiş, oysa şiir sözcüklerin neredeyse hiç olmadığı, bir tür hiçliğe, Nirvana'ya ulaşmakmış gerçekte... Hani şiir sözcüklerle yazılırdı, demek ki sözün en aza indirgendiği, belki sıfırlandığı sanat dalına şiir deniyor, tanıtından yoksun olmayan şey, çağımızda bir biriciklik olarak kendisi olamıyor artık. Kızdı herhalde yeşil kurbağa, şiir matematiktir diye bağırdı, peygamber devesi, matematik dedi, yoksulları sömürmenin bilimsel yolu, bir açın ama, kesinleme değil, ah dedi kurbağa şairler müşriktir, lanetlidir zaten, araya karıştım, Cibranlar ya hep konuşmalı ya da sonsuzca susmalıdır!..
Susmak bir tür konuşmadır kimi zaman ama konuşmak susmak değildir, çünkü bir devini, bir eylemdir, yeryüzü giderek eskinleşir, dağlar düzleşir, ırmaklar kurur, denizler çekilir, ovalar çölleşir ama yalnızca söz, tanrı kelamı zamanın akışında yükselir, ululanır ve göklerin yüceliğine bürünür, çevreni sarar ve yeni yalvaçlar, yeni tanrılar sarar dört yanı, yeni exoduslarla, türeyen kutsanmış canlılarla yeryüzü yeniden kurulur... Bir kişinin yarattığı bir imge kimseyi ilgilendirmeyen, anlamsızlık denizinde yüzen bir imgedir. Dünya bir imgedir, onu anlasın diye yaratıldı insanlar. Önce söz vardı onun için, anlam... Bir söz söylemek için o olmak gerekirdi, o olmak için bir söz söylemek gerekirdi...
Epeyce uzattın, sen frambuaz mı yedin, ne derdin var dedi uzaktan bir gambot, denizin ortasında duruyordu, belki manolya vardır adada, bir gizencin tutsağı olmak, manolyadan daha çekici, Sinbad'ım ben dedi sonra oda ne demek, dinlemedim dedim ki, bir meselde yazdığı şiiri, hep bir öze -arınma- indirgeyen ozan, sonunda tek bir sözcüğe kalır ve çıldırmanın eşiğinde onu da yitirir, beklenen olur ve canına kıyar artık, ıssızlık ve sonsuzluğun sesi, bu yaşamdan alır götürür insanı, bazen öğle sıcağında kovuklarda, tepelerde duyarım onu, korkuyla aşağılara iner kalabalıklara karışırım, gene de şu yaşamda, ölüp gidenlerin sayısına bakıldığında anlaşılır bir durum...
Yollarda bizim gibi yürüyüş yapma saplantısı olan Arap tavşanıyla karşılaştık, sabah çıkarız ama zaman sanki geriye döner adada, şimdi yarı karanlıktayız, ama az sonra güneş açabilir, zaman sarhoş sanıyorum burada, nasılsın dedik doğallıkla, dedi ki, çölü özlüyorum, buraya taşındım, sonsuzca temiz hava, kum fırtınası yakmıyor, yeşilin sevdası sular, enginlik her yerde ama varlık öncelikle kendi doğasında yaşayabilmeli, hiç benzerim yok, daracık dünyamız, kısıtlı çevre, evet birbirimizi tanıyoruz ama derinliğimiz yok, bir kaç kanguru, Peru'dan jaguar, Kalküta'dan bir piton filan olsaydı daha mutlu olurdum inanın, iyi dedik, iyi de, piton senin düşmanın değil mi, evet boynuzlu engerek, kobra hepsi düşmanım ama, aynı habitatın sürüngenleri onlar, toynaklılar, firavun faresi veya bir zıplayıcısı olması otomatların, daha mutlu ediyor bizi, yeni bir çevrenin azizliği ve olanlarla yetinmemenin aczi bizi nevroza sürüklüyordur belki de... Anlamak için yaşamak gerekir, ölüs şeyler bizim için ne yazık ki dedi İshak kuşu...
Öteki sürdürdü, gerçekte dedi, mutluluk türleri var, beğencemiz biriyle buluşuyor, mutsuzluk ya da mutluluk bir oran ya da bir paydaşlık; oradan geçen bir su samuru, sen dedi faytona bin, atlar sana iyi gelir, tavşan, kişniyorlar mı bari dedi, çayır köpeği araya girdi, hiç duymadım!.. Olmadı dedi tavşan, olacak gibide değil... Bir Ağaçkakan öttü dallardan, sanki çınladı; göçmen kuşlardan biri, ne kadar gezsem, denizler aşsam, yurtluklar dolaşsam, yine de mutlu olamıyorum diye yaşlı bir akbabaya yakınırmış, akbaba ne dese iyi, her yere uçabilirsin ama kendini götürme demiş!.. Biliyorum bu meseli dedi tavşan, ah dedi yukardan ağaçkakan, bilmek yetmiyor artık, işte bütün sorunda bu!..
El salladık tavşana, ara sokaklarda kayboldu, çayır köpeğinin gözünden bir damla yaş süzüldü, kıyılara geldik, su akrebi bizi bekliyordu, masasında bir tabak yosun ve iyot kokteyli vardı, almaz mısınız dedi, sağ olasın diyebilirsek en güzeli dedik, bağdaş kurmuş, incecik, çoban aldatan gibi kuyruğu, köpeğe bayağı yakın duruyordu, toplar mısın dedi, akrep güldü, dostta olsak önlemi elden bırakmıyorsun utan, köpeğim şakadan anladığın gün dost olduğumuza inanacağım dedi. Ötelerden bir kaplumbağa geldi, kıyıda durdu, her gün iki çift laf etmeden gitmezdi, denizin hükümeti artarda patlamalar olunca düştü, yeni kabine kurulacak dedi, mercan balığı yeni önderimiz olacakmış, akrep, çok süslü püslü biridir o, göz boyamasın ötekiler gibi dedi, masamıza doğru gelen bir ağaç kertenkelesi, dışsatım düştü, ekonomik darboğazdayız, yeni hükümet bir an önce kurulmalı dedi... Bir ağustos böceği öttü ama sesin nerden geldiğini bilemedik, nisan yağmuru çiseliyordu!..
Öğleye devrilmişti gün, Yorgi tepesindeydik, Samuray örümceği diye acayip, sekiz ayaklı biri geldi, çok çalımlı yürüyor, Yorgi tepe demek dedi, tepe tepesindesiniz siz, araştırmadan inanmamak gerekir dedi çağıldayan suların tek Ornitorenk'i, ördek gagası gibi ağzıyla gülerek, tepede en çok kuş ve yılan görülür, biri uçarak, diğeri sürünerek gelir oraya, günün dilemması bu mu dedi ayak altında dolaşan Opossum, şişe burunlu Yunus, inanın bunun adını çok seviyorum opsiyon dercesine, ilgi duyacağımız şeyleri Opossum olmadan tartışmak istemiyorum ben dedi, sırf adı yüzünden, saçmalama dedi toprak kenesi, felsefe için en olgun ortam, su canlısı, şişe burunlu Yunus gibi birinin aramızda bulunmasıdır dedi, Yunus dik dik baktı, haftalık olağan tartışmamız için burada bulunuyoruz, felsefe, gerçekliğin alabildiğine, usun sınırlarını aşan soyutlaması, kesin sesinizi dedi balon balığı varlığın başlıca konusu felsefe zaten.
Yapayalnız çıtkırıldım bir ispinoz, ilk kez konuştu, biliyor musunuz Einstein valesi bir gün demiş ki, varsıllık hiç bir işe yaramaz, mülk bekçiliği, duvar dipçiliğidir, İsa, Musa ve Muhammet'i para çantasıyla düşleyebileniniz var mı, gelmiş geçmiş tüm alaverelerin toplamı, şu yusufçuğun uçuşundaki zarafeti aşacak gücü gösterememiştir. Ötelerden bir Sumru kuşu lafa katıldı, kutup martısı, Cermen dillerinde dedi, van, von gibi şeyler soyluların alabildiği eklermiş, şimdi van Gogh'un yoksulluk içinde ölüp gitmesine ne demeli; sultan tatlısı yemeli dedi muştu böceği; mimozalar açar açmaz görünürmüş, belki de yalan dedi çiçek satıcısı, bakın dedi her yineleme yeni bir imaya yol açıyor diye düşünmemeli, bulunduğumuz noktadan ayrılamıyoruz biz, hala ilkeliz ve törpülenmedi pençelerimiz henüz!.. Ne ki umutlu olmak klişeyse, buda bir klişe dedi tanrı, ilk kez söze karıştı, çıkışımız ne olmalı dedi adanın tek saksağanı, herkes birbirine baktı!..
Gezintimiz bitmedi, kerkenez, deniz gergedanı, hipopotam, elephant (bak buda aşık demekmiş!), Yağmurcuk kuşu, sülük ve Pekin ördeğinin düğününde olan biteni anlatacağız bir gün!..
Çayır köpeği bir şiir okuyacakmış, adada yaşayanlar adına, tavşan dinlese iyiydi, bir deniz Robenson'una yazılmış...
''O her zaman denizlerle kuşatılmıştı, onun bilgeleri, / Saksonlar, kimdi ki adı okyanustan doğanlar / Balina Yolu, böylece birleştirici iki şey / İki büyük şey görkemli ispermeçet / Ve sonsuz denizlerin çapası. / Denizler hep onunlaydı. Zamanla gözleri / Hep büyük sularda büyülü okyanuslarda kaldı / Zaten onun çılgınca özlemleri vardı / Denizleri sulamak cehennemi okyanusları tasarlamak, / Ve kimilerinin ilkinsil örneklerini sunmak. / Bir adam yeryüzünün sularına kendini verdi / Ve emeklerinin altın rengi dalgalarda eridi / Ve o kızıla bulanmış zıpkınlarla çekerek getirdiği / Ejderha'lar ve kımıldayan ürkütücü kumlarla geldi / Ve onun geceleri ve sabahlarının sevdası okyanus dolu / Ve ufukta bekleyen yazgısı pusuda ve yosun kokusuyla / Ve yürekli dev dalgaları aşmış olmanın mutluluğuyla / Ve Ithaka'ya ulaşmanın haz dolu ulaşılmazlığıyla. / Okyanuslar fatihiydi, hep göğsünü gererek yürüdü o / Yeryüzünün dışındaki hangi dağlar büyümeye / Ve hangi haritalar belirsizliğin kollarında / Uyumaktalar bir pusula gibi zamanın sessizliğinde. / Bahçelerin gölgelerinde gizlenerek bu mirasın / Melville kulaçlıyor Yeni İngiltere'nin akşamlarını, / Ama azgın deniz onu yine kollarına çekecektir. Onun / Yüz kızartan adını yerlilerden alan / Peguod'un bu uslanmaz gözü dönmüş kaptanı, / Kaosun tanrısı Okeanos'la, onun yeri göğü sarsan haykırışları / Ve dizginsiz beyazlıklar ki nasılda nefret üretir, kusturucudur. / Olağanüstü bir masaldır o. Deniz yaratıklarının çobanı Proteus'dur''
14 Mart 2016 Pazartesi
YAĞMUR
Göklerde arar tandans ölçülerini Mikail /
Göz yaşı döker kumaş yüreğine gecenin /
Uçurum söyler şarkılarını keçi taşlarına /
Sular vidanjör ve çiçekleri makineler /
Bahar elveda der kışa buzdan ağaçlarıyla /
Lineer yortular uçurur maskelerini sokakta /
Bağırır bir heybede tukan kuş yavruları /
Sibemol yollarıyla telesiyej Bornova /
Okur mercek gözler harfleri köşede ağ'lar /
Değirmene varır ırmak suskun yel işte koyakta /
Kuşu arı, kuşu tazı, buzağı kuş, göğün yolları arı /
Liberland'dan uçar gelir döner bir koltuk /
Burçak iner paraşütten tarlalara çiy damlası kırlar /
Koyar marketler narh fiyatlar portföyü rafların /
Ağar yeni gelin amazing bir beyaz ay ve sonsuzluk /
Girer koluna kalabalıkların bir bulut /
Kumrular yuvası asansörlerdir artık dokunma /
Anımsayamadığım bir şey var Halep'den bir gülmeryem /
Dinmez günlerin sızısı hoşça kal Haralambopulos /
Ölümser kara yastıkta vardan kara bir gülabdan /
Anımsayamadığım bir şey var Nautilus elleri küçük /
Mikronik bir evrendi sözcükler güz dili bir sümbülcük
8 Mart 2016 Salı
BÜYÜK TİGRAN
Büyük Tigran'ım ben. Doğu Roma'nın hükümdarı. Kapadokya'dan İran'a kadar büyük Armenian'ın kralı. M.Ö. 95 - 55. Tigranocerta'yı yaratan. Mezopotamyanın şanı.
Rönesans çağında sayısız operalar, sayısız librettolar yazıldı bana!..
Ben, oğul Tigran.
Scarlatti, Vivaldi, Guglielmi, Righini ve Tozzi benim için göz yaşı döktüler.
Utkular ve yenilgiler yazgımdır benim.
Dört mevsim konçertosunun suflörü, Barok dönem bestecisi Vivaldi büyük kompozitördü.
Yıldırım'la bir tuttu beni!..
Il Tigrane, Papa'nın yeğeni Faustina Mattei Conti Guadagnolo'ya adanmıştı.
Zaman içinde unutuldu.
Tahranlı Marits Sanosian'dır beni yeniden canlandıran.
Yerevan Opera ve Bale orkestrası Il Tigrane'yi ilk kez sahneledi.
Aryalar tiz ve can verici.
Pontus Kralı VI Mithradates ve kızı Kleopatra'da eşlik eder bana, kraliçemdir!..
Onun recitatifi, klavsen eşlikli konuşmayla başlar opera!..
Ve şöyle sürüp gider!..
'Büyük kalpazan, şimdi Abovyan'dan ayrılıyorsun ya,
İcevan üzerine bir kitap yazma planlarınla
Yapıtında Tigran'dan söz etsen ya
Şanlı Tigran, elbette Doğu Roma'nın
en hoş, en çok âşık olunan delikanlısı
yaşantısı başkalarına benzemez
ona bir bedel ödenecekse, başkalarına ödenmez
yalnızca birkaç gün onunla olabilmek için
yüzlerce sikke verirler. Abovyan'da,
İcevan'da hatta Kayrevan'da bile
Onun kadar güzel bir genç bulunamaz.
''Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görürler: dünyaya son derece duyarlı gözlerle bakarlar. Yalnızlık, derin düşünce ve dünyadan elini eteğini çekme, ruhu inceltir, keskinleştirir. Bizse insanlarla görüşerek, düşünmekten kaçarak ve yeryüzü zevkleriyle köreltiriz onu. Bu nedenle bizim görmediklerimizi görürler. Bir odada yalnız başına kalan insan, saatin vuruşlarını açık seçik duyar. Ama içeri biri girer ve bir konuşma başlarsa onu artık duymaz olur. Vuruşlar duyulmaz hale gelmemiştir oysa.''
?
5 Mart 2016 Cumartesi
SONGÜN
İnsanoğlu neden kendi alanının dışındaki bazı şeyleri deliliğin edimlerine yorar veya yolunu yordamını şaşırmak ya da verim sağlayamayacağı alanlarda koşturmak olarak algılar... Cavendish kimdir merak ederim, Cartagena'ya tan vakti düşen ışığın, önündeki aydan, kütle çekim yasası uyarınca bükülerek geçtiğini, karadeliğin devasa yıldızların sönüp gitmiş bir közü olduğunu, dönen gezegenlerin, yörüngesinin de döndüğünü elden geldiğince bilmeye çalışırım. Manyetik giysileri bulgulayıp başardığımızda, tekstil sanayiinin, tilki postuyla örtündüğümüz çağların bir süreğeni olduğunun anlaşılmasını, içimizde ürettiğimiz elektriğin ledleri yakacağı günleri, mevsimleri dilediğimizce değiştirebilmeyi, sanal ormanlar değil, üç vakte kadar koru cennetleri yaratabilmeyi, beslenme ile mide ilişkisini sonlandırmayı, söz hünerlerinin bir yetenek değil kişisel uğraşlara evrilmesini, felsefenin tinsel doyumlara yol açan bir edim olmasını ve tanrıyla birebir konuşulmasını özlüyor ve bekliyorum. Kutülamare'de ölenleri diriltmeyi ve eski bir dille yeni bir şey yazılamayacağını da öğrenmeyi umuyorum.
İnsanın evrende oluşturulabilen bir varlık olmasını, canlıların boşluğun gerdanlığı olduğunu, ilahi mekanizmanın, maddenin kendi iç dinamiği ve denetimi olabileceğinin anlaşılmasını ve hemoglobin yasalarının değişmesini de istiyorum. Ölümsüzlüğün ölümde olduğunun anlaşılmasını dileyerek, kaderci bir yaklaşımında tutsağı olduğumun bilinmesini düşlüyorum. Primitif arzuların eşiğinde ve kavranılmaz evrenin kışkırtıcılığında gizemli yolculuklar hep sürsün istiyorum. Daracık odada düşlerimle baş başa, pencereden dışarı baktığımda sonsuz çeşitliliği görüyor ve düşlerin sınırsız değil, sabah serinliğinde odama sızan ot kokusunun yansımasında, bildik gerçeklerin buyruğunda cirit atan başı bozuk -kimyevi partiküller- olduğunu anlıyor ve elem dolu gözlerle boşluğa bakarak, gerçeğin kozmikomik türevleriyle oyalandığımı anlıyor ve alabildiğine kendime acıyorum artık... Bir ot bile olamayacaksın sen!..
Yaşamak ya da sanat bir deney, bir arayış, sorularla dolu bir bekleyiştir sonuçta, uygarlık yarattığı erkin tutsağı olmaktan kurtulduğunda, birbirimize düşmekten uzaklaştığımızda, kuyularımızdan çıktığımızda, yaşadığımız çağların ilkel dürtüler eşliğinde sürüp giden bir yoksunluk olduğunu anlayacağız, insanlık henüz kendini tanımaya çalışmakta, büyük boşluklardan korkuyor ve uçurumlarında iç çekerek yarattığı tanrılara sığınmayı bir ödeşkenin bileşenleri sanıyor, oysa evrenin bir parçası, bir süs, bir matruşka o, varoluşsal bir hologramda kendi kendini yok etmesi, ötekilere saldırması, onu alabildiğine gülünç kılıyor ve hala anne sütüyle besleniyor o!.. Ne zor şeymiş uçsuz bucaksız yeryüzünü paylaşmak, ne zor şeymiş, okyanusların üzerine dizilmiş çadırlarda tanrılara tapınmak, ne zor şeymiş karınca diyarının yaratılmışlarını barındırmak ve minicik tanrılarımız, annelerimizi göz yaşlarından arındırmak... Şeytan mıyız biz, cin miyiz, her birimiz birer katil ve Kan-su Gavri'nin elçileri miyiz!..
Biz düşüncelerimizin esiriyiz. Bizim tüm birikimlerimiz, inançlarımız, dinimiz, bilimimiz, ilmimiz ve alışkanlıklarımız, her tür us dışı, beceri dolu, yetenek gösterilerimiz, hayranlık veren edimlerimiz, yaşamsal verilerimizin, düşünsel sistemlerimizin, dünya, deniz ve topraklar karşısındaki tavırlarımızla oluşturduğumuz verilerden ve geçmişte ve şimdinin oluşturmakta olduğu göstergelerden kaynaklanıyor. Yanardağların patlayışı ve volkanların aleviyle, seller ve depremlerle, ulumalar ve kükremelerle içimize ürkü girdi bizim, cehennemimizi onlara benzettik, çünkü yüzyıllar boyunca onlara yenildik, tufanlarımızla insani ve etik davranışlarımıza yön verdik, Sodom ve Gomore'yi alev toplarının emrine verdik, dinimiz, inancımız, bilim ve düşlerle dolu sanrılarımız bu görsellerin eşliğinde oluşan sayfalara dönüştü...
Kitabı kutsal saydık çünkü o bizim geçmişimizin resmiydi, ona bakarak geçmişimizi öğreniyorduk. Sonunda nükleer topları icat ettik, henüz kültürümüzü değiştirmedik ama bir yüz yıl sonra Hiroşima ve Nagazaki için efsanelerimiz, Natziler için düş kıran söylenlerimiz ve peygamberler toprağı Eden yarımadası için nice yeni mesellerimiz bekliyor bizi kapıda, Buffalo Bill araya girecektir elbette, Antarktika için kim bilir neler uyduracağız, yeni Amerika oraları olacaktır belki de, o zaman cennet, soğuk sular ve denizler altında yüzen sonsuz çeşitlilikte varlıklar olacaktır bu kez, ama zaman kalırsa, Mars'ın ötesine, yeni ve başka dünyaların düşlerine kapılmazsak, yeni tanrılarımızın oluşması için vakitte olacaktır kısacası, yeni söylencelerimizin oluşması için vakit var. Düşünce eylemden sonra gelir, düşündüğümüz için doğmayız, doğduğumuz için düşünürüz, ne ki gerçekte tümüyle bir düşünceyiz biz, her şey, hepimiz...
Taş devri, maden devri, tunç, bronz, demir çağları, volkanlar, tufanlar ve doğa felaketlerine göre oluşturduk tanrılarımızı biz, kuyruk sokumunda başlangıcımızın izleri var, ellerimiz pençelerimizin gölgeleri... Geleceğin dini ve tanrıları, atom altı parçacıkların, nötronların, yüksüz dünyaların, açıklanmaz novaların, göksel protonların, nükleik vagonların, partikülden vatmanların, dijital vaatleri ve ayetleriyle dolu olacak bizim. Tanrılarımız hologramda bir bir canlanacak ve sizinle birebir görüşmelerde bulunacak. Gelecekte şimdiki tanrılarımız müzelerde yer alacak, tıpkı geçmişteki tanrılarımız gibi... Adem ve Havva sanal bir söylentinin, yüzyıllara hükmeden Nuh-u Nebileri olarak size el sallayacak, tanrılarınız biçim ve ruh değiştirecek, inançlarınız sonsuzca yenilenecek, şimdiki alışkanlıklarınızın totemleri, muska ve varyeteleri ortadan kalktığında, cennet ve cehennem; genlerinize sinmiş pagan çağların korku ve vaatleri olduğu anlaşıldığında, geleceğimiz, yeni kıyametler tasarlayıp gönüllerinize yine esenlikler bağışlayacak, tıpkı çoktanrılı dönemlere gülümseyerek bakmamız gibi, şimdiki tanrılarınıza gelecekteki bizler gülümseyecek ve geçmişteki ilkel uygarlıkların primitif canlıları olarak, şaşırtıcı ve trajikomik bulunacak ve arkanızdan göz yaşı dökeniniz bile olmayacak ne yazık ki...
Sizin tanrılarınız yarattığınız ve sahip olduğunuz uygarlıkların ürünüdür, yeni tanrılarınızda yarattığınız uygarlıkların ürünleri olacaktır. Siz var oldukça onlarda var olacak onlar sizinle değişecek ve siz yok olduğunuzda onlar evet yine var olacak, çünkü siz düşünüyor ve yargılar verebiliyorsunuz!..
Düşünce yoksa, tanrı neye yarar?.. Düşünce tanrının ötesindedir, düşünceyi yaratan tanrı olsa bile, düşünce tanrıyı kapsar, tanrı düşünceyi kapsar mı, iki kutup, orasını bilmemiz için yalnızca düşünceye gereksinimimiz var ne yazık ki... Düşünceyi kimin bağışladığı bile bir düşünceyse eğer...
Evrende her olay sui generistir, kendine özgü, devinim ve eylem yineleniyor olabilir, benzeridir evet ama her olay kendi olay ufkunun, kendi kozmik bahçesinin oluşturduğu bir yazgıdır. Yazgı; yazılım!..
Diyesim, sözü şuraya getirmek istiyorum, kutsal kitaplarda ya da kozmik varsayımlarda sözü edilen kıyamet -songün- hiç bir zaman gerçekleşmeyecektir. Evren tümüyle çökmeyecektir örneğin, bir yerde bir şey çöküyorsa, başka bir yerde başka bir şey oluşuyor, yükseliyordur devinimde...
Dünyada kıyamet kopuyor diyelim, nedenlerden biri güneşin sönmesi olduğunu düşünelim, güneş tüm gezegenlerin ve bizim sonumuzu getirdi diyelim, evrende bir nötron yığınına dönüşen milyonlarca yıldız var, her saniye kıyametler kopuyorsa, bize sıra geldiğinde bu yaşamın neden sonu olsun, o zamana dek kim bilir hangi yıldızlara konuk olacağız, kim bilir nerede varlıklar, tinler, tözler nereye göçmekte, nerde yer değiştirmekte, tanrısını göremeyen onun kullarını nasıl görsün!.. Yolun yarısına gelmeden Mars'a gidiyoruz biz, Mars'tan Kuiper kuşağına, oradan Samanyolu'nun dışına, başka yıldız yuvalarına ve başka komşularımıza, yalnız olduğumuzu düşünmek mutsuzluğumuzdur bizim, sonsuz kalabalıkların parçasıyız biz...
Belki de başka ve sönmüş bir gezegenin kıyametinden kaçmış yaratıklarızdır, altın sarısının içinde yaşadığımız bir planete konuk olmuşuz, burası metal yorgunluğuyla çökerek uluduğunda, omurgaları Süleyman'ın sütunları gibi yıkıldığında, gideceğimiz yere kültürümüzü de götüreceğiz doğallıkla ve bitip tükenmeyen bir kıyamet korkusuyla yaşayıp duracağız biz, ölümsüzlük bu korkuyu yenmemizi sağlamayacak, varlık ve yokluk ikilemi bizim vazgeçilmezimiz ve baş tacımızdır kaçınılmazlıkla...
Kıyamet korkusu, masallarımız, söylencelerimiz, ninnilerimizdir bizim. Gönüllü tasarımlarımız, tanrılarımız, büyücülerimiz, dehşet veren cadılarımız ve içgüdüsel korkularımız, tümünün dışa vurumu, yinelemenin eşiğinde durduğumuz sürece, Adem peygamberse, Havva ana tanrıçamızdır. Adem biricikti, kime yalvaçlık yaptı ki, biz onu yüceltiyoruz, sözün büyüsüne beleyerek, armağanlar veriyoruz, peygamberlik zanaatı, konuşmaya erdikten, yazı ortaya çıktıktan sonrasıysa, Adem ilk insan olabilir mi... Roma valisi ve Tibet laması değildi evet ama Adem konuşmayı bilmiyordu, cennetten kovulmuş, dili tutulmuştu bir kere... Çünkü insanoğlu son derece yetenekli ve edebiyat için, estetik ve akan zaman için, yaşayan bir kozmik bilinç o!..
Adem peygamber değil, bir sabıkalıydı gerçekte ve günahı Havva'nın üstüne yükleyerek, insanlığını gösterdi ve yeni bir düzen kurdu, şer'in üstüne, bu düzen değişmedikçe Habil ve Kabil savaşımı sürecektir. Bundandır ki gerçekte, kötülüğün türevleri ve saltanatını yıkmak için çabalıyordur tüm insanlık!..
Yaşam evrene açılan bir pencere... Elem verici konu, Çökilyas dağının yamaçlarında, gece yanan ışıklar altında, bir yunus balığı gibi kıvranan İsabey kasabasında, evlerin penceresi yok denecek kadar azdı, güneş sızardı odalara, hiç unutmam ışığın içinde tozdan bir dünya vardı sanki, kıpırdaşan, yüzen, uçuşan, dönüp duran iplikçikler, niçin bir mikro evren olmasın, şaşardım bunları içiyor, yutuyor muyuz biz diye... İçimizde onlar var belki de ve biz kendimizi bir şey sanıyoruz. Bir tozanız, bir tozan bizim gerçekliğimiz.
Bologna'da ortaçağdan kalan evler ve sokaklar varmış, bizde en eski yapı, yol, yolak, çeşme kaç yılları geçiyordur acaba... Çok üzülüyorum dünyamız ahvaline, biz neden böyleyiz; göçebeyiz, aydınlanma yaşamadık, pederşahiyiz, dinlerin kölesiyiz, hepsi saçma geliyor, bir adım ötemizde onca şey varken, Efes tapınağını görmüyor muyuz, Yedi uyurları bilmiyor muyuz, Selimiye'yi yedi ceddimiz yaşamadı mı?... Mimarimiz yok, estetik duygumuz sıfır bizim. Dağda, kırda herkes kendi evini yapıyor, 'Kırlangıç yapar yuvayı, çamur sıvayı sıvayı' . Doğuda sultan saraylarının erki, kaç yüzyıldır kedi köpek kulübeleri denli bir ziynet bile yapmıyor acaba!.. Neden şatolarımız yok bizim, neden bir sayınç ve hayranlıkla seyredeceğimiz evlerimiz yok, tahta ev yapmış çok tasalananlar geçmişte, yalnızca bir dünyayı küçümsemenin ve öbür tarafa borçlanmasız gitmenin görkemiyle açıklanamaz bu, reaya ne yapsın, 'Şalvarı şaltak Osmanlı, eyeri kaltak Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı', Osmanlı'yı yerden yere vuran bir cehlin cennetine kim sığınmak ister ki, geçmişimizi aşağılarsak, bizi bekleyen karalar bağlamak mıdır, uyandığımızda yanımızda kimseleri bulamayabiliriz, size bıraktık dünyayı, kimsecikler olmasa da, kendinizi aşağılayacak kadar, insan sevmez, kadir bilmez, tanrı tanımaz mısınız bakalım yine de!..
Biz başkalarına bel bağlamayı alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, tanrı kültüne, batı kültürüne, el kapılarına... Bizim bel kemiğimiz yok mu, kim layık gördü bizi bu tutsaklığa; öncelikle kendimiz!.. Kulluk diye tutturmuşuz, kölelikten evrilme bir sözcüğe sevdalanmışız, öznesine sıkı sıkıya bağlı bir oyuncağı sonsuza dek taşıyan, deliliğin edimleriyle oyalanan bir varsayımın görünmez prangasına, dünyaya gelip de bir kalem oynatmayan, bir fidan sulamayan, bir emeği üretmeyen, var oluşun çayırlarında, panayırlarında ter akıtmayan, bir verime katılmayan, bir pergelin kadranıyla oynamayan bizden değildir. Tanrı tapınmamızı değil, el ele olmamızı, kendisine yardımcı olmamızı istiyor, kul değil adı üstünde insan arıyor ve gerçekte yerini onlara terk etmeye hazırlanıyordur. Amaçsız, değişkesiz, ufuksuz, sonuçsuz ve sürgit yenilenmesiz bir varoluş biçiminin ne anlamı var, sığlık ve durağanlık karanlığın şarkısıdır, 'Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada!..'
Yaşanılanlara, olmuş ve olacak olanlara bakın, tasımlayıp, düşleyin, kolaylıkla duyumsanıyor bu döngü, görünüyor, tanrının işini kolaylaştırmayanlar, ona sığınarak, tembelliğin yamaçlarında uyuklayan onu yadsıyan kurnazlardır. ... Kederimizin Efendisi penceresiz kör evlerde büyüsünler diye yaratmadı bizi, kim ki onun kulu duyumsuyordur kendini, yaşamı ve rabbini yadsıyor, hiçliyordur, biz ona bağlanmayı değil, ona sığınmayı değil, ona layık olabilmeyi, onun katına çıkabilmeyi, varabilmeyi başarmalıyız, buda insanı ve onun var ettiği dünyada sürüp giden yaşamı yüceltmekle olasıdır, gerçekte tanrı bizden bir şey istemiyor, yarattığı insanı yüceltmeyi ve var ettiği yaşamın hakkını vermemizi istiyor, o zaman ki biz ona layık olacağız ve o bizimle belki gurur duyabilecektir artık, ona sığınmak, bizim suçumuz ve onu aramak, bizim en büyük günahımızdır. Kutsanacak bir şey varsa yaşamdır ve tapılacak biri varsa insandır. İnsanı eziyor, hiçliyor ve böylelikle tanrıyı sürgit yadsıyoruz biz. Tapınmak günahlarımızı çoğaltıyor, sığınmak acılarımızı artırıyor ve onu aramak iki yüzlülüğümüzün kanıtına, utanmazlığımızın ve kurnazlığımızın onulmaz acımasızlığına dönüşüyor artık. Alışkanlıklarda değişir, biz tanrının 'gölgesini' çiğnemeyi bırakmalı ve ona, yaratana kin duyan kahredici ve pişman edici, göz yaşlarıyla dolu yaratıklar olmaktan kurtulmalı, kurtulabilmeliyiz...
Tanrı ne demek istedi kutsal kitaplarda...
Onun kutsal kitabı evren...
Ve o soruyor, düşünmekle ne yapmak isteyebilir ki insan?..
2 Mart 2016 Çarşamba
PARATORLAR
Kedar Raporu'mu, Kader Çadırı'mı demeli, toner ya da paratoner, vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum ki, eve biri geldi, sizin salonun ortasına buğday ekelim dedi, satamayız olmaz dedim, böyle yeni tür girişimciler türemiş, evleri ziyaret ediyorlar, sizin balkonda kenevir yetişir saksılarınız yeterli, tuvalette küçük bamyalar olabilir, biberde mümkün, aaa bakın antreyi biraz küçültün arpa serası yapalım, bira üretiriz ihraç ederiz filan veya odaların sayısı fazla şurada kadın budu köfte dükkanı açalım, merdivenle iner çıkar müşteriler, evde karışıklık olmaz merak etmeyin, üretime katkınız olur, kendinize saygınız artar diyorlar gözümüzün içine bakarak, adamlar sinirimi bozdu şurada Adem Elması açalım sen çalışırsın dedim, tembellik hakkım yok mu benim, defolun şuradan defolu herifler.
*
Sosyal dünyaya katılım payımı soruyorlar, sinekli bakkal gibi durmak yasaklandı dediler, yahu dedim ben şu lafları yazıyorum orda burda, merdiven altında, bu iş değil mi dedim, buna sen karar veremezsin diyorlar, gözüm karardı, ben buğday ekmekten anlamam dedim, sen karışma dediler, salonun bir kısmını dikenli telle ayıracağız, çok büyük bu, bir kısmına bostan ekebiliriz, sen korkuluk gibi bekle, kargalar tebelleş olmasın yeter, buğdayı da bize bırak, değirmeni de şu koltuğun arkasına kurarız, nişasta ve protein üreticisi olarak kısa zamanda marka olacağız inanın, ünlü olacaksın dediler, Gülliver misiniz gaciler siz dedim, çok ciddi baktılar, korktum her zaman ki gibi ve boynumu büktüm, acıklı bir durum peyda oldu, korkmak her zamanki gibi işe yaradı ve adamlar aradıkları Arslan Yürekli Rişar'ın ben olmadığıma kanaat edip çekip gittiler. Kapıdan çıkarken Fahrenheit 451 kaynama noktam benim dedim, içlerinde Büyük Brother gibi görüneni hafifçe gülümsedi ve başımı sıvazladı, küçümsedi bence, yahu şu dünyayı otoriter mekanizma ve yönetimlerden kurtaramadık, on yıldır kendi halime yaşıyorum, sonunda gelip buldular, vergi borcun var, evin büyük, yetmiş yıl önce ödenmemiş bir faturan var, su çalmışsın pazardan, kardeşim yarattığınız uygarlığında, sizin gibi iyilikseverinde ta tramvay bahçesine sıçayım diyemedim, içimde kaldı...
*
Sonra başka bir grup geldi öğleye doğru, dünya değişmiş evden çıkmayalı, oysa sokaklarda bir olağanüstülük yoktu, gelenlere girer girmez, yüksek çözünürlü lediniz var mı dedim, vallahi ne demek olduğunu bende bilmiyorum, içlerinden biri süvari atından indi ve kartellerin manivelası, fason kuklacılık gibi bir projedir, yer elması ayrı mı yazılır, Diyojen'in isli kandili neyse, şeytan örümceği de o, İsa kızıl saçlı ve mor gözlüdür, bir gözü diğerine nazaran hafif görür, der demez atıldım, kör müymüş dedim, adam sinirinden güldü, ikisi de kör ama tanrı yardım ediyor, hiç bir aksaklık olmadan yürüyor dedi, cesurumdur bazen, biz kör olsak kuyuya düşeriz be, adalet mi bu, ayrıcalık, sınıf farkı, cinsi kollamacılık, sakalist avantajizm, tefekküre dalanı mükafatlandırma almış yürümüş, muskacılıkta dahil mi buna, vesaire, vesaire, vesaire deyince vesaire sözcüğünün ritmine kanıp, benim değerli biri, mürekkep yalamış bir sülüne zannettiler ve saygılı ifadeler kullanmaya başladılar, allah allah vesairede ne var yahu, ıvır zıvır demek değil mi bu, parola gibi, ciddi şeyler yazıp, söylemene gerek yok bu dünyada Aziz Franciscus, hiç yoktan abidik gubidik de mesela ya da vecelleccelalühühüvallahüllezilailaheellahu de çok ciddiye alıyorlar seni, bir çok şey söyleyip tuğla gibi şeyler yığarak kafa karıştırmanıza gerek yok, noli me tangere, eppir su muove veya dairelerime dokunma gibi tekerleği ima eden laflar gevelemek yeterli, istersen şeyimin götürdüğü yere git gibi absürt ama derin bir mottoda ileri sürebilirsiniz tabi, neyse gitmişler, lafımı bile dinlemeden gitmişler, deliliğin edimleri dedilerse arkamdan küfrü basayım bari ama küfürde klişe be, hep aynı laflar, kız kardeşin beni sevsin hakem davacı değilim diye bağırsam farklı bir şey olur mu acaba, sapkın ideolojistler farklı versiyonlar üretebilir tabi, oldu gibi bence..
*
İsa beni aramış geçen gün, analığı haber verdi, saat penç gibi buluşacağız bugün, kır tavuklarıyla yolunu gözlüyoruz, tavuklara hala yumurtluyor musunuz dedim, yok dediler otomatiğe geçtiler, bizler serseri takımıyız, İsa'nın hatırına gıdaklayacağız, belki bir kaç şekel verir dürzü ama bunu yazma hakaret etmiş sanıp hapse atmasınlar bizi, dürzü bizde sevimli, şamakon yani, kurnaz zampara gibi tatlı şeyler çağrıştırır dediler, vay lonca kuşları, benim köyümün adı İsabey, bir sorun olursa kimliğimi gösteririz, küçük dillerini yutarlar, gırtlaklarına basar, şehadet parmağımızla dillerini midesinden çıkarırız gariplerin dedim.
*
Sümbül Efendi'den doğru İsa geliyor bakın, adam yaşlanmış, peygamberlik yormuş bunu be, sonuçtan mutlu görünmüyor gibi, bakın yanından bir tomafil geçince zıpladı, kadının biri önüne geçip sadaka istedi, durun parası geçmez onun, kadın şilteyle şimdi kafasına vuracak, koskoca peygamberin düştüğü hallere bak, Betlehem yıldızı sözde, koşun şunun karşıdan karşıya geçmesine yardım edin, ezilecek, kırmızıda geçiyor, nereden bilsin pilgrim dayınız, elinde Beyrut karanfiliyle, çok güzel bir şekerpare kutusu tutuyor, bize mi getiriyor acaba, tepsinin üzerinde benek benek sincap yumurtaları var, romantik yahu bu, pirelerin ve ateş böceklerinin yaydığı ışık daracık caddeyi o biçim aydınlatıyor ama, insanda, ayıda hepçil dedi İsa gelir gelmez, ikisinden başka sömürgen yok, aksi kanıtlanana kadar geçerli bu avradını sevdiğimin fikirdeği, ne vaaz ama, bizim bir türlü doymayan yaratıklar olup, aç gözlü olduğumuzu söylüyor, eline dokunun, belki bir şifa verir, manyetik giysiyi yaratsak artık İsa, insanlık giyime harcadığı paralarla bedenini örttü ama ruhu açıkta kaldı, hologram gibi renkli olsun ama ve mahrem yerlerim görünmesin, düşünmek benden pratik senden hadi başla lacivert, adım lacivert değil dedi İsa, ya ne, Tarık Bin Ziyat, dalga geçiyor be, Meryem anası değil mi, denizden gelme demek, Darwincidir İsa ha, ama tilmizleri Adem'e dayandırıyor işi, amaçları estetik gibi, kuyruklu olduğumuzu bir türlü kabullenemiyorlar, geceleri düşünürken hak veriyorum onlara, kuyruklu değilim vandallar ben sizin gibi, aynanın içinden çıkmayımdır, çamurdan doğma değil, olmadı ya, denizden çıkma diyecektim, yahu bu çamur, balçık olmasın, sazlık gibi bir bataklık, deniz canım işte, yosunlu, zart zurt, püsürüklü yani, kanıtım yoksa da... Yahu kuyruklu oluşuma da kanıt yok, gökten indik biz, yerden çıktık, ormandan türedik, filden çoğaldık deyin ama, kuyrukluyuz demeyin, filinde mi kuyruğu var, yok canım, fil gösterişli hayvan, yarı tanrı gibi bir şey, Howard Hughes biz benden türedik diyor imansız, halam imansız köpek diye ekliyor, bu görüş ilginç, ben benden türedim, valla huzur verici, uzattın mı hır gür çıkıyor.
*
İsa göğe yükseldi, yok, gitti yanımızdan, vallahi değmez, iyi yaptı, kimsenin zorla müslüman olduğu yok yani, Roma imparatorluğu çarmıha gerdiği bu marangozun dinini zorla mı kabul etti, yanaklarını okşadı, oda öbür yanağını uzattı, Yusuf gibi kuyuya inince de unuttular, bu kültür sarhoşluğudur, hükmetmeye yarar, batı kadabrasına biat eden jonglörleriniz varsa, o günde Kurani bülbüllere iman eden kavimler vardı, kültür varyeteliği, kılıç kalkan zeybeklerinden daha iyi sonuç verir, batıyı dize getirdik müsavat savaşında ama onların kançılaryası olmaktan kurtulamadık ki, İsa dik dik bakıyor, konuyu değiştireyim ben, gene gelmiş ne hikmetse, parmağım yerinden çıktı karşıma geçti, onsuz yaşayabilir misin dedi, anladım dedim, onlar dört yüz sene Mekke'nin efendisi oldular, Hülagü Han yüzünden Abbasi dayılarının şaşaasına son verdiler (Hülagü, Alamut kalesini kimsenin düşüremediğini biliyordu, dağın doruğuna tüneller kazdı ve petrol kuyuları açarak ateşe verdi, Alamut kalesi havaya uçmuştu, ispirto suyu da dökmüş, askerler hep birlikte işemişler rivayete göre, sidik yaralara iyi gelir, çok yönlü bir ifrazattır yani, işte barbar tuareglerin yetenekli rüyası, İskender Makedon'du, onların bir dünyası var, Haşhaşilerin sonunu getirende onlar, Avrupa'nın içlerine giren onlar, Borges iyi bilir, Endülüs'ü İberik'ten yukarı çıkarmadılar evet, Pireneler sınır oldu, onlar kem gözlerin üzüntüsü ve onulmaz kederidir ve büyük bir cemaattir, gerekirse Alamut'ta olduğu gibi Namık Kemal'in deyimiyle kendilerini de havaya uçurur, barbar İskandinav kavimlerinin adıdır, kara ormanlar ve kara dağların Avrupası ortaçağa kadar vahşi bir yaşam sürdü, tek ayrıcalığı bugünün İtalya'sı, Timurlenk'de Osmanlı-İslam mozaiğine darbe vurmuştu ve İslam'ın yayılmasını durdurmuş adamdır gerçekte, ciddi laflar etmekte ne zor yahu, makara yürümüyor, kayış esmiyor vallahi!..
*
Ve celleccelalühühüvallahüllezilailaheellahu, dedim ya, yahu toplumu kandırıp, kendileri için çalışmalarını sağlamak adına şaman rahipler-askeri güçlü şefler-çalışmadan hırsızlık yapan, kurnaz yöneticiler birleşip insanların sırtından geçinip yaşamayı adet edindiler, bunun için kendilerini tanrılarla konuşan “Yarı tanrı kral” ilan ettiler, en üst katın panteonları Kral Tanrılardır, altta bakanlar, yöneticiler, ideologlar, araştırmacılar, planlamacılar, daha aşağıda işletmeciler, en alttaysa köylüler, köleler çalışmaktadır, onun altında da dört bir yana uluyan sesler vardır, kimsenin gördüğü de yok onları, ruh gibiler vallahi, ama batı çoğulluğunun da son durağı Anadolu'dur, Asya'ya geçmesi boğazın oltasına takılmıştır, Asya primitif inançların yurdu, onlara danışmadan ne sırat ne Fırat geçilmez, Hamlet dememiş ki şu aforizmayı, düşmanlarımı sen seçebilirsin ama dostlarımı ben seçerim, bir bakış için yaşarız bizler, bu resim bir çocuk resmi ama imge İspanya iç savaşıyla bütünleşince anlam değişiyor, o anlamdan yoksunlukla bu resme bakan, bunu bende yaparım diyebilir ve haklıdır, sanat görecelidir, ''Delik çok derin tarama, karın korkunç yem dolu, bitmemiş bir senet yükselen, et taklit et yanıp söner. Bir kez ölü sonra bir flip aldı, ısı çürüyen bir ceset şimdi, korku filmi, iyi bir koltuk almak, bir gişe, burada tekrar vurdu.''
*
Sonraları insanların Tanrı olamayacağı anlaşıldıkça, ahkam kesmeyi çok severim, ses etmeyin, dalga deniz, rüzgâr güneş filan geçin, bu tanrı krallara da karşı çıkmaya başladılar, Babil, Sümerlerden almış bu kule kültünü, hiyerarşiyi simgeliyor ve Tanrı krallara hesap sorulamaz düşünceleri gelişiyor ama ilk karşı çıkışı Abraham efendimiz, Babil krallarına, diğer adıyla Nemrut'a karşı yapıyor, Babil Kulesi hiyerarşisi bugünde geçerlidir, Newyork gökdelenlerinden, Malezya Tower'larına, Japon pagodalarından, Nepal tapınaklarına kadar dünyayı paratorlar yönetmektedir. Yeşil ördek ve horozdan 'Hordek' elde ettik, suda yüzemiyor ve uçamıyor ama İsa'nın Golgotha da aç kalmamak için kirpi yediği söyleniyor, dinliyor İsa yanıbaşımızda, gitmedi bizi dinliyor vallahi, hiç kızmadan ne büyük adam, ben bunun öğretisine kurban olurum yahu, küçük baş hayvan sayılırmış o sıralar kirpi, sende insanları giyinmekten kurtaracak manyetik giysiyi bul, hologram gibi renkli olsun ve avret yerim görünmesin, düşüncesi benden pratik senden hadi başla, şeytan örümceği, bende erken bunama var galiba, bir söylediğimi mutlaka bir daha söylüyorum, Borges'in bir öyküsünde, asil bir İngiliz çocuğunu Kızılderililer kaçırıyor, aile yıllar sonra buluyor çocuğu, ağlaşarak, haykırarak sevinip sarılıyorlar ama kızcağız Kızılderililerin yaşamına o kadar alışmış ki, günden güne soluyor ve kimliğini kaybediyor. Ne yazık ki aile kızı tekrar Kızılderililere -kendi elleriyle- geri veriyor. Çünkü kız dağlarda rüzgârı aradı, kaynaklardan su içti, ceylanlarla sevişti, törenlerde bekleşen, kapı arkalarında çiftleşen ve yıllarca birbirini görmeyip inatlaşan 'türün öbür bireyleri' bu buffalo türüne alışamazdı. İsa'nın sesi serçe cıvıltısı gibiydi bu ara konuşurken müzik gibi doğaya yayılıyor sesi, Helen pabuçlarını giydi ve Paris'le Kaz dağlarını arşınlamaya gitti, İsa nereye gitti bir bakın, yok ortada!..
*
Diyorum ki, dinleyen yokta, şöyle bir oyun olsa, salona izleyiciler doluşsa, karanlıkta tam beş dakika boyunca bekleseler, yalnızca, ürpertici ama çok hafif, duyulmaz bir müzik gelse, sonra kör bir ışık belirse, görünürlüğü bir beş dakika daha sürse, nokta gibi ama, giderek büyüyen ve aşırı parlak olmaya doğru giden bir ışık... Sonra, yükselen ürkütücü müziğin eşliğinde, ürküsül ışığın görkeminde, kimse kimseyi göremese, kar körlüğü gibi tüm tiyatroyu kaplasa ışık ve bir sessizlik olsa, tam bu sırada, nükleer bomba gibi bir şey patlasa, görkünç bir bomba sesi!.. Sonra bildiğimiz ışıklar yansa ve toplam on dakikada on papellerini alsak izleyicinin!.. Bataille'ın bir Katolik rahibi olmayı bırakarak edebiyatla uğraşmaya başlamasının ardından yazdığı ilk romanı, alıntı bu, hepimiz hırsızızdır doğuştan, Gözün Hikâyesi bu (1928). Takma adla yazıyor: Lord Auch, yani Lord Bok-Çukuru. Bu romanın son sahnelerinden birinde, Simone, arenada yeni öldürülmüş olan bir boğanın hayalarını bacak arasına sokuyor. Bir sonraki sahnede de, arkadaşına öldürttüğü bir rahibin o anda sökülen kan içindeki bir gözünü içine alıyor. Aynı zamanda rahibin penisinin üzerine oturuyor ve idrarını yapıyor. Bir başka Bataille romanı olan Göğün Mavisi'nde (1935-36) Tropmann, annesinin cesedi karşısında şehvete kapılır. (Bu hadisenin bizzat Bataille'ın da başından geçtiğini biliyoruz.) Mezar çukurlarında sevişir, topraklara bulana bulana."Kasabın, bir domuzun boğazına açtığı delikten fışkıran kan kabarcıklarını" hayal eder. Romanın diğer kahramanı Dirty, adının da ima ettiği gibi kirli ve hastalıklıdır; sürekli ifrazat içindedir. "Aynalar" genelevinde çalışan Madame Edwarda (1941) Tanrı olduğunu sanır ve hep ölüm derecesinde cinsel haz atakları yaşar. Bataille'ın ölümünden sonra yayınlanan (1966) Annem romanının finalinde ise Pierre, tam ensest ânında ölen annesiyle bir tür nekrofili (ya da tanotafili) yaşar. Ölü Adam da (1967) nekrofili üzerine kuruludur; cinsel organlardan taşan kokular ve sıvılar, idrar ve kusmuk tiksindirir mi, kışkırtır mı bilinmez. Rahip C'deki (1950) kasapta, ayaklarından asılı olan yeni kesilmiş iki kuzudan kan damlamaktadır ve satırın yanı başındaki beyinler saldırgan bir çıplaklık hissi verir. İşte Bataille edebiyatını kuşatan bütün bu ifrat, ifrazat, pislik, iğrençlik, sapıklık vs. yazar nezdinde kutsallığı, hatta tanrısallığı çağrıştırır, tarih-öncesi ayinleri çağrıştırır. Bir özgürlük felsefesi oluşturur. Sanatın çıplak gerçekliğini tanımlar filan feşmekan. Senin göz kapaklarını elimle açar içini dudaklarımla öperim. Hırsımı alamam saçlarını bir ot gibi yerim. Dudaklarını kemiririm. Boğazının damarlarını ırmak suyu gibi içerim. Ellerin bir pençedir onlarla sevişirim. Gövden evimdir, güneş açtıkça çıkar, yağmur yağdıkça girerim, bacakların dünya tapınağının heykelleridir, her pazar günü tapınağa gelir sarılırım, severim, dilim çözülür, durmasız bir şeyler söylerim Ruhsar!..
*
Havva ademin kemiğinden yaratıldı çünkü, israf etmek günah, bu yöntem daha insani ve rantabldı, Kabil, Habil i öldürdü evet, çünkü ulaşılır otlaklar yetersizdi ve ikisi de ölecekti yoksa, Kabil insani olanı yaptı soyun devamını sağladı, Kleopatra yılanların zehirli olup olmadığını kölelerin üzerinde deniyordu, yılan çorbası çok lezizdi, firavunlar ülkesinin kraliçesi riske atılamazdı ve ehven bir yol bulmak gerekirdi, İskender doğuya uygarlık götürdü, insan soyuna kıran girdi, salgın hastalıkların yayılmasına yol açtı ama uygarlığın yayılması için göze almak gerekirdi, İsa öğretisini yaymak için barışçıydı, -hala yanımızda duruyor bizi dinliyor, bizim yarı-çeyrek deli olduğumuzu sanıyordur vallahi- ama onu çarmıha gerdiler, iyide oldu, öğretisi bu dehşetle kulaktan kulağa yayıldı, çarmıha gerilmese Hristiyanlık bugün olmayacaktı, Muhammet İslamiyeti yaymak için ben can alırken gülümserim dedi, başka umarı da yoktu, Fransız devriminde su gibi kan aktı, ama insanlık bugünü o devrime borçludur, Hiroşima ve Nagazaki'ye nükleer bomba attık evet, savaş daha fazla sürecek, orada ölenlerden daha çok ölecekti insanlar, nükleer bomba tanrının bir lütfuydu inanın... İsa gülüyor ama, öğretisine sıkı sıkıya ilgi duymamıza mı gülüyordur bilmem!..
*
Şaşkınlığın şaşkınlığını yaşıyorum kısacası, davul tozu ve minare gölgesi, hayz gören tavşanın eti yenmez, fuhuş tüccarı aşağı yoldan evine doğru geliyor, yukarı yoldan desem, bilinçaltınızda fuhşu yücelten bir imgenin yer etmesine yol açardım yani, sözcükler masum değildir ve gizli olan açıktan etkilidir. İsa yanımıza gelmişti evet ama ayağında pabucu yoktu, çok belli etmedikse de yan yana görünmemeye özen gösterdik, kazıklı voyvoda atının nallarını ters çaktırıp kaçmıştı, çok söylerim bunu, gülünç ve harika, acıklı ve kahramanca, her şey var bu davranışta, aynanın içinden bana doğru bakıyorsun ama ben ürküyorum, daha ne kadar bakacaksın, Rabia'nın, bir anda Rabia'da, şeytanın, şeytanda belirişi gibi ürkütüyorsun yani beni!.. Sonuçta türevlendirilen örneği, gözler önüne serilen canlımız, izlediğiniz videodaki kadar acınacak bir yaratık değildir, halen bize doğru bakabilmekte, midesinde elinizi dolaştırdığınızda impulsa benzer hiç bir tepki vermemekte, hatta en ufak bir acı belirtisi dahi göstermemektedir. İnsansıların bu konularda görüş ayrılıklarına düşmesi videoda Lvnt Tncr barkoduyla görselini sunduğumuz canlının, gerçekte milyonlarca yıl önce insansılarla aynı kökten gelen bir primat olmasında yatmaktadır, insansılar bu benzerliğin acılarını henüz üzerinden atamamışlardır!.. Vesaire, vesaire, vesaire, en güzeli belki de bu!.. Aaa İsa gitmiş, bazen söyleneni değil, ortalıkta dikileni merak eder alabalıklar, karmakarışık işler!.. İsa bir tek laf etmeden gitti ama aya kadar laf üretti deryadiller ardından. İsa'nın kendine ait bir gram lafı yoktur şu dünyada!..
TEİN
Bir sorunu yaratan bilinç, o sorunu çözemez, çözebilmek için, o sorunun üstünde bir bilinç olması gerekir biçiminde bir açını düşünelim...
Tüme varım, tümden gelim ve türümüz açısından her tür çözümsellik soyutlama alanları yaratırsa da, bir sorunu sonuçta, o sorunsalı yaratan, yaşayan, algılayan bilincin çözebilmesi gerekir diye düşünebiliriz, bir üst bilinç olarak kendini aşsa bile, köklü çözüm, öz bilincin türevleriyle olasıdır, bir üst yükselen bilinç midir, yoksa tanrısal olanı arayışa yönelecek bilinç midir, bunu bilemiyoruz.
Bir üst bilincin sorunu çözdüğünü ya da ortadan kaldırdığını düşünelim, sorunun öznesi için bir kesinlemeyi gerektirmiyor olsa da, yardımlaşma, dayanışma ve ortak bilinci çağrıştırıyor ve ayrışma, bölünme ve üstün güce tapınma mottosunu da öncelleyebileceği için, sonsuz bekleyiş, hiççilik ve kozmik tapınma alışkanlığının sürmesine yol açabilecektir.
Her us bir başka elementtir. Gerçekte sorunu çözemeyecek bilinç, onu yaratamaz diye düşünebilmeliyiz, bilinç öyledir ki bazen baş edilmezleşen sorun, çözümden daha komplike, daha yüksek bir düş gücünün ürünü olabilir. Örneğin, ateşi bir solukta söndürmek, ateşin egzistanse oluşu ya da sorunsallığından çok daha minimal bir tavır içerebilir.
Diyesim sorun çözümden daha karmaşık bir yapı içerdiğinde ki olabilir, onu çözen bilinç üreten bilincin bir alt bilincine de dönüşebiliyordur, sorunu kavrayamayan bilinç, onu çözemez diye düşünebiliriz, sorunun üstünde bir performans göstermeliyiz amaçlı bir söylem ise, olağan ve gerektiğinden de yalın bir yaklaşım olabilecektir artık ve elbette kabulü gereklidir ama, sorun durağanlaşmış, ötelenmiş ya da ortadan kaldırılmış olsun diyelim, ne ki, gerçek şu ki çözüm, o sorunu yaratan bilinç tarafından gerçekleşmiş olmadıkça, çözülme tanımının alanı içinde kabul edilme olanağını veremeyecektir, sorun kendini yaratan bilincin özdeşidir, çözüm de o bilinç tarafından sağlanmadığı sürece, kozmik etkileşim ve tepkileşim noktasında bağlaşıksız bir bağlanım, evrensel töz açısından bir gerçellik hatası, yapıntı düzensizliği, somut inandırıcılık kavramında zaaf ve bozum, sonsuz düzlemde öze ilişkin yeknesaklıklar içerir.
Çözüm özün paralelidir, sorunun öznesi sorunu üretiyor ama çözemiyorsa, gerçellikte, sorunun öznesi olmaktan da çıkar, bu noktada çözüm üretemediğinde, sorunu sorgulaması da doğaldır, çünkü sorunu üreten, çözümü üretemiyorsa, sorun kendisinin bağlaşıklığı temelinden çıkacaktır özünde, sorun algı ve bilinç alanından çıkacak, içerikte sorun niteliğini yitirmiş olacaktır, kötücül olan, sürekli bir üst bilincin çözdüğü sorun bir yazgıya, bir alışkanlığa dönüşecektir, yalın anlamda kendini geliştiren bilinç ise bir üst bilinç değil, sorunu çözümleyen bilinçtir, bir üst bilincin çözdüğü sorun tanrısal olana yaklaşım ve yaslanma bilincini doğuran bilinçtir ve sorun gerçekte çözülmüş değil özümsenmiş, absorbe edilmiş olur ki bu yaklaşım bizi doğa üstü davranışları ululamamıza yol açacak bir yaklaşım biçimine de dönüşebilir.
Elbirliği, ortak bilinç ve soruna karşı geliştirilmiş yüksek bilinç kavramları göz alıcı bir empati oluştursa da, varılan kozmik noktada, tapınma, hurafe ve hiyerarşik gerilimi kışkırtacağı ya da sürekli varsayacağı göz önüne alınacak olursa, bu yaklaşımın sakıncalarını kabul edebilmeliyiz, sorun varyasyonlarla ve pekala onu olgulayan bilinç tarafından çözülebilmeli, arayış kavramımızı çelişik ve çatışık düzlemde sapmalara yol açmayacak bir çağrışımı edinmemizi sağlayacak açına dönüşebilmelidir, bu sorunu yaratan bilincin küçümsenmesi ve durağanlığın kutsanmasına yol açmayacak denli önemli bir argümandır, çünkü, üst bilinç içinde benzeri kavramlar üretilebileceği açıktır, önellik noktasında insanın bilinci her sorunu çözebilecek olan bilinçtir kavramından hareketle tümevarıma ulaşmalı ve bu nedenle, savlanan yaklaşıma tam bir güvenç duyulamıyorsa ve aksi tanıtlanmış da olsa, böyle bir yaklaşım açınların değişkenliği, çözümünde değişkenliğini gerektirir kuralı uyarınca, belirtmeye çalıştığımız gibi ileri sürülebilirliğini koruyabilmelidir.
Çünkü o zaman, tanrının, varlığın içinde olan başka bir varlığın görüntüsü ya da onun görüntüsünün içindeki, sezilmez bir varlığın yansısı olduğunu mu düşüneceğiz çözümün!.. Bu bizi sonsuza dek öz güvenden yoksun bırakacak ve sürekli çözümün değil sorunun varlıkları olduğumuza ilişkin bir algı kapısının açılmasına yol açacaktır.
Bu nedenle, bir üst bilinç tanımlaması, dayanışma ve çabanın yüksekliği, bilincin ilerleyişi gibi kavramları çağrıştırıyor olsa da, yoldan çıkma, savrulma, olağanüstü güçlere tapınma ve anlakta sorunun sürekli yinelenmesi olasılığını da çağrıştırdığı için, dilin ve tekniğin evinde sorunu çözecek olan ancak öz bilincimizdir kavramını da yerleştirmeye çalışmamız, tanımlamayı yeniden yapmamız ve öz güven açısından bakışımızı bu biçimde değiştirmemiz, olasılıklar açısından daha iyicil sonuçlara yol açacaktır diye bir öngörü geliştirebilmeliyiz.
Sonuçta yinelemelerle de olsa felsefe, popüler fetişizm ve ruhani söylemlere uzak, sezgi ve dil gelişimi sağlayarak bir değişkenliğin öncüsüdür, görevi de budur ama, tanrıyı anlayan var mı ki, onu yeryüzüne indirebilelim diye düşünebilirsek de, sürekli göklerde aranan bir tanrının hiç bir zaman yanımızda olamayacağını da düşünebilmeliyiz.
Çözüm... O sorunu yaratan bilincin üstünde bir bilinç gerçekleştirebilir demek, çabayı ve kendimizi geliştirmeyi öneriyor ama bir üst bilinç sorunu çözecektir kavramına da açık kapı bırakıyor, tarihi ve geçmişimizi düşünelim. Her şey olumsuz değildir ama bakış açısı geliştirmeye çalışmak hem üst bilinci doğruluyor, hem de onu eleştirmeye çalışıyor, bir paradoks gibi. Dairenin başlangıç noktası son noktasıysa, her şey bir döngü de olabilir diyebiliriz, üst bilinç efendi-köle, tanrı-kul ilişkisi midir, var olan şey, bir kabul ve bağlanma adına değil, düşünmek ve onu yadsıma adına olmalıdır. Başka bir evren yaratabilmeliyiz.
Temel gerçeklik ''eARTh''dır, yeryüzü düşünmek ve sanattan bileşik bir yapıntı ve evren yalnızca bir kurgudur. Üst bilinç, bizden uzaklaşan bilinç, bizim yerimize çözecek olanın veya tanrısal olana yaklaşanın bilincini çağrıştırabilir. Sorun gerçekte, sorunu üreten bilinç tarafından çözülmedikçe, çözülmüş olamaz, bir sorunun çözüldüğünü ya da bir üst bilincin onu çözdüğünü varsaymak için, örneğin kıyım, yokluk, yoksulluk, yoksunluk kavramlarının ortadan kalkması gerektiğini düşünmemiz gerekirdi. Üst bilinç olsaydı savaşlar ortadan kalkmış olurdu diye bir klişe düşündüğümüzde, sorun hep olacaktır ve insan için vardır, üst bilinç onu çözecektir, örneğin, savaşlar ortadan kalkmadığına göre bu bir klişedir düşüncesine varırız ve bu kısır bir döngüye yol açacaktır.
İnsanlık için bilinç kavraneli sonsuz sayıda da olabilir, ayrışma ve birleşme, tüme varım, tümden gelim birer yöntemsemedir. Bu durumda Truva Atı bilinci de bizler için bir bilinç sayılabilmelidir, bilinç zehirlenebilir, çiçeklenebilir, durağan ya da akışkan olabilir, efendi-köle, tanrı-kul kavramına uygun bir bilinç, üst bilinç kavramına uygun bir görüş üretebilir, çözümler sunabilir belki ama alt bilinç üretimi bir görüş olmaktan kurtulamaz diye düşünebilmeliyiz, öyleyse bilinç öz bilincimizin türevi olsa bile, üst bilinç kavramına sığındığı sürece, belki de bir alt bilinç kavramı ve üretimi olmaktan kurtulamayacaktır, paradoksa dönüşebilecek çıkarsama budur.)
KARINCA
Mavi at döşemeleri kemiriyor, gölün kıyısında çığlıksız bir doğum, kızıl bir taç tutuşuyor alevin ardında, bir kuyruklu yıldız iniyor gökten, çiçekler serpiliyor bahçeye, ışık kamaları ayın renginde, bir çocuk elinden tutuyor peygamberin, yel değirmeni yürüyor denizde, uçurumlara doğru yerinden kayıyor dağ, su içtenlikle görevini yerine getiriyor, koltuk yer değiştiriyor, perde yavaşça kıpırdıyor rüzgârda, ampul yanıyor, kuşlukta ovaya iniyor köylü, ormandan baykuş çığlığı yükseliyor, yağmur çiseliyor, nükleer başlık giyiyor kentler, adalarda tangayla dolaşıyorlar, soba yanıyor kerpiçlerin arasında, derelerden bir kuş uçuyor, silah talimi işte çitlerin orda, örgü örüyor biri hırsla, gölgeler kulaç atıyor ırmak suyunda, ekmeğin buharı yükseliyor kamyonetten, yolun kıyısında düşünüyor biri, alandaki heykelin altında kalabalıklar, Arnavutluk'a yürüyor bir dilenci, mısır tarlasında haç gibi duran korkuluk, güneşin içinde inliyor öteki, karanlıkta yaklaşıyor Mikail, işte yelkenli bir gemi, rayların arasında ölü bir kertenkele, buğdayları titretiyor çekirge, Meksiko diye bağırıyorlar, buzlar arasında yürüyen görevli, aya gidiyor bir adam, sazların arasında duran balıkçıl, bulutlardan iniyor bir melek, yıldız içlerindeki helyum, dünya dört köşe diyen bilge, koşarak uzaklaşan bir maymun, kayalarda arı yuvaları, büyük adımlarıyla uzaklaşan fil ve kendini unutmuş düşüp kalkarak selam veren bir karınca, belki de her şey bir karınca, evet tek bir karınca!..
TÜMLEÇ
Irmak tanrıları, yeşil ruhlar gibi geçiyordu koyaktan, sarı kedi tırnakları, tüm yamacı kaplamış, karşı yamacı gelincikler, papatyalar rehin almış, araya minicik sümbüller serpilip, kızıl dağ gülleri karışmış, ağır bir koku yayıyordular. Basmaya korkuyorduk toprağa, cennetsi bir denizin arasında, ne çıkacağı belli mi, belki sarhoş bir arı, belki düşten renkli kelebek, belki tuhaf, çelimsiz bir böcek...
Elele koşuşurken, gök tanrıları birden önümüze çıkmasın mı, ivediyle yön değiştirdik, bu tanrılar bakır sakallı, insan avcısı, Herkûli birer satirdir. Kaçışırken çocuk İsa tökezledi, elinden tutup kaldıralım derken, yanımızda birden rüzgâr tanrısı belirdi, İsa'yı aldı götürdü, ağlayıp, sızladık ama üç kişi kaldık, Gülsüm, İrfan ve ben. Mesih yüzyıllar öncesinden ölmüştü artık. Kanyonun içinden, derinlere doğru yürüyorduk, derken başka bir avcı belirdi, gösterişli bir Nemea aslanı, kükrer gibi çıktı kovuğundan, insan suretindeydi ama yolumuzu kesti. Sadağında sülünler vardı, kuşun sarı tüyleri altın hızma gibi akıyor, mavi kuyruğu göktaşı gibi parıldıyor, yeşim taşı gibi yeşiller, safran, tufan, taflanı anıştıran göz alıcı renkler, tüm dünyayı yakıyor, gökkuşağı hayretle açılmış gözleriyle ona bakıyor ama zavallı kuş umarsızca çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyordu artık.
Önümüzde bir tavus yürüyordu, telekleri yolunmuş uçamıyordu kuş, gözünden yaşlar süzülür gibi bize baktı, hatırımız için kuyruğunu açtı, aman tanrım o ne hareler... Değişik renklerle bezeli sayısız gözler, sarılar, yeşiller, maviler, yıldırımlar saçan, arzular sayıklayan kırmızı, bulut alımında, kül renkli tüyler, elması, yakutu, zümrüdü andıran şeyler, binlerce renkler salınarak, hıçkırarak, göz yaşı akıtarak gidiyordu, tavus gözlerime baktı ve biz tutsağız dedi.
Bir keklik geldi ötüşünü unutmuş, yakarıyor gibiydi, sanki cennetten kaçmış gibiydi arı kuşu, endamı güzel, ötüşü dünyayı tutar, dağlarda, ovalarda, ormanlarda yankılar güzelim kuşlar... Avcı, göz alıcı, giysileri püsküllü, sanki bir renk denizi içinde, köpeğiyse çalımlı ve pusatı göz alan, görkemli bir Adem oğluydu, kuşların kralı gibi yürüyor, onlara öykünmüş garip bir yaratık gibi hışımla ilerliyordu, acınarak baktık ve tanrının yarattığı bir canlının nasıl bu hale gelebileceğini düşündük, elden gelen hiç bir şeyin olmadığı bir dünyada, sanki için için ağlıyorduk...
Tepede ay, azize saçlarını süsler bir taç gibi incecik, parıldıyor, yürüdükçe yer sarsılıyor, uzakta ılık güneş altın oklarıyla ovaları aydınlatıyor ve dağlardan doğru yavaş yavaş inerek, alevden bir tanrı, her şeyin yaratıcısı bir ilah gibi süzülerek batıyordu.
Koyağın içinde karadan kara bir mağara belirdi, belki kestirme bir aydınlığa çıkar umarıyla içeri daldık, duvarlarda gölgeler oynaşıyordu, karanlıkta tuhaf ışıltılarla parlıyor, karanlığın tanrıları önümüze çıkıyor, Deli Dumrul akça istiyor, ağaçlardan, hışırtıyla dallar sarkıyor, Hunbaba boğazımıza sarılıyor derken, kara köpekler salyalarını savurup, cehennemin Kerberos'u gibi ardımızdan koşuyordu. Sayısız ecinniler tepelerden üstümüze atlamaya hazırlanıyor, görüyorduk.
Tabana kuvvet kaçıyorduk ki, birden garip bir şey oldu, o zamana dek hiç görmediğimiz kanatlarımız açıldı ve havalandık, karayarlar ülkesini geride bırakmıştık. Acaba biz yarı tanrılar mıydık.
Ölümcül tünelden çıktık, uçtuk uçtuk, yolumuzu izimizi yitirmiştik derken, havada demir kanatlı kuşlar gördük, arkalarından, masmavi dumanlar çıkıyor, ok gibi hızlanıyor, bizimle uçmak için sanki isteksizce yavaşlıyorlardı, bir İkarus cehennemindeydik, kanatlar birbirine çarpıyor, kuyruklar alev alıyor, Uranos düşenleri yakalıyor, Satürn acıkmışçasına kimilerini boğazlıyor derken, ışıklar içinde yüzen, dingin sakin bir cennete geldik ve süzülerek ditramboslarla, gospellerle, türkülerle yere indik. Dev gibi kuşlar otluyor, ceylanlar bakışıyor, kulakları göklere kadar uzamış tavşanlar el ele tutuşmuş, gelip geçenlere bakıyorlardı...
Çok uzaklardan garip sesler geliyordu, bulutlardan örülü, düşlerle dolu bir tepeyi aştığımızda, bir çağlayanın çevresinde su perilerinin gürültüyle gülüp oynaştıklarını gördük. Onlara tümüyle yabansı, ürkünç sesler çıkarıp, aralarına daldık, çil yavrusu gibi dağılıp, uçuşarak tepelere tünediler, sonra bizim insan yavruları olduğumuzu görüp aramıza girdiler. Hep birlikte çığlık çığlığa haykırışlarla suya girdik, sevişip, eğleniyorduk...
Gece bastırmadan evimize dönelim dedi İrfan, Amine'nin yavrusu bizi bekliyor, ürküsül şeyleri bırak, der demez toynaklı olduğunu gördüğüm bir peri, birden canavar kılığına bürünerek, onu tüylerinin arasına alıp uçarak gitti, çığlıkları kurtarmamıza yetmedi, pare pare döküldüğünü görüyor, bir bulut gibi toza dönüşerek, yıldız gibi savruluşunu izliyorduk, hemen bizde kaçıştık oradan, Gülsüm ve ben kalmıştık... Vardığımız ıssız, boşlukta durur gibi bir yerdi, aniden yerin altından dev gibi bir uydu çıktı, demir yığınıydı, robot yüzüyle, parlayan bir şey geçti, el ederek uzaklaşıyorlardı, içinde sanki İrfan'ı görür gibi oldum, az önce vahşi bir peri alıp gitmemiş miydi onu, ölmemiş, belki de kurtulmuştu...
Gözümüzü kapatır kapatmaz, ak bulutlarla dolu bir ormana geldik, ortalık çok sakindi, her şey uyukluyor gibiydi, altın oklar, ışıklar, otların arasında dolaşıyor, kıpırdayan her bir şeyi sarıp sarmalayarak, göğsüne bastırıyor, öpüp seviyordu. Güller oynaşıyordu, minicik böcekler, küçücük otların orasına burasına tırmanıyor, boynuna dolanıyor ama bir türlü uçlara varamıyordu, tam varacakken, tanrının süpürgesi bir yel geliyor, oradan alıyor, onlarda yolculuklarına yeniden ve yeniden başlıyordu.
Sisifos söyleni bu olsa gerek dedim, bir düşten uyanır gibi, gözlerimin içine baktı ve usulca öptü Gülsüm, derken önümüzde beliren yanar döner, kule gibi parıldar, kocaman bir lambanın içinden, bir dudağı aşağıda, bir dudağı yukarıda bir dev çıktı, Kırk Haramiler'den biri gibiydi, Ali Baba nerede biliyor musunuz dedi, elest alemlerinin içinde miyiz ki dedim, dev kahkahalarla güldü ama boşuna kanmışım, birden Gülsüm'ü yuttu, su gibi içti, tek başıma kalmıştım.
Yanımda bir tanrı belirdi ve eliyle bir ışın demetini gösterdi ve yanımdan hızla geçti ışın demeti, toprağı oyup, uzun bir boşluk açtı ve yakarışlarla içine düştüm, inanılır gibi değildi ama, sarhoşluk veren kokular arasında uçup durdum, kokular nereden geliyor bilemedim, ilahi ninni gibi mırıltılar içinde savrulup duruyordum, dua edenler kimlerdi göremedim, İsa, İrfan, Gülsüm belki de yaşıyorlardı, ışık demeti gümrah toprağı oyarak, ok gibi gidiyor, uçuşan rengarenk kelebekler, yusufçuklar, uç uçlar görüyor, arıların vızıldayan sesi gerilerde kalıyor, ötede beride uyuklayan, kıpırdayan ayıların homurtularını işiterek yolculuğumu sürdürüyordum.
Ninniler eşliğinde sallanıyor, eğrelti otlarının, at kuyruklarının altın bataklıklar, balık dolu sazlıklar içinde yükseldiğini, lalelerin, yasemenin, zambağın, ovaları dağları aşarak, gökyüzüne ulaştığını, flütüyle bir çobanın yıldızların yıldızına olan aşkıyla, dilek tuttuğunu görüyordum. Öyleyse bu karabasan niye dedim tanrıya, doğanın sultanı, suyun aylası kim diye sordum, papatyaları görüyor musun tüm yamacı kaplamışlar, kedi tırnakları karşı yamacı ele almışlar dedi, uzakta, göğün oralarda, menderesler çizerek yitip gidiyordu ırmak, bir ışık cennetinin içinde salınıp duruyordu toprak...
Değirmenlere doğru gidiyordu üç çocuk, tozlu yoldan, biri kız, biri şapkalı, birinin başında kuşlar vardı, biri mantarları toplayalım diyor, biri çubuklara dizip, közleyelim diyordu. Gülsüm eteğini kaldırdı, yağmur yağmaya başlamıştı, mantar topluyordu, muştu böceği geldi tam orasına kondu, yağmurda ne işin var senin dedi Gülsüm ona, ormanda gezelim, şu yamacın arkasında suya girelim, balık gibiyim, gökte kuşlar uçuyor, kanatlı şeyler ötüyor, uzaktan iblis geliyor, Cebir, Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail... Çok şükür hepimiz yaşıyorduk.
Ah şurada, kızıl toprakların arasından kara tavukların uçtuğu yerden bak, tozlu, kıraç, kurak, küskün, çorak yamaçlardan, susuzluğun kavurduğu kuru dallar, ovalar, kavaklar, çamlar, şu pericil şeyler, yeşil yaprakların, taşların, yosunların arasında sessizce uyuyan şeye bak...
Hava aydınlık mı, karanlık mı bilemiyordum ama bir kuyruklu yıldız indi yavaş yavaş ortamıza, hepimiz içine girdik, alıp gitti, belki bir daha geri dönemeyecek, belki bir daha sevemeyecek, belki bir daha yaşamayacaktık.
İçinden tuhaf görünümlü canlılar çıkıp, yavaş yavaş yanımıza geldiler, geri dönecekler, bizi indirecekler sandık, ama uçtuğumuzu görüyorduk, sanki karlar ülkesindeymişiz gibi, aşağısı bembeyazdı, bulutlar, dev gibi balıklar, beyaz adamlar, kar gibi açan petunyalar, lisyantuslar, zambaklar vardı, dağ fulyası da var mıdır dedim şu alemde, kardelen o dedi, berfin, galanthus yani... Buzların arasında tilkiler oradan oraya koşuyorlardı, Meryemler Meryem'i başucumda duruyor, sanrılarımın bitmesini bekliyordu.
Kuyruklu yıldızdan biri geldi, Sokratik yüzlü, yarı tanrıyı andırır, bayağı görkünç, sevimli biriydi, gerçekte ne yüzü görünüyor, ne sesi duyuluyordu, düşlüyordum onu ben, o da beni düşlüyordu belki de, dedi ki, ''Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın, o düş, bir başka düşle sarmaldır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin...”
'İZEGKRAP' (Parkgezi)
Bunuel'in ikonoklastı, bahar ve ölüm sıcaklığıyla, Agatha ya da modern bir çığlık düşünde, Nefertiti'nin gözleri, yeni biçem verilmiş Modman Jesus ve eril Mandonna'yla, sonsuz satranç oynadığı hermafrodit yoldaşı ve elinde haçlı kemanı; sanat usdışı, yaşam mantıksız mottosuna sarılarak, gezegen içindeki dünyayı yanına çağırıyor ve kedi insan ama insan kedi diye bağırınca, atın ölü olduğunu ve yeryüzünün de döndüğünü kanıtlıyordu. Bir orsiklet Fellini'ye baş kaldırıyor ve orada tozlu, yılan dili gibi bir şey; ben toprak değilim ama gerçekte toprak benim diyordu... Gezi Parkı ağlıyor, ağaçlardaki sincap heykele bakarak kızılderililere paranın yenmeyeceğini söylüyordu. (Digito ergo sum, pilgrim violin, chess infinite, earth in earth, ars irrational but vita unreasonable, Hitchock or scream modernismo, spring and death Caravaggio) Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalı ve at ölü çünkü human konstruktvisttir diyordu. Sinarit balığı gülebilir, yüz devrim yapsam grafitiyle Zeus anıtına yazmam diyen teyzem, Kanalbul'a gideceğim ben, Stanpol devleti nerede, Argentina dostlarım, Argentina, resmi tarih işte, bak işte, '(Başka dünyaların egemenliğine doğru...) / Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! /
Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..' Ah ne kadar sıkıcı, ya demek öyle dedin ha!.. Bak yahu ne dedim ki ben, dedim mi; Adam çölde sağa sola bakınırken birden devesi yok olmuş. Suyu, ekmeği, her şeyi kaybolmuş... Umutsuzca, karabasanlar içinde uykuya dalmış. İçini de bir ölüm korkusu sarmış. Bir zaman sonra çaresiz uyandığında, bir de ne görsün, deve baş ucunda duruyor! O kadar sevinmiş ki, 'Allah'ım, beni sen yarattın' diye haykırmak istemiş, ama dili sürçmüş, 'Allah'ım, seni ben yarattım' deyivermiş!.. Velev ki şeriata göre, gerçekte olsa, olmasa da, kulun dili sürçse bile, 'Aziz ve Celil olan' bunu hoş karşılarmış. İşte müselmanlık böyle bir hoş görü diniymiş evvel zaman içinde! Ne dedim ki dedim; Barış süreciyle, direniş süreci yan yana! Demokrasi istekleri bitmez, (domino teorisi gibidir, artık evren gibi genişleyeceksin, yoksa çökersin dedim) yavaşlarsa hükümet düşebilir, levanten çocuk diyorum, sen üç yüz yıllık topraklardan gökyüzüne bakıyorsun, Delaware'de en eski kitap kaç yıllık Meryem'in oğlu! Efes'te pilgrim ol, imansız köpek hükmü dinlese, güvercin güve mi öldürür! Senin dünya dediğin, barbarlığın pazarlandığı, insanlığın gammazlandığı Hollywood diye sarışının yüceltildiği bir gaita piyasası. Hasır taburelerde otur, AsiisA dediğin Antakya da peygamber oldu, gamlı baykuş seni dinliyor! Orası dünyanın aynası, tanrıyı yadsımak ve insanlığın ifritin kollarında uyuması, bugün gorillerin yanında yatıp kalkıyor olmamız, Özgürlük Heykeli'nin tacındaki dikenlerin tinimize batmasındandır ve gerçek gerçekten gizleniyor kafirun yollarında Leventolarado! 'Noli me tangere' de bakalım, iao oai, domuz eti mi yedin, kokoreç kapitalizmi; bağırsaktan en yüksek kâr nasıl elde edilir gibi, utançsız kazanmanın gizi, Marks kokoreçizm dese her şey daha iyi anlaşılacaktı belki, nedir bu ayo gayo azizim!.. Hepimiz kuyrukluyuz, bazılarının kuyruğu asasıdır, bazılarının kasası, kuyruğun ne ki senin, sübyanın var mı ki! Bak ben şimdi ne diyorum; 'Gezi Parkında Dolanıyorum, Yitirdim Cennetimi Aranıyorum, Senin Selamına Güveniyorum, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim, Gezi Parkından Gelsin Geçilsin, Kurulsun Masalar Şarap İçilsin, Herkes Sevdiğini Alsın Gezilsin, Vurma Behey Vurma Ağaçlar Ardına, Kimseler Yanmasın Benim Derdime, Gezi Parkında Defne Gülüm Var, Hey Allah'tan Korkmaz Sana Ölüm Var, Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim...' E bak ama, bir gün Bohr ile Einstein kırda kuantum kuramını tartışarak geziyorlarmış, tartışmanın hararetli bir anında, karşılarına ayı çıkmış, Bohr, hemen ayakkabı bağcıklarını sıkıca bağlamak üzere eğilmiş, onu izleyen Einstein "Yahu Niels ne yapıyorsun, ayıdan daha hızlı koşacağını mı sanıyorsun?" diye sormuş, Bohr'da "Hayır Albert, ayıdan daha hızlı koşacağımı düşünmüyorum, yalnızca senden daha hızlı koşmayı düşünüyorum" demiş! Bohr 'la değilse de Einstein'la çok iyi arkadaşızdır Levent!.. Çağımızda bir çocuk az, iki çocuk fazla, 'avm' istemiyoruz, hayvanda yiyor, karnımız toksada her yerimiz aç, şiir dinleyerek ruhumuz, Kuran dinleyerek gönlümüz doysun istiyoruz! Deli İbrahim kanalı istemiyoruz, köstebek yuvası kent istemiyoruz, melez Malezya istemiyoruz, dünyanın en arkaik kentine, kanal açan pamuk çeltiğimi sulayacak!.. Her adımda Deli Dumrul köprüsü istemiyoruz, kentin bekaretini bozan gökdelenlere iman mı edilecek! Batıda kiliseden yüksek yapı yok, varsa kilise yok! Peygamber, bugünleri görse, Kuran'a yeni hükümler eklerdi! Düşünen bir toplum istiyoruz. Yönetilen bir toplum istemiyoruz!.. Arzu'nun karanlık nesnesinin canı sıkılmış ama; 'Vezüv gibi yanan ağzından inip, gövdeni; bacakların çıktığı yerlerini okşadım! (Bir atmaca gergin kanatlarını topladı, çayıra daldı.) Sağrını öpüyordum! (Bembeyaz göğüslü minicik toy kuşunu, havaya kaldırdı kuş.) Kokun çıldırtıyordu! (Ufacık bir tipi gibi, tüyler döküldü kuştan.) Alev alev yanıyordum artık ben! (Otların üzerine düşen tüylerin ışıltısı, parıldıyordu güneşte...) Benimsin diye haykırıyordum!.. Ahh ah, beyaz yeleleriyle ölümsüz bir Yunan tanrısı gibiydi, sessizliğin sesi, susarak yaşıyordu sanki, değeri bilinmedi demeye gerek yok, değeri bilinenin değeri ne ki, değeri bilinmeyenin değeri?.. Değer, belki de göklerin terazisi!.. Levent, geçenlerde erguvanlar eşliğinde, yandan çarklı vapurla boğaz turuna çıktık. Tam dönüyoruz derken, kaptan Karadeniz'e çıkmasın mı, ne yapıyorsun dedim!.. Bir sürprizim var dedi, az gitti uz gitti, bir körfeze girdi. Bak dedi; Erguvanlı olana, Öküz Geçidi derler, bu avret gibi namütenahi uzanan 'Koyun Geçidi!..' dedi. Namütenahi dedi Levent, namütenahi dedi! Boğaz varken kanal mı açılır dedim, açıldı dedi, halk arasındaki adı; Deli İbrahim kanalı, yahu az önce söyledim duymadın mı dedi!.. Kim demişti yahu? Neyse, ben Müslüman adamım, haklılar dedim. 'Körün istediği bir göz, Şeytan vermiş iki göz!..' Kaptan öyle bir kahkaha attı ki, uyandım! Düş görmüşüm!.. Motosiklet yolda birine çarptı, kimse yardıma gelmedi diye insanlık öldü mü diyor sihirvizyon! Her zaman söylüyorum bunlar halk düşmanı, oryantal terbiyeye göre; insanlar başına toplanacak, çığlıklar atılacak, ehli Müslim bir oto duracak, kazazede karga tulumba bindirilecek, biri son soluğunda yüzü gülsün diye ağzına duman verecek filan! Bak, bedenim bir tane ama bir adım sonrası için sonsuzca açılım yapabilirim! Her insan bir dünya ama avuç içi kadar acılarımız, bu büyücül dünyayı yıkıyor nasılsa, aslanı arı haklıyor, arıyı rüzgâr!.. Ne var kardeşler ne var!.. Hindistan'da, müslümanlar 'bir inek öldürmüş' diye yaygara çıkarsa birkaç dakikada bin kişi toplanırmış, Müslümanlar 'bir insan öldürdü' diye yaygara çıkarsa ancak bir kaç kişi toplanırmış. Çünkü inek kutsal ve tanrı katında sayılırmış!.. Sözü biraz uzat, anlaşılır olma, anladığını yine yine, ne diye okur ki insan!.. 'İnsan olmak erdem gerektirir, kimse tek başına ben insanım diyemez, gradosu olmalıdır kişinin ve insan olmak ulaşılabilen bir şeydir. Aksi yani insanlıktan uzaklaşmak içinse, bir şey istenmez, hiç bir şey aranmaz insan olmamak için, kötülük yapmak, insanlıktan çıkmak için istemek yeterlidir, ama insan olmak için onu istemek yetmez, deyim yerindeyse başkalarının onayı ya da iyilik ve insanlığınızın kabul görüyor olması gerekir. Az gelişmişliğin olduğu bir yerde, yaşadığınızı anlamak istiyorsanız, tek bir şeye bakmanız yeterlidir, herkes kötü olanda kolayca hemfikirdir, asla kavga etmezler yerden yere vurma konusunda, ama bir şeye özüyle sözüyle 'İyi' demeye kalkmayın, diyen bir süre sonra sözünü yadsıyacak, karşı çıkanda yok o kadar da kötü demek istemedim demeye başlayacaktır. Ayrıca bütünüyle kötü ya da iyi demek gibi mantaliteden yoksun, içerikle bağlantısız, boşlukta dönen, deyim yerindeyse sudan bir bakışı, zahmetten uzak, sonu eğlenceye varan ve volümü değişmeyen bir alışkanlığı vardır. Az gelişmişlikte hiç kimse ne dediğini tam olarak bilemez, sözcüklerin çevresinde döner dururlar, çünkü gerçeğe, eyleme ya da yaşama bakarak değil, ne söylemeleri gerektiğine bakarak konuşurlar, bu yüzden düşünceler temelsiz, kanıtlar inandırıcılıktan uzak, eleştirilerde bağlamlarından yoksundur. Az gelişmiş toplum, yaşamın ve gerçekliğin hemen hemen dışında, gördüğüyle değil görmek istediğiyle bütünleşir, onunla iç içedir, eğrisiyle doğrusuyla esemesi, işin özünden uzaktır. Bu yüzden ona illüzyonlar sunmaya gerek yoktur, o tansığı bizzat kendi eliyle yaratır. Us dışı ve inanılmaz olanda budur, kendi illüzyonunun bulgunu, bizzat ona kapılması istenen, onun için uğraş verilen toplum ya da kişidir! Sonuç olarak az gelişmiş toplumu yönetmeye gerek yoktur. Bundandır otorite de alabildiğine içe kapanık, durgundur!..' Çok uzattın ama, yine de diyorum ki, diyor o; Grek ve Latin kültürü, orta doğu ve Afrika uygarlığının tilmizidir, batı bizi aldattı!.. Öyle olsa ne değişir, kültürün anayurdu yok ki! Bologna'ya git, dünyanın ilk üniversitesi yazıyor kapıda, Harran'a gel, a'şirret dünyanın ilk üniversitesi bu toprağın altında diyor! Luksor'a gelince rehber yeni bir müjde verecek! Sorun ne? Grek kültürü bizim diyememek... Homeros biziz diyebilseydik, bugün yerimiz barbarianın üstünde olurdu Zizek! Solon, Demokritos hep bu toprağın insanı ama Grekçe bize yabancı, Fuzuli, Hafız, Gazali senin dilinde mi yazmış! Mıgırdıç Margosyan Türkçe yazdı, Sadık Hidayet İsveç'te oturuyor, Ergenekon Gobi çölünde kaldı, Hatayi Yavuz'a kılıç çekti, tümü bizim, Homeros'a gelince gâvur İzmirli! Kılıç çektikleriyle aynı sofraya bağdaş kuran kim?.. Arkadaşlar, imparatorluğumuz içerden ve dışardan kuşatılmıştır. Yedi düvel bize göz koymuştur, ama gerçek sorun içerdeki hainlerdir, onlar Samsun'a çıkıyor, Ankara'ya gidiyor, bizi bölmek hatta yok etmek için hile ve desiseye başvuruyorlar, hilafete karşı çıkıyorlar, Frenk işi bir hokkabazlığın yönetimini kurmak istiyorlar, biz her şeyle baş edebiliriz, Viyana'dan Fizan'a kadar kılıç salladık, atalarımızın yüzünü hiç bir zaman kara çıkarmadık, ama bugün bizi kâfirler değil, içimizdekiler yıkmaya çalışmaktadır, işimiz zor ama Tanrı yardımcımız olsun!.. Bu tümce bugüne uyarlanınca bir çelişki ve de komedyadır. Ne anladın sen bundan,Yazılı Gazel 1966'dan; ' Hiçbir şey anayurt gibi olamaz. Hatta / binici bile. Yüce tan vakti boş alanda, / rehberlik eder bronz bir savaş atına / akarken zaman, ne bronzdan, ne de / başkalarından çekinir. Ne de israf ettiği / savaş küllerinden Amerika’nın ovaları /etrafında ya da kalan bir dize veya bir / serüven üzerinde o da değilse tamamlanmış / bir hayattan kalan bir anıda onların / görevlerinin dikkatli egzersizlerinde. / Anayurt gibisi yoktur. Ne de onun bayrağı / gibi. Hatta zaman bile yüklü mücadeleleri / ve tahribatları ile sürgün sonrası, bölgelerin / ağır ağır yerleşen insanlarıyla, / alabildiğine uzanarak seher vakti ve günbatımından / içeri, ve daha da yaşlanan yüzler ile kararmış / aynalarda, isimsiz kararmış ıstıraplara katlanmış / bütün gece şafak sökene kadar, ıslanan örümcek / ağı ile siyah bahçeler etrafında. Anayurt, arkadaşlar / bir yasadır, dünya döndüğü müddetçe. / Anayurt gibisi yoktur, fakat biz, hepimiz eskiden ettiğimiz / yeminlere sadık kalmalıyız. Bu centilmen insanlar / ant içmiştir en iyi Arjantinli olmak için doğdukları /evde alınan yemine. Biz bu adamların geleceğiyiz, / hatta bunların ölümlerinin gerekçeleriyiz. / Görevimiz fevkalâde ağırdır. Miras bırakılmıştır / ruhumuza bu insanların ruhu tarafından; / ve bu mirası korumak bizim yaşam sebebimizdir.' Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalıdır. Alzheimer adam aynı şeyi defalarca yazıyor!.. Doktor ya da çömezi asistan, mujiklerin bu işkence veren, acayip kokularla dolu, kucaklarında çocuklarıyla göçmenler gibi insan ruhuna perişanlık veren manzarası biter, bayıltan otu, lotuslar, orkideler kokan, parfümlü darphane-i darb-ı meseline gider, nice dövizleri beğenmezdi! Peki ya nerede o, yoksa kovuldu da, kovuğunda, sayrısız insan mı üretiyor Frankeştayn! Yoksa nedamet mi getirdi, yoksa değeri bilinmedi, Harlem'e, mujikler mahallesine göç mü etti!.. Bir gün karanlıkta, yoksa ben yerde biten ot muyum dedi! Yalan rüzgarı bitti, şimdi Newyork'la çapul takasının zamanıdır! Çemişkezekli sir bu işin içinde yoksa, Çoban çavuş sözünü edemiyorsa, elbette, payitaht İstanbul değil mi diyen manken ve dizi finosu monden ve aşk doktoru şiirisyenle kalkışma zamanıdır! Altius, fortius, citius!.. Ama içlerinde belki kılıç balığı vardır... 'Bu bir kılıç balığının öyküsü / Yazılmasa da olurdu. / Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu / Uskumrunun arkasından gidiyorduk / Sürünün içinde ben de vardım / Sırtımda bir zıpkın yarası / Mutlu olmasına mutluydum / Nedense gitmiyordu kulağımdan / Bir türlü o "ağ var!" sesleri / Deniz kızı girmiş düşünceme / Ben iflah olmam / Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı / Dolanınca ağa çok geçmeden küserim / Bir çocuk bile çeker sandala beni / Bu kadar ağır olmasam / Beni böyle koşturan yaşama sevinci / Kanal boyunca bir o yana bir bu yana / Siz yok musunuz, siz derya kuzuları / Kestim kılıcımla karanlığını dibin / Yakamoz içinde bıraktım suları /Ah aysız gecelerde olur ne olursa / Sırtımda bir zıpkın yarası / Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün / İri gözlerimde keder / Kılıcımda hüzün / satın beni, satın beni / Rakı için!.. ' Muh; kemik iliği demek, alef; evcil hayvan demek, et; emir kipi, yerine getir, uygula demek! Kemik iliği evcil hayvan üret demek mi muhalefet!.. Doğuda, nerede bir kalkışma var, bütün Deli Dumrullar ordadır ve karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir mottosunun narin esrikliği yaşanır. Kültür anıtımız yayınevi hemen atlar, tanıtım yapsa bu kadar sempatizanı ahirette toplar. Şanını savcının ayağına gidip benim kitabım muzır, dava açmazsan ezerim, adımda Bikir gazelinden elde etmiştir. Ver elini mübarek gaza... Doğuda bir tavşan bırak ortaya, kaç tazı peşine düşer bilinmez! Sayamazsınız! Üstelik tazıların arasında, kaç tazı vardır Afgan cinsi, kaçı kırmızı tilki, belli değildir! Sözlerin kenef gibi Kinova, dinle bak, sen bir Hinoğlu hinsin Ahiyak! Fütüvvet ile şair olma devri kapandı, o Sepetçioğlu zamanındaydı. Manganezin tiniyiz, Cyrano suflörlüğüne soyunan tiyatrocuya inananların piriyiz. Saçmalama gene, yineleyip durma geveze!.. Otobüse bindim, Kadıköy'e geçip bir temiz hava alayım dedim. Sürücü köprünün ayağında herkesi indirmez mi! Çaresiz indim. Aaa! her yer kafe, restoran, peyzaj kulübesi. İnsanlar şen şakrak ve mutlu!.. Çekinmedim sordum adama; Hangi devirdesin, köprü trafiğe kapandı, seyri alem salıncağı oldu, insanlar azaldı, bak aşağıda Kondor gibi kanatlarını açmış gemi, gerçekten bir seyrüalem gemisi Fellini'nin düşleri gibi geldi geçti! Küçük dilimi yutacaktım ama adama, bunu nasıl yaptınız dedim?.. Dedi ki, bak herkes siborg, kadınlar manken, erkekler metromani, yeryüzü artık sorunlarını çözdü. Trafik bitti, on üç çocuk yap gocuk vereyim diyenlerin dönemi geçti, her yer Turkuvaz, her yer mutluluk yuvası, savaş gibi bir şey yok dedi!.. Nasıl olur da biz bu işi beceririz, bunca kavga, kumkuma, emperyaller, dış mihraklar nereye gitti?.. Acı haber tez duyulurmuş, adam korkunç haberi verdi! Dünya bize kaldı kançılarya, emperyaller aya gitti! Türbanlı eşimmiş dürten, kalk bir dua et, bunca saat uyunur mu edasız deyince anladım. Düşümde düş görmüşüm! Düşüncenizi değiştirmiyor musunuz, çünkü düşüncesini değiştirebilen tek yaratık insandır, sen de skolastik adamsın, bitmez tükenmez can sıkıntısı gibisin; 'Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, /Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... ' Sıkıldım Lethe, vur fakat dinle! Yine mi oooffff; 'Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben. / Ağır metaller gibi, / uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel. / Reyhansı tözden ve süzülen, / bir Sümer koku, / Arzunun karanlık nesnesinden. / Alkeion ki doğrulur korulardan, / bir masal geçiyor burada / bir taç yaprağı, / leylak büklümlü, / bir kara yoru. / Irmak bir peri geçiyor / ölümlerden diyorum ben.' Serinledin mi Arsinoem, bak büyük devrimci, Clark Gable benzeri Che Guevara'mız, ömrünü böceksavarlığa adayan, tüyü bitmemiş yetim dostu, kostümlü gerillamız, içimizdeki sarışın İrlandalı, sihirvizyon ankormanı, açın, açığın, uçuğun kadim yoldaşı, Fidel'in, Kaddafi'nin, Lenin'in arkadaşı, Marks'ın sırdaşı, Vefa'nın candaşı, komedyenin, ojelinin, sürmelinin yandaşı... Büyük İsyankâr, minik İskender, yolun açık olsun! Amanpour, sen de bizi bırakma! Kavanoz dipli dünya, Hepimiz kardeşiz, bu kara günde CiaNürNeşiz bacım!.. Aşil (Akhilleus) bir barbar, bir saldırgan, Hektor, bir yurtsever, bir kahramandır. Ama tüm kaynaklarda Aşil kahraman, Hektor acınası, surların önünde sürüklenen bir humandır. İlyada'ya zaman içinde ekler yapılmış, iş bilir için zor değildir... Che Guevara, bir tür Hektor, İsa öyle, Hitler'i Moskova'da durduran, yurdunu, ülküsünü barbarlara karşı savunan herkes Hektor, Hektor hariç!.. Batının her tür demogojik bombardımanı, İskender kültür götürdü, Attila barbarlık getirdi yalanı, bu anlayışın anlağımızda değil, genlerimizde yer etmesine yol açtı. Batıl olanın sözcüsü, biz düşüncelerimizi açıkça söyleriz diyor, diyorum ki, barbarlığın ar'kaplanı, soykırımın papası, nükleer öldürümün patentine sahip bir ırkın ahfadı olan; Voltaire gibi düşünceni belirtme hakkına sahipsin ama, öldürenle, gidenlerin acısını paylaşmaya benziyor, seninle kıbleye durmak!.. Dünyadaki her şey senaryodur, senaryo bile, ozanım aydın değilim, aydınım ozan değilim, hangisi olasıdır sizce? 'Şarapla doldur tasını, toprakla dolmadan, dedi Hayyam / Oradan geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam, / Dedi; benim bu nimetleri yıldızlardan bol dünyada / Değil şarap almaya, ekmek almaya bile yetmiyor param!..' Ey ahali, beyaz yaka suçları, renksiz, kokusuz, tatsızdır, gözle görülmez, elle tutulmaz, ey cemaati müslim ve şark mazohisti, okumanın tekeli mi olur, sadece beni okuyabilirsin öyle mi, bunları eleştiremeyen toplum, kütüphane içinde dolaşan fincancı katırıdır! Bilinçsiz halk ve kalpazan talkçı rol kapma yarışında, tiyatro oyuncusu Bergerac suflörü bu ülkede, iki de, şarlatandır belki de, bir yazar bana mail gönderdi imza ver diye, Delaware'den toplanıyor imzalar, bu yazar ya Sadi ya da saki bilemem artık... Emperyalizmin, içteki emperyalist uzantıları olamaz mı, yurtsever konumdalar belki de, Tanrı bile sahte profili ayırt edemeyebilir... Fanterotik, Merhaba Türkiye'nin sayılı satılmamış kanalı. Telefonlarınız sürekli meşgul çalıyor ne yazık ki ordan ulaşamadım. Şu an sinirden elim ayağım titriyor. Ben Ankara Elvankent'te oturuyorum, Sincan'a çok yakınım, ofisim Eryaman'da, yaklaşık yarım saat, bir saat önce ofisten çıktım eve gelmeye çalışırken, tüm yolların kapatıldığını gördüm ki, gittiğim yol düz gidersem Sincan'a varıyor. Evime varabilmek için sola dönmem gerekiyordu, mantıksız bir biçimde tüm kavşaklar tıtulmuş, yalnızca düz gitmemize izin veriliyor, ilerde sola dönüşe izin verilen yer, Sincan'a çıkan yol ve U dönüşü yok! İnsanları zorla, yolları kapatarak, Sincan'a çıkarmaya çalışıyorlar ve tepede sivil bir helikopter, eminim kamerayla kayıt altına alıyorlar, kalabalık görünsün diye de yolları yalnızca Sincan'a çıkarıyorlar! Lütfen gündeme getirin... Yahu nereye geldin! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; 2004 yılında İstanbul Mecidiyeköy’de bir gösteri esnasında biber gazından etkilenen Ali Güneş isimli kişinin başvurusunu, başvuranın yüzüne biber gazı sıkılmasının bundan kaynaklanan zihinsel ve fiziksel acının kötü muamele oluşturduğuna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine aykırı olduğuna ve Ali Güneş’e 24.600,00 tl. tazminat ödenmesine karar verdi. Özellikle kapalı yerde biber gazı kullanılması ve kişinin hedef alınarak doğrudan yüzüne biber gazı kullanılması, masum bir toplantıyı dağıtmak için gereksiz yere biber gazı kullanılması bu açık ihlali oluşturuyor. Yapılacak iş: Biber gazına maruz kaldıktan sonra bu durumu belgeleyin. Fotoğraf video v.s. Hemen bir hastaneden rapor alın. Cumhuriyet Savcılığına bu belgelerle baş vurup şikayetçi olun. Savcının takipsizlik kararı vermesi halinde bu karara itiraz edin. İtirazınız da olumsuz sonuçlanırsa; Bir ay içinde Anayasa mahkemesina başvurun. Anayasa mahkemesi de talebinizi reddederse 6 ay içinde AİHM mahkemesine başvurma hakkınız var. Not: Ayrıntılar için 04.06.2013 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcının “Biber Gazı : İnsan Hakları İhlali” başlıklı yazısını okuyun, bu akşam için toplu olarak; Starbucks'taki revirde tıbbi malzeme var, hekim var, ulaşabilenler faydalanabilir paylaşın, Taksim Sheraton otelde 3 ambulans ve acil müdahale ekipleri var, hazır bekliyorlar, lütfen paylaşın, mühendisler odasında doktor ve tıbbi malzeme hazır, lütfen paylaşın, şu an aktif revirler, Gezi Parkı'nda Sivilinsiyatif'in, Deniz Cafe'nin, Divan Oteli önünde ve Gezi Cafe'nin yanında, yaralı arkadaşlarla paylaşın, ulaşın. Bir yüksek kimyager olarak bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Biber gazı kimyasal yapısından dolayı aktif bir kimyasaldır asitlere karşı duyarlı değildir yani limon biber gazına etki etmez aksine etkisini artırır. Bazik bileşenler kullanmalıyız en kolay bulunanı ve en ucuz olanı karbonattır. Karbonat biber gazının yapısını bozar yağ ve tuza çevirir ve gazın etkisini büyük oranda düşürür. O yüzden sizler karbonatlı su hazırlayıp uygulayın. 1 litre suya 1 yemek kaşığı karbonat ilave edip çalkalıyoruz hazırlanışı bu kadar basit. Biber gazına maruz kalan kişi gözlerini yıkayabilir hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ağız çalkalanmalı burundaki kılcallara yapışan capsicumun etkisini engellemek için de burun karbonatlı suyla temizlenmelidir. Portakal gazına gelecek olursak; Portakal gazı kimyasal adı 2,4,5 trikloro fenoksi asetik asit. Görme kaybı, kas ve kemik bozuklukları, doğumsal anomaliler gibi etkileri vardır. Derhal karbonatlı suyla müdahale ediniz, limon gibi asit içerikli şeylerden uzak durun. Genişletilmiş liste, yandaş markalar. Kömür ve makarna dağıtımının finansörleri. Paranızın hayrını demokrasi düşmanları görmesin. Birlikten güç doğar. 23'e dil uzatanların ekonomisini geliştirmeyelim. Unutmayın onlara vereceğiniz zararı tahmin bile edemezsiniz. A101 market, ab gıda Unakıtan, agt ağaç sanayii, ak yazılı vakfı, Albaraka, anafen okulları ve dersanesi, assan galvaniz sanayi, asya finans (gizli faizci), atasay kuyumculuk, audi, aytaç etli mamuller, bank asya, bahar pastaneleri, bim, boydak grubu, coşkun gıda ürünler, Çetinkaya mağazaları, diasa marketler, deniz feneri, doğa koleji, edutıme dil kursları, emin otomotiv, emin sigorta, ensar hastanesi, evkur, fatih üniversitesi, fem dersaneleri, for you mağazaları, garanti bankası, Gencallar giyim, hakikat kırtasiye, hes kablo, huzur giyim, ışık sigorta, ihlas holding, ipar yemek salonu, işmar, kahve dünyası, kanal 7, kar yatırım ve hizmet a.ş, kibarlar demir ticaret, kiler market, Kızılkaya hamburger, kombassan, komşu fırın, kristal kola, kuralkan şirketler grubu, Kuveyt-Türk bankası, mado dondurma, medicana hastanesi, memorial hastanesi, merve pastaneleri, Mudurnu tavukçuluk, nakil lojistik, namlı yemek, namlı marketleri, n-t mağazacılık, ntv, Nusret restaurant, ramsey, rıxos grubu, sahan yemek, samanyolu tv, sanko holding, sarar giyim, saray muhallebicisi, sızıntı dergisi, starbucks cafe, surat kargo, sütiş, şok market, şifa hastaneleri, Şirvan yemek, taş yapı, tekbir giyim, timaş yayınları, torunlar kağıt, turex minibüs işletmeleri, tümosan traktör, Türkiye finans katılım bankası, Türkiye gazetesi, Türkiye hastanesi, uludağ yemek, uzay gıda, ülker gıda grubu, verdi kumaş, yeni asya yayınları, yeni şafak, Yimpaş, yörsan, wolkswagen, zaman gazetesi. Ne varsa ruhuna Fatiha anladık ama facia bak yazısı mı bunlar! CHAPULEMOS nuestros nombres en símbolo de apoyo a la Resistencia Turca. Para todo aquel que no lo sepa Chapular es: Chapulear, Chapulling en inglés, es un neologismo derivado de la situación que está aconteciendo en Turquía después del uso del primer ministro, la palabra çapulcu (que podría traducirse como "saqueador" o "merodeador" o "vagabundo" como actual) para describir a los manifestantes. La palabra echó raíces rápidamente, adoptada y anglicismo por los manifestantes con un nuevo significado: LA LUCHA POR SUS DERECHOS....exemplo: ÇAPULCU Nuran Elçi.
Direnmenin Estetiği! Turhan Sönmez, 13 Haziran 2013. Yıldızlar, en karanlıkta daha güzel parlar. Bu ülkenin karanlığına karşı, her yanda yıldızlar parlıyor. Taksim civarında yaşayan sokak çocukları, direnişin daha ne kadar süreceğini soruyorlar. Direnişteki dayanışma sayesinde karınları doyuyormuş. Camilerin yüz metre yakınında içki içirmemeyi dert edinen hükümet, camilerin yüz metre yakınında insanların aç yaşamasını umursamaz. Tarihsel olaylar, kalıcı özellikleriyle hafızalarda yer eder. Taksim’de iki haftada kurulan yaşam, bu topraklara bir ütopyanın tohumlarını ekiyor. Herkes bir arada, herkes özgür. Kimse kimseye bir şey dayatmıyor ve herkes kendi rengini özgürce taşıyor. Antikapitalist Müslümanlar ibadet ederken, ateistler çevrelerinde nöbet tutuyor. Kürtler halay çekiyor, Aleviler semah dönüyor, Türkler marş söylüyor. Sosyalistler, LGBTler, Çarşı, Fener, Gs çalışıyor, eğleniyor, birbirlerine sahip çıkıyor. Bir kişinin özgürlüğü herkesin özgürlüğü oluyor. Hiç kimse muhtaç durumda değil, insanlar eşit. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getiriyor ve herkes “gerektiği kadar” alıyor. Para yok, mülkiyet yok, aç kimse de yok. Devletsiz bir deneyim yaşıyoruz Gezi Parkı’nda. Devletin olmadığı yerdeki mutluluğa ve nezakete tanık olmak, hayatın bize armağanı. Tarihimizde ilk kez, mizah ve neşe bir direnişin dili haline geliyor. Bugüne dek muhalif hareketler hep ölümü göze alarak, en sert biçimde direnirken, şimdi keskin sözlerin ağırlığını aşan eğlenceli ve yaratıcı bir dille ifade ediyoruz kendimizi. Devlet sert savaşçıları yenebilir. Ama mizahı ve neşeyi yenecek iktidar silahı yok. O yüzden çaresizler. Yalanları işe yaramıyor. Paris Komünü yetmiş iki gün sürmüştü. Biz iki haftada aynı ilkeleri coşkuyla hayata geçirdik. Komün şiddetle yok edildiğinde, liberaller ve burjuva aydınları oradaki çelişkileri, zaafları ve yanlışları tartışıyordu. Buna itiraz eden Marx, Komün’den geleceğe aktarılacak cevherlere işaret etmişti: Komün’de mülkiyet ve sömürü aşılmış, doğrudan demokrasi kapısı açılmıştı. Şeyh Bedrettin’in iki mirası var bize. Bir, isyan eden halka katıldı. İki, herkesin eşit ve ortak yaşamasına inandı. Tomas More’un “Ütopya”sı ve İbni Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ı aynı hülyanın içinde yer aldı. Biz o hülyayı taşıyoruz. İnsanlara güzel bir şey işaret ediyor, parmağımızla gösteriyoruz. Ama iktidar ve onun sözcüleri, işaret ettiğimiz yere değil parmağımıza bakıyorlar ve bize kara çalıyorlar. Bizi tartıştırarak, zayıflatmaya niyet ediyorlar. Israrla söylüyoruz: Parmağımıza değil işaret ettiğimiz yere bakın. Orada ağaçları ve denizi göreceksiniz! Kızılı sevdik, yeşili koruduk. Duvarlara böyle yazan gençler, bir otobüs durağına, ölü şairlere selam niyetine “Göğe Bakma Durağı” adını verdiler. Gençlere şükran duyuyoruz. Öyle umutsuz bir anda yetiştiler ki, insanlığımızı uçurumun kenarında kurtardılar. Onları bencil ve cahil sananlar yanıldılar. Gümüşsuyu’na kurulan onbir barikata tek tek isim verirken, geçen hafta yitirdiğimiz Cömert’in adını da bir barikata yazdı gençler. Sonra aşağıda, denizi gören en son barikata kocaman harflerle Deniz Gezmiş Barikatı adını verme yüceliğini gösterdiler. Halk, yalnızken hiçbir şey, birleştiğinde her şeydir. İsteğimizi almazsak, faiz lobisi kentimizi ve hayatımızı çöle çevirecek. Tarih onlar için ya “çanak çömlek” ya da ranttan ibaret, paradan başka bir şeye iman etmiyorlar. Kerbela’daki masumlar gibi ağaçsız ve susuz kalmamızı istiyorlar. Bunların, bir yanda Kerbela için ağlarken diğer yanda Yezid ile aynı sofraya oturduklarını biliyoruz. Bu yüzden biz çöle karşı suyu ve ağacı, ölüme karşı hayatı savunuyoruz. Kamu malına zarar vermekten söz ediyorlar. Gezi Parkı’nı ortadan kaldırmak kamu malına zarar vermek değil mi? En barışçı biçimde kamu malına sahip çıkıyor ve asıl biz söylüyoruz: Kamu malına zarar vermeyin! Burada sadece bir şeyi istememek değil, başka türlü bir şeyi istemek var. Yardımlaşmanın, dayanışmanın muhabbeti var. Sadece bu coşku ve enerji, bu ülkenin insanlarına hiçbir borsa endeksinin ölçemeyeceği bir değer kattı. Sırf bu bile, burayı SİT alanı ilan etmeye yeter. İnsan müşteri değildir. Bunu unutmamak için başarımızı süreklileştirmeliyiz. Her yıl 31 Mayıs’ta başlamak üzere Kardeşlik ve Dayanışma Şenlikleri yapabiliriz. Herkesin kendi rengiyle geldiği bir özgürlük şenliği ve paranın geçersiz sayıldığı bir eşitlik dünyası. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getirir ve herkes “gerektiği kadar” alır. Sermayenin korkusuna karşı, halkın hasretidir bu. “İstanbul’un nüfusunu sayarken ölüleri de hesaba katmak gerek,” demişti şair. Geçmişin güzel insanları için de kentimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz. Gençler en güzelini yazmış duvarlara: “Yenilsek de, damağımızda isyanın tadı.” Çok şey öğrendik, tarihsel bütün direniş biçimlerimizi ve hayallerimizi yeni bir dile tercüme ettik. Geçmişimizi temize çektik. Umut, hayal, ütopya! Ve ey isyan! Bir gencin meydanda okuduğu şiir gibi: “Biz sende bütün aşklarımızı temize çektik.” Aaa!fiction masalı anlattı, dinleyin; ‘Kuantum mekaniğine göre birbirinden çok uzaktaki cisimler davranışlarını birbirine göre belirliyor.’ Ölülerden duyumlar alıyoruz. Pseudomonas putida’yız biz. Kolumuzu üç metil grubu parçalıyor. Bakteriyel çoğalmaya uğruyoruz. Iowa’da -yapısı- enzim dolu kardeşlerim var. Ben test kurbanıyım. Fareleri seviyorum, Michael Salvatore karşı çıksa da… Tau balina ve Epsilon’da dopamin salgısı artıyor. Hücrelerim ölüyor, ama beni yiyen bakterinin canlı olması gerekiyor... H. Pylori’yi fareler yok etti, hepsi kütlesiz, işe yaramazlar artık. Sonuçlar hep aynı, konakçıların kolesterolünü üretiyoruz. Amiyotrofik Lateral Skleroz’a yol açan toksin, saunada bulundu… Ziller bozuk, tropikal tahıl yiyoruz günlerdir. Araştırmalar var, diferansiyel dönüşten geçilmiyor ki!.. Kedilerin tümü ensest, Adem ve Havva gibiler. Opera kastrato, Droctulft, Avlonya’dan Irakeyn’e belagatı, Bow şoku, elektral dipol momenti, optik kovuklar, filtreler… Beklendiği gibi hiçbiri konuşmuyor artık. Üreyemiyoruz. Plastike ormanlarda, metal pumalar başkaldırmış. Van Allen kuşağını sildiler. Güneş tacı, kütle atılımları, fırtınalar, hep aynı şey, aynı şey, aynı şey... Dünya dışı varlıklar, bizlerle, tanrımızı yok edecek!.. Dna’mız soruyor, sayısız oymaklarla, Fermi paradoksu çalkantıları tek umut... Ölülerimiz geri döndü, otuz derece ısı yayan samurların yanına; oraya yirmi çentavolukları koyduk. Sonuç ne olur, ısıtaç düzeneği bozulur mu?.. Oh, Arecibo mesajı geldi!.. Durun dinleyin şimdi yaklaşık 1 saat önce sağlık ekiplerince yapılan bir açıklama (ÖNEMLİ BİLGİ, MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYE ULAŞTIRIN ), yazılımı aynen böyle ama; "Su an soludugumuz gaz, diger biber gazindan farkli. Adi pentium asti tatbikat gazi. Kesinlikle 30 dakika boyunca su icmiyorsunuz. Gazin ozellikleri felc edebilir, bayiltabilir. Gazdan kacabildiginiz kadar uzaga kacin! Ve saglik gorevlilerine haber verin... Kesinlikle su icmeyin! Gaz iki isik halinde cikar. Ilk isik altadicitir ve dumani vardir. Ikinci isik ise gorunmezdir, gaz halinde yayilir. Bu bilgi GATA dan alinmistir. Herkese yayin" Bu herkesin söylediği güçlü gaz hakkında bilgi arkadaşlar herkese DUYURUN! kopyalayıp yapıştırarak paylaşalım "Taksim, Osmanbey, Cihangir, Mecidiyeköy, Akaretler kısaca Taksim'e çıkan yollar üzerinden oturanlara çağrı! Atılan gaz fişeklerini söndürmek için kapılarınızın önüne içi yarım SU DOLU 5 LT'lik su bidonları/damacanalar bırakın. Apartman kapılarınızı aralık bırakın, uyanık olun. İlk katta olanlar cam kenarlarında SOLÜSYON (talcid/rennie/karbonat veya gavisconlu su karışımı) SİRKE hazır etsinler. Cam kenarına sokakları gören kamera koyun, kayıt alın ve güvendiğiniz kişilerle paylaşın" DEMOKRASİ özgürlük değil, düzen ve disiplin demek ama, Canticle Meryem, sevinç Soul Lord Luke 1: 46-55 ilan ruhumu, Rab, büyüklüğü sevinir ruhumu Tanrı benim kurtarıcı; uşağı aşağılama baktı için.Tüm-güçlü büyük işler benim için bitti, çünkü şimdi bana tüm nesiller, tesbih: onun adı kutsaldır ve rahmeti nesil nesil sadık ulaşır. O kolunu ile güçlü şeyler yaptı: dağınık kalp, gurur güçlü tahta darbelere ve mütevazi exalts, Aç onları mal ile doldurur ve zengin görevden onları boş. O sonsuza dek bizim anne-in lehine İbrahimî olan ve onun soyundan gelenler için söz verdiği gibi İsrail'e, uşağı, hatırlayarak rahmet - yardımcı olur. Zafer baba ve Oğul ve kutsal ruh. Belgili tanımlık başlangıç, şimdi ve her zaman, her zaman ve yüzyıllar içinde olduğu gibi. Amenerrasulü bitti!..
Kardeşlerim, ne kadar aykırı düşünürsek düşünelim, kimi zaman en ayrık düşüncelerimizin bile ortak noktaları, bağlaşıkları, paralel veya tersinir akışan yanları vardır. O ortaklıklarda buluşur, birleşir, bir bütün; bir tümel oluruz. Ne ki bu kez bayağılıklarımız ya da diğer bazı etkenler bizi ayırır ve onlar nedeniyle başka dünyalara savrulur ve bir kez daha ayrışırız. Bu değişkenlikle sürer ve sonsuza dek yol alır. İnsanın dostu her zaman, her yerde yalnızlıktır. Bu yazgımızdır. Gök kubbenin altında birleşsek, zaman ve mekanda bağlansak ve tüm yaratılmışlar kozmosta el ele savrulsak da; Yazık ki bundan kurtulamayız...
Amin Aleluya!..
***
İZEGKRAP
Hayyu Kayyum bir gecenin sabahında, Nasr olanın, Kohen soyundan yaratılmışlarıyla, Burûc olanın burçlarında, Eyke ve Kenz duaları, Mergad ilmiyle, Lian ve Ledün'ü heceleyerek, Zihar olanın yoldaşlığında, Rikâk olana kucak açıyor ve sekerek, kekeleyerek tüm aleme hakkaklık, tüm evrene hattatlık yapıyorduk. Şirk koşanın ellerinde, fotovoltaik enerjilerle çoğalıyor, parite simetrisinin rüzgârıyla, karayel türbinlerinde sönüyor, mezonun asimetrik davranışı, kaonlar ve sepsislerin yığılarak, deniz tavşanı, kaya tuzu ve algler, peygamber develeri ve borhidrürlerden parabolik aynalara yansıyarak, derin uykulara dalıyorduk. Türbinler, otoklav bir yamaçta, Huntorf enerji ünitelerini arıyor, tripler teknoloji ve instagramlar, rezonatörlerle, gün boyu tüm ölümsüzleri Vanguard uydusuna taşıyordu!..
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde dolduruyordu odaları, atıldığımız adalarda, göklerden sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi yağıyor, paraşütler sayılmasız yağmur damlaları gibi, sanki üzerimize
ağıyordu. Düşünsüyor fallus fungus bulgusu, amen diyoruz artık, anlamsız-ölümsüzlük çağlarına!..
Holmiyum çocuklarıyız biz! İnsanın kulu... Rekonstrüktife geleceklere adanmış, kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsının eğimlerine, oleoresincapsicum zamanlarına doğru yalpalamıştık, simetikonsumuz ölçülemiyordu, yalanın imana dönüştüğü, kadril gecelerin kabartılarında, görkül tüylerle aldanışlarımıza tapınırken...
Sümer sarı göğümüz, Akad çarpan ayımızdı bizim. Bonapart ve Elbe nerededir, Kimmer kimlerdir, mabut ne, biz kimiz, geleceği oyalayan tarih boyunca, neden Bovary'nin sırt yüzgeci Emma'yızdır hepimiz!..
İkili kamer, protaktinyum ve küryum tapınaklarına savrulduk, paralimpik çağlayanlar, ozon dağları,
güvenç çizgisinde; kardiyo relaksıyız diyerek çoğalıyorduk. İkonoklastlar, Sodom ve tuzla beslenen canlılara imrenmeli miydik, My Heart kuralı yürürlükte, bir umudur bu mu demeliydik?.. Beden, giyilebilir bilsaya uyumsuzdu ama sicim teorisi, çoklu evren, örgenleştirme gözyuvarlarımıza yetişti!..
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği ministry oldular. XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
'Benden sonra tufan deyişi'ni gene çağırdık. Vikont salınım vektörü ve Kâbe yeşili peyzajlarımızdı.
Sirenişçi teknokrat, şekel ve Yahudi romanları çok okundu, 'Kölelerin kafesini aç geleceklerdir' kirişi tek mottomuz oluyor, hidrojensi eseme, kurullarımızı sarsıyordu!.. Kapitol'de kargaşa, Baktria'da ölüler, ufukta Proudhon'un şubatı ve işte yenileniyor Tanrı ve meleklerin adı diye umutlananlar vardı!
Kozmik anılarımız, depresifimiz ve Hubris sendromu saltık kibrimizdi. Ufa'daki Aliye okulu kapanıyor, Orenburglu kartel, Junkerler ve Tsushima savaşını unutmamız söyleniyor, anlağımızda salt Denikin'in barışını okumamız isteniyordu.
Tümü, hiper simülasyon ağı ve biz onların sonsuza dek 'Urbanlarıydık'. Ne yapmalıydık, ne yapmamız isteniyordu?.. Siber ve siborglar dil yuvamız, simulakrlar yineleme tuzağıydı. Olumsuz-Ölümsüz ve işte noktacıklar, görkül değişkensilere yol açıyor ve olanları biliyorduk. Bitler, bilitler, Apşeron meseli, ölüs pars deyisi ve tüm yaşarlar kavramsal aşkınlığın üstünü çiz diye bağırıyorduk, tozanlarımız, atom ve nötronlara paralize oluyor, istemsizce karşı çıkıyorduk istemlerimize!..
Gölgelerle konuşuyor, dalga dalga kurt deliklerine savruluyorduk, peşimizi bırakmıyor, her deliğe, her kovuğa girip çıkıyorlardı. Biz kimdik, biz ne idik, bütün bunlar ne, olmuşlar, olanlar ve olacaklar; Ne olacak?.. Ve bütün bunlar, ne olabilir diyorduk!..
'Kuyruğumuzu yiyerek ürüyorduk.'
Ve işte, şeylerin yokluğunda, Tanrı çizgisindeydik artık ve sonsuza dek, yakarılarla Yaratılabilecek, Yaratılmış ve Yaratabilecek olan, o eşsiz töz; Bizdik!..
***
İZEGKRAP
''Hayyu Kayyum, Nasr, Kohen
Burûc, Eyke, Kenz, Mergad
Lian, Ledün, Zihar, Rikâk.''
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde, dolduruyor odayı...
Kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsı direncin.
Sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi ağıyor.
Düşünsüyor fungus bulgusu, amen diyoruz.
Göz yaşlarımızı tutamıyoruz...
Manyetik otobanlarda, heliosfere doğru gidiyor,
Mançurya'dan, Baltık kıyılarına,
Oradan Vostok denizine savruluyorduk.
Przewalski atının yularından tutuyor,
Apis'e yazık olur, bir zamanlar ilâhtı diyorduk!..
(You distant stars, my fetish and spritüel desires.
Kiss my whole body and cosmic eat your soup.)
Sen uzak yıldızlarım, fetişim, spritüel arzularım,
Bütün bedenimi öp, kozmik çorbanı iç!..
Holmiyum çocuklarıyız biz.
Rekonstrüktife.
Lüks ve lüks ötesinde,
Oleoresincapsicum çağı,
Simetikonsumuz ölçülemiyor.
Bonapart ve Elbe!..
Sümer, sarı göğümüz, Akad belki ayımız.
Bovary'nin sırt yüzgeci, bir Emma'yız...
İkili kamer, protaktinyum ve küryum,
Paralimpik çağlayan, ozon dağları,
Güvenç çizgisinde, kardiyo relaksıyız!..
İkonoklast, Sodom ve tuz,
My Heart projesi yürürlükte, bir umu,
Beden, giyilebilir bilsay'a uyumsuz.
Sicim teorisi, çoklu evren, çoklu görevlendirme,
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği...
XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
Benden sonra tufan deyişi,
Vikont salınım vektörü.
Sirenişçi teknokrat ve Yahudi,
'Kölelerin kafesini açın geleceklerdir' kirişi,
Eseme kurullarını sarstı!..
Kapitol'de kargaşa,
Baktria'da, ölüler,
Ufukta Proudhon'un şubatı.
Kozmik anılarımız depresifimiz,
Hubris sendromu saltık kibrimiz.
Ufa'daki Aliye okulu,
Apşeron yarımadası,
Orenburglu kartel,
Junkerler.
Tsushima savaşı,
Denikin'in barışı,
Tümü, hiper simülasyon ağı...
Siber ve siborg dil yuvamız.
Simulakrlar, yineleme tuzağı.
Olumsuzluk,
Ölümsüzlük.
Noktacıklar, görkül değişkensi,
Bitler, bilitler.
Öğretiler, kavramsal aşkınlığın,
Üstünü çiz .
Ve işte artık,
Şeylerin yokluğunda,
Tanrı çizgisindeyiz...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
